İçeriğe geç

Kemikler Mirası

Bölüm 18 · 29 dk okuma

Kemikler Mirası

Bölüm 18

Kan ya da Altın

İKİNCİ KISIM

"Cennette Gece Yarısı"

🐉

On Yedinci Bölüm

"Kan ya da Altın"

Çatısı gri kiremitten, çan kulesi zar zor ayakta duran eski kilisenin toprak yolunu boylu boyunca motosikletler kapatıyordu. Güneş ışığı düzinelerce Harley'in üstünde parlıyordu.

Helbarvest eyalet sınırlarının hemen dışında, Carltown ve Ottalane'in ortak sınırına yakın, yol üstünde kalan Barış Kilisesi. İskelet Meclisi ona öyle demeyi tercih ediyordu. Benim ağzımdan bu tarz saçmalıklar hiç dökülmemişti.

Harley 48'imden indiğimde, kaskımı çıkarıp gidona astım. Sürümde yol kenarına korteji bozmadan dizildi. Belimdeki silahın üstünü kapatmak için tişörtümü ve deri yeleğimi düzelttim.

Boğa, kara miğfer, çatal dilli kuru kafa ve dişlerini gösteren boynuzlu yılana karşı bizim oraklı azrailimiz. Bazıları kollarını göğüslerinde kavuşturmuş kendi gruplarına ayrılıp motosikletlerine yaslanmıştı bazıları kilisenin önündeydi bazılarıysa kilisenin arkasındaki mezarlığa yürüyordu.

Ama hepsinin bakışları her zaman en son gelen Mahşer Sürüsü'nün üzerindeydi.

İhtiyarları Anma Günü'ydü. Her sene gerçekleştirilen kısa, barışın sürdüğünü temsil eden sikik bir kaynaşma etkinliği.

Bu sefer farklıydı.

Artık barış yoktu.

Olması gereken takas gerçekleşmeyecekti.

Rebel burada değildi. Kilometrelerce uzakta, benden binlerce mesafe ve beden ötedeydi. Ölümünün herkesin kulağına gittiğine emindim. Benim için de ölmeliydi, kahrolası yerin altında geriye hiçbir anı bırakmadan kaybolmuş olmalıydı.

Ama her yerdeydi. Ruhumda, kara kalbimde erişmek istemediğim bir kafeste, zihnimin canımı cehennem kadar yakan bir köşesinde.

Wren benimle konuşmayı reddediyordu. Benden nefret ediyordu. Kendi ağzıyla söylemişti. Üç gün önce silah sesini duymuştu, Rebel'ın motosikletle uzaklaşışını izlemişti. Bedenimdeki haşin ağırlık beni dizlerimin üzerine çekerken merdivenlerden inip arkasından koşmuştu, göğsüme ve karnıma vurmaya çalıştığında kızıma sarılmıştım.

Benden arkadaşımı çaldın, demişti, o benim tek gerçek arkadaşımdı.

Arkadaşın benden her şeyimi çaldı, diyememiştim, onurumu, gururumu, sırlarımı, yüreğimi.

Onun bir hain olduğunu söylememiştim ya da annesinin ölümünü. Sanırım onunla yüzleşmem gerekecek kadar büyüyene kadar da söylemeyecektim.

Boynuzlu Yılanlar, kilise kapısına yakındı. Don'un içeride olduğunu biliyordum. Konstantin yakınlarda değildi. Don Viperan bile Konstantin'i bugün karşıma çıkaracak kadar cüretkâr değildi.

"Kiliseye giriyorum," diye mırıldandım sürüme, başımla mezarlığa geçmelerini işaret ederken.

Axel, gözlüğünün altından yılanlara delici bakışlar attı. "Kendine hâkim ol kardeşim ve o orospu çocuğunu benden uzak tut."

Evet, Axel, kendince yöntemlerle Blake Viperan'ın yasını tutuyordu. Dostlukları, pek çok çarpık yönü olmasına rağmen sahiciydi. Bir teorisi vardı ve buna gerçekten inanıyordu.

Blake'in Konstantin'in videodaki sözlerinin aksine Rebel'ı sırlarımı çalması ve zaman kazanması için aramıza soktuğuna inanmıyordu. Bizim birlik olabileceğimizi, gururlarımızı, inançlarımızı ve nefretimizi bir kenara bırakırsak akıllarımızın bir olabileceğini düşündüğü için yaptığını iddia ediyordu. Çünkü Blake yeğenini seviyordu ve o yalancı kadın ne kadar korkusuz olursa olsun, yeğenini Helbarvest'in şeytanının avcuna bırakarak riske atmazdı.

Lanet olası bir saçmalıktı.

"Garip," diye mırıldandı Dez, bakışlarımı baktığı yöne çevirdim. "Ben mi fazla şüpheciyim yoksa kahrolası yolun ortasındaki tek araç şans eseri mi orada duruyor?"

Mısır tarlasının kenarında bir SUV duruyordu. Bizi kilisenin toprak yolu ve sıcak asfalt ayırıyordu.

Seth'e döndüm. "Kontrol et."

Kilisenin merdivenlerini çıkıp Boynuzlu Yılanların arasından geçtim. Ters bakışlarına bir bir karşılık verirken yolumdan çekildiler. Ağır ahşap kapıyı ittim. Vitraylı pencereler içeriyi mavi, kırmızı ve sarı ışıklara boğuyordu.

Bir sıraya yerleşmiş, dirseklerini önündeki bankın sırtına yaslamış, yumruğunun arasındaki haça alnını yaslamış Don Viperan'ı gördüğümde tüm kaslarım gerildi.

Boynuzlu Yılanlar yeleğinin ortasına silahımı dayamak, kırlaşmış saçlarından tutup başını önündeki banka defalarca çarpmak güzel olurdu. Yine de öyle bir ölüm şekli beni tatmin etmezdi.

Yan sıradaki banka geçtim. Alnını birbirine kavuşturduğu, kollarından başlayıp parmaklarına kadar derisini kaplayan mürekkeplerle dolu ellerinden ayırmadan bana baktı. Rebel, annesi Natalya Viperan'a daha çok benziyordu sanırım ama mizacının sert yönünü lanet olsun ki bu heriften almıştı. İkisinin de zehir yeşili gözleri vardı.

"Dua eder misin Sin?"

Silahımı belimden çeksem ve parmağım yorulana kadar tetiğe yüklensem... Ah, ne kadar kolay olurdu. Ancak o kolaylık, arkasında baş etmem gereken tonla zorluğu ve yarım kalmış, açıklanmayan sırları bırakırdı.

"Cümlenin içindeki çelişkiyi fark ettin mi Don?"

Hacın zincirini yumruğuna dolayıp arkasına yaslandı. "Arada denemelisin, rahatlatıcı bir deneyim."

"Rahatlatmam gereken bir vicdanım yok ve kendi elimden gelmeyen pek az şey var. Bunun için Tanrı'ya yakaracak değilim."

"Öyle mi?" diye sordu, "Gerçekten rahatlatman gereken bir vicdanın yok mu? Kızıma epey ilgi gösterdiğini duydum, onu öldürmek en azından biraz başını ağrıtmalıydı."

Kızım.

Bıçağımla kopan dili, kanla dolup nefes almaya çalışırken açılıp kapanan ağzı... Hayaller bir bir gözümün önünden geçti. Rebel bana ne yapmış olursa olsun, Don'un ona yaptıkları yüzünden infazını kendi ellerimle gerçekleştirmek istiyordum. Görüşümün kenarlarını bir kızıllık kaplıyordu ve tüm soğukkanlılığıma rağmen, kendimi tutmakta zorlanıyordum.

