İçeriğe geç

Kemikler Mirası

Bölüm 21 · 45 dk okuma

Kemikler Mirası

Bölüm 21

Kral ve Kraliçe

Yirminci Bölüm

"Kral ve Kraliçe"

🐉

Gölün rüzgârla dalgalanan yüzeyi akşam güneşinin dingin yansımasını titretiyordu. Arkamızdaki ağaçlardan ve hâlâ ıslak olan topraktan, gece bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun kokusu yayılıyordu.

Huzurlu bir görüntü, sakinlik ve sessizlik vardı.

Tabii, önümde gölün sınırında volta atıp kendi kendine homurdanan Riley ve dizlerime serdiğim deri ceketin sırtını okşarken kafamın içindeki keşmekeş dışında.

Ona Don'un tahtının tek kişilik olduğunu söylemiştim. Her zaman yalnız süreceğimi, hiçbir zaman eşitlik olmayan bir şeyin parçası olmayacağımı.

Her şeye rağmen... her ihanete, yalana, sırra ve kırgınlığa rağmen bana kendi koltuğunu vermişti. Benimle paylaşmak için. Ona eşlik etmem ve kulübün yarısına sahip olmam için.

Geçmişteki tüm pisliklerden arınırken, kulüp tarihini parçalara ayırırken, yeni bir gelecek çizerken o geleceği ellerimle şekillendirmem için.

Mahşer Sürüsü yazısının kıvrılan yazılarını takip etti parmaklarım sonra da avcumu, yedi rakamına dolanmış sırtımdaki ejderhanın mükemmel çizimine dayadım.

Denklik buradaydı. Ne eksik ne fazla. Bir bütün.

Ama gözden kaçırmadığım ejderhanın yediyi sarmalamasıydı. Bunun bir anlamı olduğunu biliyordum. Logan'ın asla itiraf etmeyeceği bir anlam.

Gözlerimi kırpıştırıp yere uzanmış göğe bakarak sigarasını içen Morgan'ın üstündeki cekete, öfkeli Riley'in elinde taşıdığı deriye sonra da diğer tarafımdaki Sawyer ve Emerson'ınkine baktım.

Aman Tanrım.

Oyun yoktu. Bu Logan'ın bir dalavere için asla aşmayacağı bir sınırdı. Kulübünün gözleri önünde ilan etmişti.

Gidişini de hatırlıyordum. Konuşmama izin vermeyişini. Kızgınlığını. Bana kulübünü emanet etmişti ama kalbini değil. Onu vermeyi reddediyordu.

Morgan doğruldu ve yüzümde bir türlü solmayan gururla karışık hayrete gülümsedi. "Kadınlar bu dünyanın parçası olamaz. Hükmedemez, çeliği taşıyamaz, masaları paylaşamaz..." Yıllarca motosiklet çetelerinin dilden dile dolaşan sözcüklerini alıntıladı ve sigarasından bir duman daha çekerek sırıttı. "Evet, onları sikeyim."

Kıkırdadım. Heveslerini, mutluluklarını ve gururlarını görebiliyordum. Bu planlarımızın bir parçası değildi ama elimize bırakılan, hak ettiğimiz güç, bizi sarhoş etmişti.

Bu bir hediye ya da teselli ödülü değildi. Bize ihtiyaçları vardı çünkü bizden korkuyorlardı. Logan'ın motivasyonunun korkudan doğmadığını biliyordum ama onun sebebi çok daha tatmin ediciydi. Beni aşamamıştı, benimle yarışamamıştı çünkü ikimiz de birbirimize ihtiyaç duyuyorduk. Çünkü bizim durduğumuz yerde kadın erkek ayrımı yoktu. Sadece güç ve zekâ vardı.

Artık amcam Blake'in niyetini anlıyordum. Beni içeriye sokmuştu çünkü bugünün gelmesini umuyordu. Dünyamızın temizlenmesi gerektiğine inanıyordu.

"Bizimle ve yapabileceklerimizle gurur duyduklarına eminim," dedi Sawyer yumuşak bir gülümsemeyle, "Blake, Sonya ve Natalya... Bu dünyayı sarsacağımızı biliyorlar."

Sonya... benim güzel arkadaşım. Wren'in belli etmemeye çalışsam da yüzüne bakmakta zorlanıyordum. Bunu ona nasıl itiraf edecektim? Suçumu nasıl ortaya dökecektim? Bu vicdan azabıyla nasıl yaşayacaktım?

Emerson ve Sonya, annemi tanırdı. Gizli arkadaşlığımızı destekler, bana Carltown'ın karanlığında sahip çıkardı. Ani ölümünü çektiği yalnızlığa ve bir zamanlar sevdiği adama duyduğu nefretin sebep olduğuna yorardım, gittiğinde küçüktüm. Yokluğunda çektiğim yalnızlık acı vericiydi. Ama gücümü her zaman annemin bana olan inancında ve kafamın içinde hiç azalmayan sesinin yankısında bulmuştum.

Emerson bana hafifçe omuz attı. "Ve Max."

Zaten gözlerime dolan yaşlar birer birer döküldü. Burnumu çekerek ceketimi giydim. Boynuzlu Yılanlar derilerinin içinde yabancı hissederdim hep ama bu... aitlikten başka bir şey hissettirmiyordu.

Kızım beni izliyordu. Buna emindim. Annesinin alacağı intikamı bekliyordu. Aklım Sonya ve Wren'e kaydı. Onlar da bizim gibi ayrı düşürülmüştü. Ben Max'i kaybetmiştim, Wren ise annesini.

"Onu neden terk etti?" diye fısıldadım ve yüreğimden geçen sızıyı bir itiraf gibi dile getirdim. "Bizim yüzümüzden mi? Yaşadığımız hayatın içinde ona yer olmayacağını düşündüğü için mi?"

Sawyer başını hızla iki yana salladı. "Hayır Rebel. Öyle olsaydı Sonya Wren'i hiç doğurmazdı." Gökyüzüne baktı ve iç geçirdi. "Bence Wren'in babasını gerçekten sevmişti, kızını da öyle. Sadece bir karar verdi ve onu, bize asla itiraf etmeden güvendiği insanlara emanet etti." Yutkunurken gözlerini sildi. "Bence onun için dönecekti. Her şey bittiğinde."

Dudaklarımı birbirine bastırdım. Bunun cevabını belki de asla alamayacaktık.

"Ödeyecekler, her şeyin bedelini ödeyecekler." Kızlarıma baktım. Kader hepimizi ayrı yollardan savurup birleştirmişti. Parçalanmış, ezilmiş ve darmadağın bir haldeyken yaralarımızı birlikte sarmıştık. "Onlara ejderhaların neden yapıldığını göstereceğiz."

Morgan parmaklarını ürkütücü bir büyücü gibi oynattı. "Kadının derisinden."

Yüzümü buruşturduğumda Sawyer kahkaha attı. "Değişik bir kafa yapın var ama seni seviyorum."

Morgan sahte gözyaşlarını sildi. "Ah, kardeşim ben de seni seviyorum."

Riley, tepemize dikilip parmaklarını şıklatarak zafer baloncuğumuzu patlattı. "Düşünüyorum... sizin yapmadığınızı yani." Kollarını göğsünde kavuşturdu. Dar derin yakalı bir tişört ve kot şortuyla kovboy çizmeleri giydiği için bedeninin ne kadar rahat göründüğünü ona itiraf etmeyecektim. Kafamı yerinde seviyordum. Ailesini nasıl oyaladığını şu an nasıl özgürce yanımızda durabildiğini bilmiyordum çünkü anlatmıyordu. Riley hem ketum hem de gergin bir sürtüktü.

"Bu iyi oldu. Madalyonu alacağız, büroyla tekrar bağlantı kurmanın bir yolunu bulacağız sonra buradan siktir olup gideceğiz."

İç geçirdim. İşte başlıyorduk. Riley kulübü yalnızca kafasında bir plan olduğu için kabul etmişti.

"Hayır Riley. Büronun işi bitti, kendi yolumuza bakıyoruz."

Biçimli kaşlarını çattı. "Şimdilik. Ölüm Ağı'nın peşini bırakmayacaklar, bırakamazlar. Yeraltından dünyayı yönetmelerine izin vermezler. "

Onu anlıyordum, kahretsin çok iyi anlıyordum. Emerson, Sonya ve ben, en başında kulüplerin kellelerini isterken; Morgan, Riley ve Sawyer... onlar her zaman nihai olarak Ölüm Ağı'nın yıkıldığını görmeyi istiyordu. Riley, hiçbir zaman gerekçelerini tamamen dile getirmemişti ama yandığını biliyordum. İntikamla diri diri kavrulduğunu. Sawyer ve Morgan ise başka bir zamanın hikayesiydi. İşte onların sırrı, dile getirilemeyecek kadar derindi. Masaya yatırıldığı an, yaraları kanamaya başlardı.

"Onların ayağa kalkmasını bekleyemeyiz Riley." Doğrulup karşısında durdum, burnundan soluyordu. "Birbirimizi kullanıyorduk ve işler boka sardığında tanık koruma saçmalıkları olmayacaktı. Gerekirse, işe yararsa, cesetlerimizi bile kullanırlardı. Bunu biliyorduk, kabullenmiştik ama şimdi sürü bize hak ettiğimizi veriyor. Kurtulmak istiyorlar, istediklerini biliyorum. Düzeltmek değil, yıkmak istiyorlar. Bizimle aynı yolda sürmeyi kabul ediyorlar."

Başını iki yana salladı. "Yeterli gelmez."

"Yeterli gelmesi için iş birliği yapmak zorundayız. Göze göz, dişe diş. Eğer böyle olacaksa, kulüplerin ilk kurulduğu zamanlardaki haline döneceksek, başka otorite olmadan dünyamızı savunacaksak, bunu kabul edebilirim. Don gittiğinde, Helbarvest bizim olacak ve inan bana Riley; sonunda tarikatla burun buruna geldiğimizde, yanımızda canlardan önce yasaları düşünen süt çocuklarının olmasındansa gerçekten umursadıkları için birkaç damla kan dökmekten hiç çekinmeyen korkutucu serserilerin olmasını tercih ederim. Logan'a bir daha ihanet etmeyeceğim. Bu sefer olmaz."

Ona ihanet etmek istemiyordum. Ona bir daha ihanet edemezdim.

Sadece o değil, bunu kendim de kaldıramazdım. O cesareti tekrar bulamazdım. Yaptıklarından sonra olmazdı.

Çenesini kaldırdı. "Gerçekten umursadığını nereden biliyorsun?"

"Çünkü onları gördüm... Ben burada büyüdüm Riley. Bu dünyanın her yüzünü gördüm. Bir kulübü paylaşmayı kabul etmenin anlamı çok büyük.

"Ne değişti?" derken sesini yükseltti, "Canını yakmak için söylemiyorum Rebel ama Konstantin de imkânı olsa sana dünyaları vereceğini söylemişti, seni kraliçesi yapacağını, tüm dünyaya karşı yanında duracağını..."

"Gayet açık değil mi?" Başımı sesin geldiği yöne çevirdiğimde tüm bedenimin canlanıp, uyandığını hissettim. Logan kulüp eviyle aramızdaki yolun başında duruyordu. "Yalancı bir orospu çocuğu olmayışım bir yana... ben boş vaatlerde bulunarak konumumu ve itibarımı riske atmam. Rebel'a onu bir kraliçe yapacağımı vaat etmedim, kahrolası tacını ona sormadan başına geçirdim."

Bana bakmıyordu. Direkt Riley'e konuşuyordu. Benden kaçınıyordu ve ne olursa olsun aramızdaki gerilim hâlâ çok yüksekti. Kahretsin, boynuna atlamak, bedenine bir ağaç gibi tırmanmak istememe rağmen kırık dökük parçalarımızı toplayacak şeyin bunlar olmadığını biliyordum. Max ile ilgili söylediklerini -öfkeden gözü döndüğü için söylediğini bilmeme rağmen- unutamıyordum.

