İçeriğe geç

Kemikler Mirası

Bölüm 11 · 29 dk okuma

Kemikler Mirası

Bölüm 11

Beyaz Tavşan

Onuncu Bölüm

"Beyaz Tavşan"

"Beyaz tavşanı takip et." Dez bana doğru yürürken sırtımı onun kamyonetine yaslamıştım. "Alice Harikalar Diyarında mı yoksa Matrix mi?"

Siyah saçlarını geriye tarayıp omzunun üstünden kaldırımın karşısındaki lüks kulübe baktı. White Rabbit. Dez'e aitti. Küçük kasaba çetelerini ve bölgelerindeki dominant kulüp olmak için devamlı savaşan gangster gruplarını Helbarvest'teki kulüplerle kıyaslayamazdım bile. Beş Halka'nın her bir çetesi neredeyse astronomik boyutta zengindi. Yaşam stilleri bunu yansıtmasa bile...

"Bir metafor."

Kaşlarımı kaldırıp kollarımı göğsümde kavuşturdum. "Sen metaforun ne anlamana geldiğini biliyor musun? Yediğin onca rüzgâr ve geçirdiğin kazalar yüzünden diğerleri gibi beyin hücrelerinin tamamen öldüğünü düşünmüştüm."

Saat akşam sekize geliyordu. Dez'in kulübü bugün kapalıydı aynı şekilde Sinner da öyle. Sürüdeki herkes bir günlüğüne dağılmıştı, aileleriyle ilgileniyor ya da yalnızca evlerinde pinekliyordu. Elbette Sin, Cleo, Seth ve Cooper bana söylemeyi sonuna kadar reddettikleri kulüp işleriyle meşguldü. Yalnızca kasaba merkezinden uzakta olacaklarını ve geç saatlere kadar ortalıkta olmayacaklarını biliyordum. Alışmıştım ve sormuyordum.

Dez Başkan Yardımcısı olsa bile anlaşılan Sin bana bebek bakıcılığı yapması için ondan başkasına güvenemiyor ve aynı zamanda bana gözünü dikip bakma konusunda ondan başka herkese güveniyordu. Kafa karıştırıcıydı. Bir şey kesindi gerçi. Bir kere daha Dez'in motosikletine bindiğimi görmeyi istemiyordu, bu yüzden tüm gün Dez'in huysuzluğunu çekmiştim. Dile getirmese de bu akşam kamyonetle olmamızın sebebi Sin'di.

"Kıçını kapımdan çek ve kamyonete bin mıcır." Dez beni elinin tersiyle kışkışladı.

Gözlerimi devirerek diğer tarafa dolandım. "Söyle hadi ne metaforu?"

Kamyonete bindi ve kulübe baktı. Bir kırmızı halı, kırmızı perdeleri aralık siyah bir kapıya doğru uzanıyordu. Üç katlı kulübün duvarları siyaha boyanmıştı tek parlak renk şu anda ışıkları sönük olan White Rabbit tabelasıydı.

"Tavşan deliği," diye ağzının kenarıyla mırıldandı, "Zihin açıcı güçlerin peşinden gitmek. Potansiyel olarak tehlikeli ve bilinmeyen, yeni bir şeyi deneyimlemek. Tavşan kulakları bazen şeytanı da çağrıştırır. Aynı zamanda cinselliği ve tutkuyu."

Bir ıslık çaldım. "Etkilendim."

Dez iç geçirerek direksiyonu tuttu ve yan gözle bana baktı. "Rebel..."

"Beni dün geceden beri görmezden geliyor," diye patlarken kendimi daha fazla tutamadım. Bunun beni rahatsız ediyor olma sebebi ilgisini istiyor olmam değildi elbette sadece o karanlık kafasının içinde neler döndüğünü merak ediyordum. "Ya da benden kaçıyor mu demeliyim?"

Dez ellerine baktı ve küfretti. "Senden kaçmıyor, kardeşim hiçbir şeyden kaçmaz Rebel. Onun herhangi biri karşısında tereddüt edebilecek bir adam olduğunu düşünme. Eğer böyle bir algı yarattıysa, bilinçlidir. Sin oyun oynamayı sever. Sadece sana nasıl yaklaşması gerektiğini hesaplamaya çalışıyor."

Kaşlarımı çattım. "Neden?"

Göz göze geldik. "Çünkü biliyor."

"Neyi?" diye sorarken midem bulanmaya başlamıştı bile. Eğer bu akşam ya da ondan sonraki günlerde ne yapmayı planladığımı bir şekilde öğrendiyse... Siktir.