"Kızını öldürdüğüm için asıl senin burada dua etmek yerine kasabamı yerle bir etmen gerekiyordu. Babaların acılarının hiçbir kederle kıyası olmadığını duymuştum Don."

Omuz silkip iç geçirdi. "Babalık abartılıyor..." Dişlerimi birbirine geçirdim. Orospu çocuğu... "Rebel, her zaman isyankâr bir çocuk olmuştur. Yetişkin bir kadın haline geldiğinde de ne kadar hain olabileceğine kendin şahit oldun. Kızım, gücün ve manipülasyonlarınla yozlaştırabileceğin bir tehdit değildi Sin; o seni gömmeden senin gözünün yaşına bakmadan yerin dibine sokman gereken bir riskti." Çenesini kaldırıp beni izlediğinde, hareketi ayağa kalktığımı ve silahıma davranarak ona yaklaştığımı fark etmemi sağladı. Dudağının kenarı kıvrıldı. "Tabii, onu gerçekten öldürdüysen?"

"Sen kendi rehinini öldürdün ben de benimkini. Buna ne denir, ödeşmek mi? Ödeşmek istediğini hatırlıyorum."

Her şeye rağmen... Kahrolası her ihanete rağmen, Rebel'ın canını aldığımı gözümün önüne bile getiremiyordum. Adını işitince bile tüylerim diken diken oluyor, ciğerlerim ateşle dolmaya başlıyordu.

Doğrulup benimle karşı karşıya durdu. Don Viperan kalıplı ve güçlü bir adamdı, benden yalnızca birkaç santim kısaydı ama o her zaman karşımda böyle dururdu. Daha büyük bir avcıyla karşılaşıp, yetersizliğini dik durarak ve meydan okuyarak bastırmaya çalışan köşeye sıkışmış bir hayvan gibi.

"Nerede o?"

"Ne yapacaksın, nehrin dibinden cesedini çıkarıp son bir kez sarılacak mısın?"

Üstüme yürüdüğünde -kontrolünü önce kaybedenin o ben değil de o olduğu için- dudağımın kenarı tatminle kıvrıldı. "Benimle oyun oynama Sin. Helbarvest'te bir namın olabilir ama kadınlara ve çocuklara asla dokunmadığını herkes biliyor."

O anda iki şey fark ettim:

Birincisi, sanırım Don'u öldürürken önce gözlerini bıçağımla oyacaktım çünkü Rebel'la aynı göz rengine sahip olmayı hak etmiyordu.

İkincisi, Don Viperan kızından korkuyordu. Kızının yapabileceklerinden.

"Bizim dünyamızda her şeyin bir ilki vardır. "

Yakında sadece benim dünyam olacaktı.

Hiçbir zaman barış yanlısı olmamıştım. Bu federal sistem bozması oluşum kültürümüze tamamen aykırıydı. Tek gerçek dominant kulüp bir eyalete yeterdi. Barış perdesi altında kendi sınırsız kurallarını uygulayan kulüpler sadece kaosa sebep olurdu.

Sistemi sürdürebilirdim, eğer başa ben geçeceksem. Ve Don Viperan koltuğundan inene kadar, Rebel'ın izini süremeyeceğinden emin olacaktım. Kabullenmek zor olsa da, ihanetinin bir sebebi olduğunu görebiliyordum. Onu asla affetmeyecektim ama sırlarını öğrenmek zorundaydım. Asla Don Viperan'la karşılaşmamasını sağlamak zorundaydım.

Çünkü benim aksime Don kendi şeytanları yüzünden kızını gözünü kırpmadan vururdu. Kendi kardeşini öldürtmüştü. Wren'in annesini ortadan kaldırmıştı. Rebel'ın kalbini hiç çekinmeden sökerdi. Bense... hayatımın sonuna kadar onu kendi karanlığımda sevmeye ve ondan nefret etmeye devam edecektim.

Ama bu sırada, Boynuzlu Yılanların yıkıldığından, Don ve Konstantin'in can çekişerek geberdiğinden emin olacaktım.

"Demek barışı bozuyorsun..." diye mırıldandı.

Omuz silktim. "Bu ciddi bir suçlama, kanıtın var mı?" Bir adım yaklaştığımda geri adım atmadı. "Meclis Başkanı sensin, kurallarına uy Don. Bir kanıtın var mı?"

Çenesindeki gür sakalın arasında bir kas seğirdi. "Alana, Sebastian, Martin... aramalarıma dönmüyorlar. Sadece seninle iş yapacaklarını söylüyorlar. Birkaç Beş Halka müşterisi daha-üstelik seninkiler değil- sadece seninle muhatap olacaklarını söylüyorlar. Aksi taktirde anlaşmaları bozacaklar. Ne haltlar çeviriyorsun Sin?"

"İş ahlakımdan olsa gerek." Durdum ve dilimi şaklattım. "Kime güvenmeleri gerektiğini biliyorlar."

Kuru bir kahkaha attı. "Seni piç kurusu... Benden gücümü çalmaya mı çalışıyorsun?"

"Hayır," dedim, "Bana ait olanı geri alıyorum."

Dişlerini sıkıyor, irademe kafa tutuyordu. Ama alçak suratında sinir uçlarımı uyaran tekinsiz bir ifade vardı. "Savaş o halde..."

Kilisenin kapısından paldır küldür giren ikiliye döndük.

"O kahrolası şeyi kaldır ortadan Enzo," dedi Matadorlar'ın Başkan'ı Hawk, "Bir kilisedeyiz."

Enzo; ayyaşın teki olan Cehennem Yolcuları Başkan'ı, elindeki matarayı yere dökerek yürümeye devam etti. "Bu mekânın biraz kutsamaya ihtiyacı var."

Enzo ve kulübü Don'ın kıçında bir kuyruk, eyalette lanet bir parazitti. Ancak Hawk ve Matadorlar... bana karşı gerçekleştirdikleri tüm eylemlere rağmen kullanabileceğim artı bir güçtü.

Hawk'a başımla selam verdiğimde, gözlerini şüpheyle kıssa da başını salladı. "Başlıyoruz."

Seneler önce eski kulüp Başkanlarının intihar ettikleri gün, barışın sembollerinden biri olarak yan yana gömüldükleri mezarlığa çıkarken Don'un önünde yürüyordum. Asla arkasına geçmeme müsaade etmezdi ama bende tek taşaklı heriflerin sahip olduğu o alçak ego yoktu.

Üç gündür düşünüyordum. Rebel'ı aklımdan çıkarabildiğim, şişenin dibini görmediğim anlarda kafamda tartıyordum. Madalyonları çalıp sırtlarına işlemişler ama onları yerine bırakmışlardı, en azından Rebel öyle yapmıştı. Sırlarımızı birilerine satıyorlardı. Madalyonlar, merhum Başkanlardan kalan kemikler mirasıydı. Barışı unutmamamız için birer hatırlatıcı. Sikeyim onları. Madalyonlar bir intihar notunda falan bulunmuş değildi. Bilinçli bir şekilde bırakılmamıştı, anılarımı kurcaladığımda onları miras yerine koyanın Don Viperan olduğunu hatırlıyordum.

Eyleme geçmeden önce, öğreneceklerim vardı. Körü körüne bir savaşa girmeyecektim, önceki planlarıma kısmen ara vermiştim. Önceliğim itibarımı nasıl kazandığımı hatırlamaktı. Gölgelerin sahibiydim, her şeyi bilirdim. En azından Rebel'a kadar öyleydi.