Birbirimize tamamen güvenmeden, bir koltuğa sığmak zor olacaktı. Ona sırıl sıklam bir şekilde aşıkken, dokunmadan, göz teması kurmadan beraber hareket etmek beni öldürecekti.

Tacı, değil, tacını.

Bir lütufta bulunmuyordu çünkü sadece yolumu açıyordu.

"Bugüne kadar yalnız mücadele ettiğinizi ve ortalığı yakıp yıkan tehlikeli küçük haydutlar olduğunuzu biliyorum," diye devam etti, Riley'e bir Başkan'ın otoritesinin öfkesini kusarken. "Ama bu kulüp bir ailedir. Bizden olanı kollarız, güveniriz, gerekirse ölürüz. Akıllarında şüphe kalmasını istemiyorum, birinin bile. O yüzden iç çatışmalarınızı burada bırakıp öyle gelseniz iyi olur. Bekliyorlar."

Özeti, kendimizi kanıtlamamız gerektiğiydi. Bize saygı duyuyor olabilirlerdi, belki korku da vardı ama sadece Mahşer Sürüsü değil, hiçbir kulübe kendinizi adadığınızı göstermeden giremezdiniz. Bu önemliydi ve değerini anlıyordum.

Riley kollarını göğsünde kavuşturdu. "Senin köpeklerinden biri olmayacağım Sin."

Logan iç geçirdiğinde yeni derilerin içindeki kaslı göğsü yükselip alçaldı. "Kardeşlerim Riley. Senin de kardeşlerin. Sadece Eş Başkanların değil, Başkan Yardımcısı'nın da göz bebeğine bakarak kanını seve seve akıtabilecek insanlar."

Arkadaşım gözlerini kırpıştırdı. Ben de hayretle Logan'a baktım.

Dudağının kenarında ukala ve kötücül bir kıvrım belirdi. "Ben büyük oynarım, eminim bunu bir yerlerden duymuş olmalısın."

🐉

Mahşer Sürüsü Yedi'nin manifestosunu belki onuncuya okuyordum. Tamam daha çok altındaki isimleri ve boş imza bölümünü demem daha doğru olurdu. Toplantı odasındaydık, yetkileri baştan sona düzenliyorduk, Tanrım bunu gerçekten yapıyorduk.

Kâğıt, masada Logan ve benim aramda duruyordu. İkimiz de ayaktaydık. Tokmak ortamızdaydı. Sıcaklığı beni içine çekiyordu, parmak uçlarım iri elinin hemen yanında bir temas için kavruluyordu. Ama Logan, beni bulduğundan bu yana hiç olmadığı kadar soğuktu. Ciddi, resmi, kararlı...

Başkan: Logan Sin Gowan ve Rebel Viperan

Başkan Yardımcısı: Dez Gowan ve Riley Lawrence

Çavuş: Seth McDarly ve Sawyer Lance

Sekreter: Cooper Flann ve Emerson Stone

Hakem: Cleo Landerson ve Morgan Lance

Emektarlar: Axel Bavick, Fay Serrant, Liena Wan, Bolin Wan

Sawyer, Morgan ve Riley sahte soy isimleri vermişlerdi ama bunun için onları suçlayamazdım. Aile isimleri, onların sırrı, özeliydi.

Zaten gerginliğin çoğu rütbelerin paylaşımındaydı. Dez ve Riley birbirlerine ölümcül bakışlar atıyor; Seth, Sawyer'ı gördüğü en ilginç yaratıkmış gibi süzerken en küçüğümüz şaşkınlıkla bana bakıyordu.

Benim imzalamamı bekliyorlardı. Ama odadaki enerji beni boğuyordu. Lanet olası olay gerçekleşiyordu.

Başımı kaldırdığımda Logan'ı hali hazırda bana bakarken yakaladım. Gececil hayvanlarınki gibi bedenime odaklanmış kehribar gözleri delip geçiyordu. Gözlerini yakalandığı için çevirmedi ama bana karşılık da vermedi. Bu kalbimi kırsa da artık adımız birlikte anılacaksa, pes etmeye niyetim yoktu.

Onun için savaşmamı istediğini ama asla dile getirmeyeceğinin farkındaydım.

Logan beni izlemeye devam ederken, "Söylemek istediğin bir şey mi var Dez?" dedi sakince.

Kardeşiyse resmen bunu bekliyormuş gibi patladı. "Bu kadınla aynı rütbeyi paylaşmayı kabul etmemi bekleyemezsin. Yerini önemsemiyor, hakkında bir bok bilmiyor, saygı duymuyor."

"Dilini koparıp kıçına soktuğumda saygıyı sana göstereceğim," diye hırladı Riley. Masaların karşı uçlarından birbirlerine eğilmişlerdi. Sonra da arkadaşım bana dönüp bir kere daha hırladı. "İmzala şunu."

Axel odanın köşesindeki sandalyesinden homurdanarak güldü. "Bu dinamiği sevdim. Sana iyi şanslar Dez, evlat."

"Sawyer senden gerçekten hoşlanıyorum, gerçekten... Ama lanet olsun Çavuş olmanın ne anlama geldiğini biliyor musun?" diye bu sefer Sawyer'a yöneldi Dez, "Sen yargıçsın. Çaylakları eğitirsin, görevleri dağıtırsın, kahrolası nefes almandan bile korkmalarını sağlaman gerekir."

Seth konuşmadı, rütbesini paylaşmaya itiraz da etmedi ama az sonra Dez'i masanın altına çekip yumruklayacakmış gibiydi.

Sawyer'la bakıştık sonra da iç geçirdi.

"Pekâlâ, derdini anlattın. Rütbeleri paylaşmayı kabul etmek için bir gösteri istiyorsan bu gece onu alacaksın Dez." İsmimin yanını hışımla imzaladım, parmaklarım biraz titriyordu ama Logan'ın nefesini tuttuğunu, tüm dikkatinin bende olduğunu biliyorken heyecanımı göstermeyecektim.

"Senden şüphe etmiyorum mıcır, seni şimdiden kabullendiklerini biliyorum..."

Dez bana göz kırptığında Cleo ona dirsek attı. "Rebel'a, anne diyorlar."

"Ne diyorlar?"

Logan'la aynı anda bağırmıştık.

Cleo ellerini havaya kaldırdı. "Sadece duydum. Muhtemelen Sinner'dakilerden çıkmıştır. Bahse girerim, ele başları Rico ve Ducky'dir."

Bir kulüpte hem Eş Başkan hem de anne olarak çağrılmanın ne anlama geldiğini çok iyi biliyordum. Logan'ın belli belirsiz, tamamen korumacı bir şekilde arkama doğru geçtiğini arkamda bir dağ gibi dikildiğini hissediyordum. Bu hitap hoşuna mı gitmişti yoksa sinirlemiş miydi çözemiyordum.

Sawyer yüzünü buruşturdu. "Herkesin sana anne dediğini düşünemiyorum. Sadece yirmi beşsin."

"Evet Rebel, sen gerçekten genç bir Başkan olacaksın değil mi?" diye sorarken kaşlarını imalı bir şekilde oynattı Cooper.

Logan homurdandığında omzumun üstünden bir bakış attım. "Ne? Yaşımdan rahatsız mı oldun, daha önce kafana takmıyordun."

Ona sataşıyordum... düşüncesiz bir tavırdı ama ne yapacağını merak ediyordum.

Göz bebeklerinde çakan kıvılcımlarsa, beni beklediğini gösteriyordu. Kendini salıvermek için, belki de beni yalayıp yutmak için.

"Sen de Helbarvest kulüpleriyle hiçbir bağlantın olmamasını istiyordun. Şimdi seni Başkan ve anne olarak çağırmaları hoşuna mı gidecek?"

Ah, bu yanıtı beklemiyordum.

"Gözünün korktuğunu kabul edebilirsin, saldırganlaşmana gerek yok Logan."

Kışkırtmaya devam ediyordum ve işe yaramasını umuyordum. Önceki arzularımın aksine, o koltuk -baştan inşa edeceğimiz koltuk- bana sırtını dönerse çok yalnız ve soğuk hissettirirdi.

Masadaki tokmağa eğilirken göğsü sırtıma baskı yapıyordu, kalçası kıçımdan uzaktaydı ama çaresizce kendimi ona bastırmak istiyordum.

Kulağıma fısıldarken sesi de ateş parçaları gibi cızırdıyordu. "Dikkatli ol Rebel."

Tokmağın sapını tuttuğunda Dez'in telefonu çaldı. Birkaç saniye tek kelime etmeden karşıdakini dinledi ve kapattı. "Henrickson. Geri çekiliyorlar."

Kaşlarımı çattım. "Henrickson mı? Don'un en sadık müşterilerden biri olan Jim Henrickson mı?"

Logan gülümsedi. Vahşi, tehlikeli bir şekilde. Şeytan iş üstündeydi ve tokmak indiğinde, bu benim de işim olacaktı.

"Evet, madalyon nerede Rebel?"

"Neden bir an önce yola koyulmuyoruz?" diye yanıtladım.

Tokmağı küçük kürsüye indirdi. "Öyle olsun Başkan."

Hitabı, alnıma çarpan nefesi ve bedeninin bana yakınlığı vücudumu titretti.

"Bu arada Dez," dedi Sawyer, gözlerini Seth'in üstünden ayırmadan, "Helbarvest sokaklarında bir Harley'in üstünde büyümemiş olabilirim ama farklı bir hayatta, en korkunç kâbusun olabilecek yeteneklerim var."

Riley ve Morgan tedirginlikle bana baktı. Sırlarını açıklayacağını düşünmüyordum... yine de hafife alınmak onu öfkelendirmişti. Sarı örgülerinin ve sanat eseri dövmelerinin altında çok başka bir Sawyer vardı.

Seth kaşlarını çattığında Dez sırıttı. "Pekâlâ sarışın. Sana inanıyorum."

*

Soğuk rüzgâr tenimi ısırır, saçlarımı geriye doğru savurur ve altımdaki kırmızı Harley Davidson Softail coşkuma eşlik edercesine gürlerken her şeye rağmen sırıtıyordum.

Logan benimle planlarının bir kısmını paylaşmıştı ve oldukça hoşuma gittiğini söyleyebilirdim. Redemorte'yi tek başımıza alt edemeyeceğimiz gibi eyaletteki savaşı da destek ve entrika olmadan sonlandıramazdık. Önceliğimiz babamdı. Diğer kulüplerden mantıklı olanlara oynuyor, gözlerini korkutuyor, İskelet Meclisi'nin müşterilerini saf dışı bırakıyordu. Onları gerçeklerle yüzleştiriyordu.

Kan ya da altın. Tarikat borçlarını böyle topluyordu. Ve en sadık müritleri Boynuzlu Yılanlar olsa da, ödeme yapamadıklarında, güç ve para kaybettiklerinde tarikat onlara baskı kuracak ve yalnız bırakacaktı.

Ay ışığı tepemizde parlarken ıssız yolu, motosikletler muhteşem bir kakofoni oluştururken aşıyorduk.

Sawyer, Dez ile birlikte Kuyruk Kaptanı olarak kortejin en arkasındaydı. Riley ve Emerson diğerleriyle sağ ve sol kanatlara ayrılmıştı. Morgan, Cooper'la birlikte geride kalmıştı. Onların bu gece biteceğini umduğum başka bir meseleyse ilgileniyorlardı.

Bense Logan ile yan yana sürerken Yol Kaptanı olarak en öndeydim.

Kaskım beni koruyordu ama başımı çok fazla oynatırsam sarsılabilirdim, buna rağmen yan gözle Logan'a baktım.

Yine. Altındaki canavarı, kendi uzvuymuş gibi müthiş bir rahatlıkla kontrol ederken beni izliyordu. Çıplak bacaklarımı, kollarımın öne doğru uzayışını, hafifçe kavislenen belimi ve kıçımı.