Dez karnıma baktığında düşüncelerim hızla yön değiştirdi. O kahrolası herif başıma gelenleri nasıl öğrenmişti düşünmek bile istemiyordum özellikle ne kadarını öğrendiğini... Gözlerim irileşti ve travmanın yarattığı bir savunma mekanizması ya da ne boksa bilmiyordum, ellerim otomatik olarak karnımın üstünde yumruk haline geldi. O anları hatırlamamak için gözlerimi kapatmak, zihnimi susturmak, hatıralarımı yok etmek istedim.

"Neden umursuyor ki, bu onu ilgilendirmez," demeyi başardım. Güçlükle.

Omuz silkti. "Hassas düşünme Rebel. Umursamıyor. Onu ilgilendiriyor çünkü sen Don Viperan'ın kızısın, hakkında edineceği her bilgi babanın başına doğrultulmuş silaha bir kurşun daha ekliyor."

Babamdan nefret ettiğime, onların olduğu kadar benim de düşmanım olduğuna inanıyorlardı artık. Bu beni onlar için güvenilmez konumundan kurtarmıyordu ama ortak bir amaçta uzlaşmıştık. Hepimizin kendi planları vardı, kurcalamıyorduk ve Don Viperan hakkında her şeyi -göstermeyi seçtiklerimi- bir top gibi aramızda döndürüyorduk. Hâlâ en büyük düşmanlarının aslında kim olduğunu bilmiyorlardı.

Burnumdan sessiz derin nefesler çekerken önüme döndüm.

"Bunu sana Don mu yaptı?"

Çenemi kaldırdım ve dudaklarımı mühürledim. Sorusuna cevap vermedim. Çünkü bir şeyi yanıtlarsam soruların ardı arkası kesilmeyecekti. Sonra "neden" sorusu gelecekti. Ve asıl cevaplayamayacağım buydu. Neden... Bir daha kimseye bu konuda güvenemezdim. Asla.

Kadınlardan oluşan kalabalık bir grup, kulübün önünde kaldırıma park ettikleri arabadan indiklerinde Dez'in yanımda kaskatı kesildiğini hissettim. Kadınları seçemiyordum, insan kalabalığının arasında gözden kayboluyorlardı. Ama yüzünü incelediğimde bir şeyi aradığını anlayabiliyordum.

"Kime bakıyorsun?"

Kadınlar kapalı kulübe girdiler.

Dez yanıtlamadı ama dişi içgüdülerim beni yanıltmıyorsa, kamyonetten atlamasına ramak kalmıştı.

"Buradan siktir olup gidelim, bugünlük işlerimi hallettim," diye hırladı.

Dez Gowan, durup dururken ortada hiçbir sebep yokken boşluğa doğru vahşi bir hayvan gibi hırladı.

Ve bu asla fırsatını kaçıramayacağım bir duygu açıklığıydı.

Burnumu çekip, tişörtümün yakasına gözlerimi sildiğimde bana baktığını biliyordum. Bir kere daha sahte hıçkırığımı bastırdım ve bir elimi karnımın üstünde sımsıkı tuttuğumdan emin oldum. "Benim... sanırım bir içkiye ihtiyacım var."

Aramızda rahatsız edici bir sessizlik oluştu.

"Evet," dedi Dez, "Benim de mıcır."

Bu dünyayla ilgili bir hatırlatma daha. Eğer erkeklerin aletleri kadar gurur duydukları silahları varsa, kadınların da her türlü hileye açık gözyaşları vardı. Ağladığınızda sadece sinir olsalar ve sizi başınızdan atmak isteseler bile kıçı tutuşmuş bir tavuk gibi istediğiniz her yöne yönlendirilmeye müsait olurlardı.

Pislik Logan Sin Gowan hariç. O şeytan, karşısında dağılsam bile gözyaşlarımı yalar ve tadından zevk alırdı.

🐉

Kulüp evinde bizden başka hiç kimse yoktu. Tam karşımdaki duvara boydan boya camlı bir bölme yapılmıştı. Camın ardında spot ışıkları metalini parlatan 1946 model bir Harley Davidson Knucklehead vardı. Kulübün kurucusu, Sin ve Dez'in büyükbabası Michael Gowan'a aitti. Hayran hayran bakmaktan kendimi alamıyordum, o bir klasikti.