Madalyonların bir sırrı vardı, ihtiyarların intiharlarının altını hiç deşmemiştik... sanırım eski defterleri açma vakti gelmişti.

Omzumun üstünden Don'a baktım. "En iyi zamanlarındaki yaşlı bir adamsın Don ama senin yerinde olsam motosikletimin üstünde emekliliği beklemezdim."

Gergin bir sırıtışla boynunu büktü. "Nedenmiş o?"

"Çünkü seninle işim bittiğinde asfaltta sürüyor değil sürünüyor olacaksın. Ve kendi kanında boğuluşunu izleyeceğim."

Rebel'a yapılmasını emrettiğin gibi.

Yüzündeki keyif soldu. Tüm kaslarının gerildiğini görüyordum. "Barış sıkıcıydı zaten."

🐉

Artık bir barış günü değil, soğuk savaşın başlangıç tarihi olan Anma Günü'nden beri iki gün geçmişti.

Her gece yaptığım gibi kulüp evinde kaldığı odanın önünde volta atıyordum. Biraz sıvı cesaret için bardağımdaki viskiden bir yudum alıp kapıyı açtım.

Burası aslında benim kulüp evindeki odamdı ama ne kendi evime dönüyordum ne de bu odada yatabiliyordum. İçerisi karanlıktı ama her şey gittiği gün bıraktığı haliyle aynıydı.

Dağınık yatağı, açık çekmeceler, yerdeki kıyafetleri. Odayı hiç havalandırmadığım için havada asılı kalan kokusunu hâlâ alabiliyordum. Ciğerlerime çekmeden önce kendimi durduruyordum, tıpkı tişörtlerini ya da yastığını koklamaya yeltenirken yaptığım gibi.

Viskimi komodinin üstüne bıraktım. Parmaklarımın arasında Damgrave'den kalma izmariti döndürürken, ona verdiğim telefon da kenarda duruyordu.

Ne yaptığını, nerede olduğunu merak etmekten kendimi alamıyordum. Uzanıp dokunabileceğim bir uzaklıkta olmaması canımı sıkıyordu. Nefretim kadar Rebel'a olan takıntım da sonsuza kadar taşıyacağım bir ağırlıktı.

Bir yalancı için dürüsttü aslında. Öfkem, kine dönüşürken bunu anlamıştım. Bana ihanet etmemesini istediğimde yüreğini ortaya koyarak bana yemin ettiği yoktu. Rebel bir cehennemden çıkmıştı ve güvenini geride bırakmıştı. Hâlâ içinde kırılgan bir güven ihtiyacı taşıyor olsaydı geçmişinden sağ kurtulamazdı.

Ama bana kurduğu komplo göğsümü çıplak elleriyle yarışından çok önceydi. Evime bir hain olarak girmişti sonradan bir haine dönüşmemişti. Son öldürücü darbe, kızımı çalmaya çalışmasıydı. Arkadaşının kızını... bu önemli değildi. Sonya'nın ölmesini istemezdim ama o Wren'e hiçbir zaman annelik yapmamıştı. Onu terk etmişti.

Benim Rebel'a olan zaafım kadar onun da bana bir zaaf geliştirdiği göremeyecek kadar aptal değildim. Ki bu da beni, dostlarıyla peşinde olduğu şeyin, ikimizden çok önce gelecek kadar önemli olduğu gerçeğine götürüyordu.

Ne olduğunu öğrenmeyi kafama koymuştum. Kazanacağım bir savaş vardı ve sırlar elimi kolumu bağlıyordu. Bana bıraktığı bir yük daha.

Odanın ışıkları yandığında gözlerimi kıstım.

"Burası artık senin odan değil. Niye buradasın?"

Wren'in kızgın suratına bakıp hafifçe gülümsedim. Zemindeki oyuncakları işaret ettim. "Arkanda iz bırakıyorsun ufaklık, hiç akıllıca değil."

Her gece bu odaya damlayan sadece ben değildim.

"Rebel dönecek mi?" diye sorduğunda göğsümde bir baskı hissettim ve başımı iki yana salladım. "O zaman bana ufaklık diyemezsin."

"Onu gönderenin ben olmadığımı hiç düşündün mü? Belki de bu durumdan en az senin kadar memnun değilimdir."

Oyuncaklarına yönelip teker teker toplamaya başladı. "Sana inanmıyorum. Rebel gitmeyecekti. Benden hoşlanıyordu ve bence senden de hoşlanıyordu."

Boğazımdaki kuruluğu gidermek için yutkundum. Neden yapmadığımı bilmiyordum. Wren küçük bir kız için çok akıllıydı. Gerçekleri söylersem anlardı ama anlamasını istemiyordum. Kafasındaki Rebel imajını yıkmak istemiyordum.

"Rebel hiçbir zaman burada kalıcı değildi bebeğim. Kendi hayatı vardı ve yoluna devam etti."

Kaşlarını çatıp yanaklarını sildiğinde dilimi ısırdım. Yoluna devam etmişti. Gitmesine izin vermiştim. Aynı gün Roxane, Sawyer ve diğer kızlar da ortadan kaybolmuştu. Kasabadan ayrılış saatini sürüm biliyor olsa da ben hiç öğrenmek istememiştim.

Wren'in başının üstünü öpüp odadan çıktığımda bana bağırmamış ya da kaçmamıştı. Eh, bu da bir adımdı.

Toplantı odasındaki Axel, Cooper ve Cleo'nun yanına inerken koridorda Seth'le karşılaştım ve birlikte içeriye girdik.

Cleo elindeki madalyonu evirip çevirirken, Cooper'ın parmakları klavyenin üstünde uçuyordu. Günler öncesinden kalan kalem izleriyle dolu kağıtlar masanın üstünde duruyordu.

"Herhangi bir şey?"

O kadar odaklanmıştı ki sesimi duyunca irkildi. Gözlerini ovuşturup arkasına yaslandı.

"Halkanın ortasındaki geniş alanın neyi simgelediğini çözemiyorum. Rakamlar var, roma rakamları ve birbirini kesen çizgiler. Koordinat değiller. Akla yaktın bir sembol de oluşturmuyorlar..."

Kendimi masanın başındaki yerime bırakırken iç geçirdim. Günlerdir uğraşıyorduk. Rebel'ın akıllı olduğunu biliyordum ama hepimizin toplamından daha büyük bir beyni olduğu ortaya çıkmıştı. Ya madalyonların sırrını araştırarak çözmüştü ya da bir şekilde öğrenmişti.

"O miraslar..." diyerek Cleo'nun masaya bıraktığı madalyonu işaret ettim, "İhtiyarlar bunları barışı simgelesin diye yaptırdı. Kavgalarımızın ve savaşlarımızın sebebinin temelinde ya en büyük olma hırsı yatıyordu ya da para. Altının cesur kalplerimizi ve aynı zamanda aç gözlülüğümüzü sembolize ettiği, bizim de bu kalıpları yıkacağımız saçmalığını anlatıp durdular. İntiharlarına kadar hiç önemsememiştik, ta ki Don kafamıza bunların onlardan gelen en gerçek miraslar olduğunu sokana kadar..."

Cleo uzun tırnaklarını masanın üstünde tıkırdattı. "İhtiyarların intiharlarının madalyonlarla bir bağlantısı olduğunu mu düşünüyorsun Başkan?"

"Düşünmüyorum, eminim."