Gördüğü manzarayı takdir ettiğini ve bayıldığını biliyordum. Onunla yan yana sürüyor olmanın beni bu kadar yakıcı hislerle dolduracağını tahmin edemezdim. Deneyimlemek istediğim başka bir sürüş vardı. Asla elde edemediğim, bana izin vermediği ve bunu yapabilecek kadar kendime güvenmediğim bir pozisyon. Onun arkası. Fedakarlığını güvenle ödüllendirmek istiyordum. Bedenimle, kendimle.

Gaza yüklenip burun buruna giden tekerlerimizin arasındaki farkı açtım. Kortejin düzenini değiştirmeyi göze aldım.

Logan bana yetişmek için hızlandı. Dez'in arkamızdan seslendiğini duyabiliyordum.

"Elinden gelen bu kadar mı yaşlı adam?" diye bağırdım.

Koyu sarı saçları kaskının altında alnına çarparken başını iki yana salladı hızlarımız denkleştiğinde bir şeyler mırıldandı ama onu duyamadım.

"Biraz yavaşla!" diye bağırdı Dez, "Motorundan uçup boynunu kırarsan yanlışlıkla seni ezebilirim sonra da Başkan biraz da benim kanımı akıtmak ister."

Başımı hafifçe kaldırıp gürültüyü bastırmak için daha yüksek sesle konuştum. "Kanını hiçbir durumda akıtmamaya özen göster. Artık bir köpekbalığıyla yüzüyorsun."

Riley'nin kahkahası canlı ve kötücüldü.

"O benim kafesime aldığım yavru bir balık mıcır!"

Arkadaşım motosikletiyle aynı anda kükredi. "Siktir git, hiç mi belgesel izlemedin!"

Güldüğümde Logan'ın da dudaklarında çok küçük ama oldukça memnun bir kıvrım vardı.

🐉

Barış Kilisesi ve mezarlığı ayıran dar yürüme yoluna motosikletlerimizi park etmiştik. Axel ve Fay kolaçan etmek için etrafı turluyordu.

"Madalyonu burada mı bıraktı, öylece?"

Logan'ın çatık kaşlarına karşı omuz silktim. "Bana kalırsa manidar. Don bir cani ve gösterişçi bir piç kurusu. Üstünde taşıdığı miras sahteydi. Ama gerçeğine ihtiyacı olduğu için..." Topuklarımın üstünde dönerek sırtımı mezarlığa çevirdim. "Her seferinde toprağın altına gömmekle uğraşacağını sanmıyorum."

Logan çatısı gri kiremitten, duvarlarındaki çatlaklarla pek de sağlam durmayan kiliseye baktı. Çan kulesi neredeyse yamuk duruyordu, barışın çöküşünü simgeliyordu sanki.

"İçerideyse, bir yerlere kamera koyduğuna eminim."

"Bir tane, günah çıkarma kabinin tam üstünde."

Bana döndü. "Peki sen bunu nereden biliyorsun?"

Ona sürtük bir gülümseme verdim. "Elimden bir şey geleceği güne kadar onu izlemek tek görevimdi."

Vücudumu süzdü. Deri ceketimin yamalarında oyalandı ve sonunda yüzüme ulaştı. Eli kalçasının yanında yumruk halini almıştı. Duruşundan anlayabiliyordum ve kalbim hızla çarpıyordu. Bana özgürce sahip olmanın, beni sert dokunuşlarıyla damgalayıp, zevkle kirleteceği bir günah işlemenin hayalini kuruyordu. "Senin seçimin. Ya ben hapiste sen de ölü olarak kalırsın ya da..." Beni belimden kavrayıp bedenine çektiğinde nefesimi tuttum. Avcu sırtıma doğru yavaşça ilerledi ve yediye dolanmış ejderhanın hatlarını takip etti. Bahaneler... Arzusunu bastıramadığında öfkeyle yansıttığı dokunuşlar birer bahaneydi. "Onun için geldiğimizi bilmesini sağlarız."

Tırnaklarımı Başkan yamasının kenarlarında dolaştırdım. "Saklanmak istemediğimi söylemiştim."

"Güzel," diye mırıldandı elimi tutup göğsünden indirirken. Kaba bir hareketti ama bunlar için fazla zekiydim. Elimi bırakmadan önce sıkıca tutuşu, başka bir hikâye anlatıyordu.

Kabinlerin içine ve duvardaki az sayıda nişe kadar kilisenin altını üstüne getirdik. Saklanacak çok fazla yer olmadığı için öfkeyle sıraların arasındaki alanda durdum ve ellerimi belime yerleştirdim.

"Tommy kaybolduğunda bir şeylerden şüphelenmiş olabilir mi?" diye sordu Sawyer en baştaki sıraya kalçasını yaslayıp.

Yüzümü buruşturdum.

Logan volta atarken gözlerini kabinin üstündeki kameradan ayırmıyordu. Bir anda durdu ve başını çevirmeden sıraları işaret etti. "Her zaman aynı yerde oturuyor."

Soldaki üçüncü sıraya baktım. "Evet öyle."

Aynı anda yürümeye başladık. Oturak kısmının gevşek olduğunu fark ettiğimde, cilalı ahşabı kaldırdığımız an orada olacağını biliyordum. Logan oturağın kenarını tuttuğunda onu durdurdum.

Dışarıya çıktım ve mezarlığın kenarında bir ağaca yaslanmış duran kazma küreğin arasından balyozu aldım.

Kiliseye tekrar girdiğimde Logan soru sorarcasına bana bakıyordu. Kameraların kayda aldığını biliyordum, izleyeceğini biliyordum ve içimdeki şiddet arzusunun birazını şimdiden görmesini istiyordum.

Küçük kameraya baktığımda Logan ne yapmaya çalıştığımı anladı. Arkama geçmesini, kabarık saçlarımı önümden çekip deri ceketimin ensesine sıkıştırmasını ve bu sürede kinle, benimle aynı yöne bakmasını beklemiyordum. Parmakları boynuma değdiğinde tüylerim diken diken oldu.

"Ne yapıyorsun?" diye fısıldadım.

Kalçamdan tutup sırtımı kameraya çevirdi sonra da boynumu ve çenemi iri elleriyle sıkıca kavrayarak yüzüme eğildi. Elimdeki balyozu ayaklarımıza düşürmemek için kendimi sıktım. Tenim ve dudaklarım beklentiyle karıncalanıyordu.

Ağzı benimkinin üstündeydi ama gözleri arkamda, kameradaydı. Öpüşüyormuş gibi göründüğümüzü biliyordum ve o öpücüğün hiç gelmeyeceğini de. Düşünce tarzının keskinliği ve şimdi bana yönelmiş olan yoğun ilgisiyle kulaklarım uğulduyordu.

"Tadını çıkarıyorum," dedi baş parmağını alt dudağıma sürterken, "Bunu uzun zamandır yapmak istiyordum. Nereye ve kime ait olduğunu görmeli." Bir an durduğunda çenesi seğirdi, yutkunuşu sonraki kelimelerin zorla döküldüğünü göstermiyorsa hiçbir şey bilmiyordum. "Mahşer Sürüsü'nün sana senin de onlara ait olduğunu bilmeli."

Beni bıraktığında hâlâ nefes almakta zorlanıyordum. Ben de damarlarımda dolaşan öfkeli ve arzu dolu enerjinin acısını sıradan çıkardım.

Balyozu sıraya indirirken ahşap parçalara ayrılıyor, kıymıklar etrafa saçılıyordu. Tamamen kırılması ve paramparça olması uzun sürmedi. Kolumu kaldırıp son darbeyi indirirken tüm bir sırayı balyozdan geçirmiştim.

Ve Don'un kemikler mirası bir parçayla beraber yere düşmüştü.

Yıllar ve aylarca süren denemeler, yanılmalar ve mücadeleden sonra o altın parçasını elimde tutuyordum. Sırları, yeminleri ve üstündeki tüm görünmez kanları.

Avcuma alıp sıktığımda biraz daha rahat nefes alabildiğimi hissettim. Boynuzlu Yılanlar'ınki en özel olandı. En fazla erişim sağlayan, en fazla sır gömülü olan ve Don'un tamamen mahvoluşunun en kesin yolu olan.

Kızlara baktığımda bana başlarını salladılar.

Sonra da Logan'a döndüm, beni tatmin ve dikkatle izleyen âşık olduğum adama. Ona vereceklerimin ilki tam burada gerçekleşecekti. Bu benim için çok büyük bir adımdı. Yıllarca kaçtığım, korktuğum o güvenin bir kısmını avcuna bırakacaktım.

"Madalyonu üzerimizde taşıyamayız, fotoğrafını çekip saklayamayız. Ejderhalarımıza işletmemizin sebebi buydu. Başka kimsenin, hiçbir şekilde eline geçmediğinden emin olmak. Derimizi yüzmeden kimsenin ulaşamamasını sağlamak..."

Derin bir nefes aldım ve madalyonu Logan'ın göğsüne bastırdım. "Madalyonu senin almanı ve Sawyer'ın onu derine kazımasını istiyorum."

Logan'ın gözleri kısa bir an irileşti. Parmakları bileğimde dolaştı ve göğsündeki elimi tutup, madalyonu avuçlarımız arasında sıkıştırarak parmaklarını parmaklarıma doladı. "Oyunların sonuna geldik demek." Bakışları yüzümün her köşesinde geziniyordu.

"Evet öyle."

"Sür ya da öl," diye fısıldadı dilini alt dudağında dolaştırarak.

"Sür ya da öl," diye tekrarladım.

Kararsız kaldı, sanki ruhumu araştırıyormuş orada kendisine ait bir parça arıyormuş gibi her yanımı özenle inceledi. "Senin için değil," dediğinde kaşlarımı çattım, "Unuttun mu tatlı yalancı? Sana yetişmesin diye her zaman ölümden daha hızlı süreceğim."

Elimde değildi. Gülümsedim. O da bu manzaraya dayanamıyormuş gibi dudaklarını birbirine bastırıp gözlerini yumdu.

Orta parmağımı kameraya doğru kaldırdığımda Logan da belinden silahını çekti ve nişan alıp kameraya bir el ateş etti.

Bir sonraki Don Viperan'ın iki kaşının ortasına isabet edecekti.

🐉

Logan hiç beklemeden kaburgalarındaki bir boşluğa madalyonun dövmesini yaptırmıştı. Ve vakit kaybetmeden ondan kurtulmuştuk. Cooper ve Morgan hâlâ çalışıyordu...

Biz de ertesi akşam kendimizi Sinner'a atmıştık. Kahretsin bu mekânı bu kadar benimsediğimi bilmiyordum ama atmosferinin içinde olmak ne kadar özlediğimi bana kanıtlamıştı.

Herkes buradaydı. Yeni deri yelekleri ve ceketleriyle neredeyse tüm sürü. Kasabalılar da bara doluşan sürünün peşine takılmıştı.

Ducky bardaydı, Cleo ona yardım ediyordu. Kızlar masaların ve köşelerdeki küçük locaların arasında dolaşıyordu.

Birkaç kadının Axel, Bolin, Fox ve Rico'nun bulunduğu masaların üstüne uzandığını göbek deliklerinden tekila içilmesini beklediğini ve bu sırada Fay ile Liena'nın öfkeyle somurttuğunu görebiliyordum. Bolin karısını olduğu yerde dansa davet ederken yüz vermemeye çalışsa da Liena gülümsüyordu.

Ben bardaki yüksek sandalyelerden birindeydim. Deri ceketimin altına, bilinçli olarak Logan'ın üstümde görmeyi sevdiği kırmızı mini elbiseyi giydiğimi inkâr etmeyecektim. Hatıralarına ve arzularına sızmayı direncini kırmayı umuyordum ama henüz ofisinden çıkmamıştı.

Az önce Johnny B. Goode çalarken yanımda olan arkadaşlarım Elvis çalmaya başladığı an Wren'in ısrarlarıyla dar dans pistine koşturmuştu. Ya da kendi pistlerini oluşturmuşlardı diyelim. Wren'in etrafında dört dönüp dans ediyorlardı. Küçük bebeğim de tıpkı annesi gibi Elvis seviyordu. Hepimiz gibi. Gözlerim yanmaya başladığında boğazımı temizledim.