Dez çaprazımdaki çift kişilik koltuktaydı ben de sönük şöminenin yakınında oturuyordum. Kolunu koltuğun kenarından sarkıtmıştı viski bardağı parmaklarının tam ucunda duruyordu. Neredeyse düşmek üzereydi. Heyecan, adrenalin ve Dez'in ayıldığında beni öldürmek isteyecek kadar öfkeli olacağı ihtimali kalbimin deli gibi çarpmasına sebep oluyordu.

Kendi ellerimle yaptığım çikolatalı kekten neredeyse üç dilim yemişti. Bana teşekkür bile etmemişti. Eh, böylesi daha iyiydi çünkü bu kabalığı en azından vicdanımı birazcık rahatlatacaktı.

Dez'in başı arada bir öne doğru düşüyor, gözleri odağını kaybediyor, kendini silkeleyip toparlanıyor ama suratındaki yayvan gülümsemeyi bir türlü bastıramıyordu. Kafası uçmuştu.

Sinirleri gerçekten bozuktu belli ki. Bana tek kelime etmese bile, geçen gece Sinner'da çalışan kızlardan birinden aşırdığım esrarı kekin karışımına eklediğimi ve o viskiyi ardı ardına içerken benim hâlâ birincide olduğumu fark etmemişti.

Dez uyuyakalırken, viski bardağı yere düştü. Kaslı ve Sin'e kıyasla daha hantal olan vücudu gevşerken çıt bile çıkarmadım. Esrar ve alkolün Dez gibi çok fazla görünmez iblisi olan bir adamı pelteye çevireceğini tahmin etmişim. Ona bir iyilik yapıyordum, her zaman karizması ve şeytanı çekiciliğiyle gölgelemeye çalışsa da gergin bir adamdı. Kendi kafasında hapsolmuştu.

Ayağa kalktım. Önüne geçtim. Parmaklarımı önünde şıklattım, adını seslendim ve sonunda onu biraz dürttüm. Homurdanıp iyice koltuğa yayıldı. Ve yüzümde bir gülümseme belirdi.

Vakit kaybetmeden kaldığım odaya, Sin'in kulüp evindeki yatak odasına koştum. Üzerimdeki kıyafetleri hızla çıkarıp yere attım. Siyah yırtık bir kot şort ve bol bir tişört giydim.

Sin kulüp evine dönmeden ben de geri dönmeyi umuyordum. Yakalanmadan ve hüsrana uğramadan. Ama olur da ben işimi bitiremeden dönmüş olursa diye...

Banyoya girip duşun suyunu açtım ve çıkarken kapıyı arkamdan kapattım. Kulüp evine geldiğimde burada olmazsam, peşime takılmadan önce olabildiğince vakit kazanmalıydım. Duşta olduğumu düşünse de içeriye dalacak kadar arsızdı ve öyle bir an gerçekten yaşansaydı... Başımı iki yana sallayıp suratımdaki ve karnımın altındaki yanmayı görmezden geldim.

Çizmelerimi ayağıma geçirip yeniden Dez'in yanına geldim. Ceplerini yokladım ve motosikletinin anahtarını bulduğumda zafer hissi göğsümü doldurdu. Hiçbir motora binmeyecekmişim... Siktirsin.

Evin içinden garaja inen merdivenlere yöneldim. Telefonumu evde bırakmıştım, nereye gittiğimi öğrenme ihtimalleri çok oyalanmadığım sürece sıfıra yakındı. Yakalanırsam da, travma kartımı oynayacaktım. Biliyorum kendime bile sürtüklük etmiş olacaktım ama en inandırıcı yol buydu.

Sin başıma gelenleri -Tanrı bilir nereden- yeni öğrenmişken ne kadar yaralı olduğumu fark etmişti. Ve bu gece onu yalnız kalmak istediğime, motosikletle yalnız sürüş yapmaya ihtiyaç duyduğuma ikna etmek için gerekirse gözlerim çıkana kadar ağlayabilirdim.

Dez'in kaskını taktığımda başımdaki kısmen tanıdık ağırlık içimi kıpır kıpır bir hisle doldurdu.

Kızlarım ve ben, bu yalanlara ve kandırmacalara alışkındık. Yıllarca kendimizi bu şekilde gizli tutmuş, bir kere bile yakalanmadan planlarımızı sürdürmüştük.

Fat Boy'a bindim. Ellerimi gidona yerleştirdim. Dudaklarım, çenem, bacaklarım tüm kahrolası vücudum tutkuyla seğiriyordu. Tanrım. Motosikletin üstünde olmayı seviyordum.