Odanın köşesine çektiği sandalyede uyuduğunu sandığım Axel, gözlerine indirdiği bandananın ucunu kaldırdı. "Rebel'ın gitmesine izin vermemeliydin kardeşim. Olanları bilen tek kişi o ve yanındaki kızlar."

Odadaki sıcaklık aniden düştü. Adını, kendi sürümden birinin ağzından işittiğimde bile içimde amansız bir saldırganlık yükseliyordu.

"Elin nasıl Axel?"

Homurdandı. "Kullanmakta zorlanıyorum."

"Güzel."

"Sanırım bir şey buldum ama emin değilim Başkan," dedi Cooper.

"Dökül."

İç geçirip laptopu bana çevirdi ve madalyonu alıp bir eliyle tuttu. "Halkanın dışındakiler biçimsiz ama kesinlikle roma rakamları. Yan yana geldiklerinde tarih ya da izini sürebileceğimiz bir sayı, koordinat çıkacağını düşünsem de çok rastgele görünüyor. Bu yüzden başka bir şey oluşturuyor olmalılar..."

Madalyonu ondan kapıp gözlerimle aynı hizaya getirdim. "Harfleri denedin mi?"

Dudağının kenarı kıvrıldı. "Düşündüğüm tam olarak buydu. Eğer birleştirirsen dizildiklerinde alfabedeki harflere denk geliyor olabilirler..."

Bu bir zafer olabilirdi ama hiçbir heyecan kıpırtısı hissetmiyordum. Heyecan duygum, Rebel'a hediye edeceğim motosikleti hazırladığım anda kısılıp kalmıştı.

"Lanet olası bir motosiklet çetesi yönetiyorum Cooper. Ve sen de benim yerime rakamlarla ilgileniyorsun," diyerek madalyonu önüne attım.

Şu sıralar çekilmez bir şerefsiz olduğumu biliyordum. Rebel'ın yokluğu aldığım nefesi bile etkilerken mantıklı kalmaya çabalıyordum. Don'a yapacağım bir sonraki hamleyi planlıyordum, onun vereceği karşılığın tahribat ölçüsünü hesaplıyordum. Bizim dünyamızda savaşlar böyle işlerdi.

Sürüm madalyondaki rakamları harflerle eşleştirip kâğıda dökerken bekledim. Cooper burun kemerini sıkarak arkasına yaslandığında, boynundaki kaslar geriliyordu. Beklemeye devam ettim.

"Siktir," diye homurdandı, "İşe yaramadı."

Ayağa kalkıp arkalarına geçtim. Madalyona ve kağıtlara, harflere ve rakamlara baktım. Boynumu büküp başımı hafifçe çevirdim. "Tersten dene." Cleo kaşlarını çattığında açıkladım. "Rebel'ın dövmesine eklediği madalyon tersti."

Cooper madalyonu ters tutup rakamları ve harfleri kâğıda yazarken bir sigara yaktım. Pencereye yönelip sırtımı onlara döndüm.

Kalemin masaya bırakılışını duydum sonrası derin bir sessizlikti.

"Hasiktir," diye fısıldadı Cleo.

Axel yerinden kalkmıştı. Uzakta olan biteni seyreden Seth bile masaya eğilmişti. "Ne yazıyor?"

Cooper kâğıdı kaldırıp bana doğru çevirdi.

Ya kanla ya altınla.

Borçlu.

Sigaramın külü zemine düştü. Cleo cevapları benim yüzümde arıyordu. "Bu lanet şey ne anlama geliyor?"

Ne anlama geldiğini bilmiyordum. Ancak Don'un korkusunun ve Rebel'ın aramızdaki her şeye rağmen yıllar önce kafasına koyduğu amacı seçmesinin bir sebebi vardı. Ve o sebebi ellerimde tutuyordum.

"Tamirhaneye gitmeliyim. Beni haberdar edin." Seth arkasına bakmadan odadan çıktığında diğerleri derin düşüncelerde boğulurken ona pek aldırmamıştı. O sürünün bir parçası olduğu kadar bağımsızdı da. Kendi sırları, kendine ait bir karanlığı, melankolik ve psikopatça bir yalnızlığı vardı. Bu tarz hareketleri sıklıkla yapardı, garip karşılanmıyordu.

Ama Çavuş'umun az önce kaçtığını biliyordum. Adımlarında Seth'te daha önce hiç şahit olmadığım bir kontrolsüzlük vardı. Bir şüphe kemiklerime kadar sızarken Seth'in peşine takıldım.

"Araştırın," derken çoktan kapı eşiğini geçmiştim.

Kulüp evinin ön bahçesine çıkıp Road King'inin üstünden kaskını aldığında motosiklete yerleşemeden arkasında bittim. Kaskını elinden çekip yere fırlattım. Ve yakasından tuttum.

Dostumun gözlerindeki kana susamışlık benimkinden daha baskındı. Karşılık vermemeye çalışırken köpürüyordu.

"Anlat Seth."

Cevap vermedi. Bana ters ters bakmayı sürdürdü.

"Senin sırların, sadece sana ait. Sürümde sadık bir kanat, kardeşlerimize sadık bir kan olduğun sürece sırların sikimde bile değil. Ama bu konuda bir şey biliyorsan, şimdi dökülsen iyi edersin."

Benimle burun buruna geldiğinde Seth'i tanıdığım onca sene boyunca ilk defa böyle görüyordum. O her zaman başkalarının ödünü koparacak kadar sakin ve sessizdi. Karanlığında şeytanları elleriyle besleyen bir gölgeydi. Ama şimdi duygu belirtisi gösteriyordu. Çoğunluğu hiddet kalanı panik ve korku...

"Sırlarımı deşmeyeceğine söz verdin. Sürüye katıldığımda bu konuda anlaştık seninle."

Yakasını bıraktım ancak geri çekilmedim. "Rebel'ı ihaneti yüzünden cezalandırmaya çok yakındım Seth. Sana yapacaklarımı tahmin bile edemezsin." Dudaklarım keyiften çok uzak bir ifadeyle kıvrıldı. "Hayır, aslında edebilirsin. Beni çok iyi tanıyorsun."

Sorgulamadı ya da sinirlenmedi. Onun kardeşim, Rebel'ın ise yalnızca iki aydır tanıdığım bir kadın olduğunu söylemedi. İki bacağıma sıkıp beni sakat bıraksa bile kadınımın diğer herkesten önce geldiğini biliyordu. Bu sürüdeki herkes için geçerliydi.

Ve kahrolası evet, o benimdi. Bir daha asla yüzünü görmek istemediğim halde, görürsem de şehvet ve sevgiden çok şiddetli bir öfkeyle dolacağım halde o benimdi.

Kaşlarını çattı, zihniyle büsbütün bir savaş veriyordu. Yerden kaskını alıp bana arkasını döndü ve motosikletini çalıştırdığında zemin kükreyişle titredi.

"Geçmişim..." dedi, "Beni nasıl bulduğunu hatırlarsın. Neredeyse ölüyordum. Belki de zaten ölü olduğum bir hayatı yaşıyordum. Hafızamda çok fazla boşluk var Sin. Ama o sözcükleri hiç unutmadım."

Gözlerim irileşirken omzunun üstünden baktı. "Sana asla sırtımı dönmem kardeşim. Ucunda sırlarım olsa bile. Hatırladığım her şeyi anlatacağım. Ama ondan önce senin yapman gereken bir şey var."

"Neymiş o?"