Riley tam yanımda düşünceli bir şekilde kulübümüzü -Tanrım- ve kapıyı gözlüyordu.

"İyi misin?"

Bana bir bakış atıp şarabını yudumladı. Pekâlâ buzlar kraliçesi.

"Al bakalım anne." Barın içinden önüme iki tekila shot bırakan Ducky'e yüzümü buruşturdum.

"Lanet olsun bana anne demeyi bırak. Tüylerim diken diken oluyor."

Bir kahkaha attı. "Tamam Başkan."

Bardağımı kafama dikmeden önce ona doğru kaldırdım. "Çok daha iyi."

Dez'in kalabalığın arasından sıyrılıp bize doğru yürümeye başladığını gördüğümde Riley saldırıya göğüs germek üzere olan bir yırtıcı gibi sırtını dikleştirdi.

"Dans etmek ister misin mıcır?"

Dez'in kuzguni saçlarına, delici bakışlarına ve dudaklarındaki yaramaz kıvrıma direnmek zordu. Riley homurdanınca Dez arkadaşımın siyah korseyi andıran büstiyerini burun delikleri genişleyerek süzdü. Pekâlâ...

Riley'in shot bardağını çalıp Dez'in peşine takıldım. Tek yudumda içip bir masaya bıraktığımda Dez de beni elimden tutarak savurmuş ve sonra tekrar kendine çekmişti. Kıkırdayıp omzuna tutundum. Hound Doug parçasına uyum sağlayarak dans ederken kalçalarını sallayışına ve adımlarına ıslık çaldım.

"Tanrı aşkına, beni utandırıyorsun. Böyle dans etmeyi nereden öğrendin?"

Beni etrafımda döndürdü. "Annemden," dedi, "Sadece kulübün kraliçesi değil, aynı zamanda partilerin de kraliçesiydi."

Yüzüm düştü. "Dez..."

"Hayır mıcır. Bu konuşmayı yapmayacağız."

"Pekâlâ. Söyle o zaman Riley ile aranızda neler oluyor?"

İki elimi birden tutup beni kollarımın arasında döndürdü sırtım göğsüne yaslandığında kendi kendine hıhladı. "Hiçbir şey."

"Siktir git," diyerek güldüm, "İnanmıyorum."

"Umurumda değil. Seni dansa kaldırdığıma pişman etme beni." Alay ederek söylemişti ama sorularımın onu gerdiğinin farkındaydım.

Yüzümü tekrar ona döndüğümde gözlerimi devirdim. "Kabasın."

"Senin dilinden konuşuyorum."

Kolunu havaya kaldırdığında parmak uçlarını tutamıyordum bu yüzden omuzlarına dokunarak etrafında döndüm ve kalçamın yanıyla, kıçına vurdum. "Ben kaba değilim."

Sahte bir şaşkınlıkla bana döndü sonra ikimiz de kahkaha atmaya başladık. Beni kollarının arasına aldığında, kendimi hafiflemiş hissediyordum. Bu garip bir histi.

"Bana öyle bakma Rebel," dedi yarım bir tebessümle, "Buraya geldiğinde hissettiğinle aynı adamım. Gece birbirimizin saçını örüp kaçak içki içmeyeceğiz. Sana yaklaşımıma aldanırsan hata yaparsın."

Karizmasının manipülasyonlarının bir parçası olduğunu biliyordum. Logan'dan farklı türde bir tehlike yayan o adam olduğunu biliyordum. Ama bir yandan, birbirimize birer dost olarak değer verebileceğimizi de biliyordum.

Göğsüne pat pat vurdum. "Kendini kandırmaya devam et dostum. Benden hoşlandığını ikimiz de biliyoruz." Çenesini tuttuğumda şaşırdı. En az Logan kadar iri yarı bir adamdı, beni tek lokmada yutabilecek tiplerdendi ama yüreklerimiz denkti. "Kalbini korumaya çalışanları tanırım."

Yüzündeki sıcak ifade soldu. "Bizim gibilerin kalbi sadece yaşamamızı sağlayan bir organdır Rebel. Sen Helbarvest'in çukurlarında büyüdün, neden bahsettiğimi çok iyi biliyorsun." Bu sefer o benim çenemi tuttu. "O da tıpkı benim gibi. Güvenebilirsin ama kalbini emanet edecek kadar değil.

Kaşlarımı çattım. Tam o sırada ofise uzanan koridorun başında Logan göründü. Kalabalığı süzdüğünde, kalbim hızla atmaya başladı. Beni arıyordu.

Bakışlarımız buluştuğunda loş ışıktan bile bedeninin gerildiğini, keskin yüz hatlarının sertleştiğini görebiliyordum. Dez'in kollarına dolanmış bedenimi ve elbisemi tek kaşını kaldırarak izledi. Bir yanım artık benimle arsızca flört edemediği, parmaklarını elbisemin altına sokamadığı için deliye dönmesini istedi, aramızdaki mesafeyi kapatmasını... Ancak yapmadı. Başını hışımla çevirip barın iç kısmına geçti arkadaki ışıklandırmalı raflardan bir şişe kapıp kendine doldurdu ve sırtı bize dönükken tek dikişte bitirip, ikinci turu doldurdu.

Uzaktayken, birbirimizden katıksızca nefret ediyorken özleme direnmek daha kolaydı. Bahaneler çoktu, kendimi asla bir bütün olamayacağımıza ikna etmek zor değildi. Bu kadar yakınımdayken, birlikte dünyada bir ilki gerçekleştirmiş ve aynı yuvayı ve amaçları paylaşıyorken ona olan hasretimi göz ardı etmeye çalışmak beni delirtiyordu. Güvenim için mücadele etmeye devam ediyordu ama kalbim için değil.

Wren, Dez'le aramıza girip bizimle dans etmek için ellerimizden çekiştirdiğinde Dez'in telefonu çalmaya başladı. Aynı anda Logan'ın da cebine uzandığını gördüm. Bardaki Cleo'nun ve sol tarafımdaki sarhoş Axel'ın.

Buna ne demem gerektiğini bilmiyordum ama bir içgüdü bana Wren'i sıkıca tutup arkama çekmemi söyledi. Dez telefondaki her kimse onu duymaya çalışırken diğer kulağını kapatıp bizden uzaklaştı. Logan'la göz göze geldiğimizde ürperdim. Öfke elle tutulur bir varlıksa şu anda Logan'ın bedenini tamamen ele geçirmişti. Baştan aşağıya kaynayan bir hiddetten ibaretti.

Dez belinden silahını çıkardığında iki kardeş ve sürüden birkaç kişi daha her şeyi bırakıp kapıya doğru yürümeye başladı. Arkalarından gitmek için atıldığımda Wren'i hatırlayıp olduğum yerde kaldım. Damarlarımdaki kan ağır ağır çekilmeye başlıyordu.

Rider kendini can havliyle kapıdan içeriye attığında bağırışı yüksek müziği bile bastırdı. "Eğilin!"

Lanet olsun...

Sinner'ın camları bir kurşun yağmuruyla patlarken haykırışların, telaşlı bedenlerin ve kaosun ortasından Logan'ın bana seslendiğini duydum. Wren çığlığı basarken onu göğsüme hapsedip sırtımı camlara dönmeden önce Logan'ın gözlerindeki dehşeti bize doğru koşturuşunu çok kısa bir an görebildim.

Kendimi yere attığımda Wren'den başka hiçbir şeyi düşünmüyordum. Sawyer ve Emerson bir masayı devirip arkasına sığınmamızı sağladılar. Kurşunlar etrafımızda vızıldar, şişeler patlar, çığlıklar yükselirken tek yapabildiğim Wren'i göğsüme sıkıca bastırıp üzerine eğilmekti.

Saldırı çok uzun sürmedi, geldiği gibi bitti ama başımı kaldırmakta Wren'i bırakmakta zorlanıyordum. Deli gibi titrerken ağlıyordu.

Dışarıda tek tük silah patlamaları yükselirken, müzik hâlâ devam ediyordu. Soluklarımı toparlayıp Wren'i kendimden biraz uzaklaştırdım.

Biri üstüme atılıp ellerini bedenimde gezdirdiğinde ve Wren'le bana doğru kapandığında ilkel bir güdüyle küçük kızı kendime çektim. Başımı kaldırdığımda ikimizin de yüzünü sıkıca tutup korkuyla sarsarak okşayan Logan'ı fark ettim. "İyisiniz, iyisiniz bebeğim."

Yutkundum ve Logan ikimizi birden kendine çekerken geniş göğsüne yaslandık. "Canın acıyor mu, bir yerin acıyor mu Wren?" diye sorarken onu sarstım.

Ağlamaya devam ettiğinde yüreğim sıkıştı ama hiçbir yerinde bir yara izi görmediğimde rahatlayıp onu tekrar kendime çektim. Benim başım Logan'ın göğsündeydi Wren ise kollarını ve bacaklarını etrafıma dolamış bir şekilde kucağımdaydı. Elimi o sırada ayağa kalkan Sawyer'ın bacağına uzattım. Hepsi iyiydi. Tanrım. İkisi de iyiydi. Dez, Riley'i barın iç tarafından çıkarırken ikisi de sağlam görünüyordu. Cleo da öyle.

"Ah Tanrım..."

Sawyer gözlerinden yaşlar akarken elini karnına bastırmış etrafında dönüyordu. Sinner'a bakıyordu. Zemine odaklanmıştı. Ne gördüğünü biliyordum. Tanrım ne gördüğünü biliyordum.

Bolin, Fay ve Liena koşarak yanımıza geldi. Fay kendini yere atıp Wren'i kontrol etmek için uzandığında ayağa kalkabildim.

Axel bir masayı teklemedi. "Orospu çocukları!"

Yerde yaralılar vardı, inliyor, doğrulmaya çalışıyor bedenlerinden boşalan kana rağmen ayağa kalkıyorlardı.

Ducky, bardan birkaç adım ötede yüzü koyun yatıyordu. Kıpırdamıyordu. Giriş kapısındaki Rider da öyle... Kanları bedenlerinin etrafında gittikçe yayılan koyu bir siluet oluşturuyordu.

Yakıcı bir acı boğazımı tırmaladığında tökezledim. Daha yeniydi ama beni kabul etmişlerdi. Onlar benim sürümdü. Burası artık benim de kasabamdı.

Hıçkırığımı bastırmak için dişlerimi sıkarken çenem ağrıyordu. Yerde gördüğüm kan görüşümü bulandırıyor, zihnimi karartıyordu.

Logan'ın kolu karnıma dolandı, beni bedenine bastırırken başımın tepesinde dudaklarını hissettim. "Bulun onları. Kasabadan çıkmayacaklar," diye fısıldadı ancak bu hayatımda duyduğum en güçlü, en hiddetli ve en soğuk fısıltıydı.

"Mesajımızı aldı."

Logan sözlerimle birlikte başını eğdi. Konuşamıyordu, konuşamayacak kadar öfkeliydi.

"Korkuyor. Onun için geldiğimizi biliyor ve çaresiz hissediyor..." dedim kendi kendime. "Onu mahvedeceğim."

Dez Riley ile birlikte kapıya yönelirken bize seslendi. Her birimizin paçalarından intikam açlığı akıyordu. "Seth adamları yakaladı."

Logan'ın belinden silahını çektim ve çizmelerim cam kırıklarını ezerken sağlam adımlarla ilerledim. Beni gölgemden bile daha hızlı bir şekilde takip ediyordu, ölümden bile daha hızlı bir şekilde.

Ottalane kasaba mezarlığını kaplayan, siyahlara bürünmüş ve cayır cayır yanan bir hiddetten ibarettik.

Sürüm arkamda, Rebel tam yanımdaydı. Elimin tersine parmaklarıyla dokunuyor ve o küçük temasla bile bana sıkı sıkı sarılmış gibi zihnimi hemen şimdi kargaşa yaratma arzularımdan geride tutuyordu. Varlığı beni sakinleştiren tek teselliydi.