Hepsini kandırabileceğimi biliyordum. Bunu bir hataya kadar, bebeğimin canına mal olan kendi hatama kadar sürdürmüştük. Ama Logan Sin Gowan'ı kandırmak kolay olmayacaktı. Sanki bana baktığında tenimin ve kemiklerimin ardını, ruhumu görüyordu. Birine hiç açılmadan, tek bir bakışla tüm güzel ve çirkin yanlarınızla kabulleniliyor olmanın rahatlatıcı; denginiz olan birine teslim olabilmenin tatmin edici bir tarafı vardı. Ama o kişi maalesef ki bu eyaletteki en korkutucu adamdı. En korkutucu ve en yakışıklı.

Motosikletin patırtısı ve kanımı kaynatan gürültüsü, gaza yüklenmem için kışkırtıcı bir teşvik gibiydi. Ben de öyle yaptım. Her zaman yarım bir kadın olacaktım. Hayattaki en önemli varlığını kaybetmiş, onu yüz üstü bırakmış yarım bir anne olacaktım. Kendimi asla affetmeyecektim. Ama içten içe diri diri yanarken, yalnız olmayacaktım. Yangınıma sebep onları mahvetmeden, bir kere daha ölmeyecektim.

🐉

Ottalane Üniversitesi kampüsünün etrafında birkaç kere turladım, bir süre uzaktan kızların yurdunu izledim. Bu akşam Dez'le birlikteyken kampüsün yerini öğrenmiştim. Öğrenci yurtları çok uzakta değildi. Çoğu, üniversite tatil döneminde olduğu için boştu.

Resmen Blake'in ortaya attığı bir lafa güvenerek hareket ediyordum, üstelik onun bir hain olup olmadığından bile tam olarak emin değildim. Ama Sin'e ejderha sembolünü bırakmıştı, beni buraya yönlendirmişti. Altının boş çıkmayacağını ummaktan başka çarem yoktu.

Evet, çaresizdim.

Erkek öğrenci yurtlarının sıralandığı sokağa girmeden önce yavaşladım. İşlek bir cadde değildi. Yalnızca boş yurtların arasında dört katlı bir evin önü kalabalıktı ve yüksek sesli müzikle beraber camlardan dışarıya neon ışıklar saçılıyordu. Üniversite partileri böyle mi oluyordu cidden?

Mesafemi korumak için motosikleti yurtların karşısındaki ağaçlık araziye yakın bir yerde bıraktım. Kimse Mahşer Sürüsü'nün malına zarar veremez ya da çalamazdı. Ama yurdun yakınlarında görürlerse fazlasıyla dikkat çekerdi.

Kaldırımı geçip ön bahçeye girdiğimde kalbim deli gibi çarpıyor, bakışlarım sarhoş öğrencilerin üzerinde birer birer dolaşıyordu. Dışarıda tanıdık bir yüz göremeyince ve özellikle erkekler tarafından fark edilmeye başlayınca verandanın merdivenlerini tırmanıp içeriye girdim.

Tanrım bu ışıklar beni kör edebilirdi. Ve o ses sistemi... birbirilerini nasıl duydukları hakkında hiçbir fikrim yoktu.

Solumda geniş bir mutfak, neon ışıkların altında dans edenler ve ortadaki adanın üstünde birbirine sürtünenlerle köşelerde kıyafetlerini çıkarmalarına saniyeler kalmış öğrenciler vardı. Sawyer'ın bu gruba dahil olmadığına adım gibi emindim.

Salonsa... eh, yüzlerce vahşi hayvanı bir araya getirseniz bu kadar kargaşaya sebep olamazlardı. Işık gözlerimi kamaştırırken yüzümü buruşturdum. Koltuklarda kucak kucağa kahkaha atanları, ortadaki masada pinpon topuyla oyun oynayanları ve çılgınca dans edenleri görünce özgürlüklerini kıskanmıştım.

Ansızın yolumu iri bir vücut kapattığında geriye tökezledim ve elime bir pet bardak tutuşturuldu.

"Tamam beni yanlış anlama ama seni daha önce hiç görmediğime eminim kıvırcık," dedi muhtemel sert oyun sporcusu bir dallama, "Görseydim bu vücudu asla unutmazdım."

Bardağı göğsüne çarptım. "Beni daha önce görmedin çünkü oğlanlarla takılmıyorum."

Evet, Rebel. Çünkü senden on yaş büyük düşmanına salya akıtmakla meşgulsün.