Kaskını başına geçirip motosikletine bindi. Binlerce ölünün üzerimde gezinen gözleri bile can sıkıntısından başka bir şey yaratmazdı ama Seth'in o anki suratı karşısında gerilmemek mümkün değildi.

"Rebel'ı geri getirmelisin. Bedeli ne olursa olsun, onu yanında tutmalısın Sin."

Acı acı gülümseyip başımı iki yana salladım. "Hayır."

"Neye bulaştığını bilmiyor..."

"Ah, neye bulaştığını bilmeyenler biziz Seth, Rebel değil."

Kaşlarını, o hain kadın için aklımı yitirecek kadar endişelenmeme sebep olacak bir ciddiyetle çattı. "Bana inan kardeşim, bilmiyor. Eğer onu bulurlarsa, eğer onların dikkatini gerçekten çekerse, ölüm Rebel için bir lütuf olur." Başını çevirip karşıya baktı. "Geç olmadan bul onu."

"Kimden bahsediyoruz?"

Çenesinde bir kas seğirdi. "Yer altının en zenginleri ve psikopatları. Hükumetleri, suç örgütlerini, politikacıları, şirketleri ve şahısları aralarına alıp anlaşmalarla finanse ediyorlar..." Bana yandan bir bakış attı. "Anlaşılan barış yapmak ve güç kazanmak isteyen motosiklet kulüplerini de. İnsanları kendilerine borçlandırıyorlar. Borçları ya altınla topluyorlar ya da kanla."

Rebel'ın vurulduğu gece olay yerindeki SUV'lerden inen adamları düşündüm. Adamlardan birinin elinde çevirdiği nesneyi... madalyonu. Anma Günü'nde de oradalardı.

Yumruklarımı sıktım. Tam olarak kimlerden bahsettiğini biliyordum. O tarikatın şehir efsanelerinden ibaret olduğu sanıyordum. Panik bedenimi sardı. Rebel'ı uzaklaştırmıştım, ondan uzak olmak beni kahretse de çatımın altında olmasına da katlanamazdım. Ama...

"Boynuzlu Yılanlar onlarla gizli bir anlaşma yapmış gibi görünüyor. Ancak Rebel'dan gizleyemedi." Bir an önce buradan siktir olup gitmek istiyormuş gibi görünen Seth'e yaklaştım. "Biz, yasadışı işlerle para kazanıyoruz, bizim varlığımız dünya kurallarına aykırı Seth. Böyle bir anlaşma ilk olmazdı. Rebel neden canını dişine takarak madalyonları ele geçirmekle uğraşıyor yıllardır? Sırlarımız uğruna neden ölümü göze aldı?"

Neden bana ihanet etmeyi seçti ve bunları anlatmadı?

Seth'ın gözlerindeki donukluk buzu ikiye ayırabilirdi. "Eğer onlarla yapılan iş birliğinin, yer altında dönen haltların gerçek yüzün gördüyse ve amacı babasını öldürmek, bizi de yanında götürmekse eğer, bu durumda son derece haklı olurdu Sin." Kaşlarımı çattığımda bedeninden yayılan gerginlik alanıma çarpıyordu. "Rebel'ı gerçekten bulmalı ve bu anlaşmanın nasıl başladığını öğrenmeliyiz. Yoksa başlattığımız savaş hepimizi yıkıp geçer."

🐉

"Tanrı aşkına, siktiğimin yeri yarılıp onu yutmadıysa bulamama ihtimaliniz yok...."

Masaya vurup ayağa fırladım. Cooper gergin çenesini sıvazlarken kardeşim Sinner'daki ofisimde bulunan sehpanın üzerine çizmelerini uzattı. "Rebel nasıl saklanması gerektiğini iyi biliyor."

Elimi saçlarımdan geçirip küçük ofisin içinde volta atmaya başladım. Barımın müzik sesi kapının ardında yankılanıyor, bakışlarımı duvarda asılı kovboy şapkasından uzak tutmaya çalışıyordum. Rebel onu takmaya ve Sinner'ın sahibiymiş gibi burada çalışmaya bayılıyordu. Ben de bunları yaparken onu bir sapık gibi izlemeye bayılıyordum.

"Toprağın altındaki bir kilo kokaini koklayarak bulabilirsiniz Dez. Fazla uzağa gitme ihtimali olmayan ve gittikleri her yerde dikkat çekecek kadınları bulmak mı zor?"

Söz konusu Rebel'sa öyle olduğunu zaten biliyordum.

"Eyaletin dışındalarsa, evet zor," diye aksi aksi yapıştırdı kardeşim.

Bir haftadır Rebel'ı ve diğer kızları arıyorduk. Onu bulduğumda ne yapacağımı bilmiyordum. Gururum rica ederek benimle gelmesini söylemeye el vermiyordu zaten gelmezdi de, o köprüleri çoktan yakmıştık. Tekrar kasabamda bulunması fikri hem tüylerimi diken diken ediyor hem de yıllarca açlıktan sefalet çekmiş bir adam gibi ihtiyaçla körleşmeme sebep oluyordu.

Tehlikede olması ihtimali, bende açtığı ihanet kesiklerinin sızısına ve öfkeme daha ağır basıyordu. Korumam altında ama onu algılamak için kuduran tüm duyularımdan uzak olmalıydı.

Bu sırada arka planda Don'la kozlarımızı paylaşıyorduk. İlk darbeyi ben indirdiğim için memnundum. Müşterilerinden birini çalmıştım. Artık Beş Halka'ya bile bağlı değildi anlaşma ikimiz arasındaydı. Don'un öfkeden kudurduğunu bilsem de karşılığı eskortluk etmediğimiz bir sevkiyat aracını patlatmak olmuştu. Olayı üstlenmemişti ben de suçlamaları yöneltmemiştim ama onun yaptığını biliyordum. Bu da onun gırtlağına sarılana kadar zayıflatma çalışmalarımda yaratıcı davranmam ve işleri gizlice kızıştırmam gerektiğini anlamına geliyordu.

Seth birkaç gün ortadan kaybolup döndüğünde riskli bir plan tasarlamıştık. Çünkü bilgiye açtım. Güç için kıvranıyordum ve her zaman kurnaz bir orospu çocuğu olmuştum.

Gölgeler, habislikler ve zekalarının yetmeyeceği oyunlar için yaratılmıştım. Helbarvest'in tepesinde kanatlarımı mağrurca gerene kadar, kim olduğumu yeniden hatırlamaları gerekiyordu.

Telefonuma bir mesaj geldiğinde derin bir nefes aldım.

"Rebel'ı bulun. Dünyanın bir ucuna sürmeniz gerekse bile umurumda değil."

Siktir. Resmen akli dengemi sikip atmıştı.

Yeleğimi düzeltip ofisten çıktığımda Dez ve Cooper aceleyle arkamdan geliyordu.

Sinner'da her şey, klasik bir akşamın keyifli seyrinde ilerlerken birkaç saniye sonra bir durulma oldu. Müşterilerim sarhoş kahkahalar atmaya ve koyu sohbetlere devam ediyordu.

Sürüdeki hemen hemen herkes buradaydı. Barda oturan Bolin ve Axel, kapıya bakıp hayıflanırcasına küfrettiler.

Ottalane Bedeliye Başkanı, sik kafalı Jasper Golden ve yeni sünepe polis şefi; bacaklarını aça aça, sanki adaletin iki terazisiymiş gibi yürüyen iki adamla içeriye girdiler.

Kalitesiz kot pantolon, boğaza kadar ilikli gömlek, yeleklerinin yan cebinde silahlar ve bellerinde rozetler.