Gözlerimdeki deliliği görüp, yapabileceklerimden ürkmemesi için gözlüklerimi çıkarmıyordum. Ducky, Rider ve kasabalı bir çiftin mezarına bakarken önüme yavaşça kızıl bir perde iniyordu.

Çiftin iki küçük oğlu teyzelerinin bacaklarına sarılırken mezarlıktaki ölüm sessizliğini hıçkırıklarıyla delip geçiyordu. Hayatları boyunca onlara iyi bakıldığından emin olacaktım. Ducky'nin tek varlığı kız arkadaşına ve Rider'ın annesine de öyle.

Barıştan önce birbirimizi öldürdüğümüz, intikamla öç aldığımız ve acımadan canlara son verdiğimiz yıllar görmüştük. Ama savaş zamanlarının bile kendine has yazılı olmayan kanunları vardı. En azından Mahşer Sürüsü için. Masumlara dokunmazdık, halkın bulunduğu kalabalıklara kahrolası baskınlar düzenlemezdik.

İki kardeşimi kaybetmiştim. Daha fazlasını kaybedebilirdim. Rebel oradaydı, Wren oradaydı...

Öfke ciğerlerimi doldurup nefesimi kesmeye başladığında parmaklarımı eline değdirdim. Ufacık bir temas... kendimden hiçbir şeyi vermeden, duvarlarımı indirmeden yanımda olmasını diliyordum. Beni sakinleştirmesini, mantığıma yön vermesini istiyordum.

Don Viperan pek çok çizgiyi aşmıştı ama kasabama girip, mekanımı taraması ve bizden canlar koparması... Bunun intikamının önüne bir plan koyamaz, savaş zayiatı olarak göremezdim. Şiddetle, kanla ve en ağır işkencelerle karşılık vermeliydim.

Rebel, Boynuzlu Yılanlar üyelerini kurşuna dizerken tereddüt etmemişti sonra birkaç damla gözyaşı dökmüştü. Şimdiyse çelik gibi bir iradeyle ayaklarımızın altındaki mezarları izliyordu. O ölümlerin darbesini benden daha iyi karşılıyordu ve kayıplara alışmış olmasından, ruhundaki yumuşak yanları keskinleştirmesinden nefret ediyordum.

Kulübümün Eş Başkanı olarak çenesi her zaman dikti. Liderliğe uzanan yolunu açarken, zirvedeki yerimizde ona tamamen sahip olamamak beni delirtiyordu ama onunla gurur duyuyordum. Çok çabuk uyum sağlamıştı çünkü zaten bunun için yaratılmıştı. Rebel ödülünü aldığında onunla ne yapacağını düşünmüyordu, fırsatlar yarattığında nasıl ilerleyeceğini düşünmüyordu sadece fethediyordu. Bana ihanet ettiğinde de yol ayrımları ve tercihlerle vakit kaybetmemişti, sadece içgüdüleriyle harekete geçmişti.

O her şeye rağmen benim hayatımda yaptığım en doğru seçimdi. Bu savaşta içimi ısıtan ışıltısını kaybettiğini görmeye ise dayanamazdım.

"Utanıyorum," dediğinde başımı yavaşça Rebel'a çevirdim. Sesi titriyordu ancak suratında tek bir mimik bile yoktu. "Don'un kızı olmaktan utanıyorum. Onunla aynı kanı paylaşmaktan nefret ediyorum. Arkamı dönemiyorum Logan, aileleriyle yüzleşmek istemiyorum."

Tüm hayatımı kasları gerilmiş narin boynuna gömülerek geçirebilirdim. Hem acımasız hem de fedakâr kalbini koruyarak... "Yüzleşeceksin. Sadece Rebel olarak, Mahşer Sürüsü Yedi'nin Eş Başkan'ı olarak onları teselli edeceksin. İstedikleri tek şey bu, senden alacakları güven ve ölümlerin boşa olmadığına dair umut. Bu bizim sorumluluğumuz."

Derin bir nefes aldığında aniden arkasını döndü. Dez ve Sawyer'ın arasında duran, Rider'ın annesi Margot'un yanına yürürken omzumun üstünden izledim.

Bizim sorumluluğumuz... çünkü o artık benim diğer yarımdı. Herkes için öyleydi. Rebel'a, Başkan diye seslenirken dilleri dolanmıyordu, ona lanet olası anne dediklerinde göğsüm kasılıyordu. Çünkü yuvamızda bir düşmanken bile onun potansiyeline şahit olmuşlardı, Rebel'ı aramıza kabul etmemiz için önlerinde duran tek engel bendim.

Margot'la ne konuştuklarını duyamadım ama kadının elini tutuyordu. Kadın onu ağlayarak, başını aşağı yukarı sallayarak ve her saniye yüzü öfkeyle buruşarak dinliyordu. En sonunda Rebel'ı kendine çekip sarıldı.

Dez yanıma yaklaştı. "Hawk mezarlığa varmak üzere. Piç kurusu taziyelerini sunacakmış..." Tek kaşını kaldırdı.

Onu benim kıçıma anlatsın. Sadece çaresiz bir adamdı.

"Ne sunarsak kabul edecek," dedim, "Başka çaresi olmayacak."

"Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?"

Bakışlarım Rebel'a yöneldiğinde kardeşim de ona baktı. "Çünkü Eş Başkan'ımız saldırıya geçti. Ne yapacağını sormadım sadece izlemek istiyorum."

"Hawk'ın damarına basacak."

"Hayır. Hawk'ın canına okuyacak ve ben de arkasında olacağım."

Harley'lerin gürültüsü mezarlığın çıplak toprak arazisinde yankılandığında sürüden birkaç kişi ayrılıp sese yöneldi. Rebel'ın bir kurt gibi olası tehlikeye kulak kabartması tatmin ediciydi. Ama kızlarla birlikte sert adımlarla yüzleşmeye koşması canımı sıkıyordu. Kahrolası kadın.

Dört matador motosikletlerinden inerken Hawk kaskını çıkararak kalabalığı tarttı. Rebel benden önce vardığı için yanında Sawyer'la sürünün önüne geçti.

Matadorlar yeni armalarımızı ve Rebel'ı süzüp, bağlantıyı kurmaya çalışırken Hawk'ın elleri yumruk olmuştu.

"Demek söylentiler doğruymuş." Rebel'a doğru bir adım daha atamadan aralarına girdim. "Kadının Don'un kızıymış..." Gülünç keçi sakalını sıvazlarken yüzünü tiksintiyle buruşturdu. "Ve Mahşer Sürüsü'nün Eş Başkan'ı mı? Benimle dalga geçiyor olmalısın Sin."

Rebel'ın tırnaklarını çıkardığını, bu aptalın üzerine atılmak üzere olduğunu biliyordum. Kolumla yolunu kapatarak, "Senin taziye iletme anlayışın bu mu Hawk? Kulübümü ve Rebel'ı sorgulamak mı?" dedim tuzaklarla dolu bir sakinlikle, "Bir mezar daha kazıp seni diri diri gömmemi mi istiyorsun?"

Dalkavukları bana göz dağı vermek için silahlarına meylettiğinde Dez boğazını temizledi. Nerede olduklarını, etraflarının sürümle sarılı olduğunu hatırlayınca geri çekildiler.

"Cindy?" Isaac, Hawk'ın en küçük oğlu, kafa karışıklığı ve şaşkınlıktan açılmış ağzıyla Sawyer'a bakıyordu.

Rebel arkamdan mırıldandı, sesinde alay verdi. "Cindy mi? Hangi ismi kullandığını hiç sormamıştım Saw."

Ah, tabii ki. Küçük şeytanlar.

Kulüplerden madalyonları çalmışlardı. Rebel, Sonya'nın bizim aramıza karışmasını sağlamıştı. Muhtemelen Matadorları avlayan da Sawyer'dı.

Sawyer adama sadece gözlerini devirdiğinde, Isaac'ın burun delikleri genişlemiş, sinirden alev almasına ramak kalmıştı. Seth uzakta duruyordu ama bir şekilde o mesafeden tek bir kelime ederse bir kolundan olacağının mesajını Hawk'ın oğluna vermişti.

"Tanrı aşkına," diye homurdanıp burun kemerini sıktı Hawk, "Barış işimize geliyor, yıllardır hiç kazanmadığımız kadar para kazanıyoruz, müşteriler dünyanın öbür ucundan kucağımıza atlıyor. Ne sikime bir savaş başlattın ki? Bir kadın uğruna olduğunu söyleme bana..."

Hawk'ın bilgisizliği bana Don'la aramızdaki meseleden haberi olmadığı ve Rebel'ın arkadaşlarının peşine düşmeleri için hiçbir kulübü uyarmamış olma ihtimalini getiriyordu. İşime yaramayacak olsaydı sözleri yüzünden Hawk'ın derisini yüzerdim.

Onunla burun buruna gelip, boyuna erişmek için boynumu büktüm. "Kelimelerine ve ses tonuna dikkat et. Nerede ve kimin karşısında olduğunu hatırla." Uzanıp omzunu sıktığımda bana ters bir bakış attı, karşılığında becerebildiğim kadar gülümsedim. "Bir kadın uğruna savaş başlatıyorum... Düşünsene o kadına hakaret edene neler yaparım?"

Riley homurdandı. "İş mi konuşacağız yoksa bir cetvel çıkarıp siklerinizin boyunu ölçmemi ister misiniz?"

Rebel onu sessizce uyardığında iç geçirdim.

"İş mi?" Hawk aniden parladı. "Sen ne halttan bahsediyorsun?"

"Buraya bu yüzden gelmedin mi Hawk?" Rebel yanıma geçip kollarını göğsünde kavuşturdu. Sarı boyası akıp kendi rengine karışan kabarık saçları güneşin altında başının çevresindeki bir yele gibi parlıyordu. Küçük bir baş belasıydı. Rebel Helbarvest'teki her erkek için gerçek bir belaydı.

Adam tereddütle kaşlarını çattığında devam etti. "Hâlâ iyi para kazanıyor musun, müşterilerinle aranda bir sorun yok değil mi?" Omuz silkti. "Ne bileyim, belki birer birer anlaşmaları bozup yollarına Mahşer Sürüsü ile devam edeceklerini söylemişlerdir. Don Viperan'la bağlantısı olan hiçbir kulüple çalışmak istememişlerdir..."

Rebel gülümsediğinde dudaklarında tatlı bir zehir vardı. Hawk'ın kahverengi gözleri irileşmiş, yüzüne bir karanlık çökmüştü. Zihninde dönenleri görüyordum. Sorularının cevaplarını almıştı, bağlantıyı teker teker kurmuştu.

Zekâsı beni hep büyülüyordu, zararıma işlediğinde bile. Dayanılmaz bir tatminle dolduğum için kolunu belime sarıp başını göğsüme yasladığında elimi kalçasının üstüne yerleştirdim. Yalnız olsaydık karşılık vereceğime emin değildim, ona teslim olmaya hazır değildim. Ama diğerlerinin yanında... ben onun canavarıydım.

"Sana kurnazlık yapmaya çalışacağını söylemiştim," dedi çenesini göğsüme dayayıp, yüzüne parlak ama oldukça yapmacık bir gülümseme yerleştirerek. "İyi dileklerle gelecek, gazımızı alacak, kimin onu zarara uğrattığını çözmeye çalışıp savaşa katılmak zorunda kalırsa hangi tarafta olacağını seçecek... Nasılım şimdiye kadar iyi miydim?"

Tanrım onu öpmek istiyordum. Kederimi ve dünyaları yakacak kızgınlığımı birkaç kelimeyle derinlere itebiliyordu.

Matadorlar birbirlerine rahatsız bakışlar atarken Hawk'ın omuzları düştü. "Ne istiyorsunuz?"

Rebel maskesini çıkarıp attı. Hawk'ın göğsüne bir parmağını dayadığında sesi hırıltılıydı. "Bedel ödemeni istiyorum Hawk. Ve özünde Don gibi bir orospu çocuğu olmamanı umuyorum. Yoksa motosikletin üstünde yaptığın yolculuklar Ottalane'de son bulacak."

Helbarvest'te karanlıkların, gölgelerin ve son sözlerin kralıydım. Bu değişiklikten... hoşlanmıştım.

🐉

"Bir içkiye ihtiyacım var."

Masadaki viski şişesini Hawk'ın önüne ittim. Çelik matarasına doldurup kana kana içti ve ağzını elinin tersiyle sildi.

Matadorların geçmişte ordulardan kamyonlarca silah tedarik edip el altından sattığını biliyordum. O işlere hepimiz bulaşmıştık. Ancak ona tarikatın barışımızda oynadığı rolden, nasıl içimize sızdıklarından ve isimlerimizin nasıl suçların içinde geçtiğini anlattığımda rengi atmıştı. Hepimiz toplumun ideal olarak görüp, sadık koyunlar gibi dizildikleri kurallara karşı duruyorduk. Kendi dünyalarımızda kendi doğrularımızla yaşıyorduk.

Hepimiz kahrolası günahkarlardık ama bazı günahlar vardı ki, bizi gölgede bırakıyordu.

Rol yapmadığını biliyordum. Toplantı masasında oturan sürüm ve karşı duvarda Seth ile yan yana durmayı tercih edip her tepkiyi dikkatle izleyen Rebel da öyle. Ancak ona bir söz vermiştim. Hawk'ın gerçekleri bilip bilmemesi önemli değildi. Eğer savaşta işimize yaramayacak olsaydı, Rebel ona acımak istemiyordu. Kararlıydı. Hawk yine de bir bedel ödeyecekti.

Ona sindirmesi için biraz zaman verdikten sonra bir sigara yakıp sandalyeme yaslandım. "İhtiyarlar açgözlülük etti ve bir hata yaptı. Bedeli canları oldu. Don'un sonu da aynı olacak," dedim, "Herkes bir taraf seçmek zorunda kalacak. Bu savaşı kazanacağım öyle ya da böyle. Kulübümün bu pisliğin içine daha fazla çekilmesine izin vermeyeceğim. Peki sen ne yapacaksın Hawk? Matadorlar kuyruklarını kıçlarına sıkıştırıp Don'un ve Redemorte'nin kıçını mı öpecek yoksa hataları mı düzeltecek?"

Rebel boğazını temizlediğinde homurdandım. Özenle seçtiğim kelimeleri sikik bir politikacı gibi süslüyordum ama o hataları düzeltmek istemiyordu. Hepsinin günah çıkarmalarını, her şeyden arınmalarını beklemiyordu. Bizim gibi sil baştan, yeni bir yönetimle tarihlerini yakıp kül ederek yollarını değiştirmelerini istiyordu. Yoksa bağışlanma olmayacaktı. Hawk bilmiyordu ama Rebel büro olsun olmasın, kaderlerimizi elinde tutuyordu. Nasıl yaptığını öğrenmeme ise çok az kalmıştı.

"Matadorlar bugüne kadar kimsenin ayaklarına kapanmadı. Fırsatları kullandık ve Boynuzlu Yılanlar'ın yararlı tekliflerini kabul ettik," diye tersledi Hawk, "Ölüm Ağı mı? Kim bu kahrolası herifler ve sen, bu kadar şeyi nereden biliyorsun?"

Rebel'a baktım. "Don Viperan'ın kızıyla aynı odadasın, daha iyi bir kaynak mı arıyorsun?"

Hawk ona bakmadı. Saygısızlığı tepemi attırdı. "Kadın, babasından nefret ediyor. Sürtükler damarlarına basılınca çılgınlaşmaya müsait oluyorlar."

Rebel kendini duvardan ittiğinde Riley ve Morgan'ın da kendilerini masadan itip ayaklandığını gördüm. Elimle onları durdurdum.

"Cleo, Isaac'i al bahçede bir yürüyüşe çıkar sonra da toplantı bitene kadar ya da pes edene kadar dayak yemesini sağla."

Isaac küfrettiğinde Hawk ayağa fırladı. "Yerini bil Sin."

Cleo, Axel ile birlikte Isaac'ın ensesinden tuttuğu gibi kaldırdığında toplantı odasının içinde kuru bir gürültü başladı. Kavgaya aldırış etmedim.

"Bir kere daha hakaret edersen sıra sana gelecek ve dilini koparıp oğlunun kırık dişleriyle çiğnemesini sağlayacağım. Şimdi otur yerine Hawk ve bölgemdeyken yerimi sorgulama."

Adam gözlerini ovuşturdu ve iç geçirdi. "Karnına vurmamaya çalışın, kahrolası dikişlerinin bir daha patlamasını istemiyorum."

Isaac götürülürken Matadorlar burunlarından soluyordu. Ancak bu sefer ortalığı sessizliğe boğan Sawyer oldu. "Tarikatla ilgili kesin kanıt istiyorsan, şu anda onlarla aynı masada oturuyorsun. Yıllardır bu işin peşindeyiz, madalyonların sırlarını çözdük ve Sin bize bir anlaşma önermeseydi, burada bir savaşla birbirinizi parçalarken biz dışarıdan sizi de savaşı da bitirmiş olacaktık." Hawk tek kaşını kaldırdığında Sawyer tereddüt etti. Rebel gibi korkusuzdu ama üzerinde çok fazla göz olduğunda rahatsızlık çekiyordu. "Ben Redemorte'yi bizzat tanıyorum. Yaptıklarını ve yapabileceklerini hayal bile edemezsin."

Kaşlarımı çattığımda Rebel bakışlarını kaçırdı. Şaşırmıştım çünkü bu odada tarikatı bizzat tanıyan iki kişi vardı. Seth ve Sawyer.

Hawk kendi Başkan Yardımcısı'na baktı. Adam ellerini havaya kaldırarak başını iki yana salladı. "Tarikat saçmalıkları beni ürkütüyor. Sadece para kazanmak, motosikletimi sürmek ve dilediğim zaman sikişmek istiyorum. Ve bunu yaparken boynumda kahrolası bir tasma olmasa iyi olur."

Sözler Hawk'ın dilinden gönülsüzce dökülmüştü. "Ne istiyorsun?"

"Savaşta bizim tarafımızda olacaksınız."

Rebel kovboy çizmeleri zeminde tıkırdarken yanıma geldi. Sandalyemin başında dururken tek elini masaya dayadı ve iri gözlerini kısarak Hawk'a doğru eğildi. Asil ve aynı zamanda serseri duruşuna aldırış etmemeye, yüzüme soktuğu kıçına bakmamaya çalıştım ama ben pisliğin tekiydim bu yüzden güçlü manzaranın tadını çıkardım.

"Matadorlar dağılacak ve sürüyle birleşecek. Savaş bittiğinde Mahşer Sürüsü Yedi eyaletteki tek kulüp olacak, artık barış yok, Beş Halka yok. Sen de sürünün Arlanwood şubesini yönetebilirsin."

Hawk'ın gözü döndü. Aslında hakkını vermem gerekirdi, hiçbir Başkan, bu hakaret niteliğinde teklifi duymaya bile katlanamazdı. Motosiklet kulüpleri yalnızca kardeş kulüplerle, gerçekten zorda kaldıkça birleşir, himayeleri altına girerdi.

"Gidin başka bir kulübü sikmeye çalışın, böyle bir şey olmayacak. Başka bir kulüple birleşme yapacak kadar ağzım kokmadı." Rebel'a cüssesinin farkıyla meydan okuyarak ayağa kalktı. "Kadınına sahip çık Sin daha onun saçma fikirlerine bile söz geçiremiyorken bu ittifakın bir parçası olmamı bekleyemezsin."

Rebel kıvırcık saçlarını diğer omzuna alıp duruşunu bozmadan bana baktı sonra da kucağıma. Kafasında bir çatışma vardı. Üstünlüğünü kabul etmiyorlardı. Bu adamların neye hürmet gösterdiğini biliyordu. Zamanımız olmadığını da. Yılan yuvasında zehrin içinde büyümüştü. Kadınları sadece kulüp erkekleriyle birlikteliklerinde kabul ederlerdi. Gururundan bir parçayı feda etmeye hazırdı. Kucağıma oturup onun benim olduğunu, benim bir parçam olduğunu göstermeye razıydı.

O ihanetini öğrendiğim gün bile bana aitti, dünyanın öbür ucunda bile olsaydı, güzel bedeni de, hain kalbi de, ateşli ruhu da bana ait olmaya devam edecekti.

Ama istediği bu değildi. Benim de değildi.

Yerimden kalktım ve Rebel'ı kalçasından çekerek sandalyeme, masanın başına oturttum. Göz ucuyla Riley'nin sırıttığını gördüm. Rebel ise sandalyesinin arkasına geçip, yeni gerçeğimizi ortaya sererken beni izliyordu. Şaşkınlık, şehvet ve sevgiyle... Sevgi tüm çarpık yanlarıyla oradaydı, o güzelim yeşillerin arasındaydı. Tereddüt yoktu.

Kendime bir sigara daha çıkarıp, Rebel'ın dudaklarının arasına aldığını da yaktığımda Hawk suratındaki tüm kan çekilmiş bir şekilde dikilmeye devam ediyordu.

"Birleşmeyi kabul etmeyeceğim."

Rebel sigarasından uzun bir nefes çekti, kelimeleri ağzından dökülürken dumanı Hawk'ın yüzüne üfledi. "Ah, evet edeceksin."

Matadorların Rebel'a bakışları hem huzursuzluk hem de hayranlıkla doluydu. Memnumdum ama hoşuma gitmiyordu.

Morgan ve Cooper bir tableti ve üstünde Matadorların kemikler mirasının basit bir çizimi olan kâğıdı masanın üstünden sürüyüp Rebel'ın önüne ittiklerinde merakım gittikçe artıyordu. Tatlı yalancımın sırlarının son halkası da kırılmak üzereydi. Bizi nasıl alaşağı etmeyi planladığını öğrenecektim.

Rebel internet tarayıcısını açtı. Çizimin altındaki sayıları ve sembolleri tuşladığı gibi kâğıdın ortasına sigarasını değdirerek her yerinin yandığından emin oldu. Bu konuda katıydı, onların sırtındaki ve benim vücudumdaki dövmeler dışında başka birinin eline geçecek bir kanıt olamayacaktı. Morgan ve Cooper'ın gözleri kıpkırmızıydı çünkü günlerdir madalyonun ortasındaki şekilleri deşifre etmeye çalışıyorlardı.

"Bu tarikatın anlaşma başladığında Boynuzlu Yılanlar'a size ulaştırması için verdiği madalyonun üstündeki kodlar. Kulüplerin hepsi barış yapıldığından beri üzerlerinde canlı bir bomba taşıyordu ve hiçbirinizin bundan haberi yoktu."

Hawk çenesindeki seğirmeyi gizlemek için sakalını ovuşturdu.

"Kodlar dünyada sadece üç tarafta var. Bizde, madalyonların taşıyıcılarında ve esas sahiplerinde. Ve bunları deşifre edip kullanabilen kişi neler yapabilir biliyor musun?" Tablette yavaşça, düzinelerce sayfa ve fotoğraf belirdi. "Her şeyi." Rebel parmaklarını şıklattı. "Sadece bir saniye içinde... Seni ömür boyu hapse tıkacak; devletlerin ve şahısların işkence için peşinde kuyruk olacağı binlerce koz, şantaj malzemesi ve kanıt yerine geçerler."

Kızlar da sabırsızdı, Rebel belli etmiyordu ama o da sık soluklar almaya başlamıştı çünkü yıllarca toparladıkları bilgiyi, uğruna onlarca fedakârlık yaptıkları sırları kullanabileceklerdi. Seth tarikatla bağlantısını açıklamamayı seçmişti ama madalyonları silkelediğimizde neler döküleceğini o da bilmiyordu.

"Göster bana," dedi Hawk tereddütle.

Rebel tableti hepimizin göreceği şekilde Hawk'ın önüne ittiğinde gözlerimi birkaç kere kırpıştırdım. Otuz beş yıllık hayatım boyunca, bir konuda diyebileceğim tek bir halt bile yoktu.