Adamlar tehditkâr bir tavırla karşımda durduğunda, sandalyelerin ayaklarının yere sürtünüşü ve öfkeli homurtuların sesi müziği bastırdı. Sürüm arkama dizilmişti.

Polis şefi bir sürtük gibi sırıtırken, Jasper bana "hiçbir ilgim yok" dercesine çaresiz bakışlar atıyordu.

"Bay Gowan," dedi bir numaralı yavşak rozetini çıkarırken. Helbarvest'ten değildi. "Adınızı çok duyduk. Bize zorluk çıkarmazsanız bu güzel barı dağıtmak zorunda kalmayız."

Beni yere yatırıp sürükleyecek kadar taşakları yoktu. Kasabamda, buna cüret edemezlerdi.

İyi polisi oynayan iki numaralı yavşak gözüme sokarak belindeki kelepçeyle oynadı.

Onlara sadece gülümsedim.

1 ay sonra

Barmen bana bir Manhattan daha hazırlarken dirseğimi bar tezgahına çenemi de avucuma yaslayıp yayılmıştım. Helbarvest'in dışındaki büyük şehirlerde hiç bulunmamıştım. Ya da bunun gibi gösterişli kulüplerde. O yüzden kiralık dairemizin birkaç sokak ötesindeki müdavimi olduğum bu yer artık çok fazla başımı döndürmüyordu.

Aslında hayır, başım dönüyordu. Sebebi genelde alkoldü.

"Öyle büyük sıçtım ki Bailey," diye homurdanırken ağzımdaki alkol kokusuna yüzümü buruşturdum, "Onların işini bitirmek adına benim için dünyaları yakacak bir adamı kaybettim. Haklıydım çünkü yolumda duruyordu, istemeden de olsa bana engel olurdu. Yapamazdık, siktir asla olmazdı..."

Bardağı önüme iterken gözlerim kalın kollarındaki dövmelere sonra da yüzündeki anlayışlı ifadeye kaydı. Logan'a benziyordu. Son zamanlarda pek çok şey ona benziyordu. Kahrolası bir ağaç gördüğümde bile aklıma geliyordu. Motosiklet sesi duyduğumda kalp krizine bir adım daha yaklaşıyordum.

"Sana söyledim tatlım. Billy, adım Billy. Dün de öyleydi ondan önceki günde."

"Her neyse," diyerek sarı kıvırcık saçlarımı sırtıma attım. Evet, saçlarım sapsarıydı. Ucuz bir sarı. "En yakın arkadaşımı kaybettim, amcamı da. Hepsi amacımız uğruna hayatını verdi. Benim yüzümden canlarından oldular. Ve şu anda hiçbir bok yapamıyorum. O kadar yaygaraya değmesi gerekirdi değil mi?"

Aslında sarhoş değildim. Ancak olmak istiyordum. Kalbim suçlulukla ağrıyor her geçen gün katranla kaplanıyormuş gibi ağırlaşıyordu. İçimdeki o ejderha o kadar ulaşılmaz bir yerdeydi ki, çaresiz hissetmeme sebep oluyordu.

Bailey gülümsedi. "Sana bunları anlatmamam gerekiyor, sır gibi bir şey..."

"Tatlım, ben diplomasız bir psikiyatrım. Duyduğum şeylere inanamazsın."

"Güzel, güzel," derken başımı salladım.

Kızlarla konuşamıyordum. Hepimiz amacımıza odaklı ama onun dışında darmadağınık bir haldeydik. Vicdanım ağzımı açmamı engelliyordu. Benim hatam olmadığını sürekli söylüyorlarsa da derinlerde öyle olduğunu biliyordum.

Sonya'yı benim yüzümden kaybetmiştik. Blake'i bu işin içine ben çekmemiştim her zaman riskleri biliyordu ama o benim kanımdan olan gerçek diyebileceğim tek aileydi. Onu da yüz üstü bırakmıştım. Logan'ın evinde o videoyu izlerken kusmuştum ondan sonraki birkaç gün boyunca midemde hiçbir şey tutamaz olmuştum. Max'i kaybettiğim zaman tekerrür ediyordu sanki. Her şey boka sarmıştı. Planlarımızı yeniden kurgulamak zorunda kalmıştık ki, bu çok zordu.

Ama bu sefer acım beni motive ediyordu. Belki de daha tehlikeli bir kadın haline getiriyordu çünkü artık sınırlarım yoktu. Acı beni özgürleştirmiş ve acımasızlaştırmıştı.

Wren'i almak için dönmeyi düşünmüştüm, kızlar da kana susamıştı ve bir katliam gerekiyorsa yapmaya hazırlardı ama bu bir fantezi olurdu. Logan'ın gözlerindeki ifade kâbuslarıma sızıyordu. Helbarvest'e giremiyordum. Sınırına bile yaklaşamıyordum. En azından şu an değil.

Burada otururken bile sürekli etrafıma bakıyordum. İzleniyormuş gibi hissediyordum.

"Kalmak istiyordum biliyor musun? Kendimi ona her şeyi itiraf etmeye hazırlanırken buldum birkaç kere. Acınası bir aptal gibi, her şeyi ortaya saçmak istedim. Sırtımı yaslayabileceğim biri olsun istedim..." Başımı geriye atıp inledim. Bana kahrolası bir motosiklet almıştı ve ona atlayıp defolmamı söylemeden önce onun için öldüğümü beni o sabah öldürdüğünü herkese duyurmak için bir el ateş etmişti...

"Beni gerçekten vuracağını sandım Bailey. Tanrım, korkudan donup kalmıştım. Korkudan ve üzüntüden," dediğimde yüzünü buruşturdu.

"Bana pek sağlıklı bir ilişki gibi görünmedi tatlım. Belki de gitmen iyi olmuştur."

Kıkırdadım. Çok yapaydı. "Hiçbir fikrin yok."

Benden isteseydin dünyayı ayaklarının altına sererdim. Benden isteseydin senin için kahrolası yıldızları gökten indirirdim. Benimse senden tek istediğim bana ihanet etmemen ve ne haltlar çevirdiğini anlatmandı.

Onu kandırdığım, kendime takıntılı hale getirdiğim için arkasından kahkahalarla gülüyor olmalıydım. Ancak o sözler gerçek anlamda göğsümü deşerken bunu nasıl yapabilirdim?

"Sana bir içki ısmarlayabilir miyim?"

Kulağıma sokulan sese Bailey ile aynı anda tısladık. "Siktir git."

Adam ellerini havaya kaldırıp uzaklaştı.

Bar kulübün tam ortasındaydı. İçkilerle dolu, neon ışıklandırmalı bir sütun, kare barın tam ortasından yükseliyordu. Karşımda benden uzakta oturan Sawyer, Emerson ve Morgan'a baktım. Birkaç adamla flört ediyorlardı ama onlar da çaktırmadan beni izliyordu.

Birinin daha elbisemin kumaşına sürtünüp arkamdan geçtiğini ve yanımdaki boş bar taburesine oturduğunu hissettim.

"Sana bir içki ısmarlayabilir miyim?"

Bir salağı daha defetmek için barmen ile aynı anda döndüğümüzde durdum.

Elimi kaldırıp Bailey'e gülümsedim. "Onu beğendim Bailey sanırım bir şeyler ısmarlamasına izin vereceğim."

Barmen başıyla onayladı. "Ne istersin adamım?"

"Sadece soda."

Bailey yüzünü buruşturup bana "emin misin" dercesine bir bakış attığında ona tekrar gülümsedim.

Asker tıraşlı bir sarışın. Düz bir burun, düz bir ağız ve beton gibi bir surat. Takımını geren kaslı iri bir vücut. Göze hitap ediyordu. Barmen uzaklaştığında nihayet gözlerimiz buluştu. Aramızdaki samimiyeti artırmak, etrafa cinsel gerilim saçtığımızı göstermek için bir elini bar taburemin sırtına atıp kulağıma eğildi.

"Değişmişsin Rebel."

"Sen de hâlâ aynı görünüyorsun Eric. Çok ajanvari."

Bana sessiz olmam için sert bir bakış attı ancak hemen sonra bakışları yumuşadı. "Kayıpların için üzgünüm. Bebeğin için, Blake için ve Sonya için. İyi bir amaç uğrunda canlarını feda ettiler."

Yüzüne eğildiğimde parmakları sırtıma sürtünüyordu. "Bu konu hakkında bir şeyler yapmaya ne dersin? Çünkü tanıştığımızdan beri tek kayıp veren benim. Tek fedakârlık yapan biziz."

"Onlar yüzünden kayıp veren sadece sen değilsin Rebel. Senden önce de buradalardı, benden önce de. Bu dava bizden çok öncesine dayanıyor ve sonlandırmaya çok yakınız." Sodasını tezgâhın üstünde kaydıran barmene bakmadan bardağından bir yudum aldı. "Yakındık diyelim. Çeneni kapalı tutamadığın için iki seneyi bir hapishanede geçirdin ve bize hem para hem de zaman kaybettirdin. Geçen aylarda olanlardan bahsetmiyorum bile. Bizi fena siktin Rebel."

İçkimi dudaklarıma götürüp kirpiklerimi kırpıştırdım ve tatlı tatlı gülümsedim. Dışarıdan gören birbirimizin üstüne atlamaya ramak kaldığını düşünürdü. "Bütün gün taşaklarını yayıp oturacaksan ne diye ajan oldun Eric? İşe yaradığın tek şey birkaç belgeyi birbirine zımbalamak ve donut yemek."

Soğukkanlı bir öfke suratından geçip gitti. "Onlar her yerdeler Rebel, o kadar derine kazık çakmışlar ki köstebekleri ayırt edemiyoruz. Büro bütçeyi kesmek üzere çünkü hiçbir yere varamıyoruz. Bir şeylerin ters gittiğini anladıkları an yeniden ortadan kaybolacaklar ve başa döneceğiz. Baban, ne kadarını biliyor?"

Video aklıma gelince gözlerimin dolmasını engellemek için içkimden büyük bir yudum aldım. Sonya ve Blake yakalanmış olmalıydı ama sordukları sorulardan sırları kime sattığımızı bilmediklerini anlamıştım.

Eric, barmenin bizi izlediğini fark edince homurdandı ve tabureden inip kolumdan tuttu. "Hadi dans edelim."

Beni kalabalığın birlikte dalgalanıp, daracık alanda birbirine sürtünerek dans ettiği piste götürdü. Kolumu tutuşundan kurtarmak için onu yumruklamak istiyordum ama bu kurduğumuz imajı çizerdi.

Bir his tenimi yaladı. Saçma bir içgüdü ama korkutucuydu. Üzerimde dolaşan gözleri yine hissediyordum. Etrafıma bakarken, paranoyaklaştığımın farkındaydım.

Aramıza yeterince mesafe koyarak arkama geçti. Kollarını belime sarıp kulağıma eğildiğinde omurgam kaskatı kesildi. Başka bir anı zihnime dolarken hatıralarıma tutunmak ve varsaymak için gözlerimi kapatmak istedim. Logan'ın kokusunu alabilmeyi, dokunuşu altında cayır cayır yanmayı, kulağımdaki gür sesini işitmeyi çaresizce arzuladım.

"Zamanımız kalmadı Rebel. Don Viperan'dan kahrolası madalyonu çalmanız ve bize sokaklarda istihbarat sağlamanız, onların arasına karışmanız gerekiyor. Sırtınızdaki işaretlerle bunu yapabileceğini biliyorsun."

Topuklu ayakkabılarımı bilerek ayağına bastığımda homurdandı. Onlar, diyorduk. İsimlerini ulu orta anmayı ikimiz de istemiyorduk. "Seninle anlaşmamız bu değildi. Ben Helbarvest'i yozlaşmış şerefsizlerden temizlerken, sen de onları durduracaktın. Madalyonu alacağım, bilgileri istediğim gibi kullanacağım ve sonra işimiz bitecek. O orospu çocuklarının yok olmasını istiyorum ama bir daha ayak işiyle uğraşmayacağım. Bir yakınımı daha kaybetmeyeceğim."

Beni belimden kavrayıp döndürdüğünde göğüslerimiz çarpıştı. Kollarımı boynuna dolarken onu boğazlamak üzereydim. "Birbirimize karşılıklı yardım etmek için anlaştık. Vermen gereken karşılık şimdi bu. Bizi geriye götüren senin hatalarındı bunu unutma."

"Senin yerinde olsam bana emir verirken dikkat ederdim Eric. Sonuçta ben elimdekilerle de idare edebilirim ama sen... bize muhtaçsın."

Kulağıma eğildiğinde bara doğru bakıyordu. "Sawyer'ın seninle aynı fikirde olmadığına eminim. Sence o onların tamamen yok olduğunu görmeden gerçekten nefes aldığını hissedebilecek mi? Motosiklet çetelerini alt etmek seni tatmin edebilir ama dostlarını edecek mi Rebel?"

Sessiz kaldığımda artık dans etmiyorduk ya da olduğumuz yerde sevişiyormuş gibi görünmüyorduk diyelim.

"Bir haftan var. Sana yeterince yardım ettim. Madalyonu bul ve benimle irtibatta kal."

Eric beni bırakıp kalabalığa karışırken dönüp kızlara baktım. Ama o tarafa yönelemeden küçük bir arbede koptu. Elinin tersini gözüne bastırarak yerden kalkan Eric'in yanına gittim. Kalabalık bir an afallasa da adamın ayaklandığını görünce dansa devam etti.

Panikle etrafımıza baktım. "Soda mı çarptı Eric?"

"Hayır," derken elini gözünden çekti ve takımını düzeltti. "Sarhoşun teki dans ederken kahrolası yüzümü yumrukladı."

Gözlerimi kıstım. Bunun olası bir yanı var mıydı ki?

Eric geri adımlar atarken bakışlarını geri kazandığı gururlu ciddiyetiyle üzerimde dolaştırdı. "Bir hafta Rebel."

"Siktir git ve gözüne buz koy."

🐉

Sawyer, Emerson ve Morgan'la birlikte şehir ışıklarının azaldığı tekinsiz caddelere girdiğimizde Uber yavaşlayıp alçak apartmanının önünde durdu.

"Bir hafta sonra tekrar buluşacağız. Tommy'nin gözünü korkuttuğumuz yeter artık oltaya gelmesi lazım," diye mırıldandım çantamda anahtarları ararken.

Eric'e kafa tutuyordum ama birbirimize ihtiyacımız olduğunu da biliyordum. Don'un madalyonu en önemli parça, tüm kilitleri açacak ana anahtardı. Onu almadan ne biz yeterince koza sahip olurduk ne de büro o lanet organizasyonu çökertebilirdi.