Siktir.

Tatlı yalancım, kendinden emin görünüyor çenesini dik tutuyordu ama ben yeni bir hayranlık ve elinde tuttuğu gücün farkındalığıyla ona aval aval bakıyordum.

Annemin sözleri kafamda tekrar ve tekrar dönüyordu.

"Planlı, güçlü ve kararlı bir adam bir ayda dünyayı ele geçirebilir ama şartları eşitleyen bir kadın için bu süre yalnızca birkaç saattir."

"İmkânsız," diye fısıldadı Hawk gözleri irileşirken.

Rebel sayfaları tek tek açıp içlerinde dolaştıkça yeni bir bilgi yükleniyor ve odadaki sessizlik gittikçe artıyordu.

Listeler vardı. Matadorların bugüne kadar kendi aralarında bile isimlerini hatırlamadıkları çaylaklara kadar her bir üyenin ismi. Kimlikleri. Onlarla bağlantılı olan herkesin bilgileri.

Listeden Hawk'ı seçtiğinde. Karşımızda yüzlerce fotoğraf belirdi. Tarihleri, saatleri, nerede çekildikleri... Anlaşma yaptığı her müşterinin adı, işlerin tanımı, kahrolası kamyonlarda taşıdıkları mallara ve buluşma yerlerine kadar her bir detayın kanıtı vardı.

Bu dipsiz, sonu olmayan bir bilgi çukuruydu. Hep daha derine iniyor, her sayfa başka bir bağlantıya yönlendiriyor, sonu gelmiyordu. Bilginin yalnızca yüzeysel bir kısmı bile, müebbet hapis cezasıyla sonuçlanacak kadar suç barındırıyordu. Saniyeler içinde bir kulübün sonunu getirecek kadar... Ve hepsinde Redemorte'nin izi bulunuyordu. Bu sırlar herhangi bir federal büronun eline geçseydi, tarikatın ensesine bir kene gibi yapışırlardı.

Rebel da tam olarak bunu amaçlamıştı. Bizi yakarken, tarikatı da ateşe atacaktı. Şüphe götürmez bir şekilde devletler arası bir savaş bile başlatabilirdi.

"Lanet olsun bu ben değilim!" diye bir anda bağırdı Hawk. "Kahrolası hayatım boyunca bir kez bile Kolombiya'da bulunmadım. Kimseye sikik bir organ satmadım!"

Ama oradaydı. Fotoğrafta alıcıya teslimatı gerçekleştiriyordu. Kırık buzlarla birlikte bir torbaya doldurulmuş organların bile fotoğrafları vardı.

Rebel Hawk'ın dehşet içindeki halindeki samimiyetini tarttı sonra da yavaşça başını salladı. "Sen olmadığını biliyorum. Ama bunu sözüne ve yüzündeki ifadeye bakarak söyleyebiliyorum. Sence başka biri bunun sen olmadığına inanır mıydı?"

Hayır. Kesinlikle inanmazdı. Fotoğraftaki kişi Matadorların Başkan'ı Hawk'tı.

Adam kendini sandalyesinden itip odada volta atmaya başladı. "Bu lanet olası bir şaka olmalı."

Hayır. Kesinlikle değildi. Bir fotomontajdı ama kimse, hiç kimse, aksini kanıtlayamazdı. Dünya bizim kanun tanımaz suçlular olduğumuzu biliyordu ama iz bırakmıyorduk... Ölüm Ağı'na takılana kadar.

"Ya kanla ya altınla..." diye mırıldandı Rebel. "Tarikata bir kere bulaştığında seni kemiklerine kadar öğütürler. Bulaştıkları her suç, senin de suçun olur. Ölüm Ağı'ndan kurtulamazsın ve bunlar sadece küçük birer hatırlatıcı."

Bizim madalyonumuzdaki sırları, sahte şantaj malzemelerini düşünmemeye çalıştım çünkü birilerini öldürme isteğiyle doluyordum.

"Bunlar aynı zamanda tarikata karşı da birer koz. İhtiyarlar o kadar derine inmişlerdi ki, tarikatı çökertme ihtimalleri varken, kulüpleri feda etmeyi göze alamadılar. Ölüm Ağı ile anlaşma yapan hiç kimse buna cesaret edemedi." Rebel'ın oturduğu sandalyenin sırtını tuttum, parmak uçlarım omuzlarına değiyordu. Dokunuşum ve üstündeki bakışlar altında dimdik duruyordu. Kimse yapamazken o ve arkadaşları cesaret etmişlerdi.

Rebel yıkılmaz, kırılmaz ve yaşadığı her şeye rağmen boyun eğmez bir kadındı. Gücü karanlık arzularıma, ona olan çaresiz saplantıma dokunuyordu. Bana daha önce güvenmesini isterdim. Aramıza katman katman duvarlar örülmeden önce.

Hawk benimle göz göze geldiğinde dudağımın kenarı kıvrıldı. "Önce Don gidecek. Bizi bulaştırdığı bu pisliğin bedelini ödeyecek."

Adam kararsızlıkla kulübüne baktığında deri yeleğinin içinde kıvranıyordu.

Rebel pes bir nefesle gülümsedi. "Sana birleşmeyi kabul edeceğini söylemiştim."

"Beni tehdit mi ediyorsun?" diye hırladı Hawk.

Ellerimin altındaki omuzlar sarsıldı. Direkt aletime inen ve beni sızlatan bir gülüşle... "Tehditlerin ötesine geçtim."

İşte şimdi onu dengi olarak görüyordu, karşısındaki acımasızlığı ve cesareti fark ediyordu. Hawk şerefsin tekiydi ama vasat bir sokak arası gangsteri değildi, o dişleriyle ve tırnaklarıyla konumunu kazanmış bir kanunsuzdu. Rebel'a baktığında bir ejderha görüyordu ve ondan korkuyordu. Biraz beyni olan her erkeğin yapacağı gibi.

Burnundan derin bir nefes verdi ve bize doğru yaklaştı. Rebel kaygısız görünse de benim elim yavaşça belimdeki silaha gitti.

Hawk elini uzattı. Önce ikimizin arasındaydı sonra yavaşça aşağıya indirdi ve benden önce Rebel'la el sıkıştı. Sıra bana geldiğinde başını sallayarak kafasından geçen düşünceleri kendi kendine onayladı. "Matadorlar Mahşer Sürüsü'yle birleşecek."

"Bu savaşı kazanacağız," dediğimde Hawk daha kararlı ve öfkeli görünüyordu.

Omzuna sıktığımda sürü ve matadorlar tokalaşmaya başlamıştı. "Don vakti gelene kadar bu birleşmeyi öğrenmeyecek. Beş Halka savaştan beri sürüyü kabul etmiyor ama senin içeride kalmanı istiyorum. Ayrıca... Boynuzlu Yılanlar'ın en yakın sevkiyatının konumu ve zamanını öğren, büyük bir tane. Konstantin'in orada olduğundan emin ol."

Çaktırmadan Rebel'a baktım. Artık o adamın adını duyunca, geçmişi hatırlayınca eli karnına gitmiyordu. Duygularını daha kolay dışa vuruyordu ağlamak istediğinde kendini engellemiyordu. Hâlâ kısa dalgınlıklar yaşıyordu ama bunun sebebinin kafasının içinde dönen intikam yöntemleri olduğunu biliyordum.

Hawk başıyla onayladı ve bir bardak kapıp ona viski doldurdum.

"Aramıza hoş geldiniz."

🐉

Kulüp evi boşaldıktan sonra ikimiz de masanın ayrı uçlarında oturuyorduk. Rebel bardağının dibinde kalan viskiyi bileğinin zarif hareketleriyle döndürürken bana bakmıyordu.

Ama benim tek görebildiğim ne kadar muhteşem olduğuydu. Kardeşlerimin cansız bedenleri, solup giden gözleri, ellerimdeki kanlarını zihnimin gerilerinde tutmaya çalışıyor, savaşın benden aldıkları ve alabileceklerini düşünmemeye çabalıyordum. Rebel'ın, Wren'in vücuduna kapanışı, bir ömür kadar uzun gelen birkaç saniye içinde onlara doğru atılışım, kalbimdeki korku, damarlarımdaki buz kırıkları...

Rebel; doğal ortamına girdiğinde, yumuşak karnını ve yorgunluğunu sergilemekten çekinmeyen bir yırtıcı gibi görünüyordu. Varlığı ciğerlerime daha rahat soluk çekmemi sağlarken az önce yaptığı gösteri yerimde durmamı zorlaştırıyordu.

Yorgun, bitkin aynı zamanda direnemediğim bir adrenalin, hırs ve heyecanla doluydum. Kederimi üzerimden atamamıştım. Öfkem sapasağlam duruyordu. Patlamak istemiyordum ama an meselesiydi.

Göz göze geldik. Yeşillerin ve kıvrık kirpiklerin altında yansımamı görüyordum. Bedenime acı çektiren ihtiyacın yansımasını.

Yutkunurken alt dudağı içinde tutmadığı nefesiyle aralandı. Birbirimizi gözlerimizle soyuyor, tüketip bitiriyorduk.

"Wren'i görmeye gideceğim," diye fısıldadı.

Kızım çok korkmuştu bu yüzden bir süre kulüp evinden uzakta, Bolin ve Liena'nın evinin sıcaklığında kalmasını istiyordum.

"Birlikte gideriz."

Başını salladığında kalkıp gideceğini düşünmüştüm ama oturmaya devam etti. Bu kahrolası bir irade savaşı, gözünü ilk kim kaçıracak kapışması değildi. Sadece bir hareket, ufak bir teşvik bekliyorduk. Rebel'a karşı hiç bu kadar temkinli yaklaşmamıştım. Artık bir kulübü birlikte yönetiyor olsak bile ikimizin arasındaki mesele pamuk ipliğine bağlıydı. Çok hassas aynı zamanda çok güçlüydü. Onu seviyordum ama zincirlerimi bırakmaya hazır değildim. Bu koltuk paylaşmaya benzemeyecekti, basit bir eylem olmayacaktı. İçimde kurtuluş için duvarlara vuran canavar serbest kaldığında Rebel'ı vahşice sevecektim. Ona aşkımla saldıracaktım, ben ve o ayrımı olmayacaktı. Sadece biz. İkimizin de onarması gerekenler vardı. Sözlerimi unutmamıştım ve onun da unutmadığını biliyordum.

Sadece ona ihtiyacım vardı. Onun için deliriyordum.

"Kalacak mısın?"

Basit sorum aramızda yankılandı. Altındaki manayı anlıyordu. Başını hafifçe sallayıp onayladığında arka dişlerimi sıktım.

"Bana yaklaş..." Alt dudağını dişlerinin arasına aldığında sabırsızlığım arttı. Kendini masadan itip yana doğru bir adım attığında başımı iki yana salladım. "Masanın üstünden."

Bizim masamızın üstünden. Kararları birlikte alacağımız, her şeye birlikte imza atacağımız masa.

Gözlerini kırpıştırdı sonra da tek hamlede masanın üstüne çıktı. Bana doğru emeklerken, yumruklarımı sıktım. Saçları yüzüne doğru düşer, yanakları tahrikle kızarır ve memeleri derin yakalı tişörtünün altında sallanırken aletim fermuarımı zorluyor, nabız gibi atıyordu.

Hayatımda hiçbir şeyi onu istediğim kadar istememiştim.

Yoluna çıkan her şeyi; kağıtları, bardakları, viski şişesini ve tokmakla kürsüyü yere iterken kalbim deli gibi çarpıyordu.

Zaman kaybetmek istemiyordum. Aramızda hiçbir engel olmasını istemiyordum. Üstümdeki deriden ve tişörtten kurtuldum.

Önümde dizlerinin üstünde durduğunda yeşil gözlerinden karanlık kıvılcımlar saçılıyordu.

Deri ceketini omuzlarından indirirken topuklarının üstüne oturdu. Tişörtü aceleyle çıkarmama yardım etti ve meme uçlarını pek de gizlemeyen dantel sutyeniyle kaldı.