Babamın madalyonu üzerinde taşımadığını hatta yakınında bile bulundurmadığını biliyordum. Yıllarca aramadığım delik kalmamıştı. Benimle hiçbir şey paylaşmaz hatta söz konusu günahları olduğunda yılanlarına da tamamen güvenmezdi. Blake'in madalyonu ararken yakalandığına dair bir şüphem vardı ve bu yüzden... Tanrım. Blake, Sonya... ve Wren. O çocuğun yüzüne asla bakamayacaktım böyle bir şeyi ona nasıl açıklayabilirdim? Wren'i onlardan almaya kararlıydım ama benimle olmak istemesi zaten zor bir ihtimalken artık imkânsızdı. Annesinin ölümüne sebep olan dostuyla bir hayat geçiremezdi.

"O lanet bir korkak, bizimle buluşmayı kabul etmeyecek."

Emerson düşüncelerimi dağıtırken silkindim. "Korkak olması gerekiyor zaten, bu yüzden yılanların arasındaki en zayıf halkayı seçtik."

Morgan kuru kuru güldü. "Yediği boklar ifşa olacak diye ödü kopuyor."

Madalyonun saklandığı birkaç mekânın listesi vardı aklımda ama gidip araştırmak ve yakalanmamak gibi bir ihtimalim yoktu. Artık beni hem Don hem de Logan avlıyordu. Bu yüzden daha sonra kullanmak için sakladığım sırlar kutusundan birkaç parça dışarıya çıkarmıştım.

Tommy, birkaç yıldır tam yamalı bir Boynuzlu Yılanlar üyesiydi. Aptallığını, babasının rütbesi örtüyordu. Ama elimde kahrolası köpeğini bile satacağı sırlarını saklıyordum.

Helbarvest'te bir silah sizi öldürmeyebilirdi ama bağlı olduğunuz çeteden sakladığınız sırlar, hayatınızı cehenneme çevirirdi. Tecrübeyle sabit.

"Ona fotoğrafları yollayın ve bizimle buluşmasını isteyin. Geleceğine eminim."

Eric'ten yardım aldığımı inkâr edemezdim, zor olmuştu ama çaresiz zamanlardan geçiyorduk. Tommy'i kimliğimizi ifşa etmeden bizimle buluşması için tehdit etmiştik. İsteklerimi telefon görüşmeleriyle aktarma riskine giremezdim. Korktuğu için Don'a anlatamazdı ama kim olduğumu ve neyin peşinde olduğumu fark ederse, beni hafife alabilirdi.

Madalyonu benim yerime arayacaktı. Ve elbette silahlarımın hepsini çıkardığımda, reddetmesi mümkün olmayacaktı.

Sawyer ansızın apartmanın karanlıkta kalan merdivenlerine koştuğunda irkildim. Sonra da kendini birinin kollarına attığını gördüm.

Uzun boylu, kırmızı bir elbise ve ona uygun sivri topuklu ayakkabılar giyen birinin. Bu giysiler onun karakterine hiç uymuyordu; Riley kot şortlar, dar tişörtler ve çizmeler için yaratılmıştı. Ama ailesine bir kere bulaşmıştı. Kurtuluşu gücü elimize almamıza bağlıydı.

Helbarvest'in birkaç kilometre dışında, Riley'nin ailesinin parmağının ucunda oynattığı Palmway eyaletinin en büyük şehri olan Acey City'deydik.

Ailesi yakasına yapıştığı için onların kulağına gitmeden hareket etmesi mümkün değildi ama bizi saklamış, şehre sokmuş ve en son iki hafta önce gizlice yanımıza sıvışabilmişti.

Kulüp evinden ayrılıp onlarla buluştuğum günü unutmak istiyordum. Ayaklarının dibine kustuğumu, kucaklarında kıvrılıp ağladığımı, bağırdığımı, haykırdığımı... Carltown'ı elimdeki eski silahla basıp Don ve Konstantin'in kafasına sıkmadan önce beni gözyaşları içinde zapt etme çabalarını... Logan'ın sözlerini de kendime saklayamamıştım, içimde tutmak beni öldürebilirdi çünkü gözyaşlarımın büyük bir çoğunluğu o adam içindi.

"Süs köpeklerini geri kazandıkları için artık daha rahat hareket edebiliyorum," diye mırıldandı Riley, "Yine de lanet bir partiden kaçmak zorunda kaldım."

"Bizimle görülürsen sana ne yaparlar?"

Riley'nin gözleri parladı. "Bugüne kadar yapmadıkları bir şeyi değil."

Dişlerimi sıkıp başımı salladım. Bazen, gözlerine bakmakta zorlanıyordum. Benim bir hatam, acılar zinciri başlatmıştı. Riley, Sonya, amcam, Wren ve Logan.

"Bunu yapma Rebel," dedi Sawyer, "Oraya girme."

Başımı sallayıp boğazımı temizledim.

Riley ayaklarına baktı sonra da kararlı bir ifadeyle yüzüme. "Konuşmalıyız."

Kalbim hızlandı. "Ne oldu?"

İç geçirip merdivene oturdu, omuzları düşmüştü, ki bu Riley'de pek rastlayabileceğiniz bir duruş değildi. "Helbarvest'ten haberler aldım."

Ürperti tenime yayılırken yanına geçtim.

"Diğer kulüpler henüz dahil olmamışlar ama Mahşer Sürüsü ve Boynuzlu Yılanlar arasında bir savaş başlamış."

Logan'ı düşündükçe mideme kramp göğsüme bir ağrı saplanıyordu. Bir savaş çıkaracaktı zaten ama kazanması da kaybetmesi de, her türlü canımı yakacaktı. Bir daha karşı karşıya gelecektik ve bu sefer ikinci bir şans olmayacaktı. Kızlara söylemiyordum ama sürüyü bir şekilde olayların dışında tutmak için bir yol arıyordum. Bulabilmiş miydim? Kesinlikle hayır.

Başımı salladım ama Riley devam edecek gibiydi. Kendimi hazırladım.

Lütfen ona bir şey olmuş olmasın. Lütfen ona bir şey olmuş olmasın.

Kahrolası pislik dokuz canlı bir şeytandı ama şeytanın bile zayıflıkları olurdu. Onda derin bir yara açtığımı, dikkatini dağıttığımı biliyordum. O da kalbime aynısını yapmıştı.

"Sin tutuklanmış. Detaylara hâkim değilim ama birkaç haftadan uzun bir süredir hapishanedeymiş."

Kızların bakışlarının sıcaklığını yüzümde hissedebiliyordum. Derin sessizliğin arasında bekliyorlardı.

Dudaklarımı birbirine bastırdım. Yumruklarımı sıktım. Boğazımdaki yanmayı birkaç yutkunmayla gidermeye çalıştım.

Yıkılma. Yıkılma. Yıkılma.

Zaten eninde sonunda olacak buydu değil mi? Kaçış yoktu, hiçbiri için yoktu. Bu göze aldığım bir bedeldi.

Riley kaşlarını çatıp parmaklarını elime doladı. "Bırak gitsin. Üzüntünü bizden saklamak zorunda değilsin. Hiçbir zaman."

Bu sanki bir emirmiş gibi dudaklarım bedenimle birlikte titredi. Bir damla gözyaşı, birkaç taneye döndü.

Morgan küfredip ayaklarımın ucuna çökerken Sawyer bana sırtımdan sarılıyordu. Dimdik durdum ama hıçkıra hıçkıra ağladım.

Birbirimizi parçalara ayırdık değil mi Rebel?

Evet, bebeğim. Tam olarak bunu yaptık.

🐉

Vee bölüm sonu canavarı!!

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.