İnleyişim bir taşkın gibiydi, tutamadım.

Sırtına uzanıp sutyenini açtı. Avuçlarımı güzelce dolduran küçük memeleri serbest kaldığında sutyenin daha yere düşmesine izin vermeden öne uzandı ve ellerini göğsümde, karın kaslarımda, dövmelerimin çizgilerini takip ederek kemerime kadar indirdi. Dolgun kıçı havaya kalkmış beni bedenine davet ediyordu. Onu tahrip etmemi istiyordu. Meme ucumdaki piercinglerden birini dişlerinin arasına aldığında tek elimle ensesini sıkıca tutarak onu yüzüme doğru kaldırdım. Şimdiden boşalmamı istemiyorsa, bu kez oyun oynamak yoktu.

Şortunu ve iç çamaşırını aynı anda çıkarırken Rebel da pantolonuma saldırdı. Ayağa kalkıp ona yardım ederken serbest kalan aletim bir anca önce vücuduna girmek için sızlanıyordu.

Saçlarını yüzünden çekip ağzına doğru eğildiğimde küçük parmakları aletimin etrafına sarılmıştı. Beni hayalarımı sıkarak okşarken kendimi kaybetmemek için onu sıkı sıkı tuttum.

"Bugün epey gösterişçiydin, herkesin gözü senin üstündeydi." Muhteşem kalçalarının altından kavrayıp sandalyeme otururken Rebel'ı da beraberimde götürdüm.

Kucağıma yerleştiğinde ikimiz de olması gerektiği gibi çırılçıplaktık. Yumuşak teni sert kaslarımın üstüne sürtünüyor, sıcaklığı ve kokusuyla dünyayı kendi varlığından ibaret kılıyordu.

Sikimi tutup açıklığına hizalarken açlıkla titriyordu. Onu doyurmak istiyordum.

"Herkesin gözünün üstümde olmasıyla bir sorunun mu var..." Aletimin ucunu içine almaya başladığında sesi bir iniltiyle kesildi. Sırılsıklamdı, tatlı yalancım benim için her zaman hazırdı.

Poposunu avuçlayıp sıcaklığının merkezine, her saniye de daha derine ilerledim. Yüzümü sol memesine gömdüm, dilimi meme ucunun etrafında döndürdükçe beni daha çok sıkıyor, iç kasları içine tamamen gömülmem için aletimi sarıyordu. Tanrım... tadını özlemiştim.

Tenini yalayarak boynuna tırmandım. Yumuşak hiçbir yanım yoktu, dilimin sadece ucunu kullanmıyor, onu keşfe çıkmıyor, emerek damgalıyordum.

"Bakabilirler, izleyebilirler asla sahip olmayacakları kadına hayranlık duyabilirler..." Boğazına parmaklarımı sarıp çenesini ısırdığımda daracık vajinasını tamamen dolduracak hamleyi yaptım. Kalçalarımı kaldırdığımda kendini kucağıma bıraktı. Göğsümde biriken kükreyişi beklettim, hayalarım ağrıyordu, hareket etmem ve ona sertçe sahip olmam gerekiyordu. Açlıktan ölüyordum. "Ama benim sana baktığım gibi bakmaya cesaret edeni öldürürüm Rebel."

Hepsini öldürür, cesetlerini bir tablo gibi sergiler sonra da önünde diz çökerdim. Onun için yarattığım kıyımı zevkle sunardım.

"Biliyorum. Ben de sana benim baktığım gibi bakanı görürsem, doğru kararlar verme yetimi kaybederim," derken sesi tizdi zevkten zar zor konuşuyordu. Sözlerimin hoşuna gittiğini inkâr edemezdi, kadınlığı sikimi boğarcasına sarmalarken saklayamazdı. Tepkisini görmek için aramıza uzandım, baş parmağımı klitorisine bastırdım. Ve tatminle inledim.

O kadar ıslaktı ki elime damlıyordu, aletim doyumsuzca içine girip çıkıyordu.

Başı geriye düştüğünde kollarımı beline sardım yüzündeki hiçbir zevk ifadesini, dudaklarının aldığı o şeklini kaçırmamak için ağzımı memelerinde dolaştırıp emerken onu izledim.

Vuruşlarım hızlandı. En az içimde kopan tahrip edici fırtına kadar acımasızdım. Bu kadın beni mahvediyordu. Her bir parçamı kendisine bağımlı kılıyordu.

"Aman Tanrım... Logan..." diye sızlanıp bağırdığında bir elimi sırtında ilerletip saçlarını tuttum ve başını geriye çektim.

Omuzlarımı tırmalıyor, kucağımda zıplarken memeleri bir ziyafet gibi önümde sallanıyordu.

Boğazına dişlerimi geçirirken hırladım. Yaklaşıyordum, ona dokunmayalı bir ay olmuştu ve içinde patlamak üzereydim. "Sür beni bebeğim, sikimi ne kadar özlediğini göster bana..."

Ayaklarımı yere daha sağlam bastım ve o bana doğru eğilip, vajinasını kasığıma sürterken kalçalarına vurmaya başladım. Sikişiyorduk. Vahşi ve ilkeldi ama hiçbir şey, hiçbir sevişme bu kadar özel olamazdı.

Islak sesler ve nefeslerimiz odayı dolduruyordu. Sonu görme, içinde parçalanma ihtiyacım hayalarımı ve sikimi zonklatıyordu.

Rebel boşalmadan önce hareketleri savruklaştı, vücudu aletimin etrafında kilitlendi. Yüzünü boynuma gömdüğünde, tırnaklarını kollarıma sapladı. Bağırışı kulağıma çalınan en güzel müzikti. Kasılan kaslarıyla içinde daha da büyüdüğümü hissettim. Sınırdaydım.

Ah, siktir...

Belinden kavradım, bacaklarının arasından ayrılmadan onu masaya yatırdım. Benden uzaklaşmaya direnirken, hâlâ titriyor, tatminin dalgalarıyla sarsılıyordu. Dağılmıştı, muhteşemdi, bana aitti.

Bir bacağını omzuma attığımda diğerini sıkıca belime doladı. Dizinin arkasını tutup bacağını göğsüne dayarken üstüne uzandım. Onu tekrar yavaşça esnetirken sırtı büküldü, kendimi kaybetmemeye çabalayarak onu sıkıca tutup masaya bastırdım.

Vajinasına tekrar çarptığımda orta parmağımla en hassas yerini okşuyordum. İkinci defa boşaldığında benimle birlikte gelecekti.

"Tanrım!" diye bağırdım.

Rebel'ın vücudu bana ait olduğunu o kadar iyi biliyordu ki, bu beni mahvediyordu. Uyumu, isteği, çaresizliği, arsızlığı...

Ayak bileğini tutup bacağını kaldırdım ve dişlerimi bacağının içindeki hassas deride dolaştırdım. Mümkün olan her yerinde izimi bırakıyordum. Ritmimi koruyordum çünkü hırs ve tutkuyla onu becermek istememe rağmen sonsuza kadar sürmesini de istiyordum.

Zevkten kıpkırmızı olmuş yüzünde bir gülümseme belirdi ve kıkırdadı. "Gıdıklanıyorum..."

Çok güzeldi, lanet olası çok güzeldi.

Omurgam gerilmişti, gözlerim odağını kaybediyordu. Bacaklarının arasına sertçe çarpıp, klitorisini sıktığımda gülümsemesi bir çığlıkla kayboldu. "Hâlâ gıdıklanıyor musun?"

"Adi herifin tekisin," derken vuruşumla nefesi kesildi.

"Sen de bu adi herife aitsin. Ve şimdi benimle birlikte gelecek, sikimin üzerine bir daha boşalacaksın. Anladın mı?"

Altımda kıvrandı, kalçama tırnaklarını geçirip beni kendine çekti.

"Anladın mı Rebel?" diye sordum tekrar. "Bana kahrolası bir ay borçlusun. Sensiz kafayı yediğim bir ay."

Bacağını bıraktım ve o bana sarılırken yüzümü boynuna gömdüm. Kulağıma doğru yüksek bir çığlık atıp orgazm olurken beni de kendisiyle birlikte sürükledi.

Derin hırıltılı sesim tenlerimizin arasında dalgalandı. "Siktir bebeğim!"

Gözlerimin önünde yıldızlar belirdi. Kafamın içinde ve göğsümde bir baskı vardı. İçinde titriyor, boşalırken kendimi sonuna kadar bastırmaya devam ediyordum. Bacaklarının arası tamamen menimle dolana kadar geri çekilmedim. Girip çıkmaya devam ettim.

Bir an nefes alamayacakmış gibi hissettim. Sanki Rebel'dan uzaklaşırsam, sonsuza kadar nefesim kesilecekmiş gibi.

Parmakları sırt kaslarımda ve saçlarımın uçlarında tembelce dolaşırken, onu ezmemeye çalışarak üzerinde uzandım.

Burnunu çektiğini duyduğumda dirseklerimi masaya yaslayarak hızla doğruldum. Gözlerinden yaşlar akıyordu, endişeyle ona baktığımda gizlemeye çalıştı.

Tek gözyaşı. Beni iplerimden koparmaya yetti.

Sesim o kadar buruk ve acınasıydı ki ben bile hayret ettim. "Seni incittim mi, bir yerin mi acıyor?"

Başını hızla iki yana salladı. Gülümsedi sonra tekrar yüzünü buruşturdu.

"Sorunun ne olduğunu söyle bana Rebel."

Yüzünü ellerimin arasına alıp yanaklarını okşadım, içinden çok yavaşça çıkarken beni durdurdu. "Hayır. Kal."

Kıvırcık, terle ıslanmış tutamları alnından ittiğimde gözlerimi arıyordu.

"Ne zaman insanlarımızı iyileştirdiğimiz gibi aramızdakileri de düzeltmeye, iyileştirmeye başlayacağız? İçimdeki bu kötü his ne zaman geçecek?" Parmaklarını dudaklarımda dolaştırdı. "Birbirimizi ne zaman affedebileceğiz?"

Göğsüme bir yumruk yemiş gibi donup kaldım.

Elini tutup, yüzümü avucuna sürttüm ve gözlerim kapanırken parmaklarını teker teker öptüm. Buna cevap veremezdim, sözlerim yeterli olmayacaktı, ona göstermeliydim.

Dudaklarımı dudaklarının üstündeki bene bastırırken hıçkırarak inledi. Sarhoş oldum, mahvoldum, onunla ilk kez tanışıyormuşum gibi yıkıma uğrayıp tüm o fırtınalı duyguları yeni baştan hissederek yoğun bir karmaşaya kapıldım. Temasımı kısa tuttum, kendime şu an da sadece bu kadarı için izin verdim.

Rebel'ı tutabiliyor, benim olduğunu haykırabiliyor, ona bedenimle sahip olabiliyordum ama ulaşamıyordum. İkimiz de o olaydan sonra sert kabukların içine gizlenmiştik.

"Eğer bir daha benim yüzümden ağlarsan, kalbimi göğsümden çıkarıp önüne atarım," dedim sessizce, "Bunu ister misin Rebel? Çünkü benim yüzümden ağladığında kendime yapmak istediğim tam olarak bu."

Kaşlarını çattı, itiraz ederek ağzını açtığında telefonum çaldı. İç çekerek uzaklaştım ama hiçbir şekilde onu bıraktığımı hissetmemesi için, telefonumu pantolonumun cebinden aldığım gibi vücudunun sıcaklığına geri döndüm.

Arayan Hawk'tı.

"Evet."

Kısa ve net konuşmasını dinleyip telefonu kapattığımda dünyanın en güzel kadının, altımdaki kıvrımlarını, tüm güveniyle bana sergilediği pürüzsüz tenini inceledim.

"Ava hazır mısın Başkan?"

Vee bölüm sonu canavarı !!

Sizi yine uslu durmayıp yaptığım yapay zeka görselleriyle baş başa bırakıyor ve kaçıyorummm

Sizi çok çok çok seviyorum

Kendinize bebek gibi bakın

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.