Kulağımın dibinde biri uluyup, diğeri havlayınca çocuğun arkadaşlarıyla tanışma şerefine de erişmiş oldum.

Esmer olan kol kaslarını öptü. "Eğer kendine gerçek bir adam istiyorsan, kızım, ben doğru kişiyim."

Gözlerimi devirdim, havlıyorlardı ama ısıramazlardı. Ben onları çiğ çiğ yerdim.

"Sawyer'ı tanıyor musunuz?" diye sordum partiyi düzenleyenler olduklarını varsayıyordum.

Kafa karışıklığıyla birbirlerine baktıklarında, herhangi birinin adını hatırlamayacak kadar sarhoş oldukları açıktı.

"Sarışın, mavi gözlü, benim boylarımda..." Vücudumu gösterdim. "Her yeri dövmeyle kaplı."

Birinci dallama gözlerini kıstı. "Büyük memeleri var mı?"

İç geçirdim. Evet, oğlanlar. "Var."

Dudağının kenarı kıvrıldı ve yukarıyı işaret etti. "Üst katta."

"Gerçekten mi?"

Çatlayan sesimi ve irileşen gözlerimi tuhaf karşılayarak burun kıvırdı. Ona aldırış etmeden dik merdivene yöneldiğimde arkamdan seslendi. Kalp atışlarımın gürültüsünden ve müziğin sesinden zar zor işitiyordum.

"Kafan güzelse ona dövme yaptırmamanı tavsiye ederim kıvırcık. Lanet olası partilerde insanlara dövme yapıp duruyor ve yaptıranlar o dövmelerin silinmediğinin farkına ancak ayılınca varıyor."

Gülümsedim. Bu benim Sawyer'ıma benziyordu.

Bir üst kata çıktığımda nefeslerim sığlaşmıştı. İki yıldır hiçbirinden haber almamıştım. Onları bir daha asla göremeyeceğime kendimi inandırmıştım.

Sawyer'ı aramak için odaları tek tek dolaşmam gerekmedi. Bir tanesinin önünde, tırabzandan başlayıp merdivenin başına kadar, ayakta duramayan bedenlerden oluşan bir kuyruk vardı.

Hepsini itip geçtiğimde bana söylenseler de durmadım. Kafamda defalarca kez karşılaşma anımızı hayal edip duruyordum.

İçeriye girdim. Ve işte oradaydı. Uzun zaman sonra ilk defa Logan Sin Gowan'ın yanında her yerimin dayanılmaz bir sıcaklıkla ısınabileceğinin nasıl bir şey olduğunu hatırlamıştım; Wren'le tanıştığımda kanım onun tatlığı karşısında hemen ısınmıştı. Ama bu çok başka bir sıcaklıktı. Kalbim, kız kardeşim olarak gördüğüm bu kadına bakarken her saniyede hasretle genişliyordu.

Kırmızı kovboy çizmeleri, siyah fileli çorapları, kot şortu, bol tişörtü ve iki yanında örgü yaptığı sarı saçlarıyla bir sandalyede oturuyordu. Önündeki sehpaya tüneyip sabit durmakta zorlanan bir çocuğun ensesinde yeteneğini konuşturuyordu. Siyah lateks eldivenleri, dövme makinesinin iğnesine ve işine odaklanırken çattığı kaşları...

Odanın yarısına ilerleyip durduğumda beni hâlâ fark etmemişti. Gülümsedim.

"Sırtıma bir ejderha dövmesi yaptırmak istiyorum. O yaratıkları seviyorum. Eğer var olsalardı besin zincirinin en tepesinde yer alıp vahşi doğanın kurallarını baştan yazarlardı."

İşini bırakmadan bir eliyle kapıyı işaret etti. "Sıraya gir lütfen..."

Anlaması için bekledim. Makinenin duruşunu, sırtının gerilişini ve gözlerinin büyüyüşünü mutlulukla izledim.

Bana baktığında makine elinden düştü.

"Beni daha sonra bul senden ödeme almayacağım," diyerek dövme yaptığı çocuğu kalkması için dürttü.

Yerinden kalkmayınca ona ölümcül bir bakış attı ama sesi hâlâ hatırladığım kadar yumuşak ve nazikti. "Lütfen, çıkar mısın? Kapıyı da arkandan kapat."

Çocuk tişörtünü giydi ve koridordaki itirazları kapıyı kapatarak susturdu. Omzumun üstünden ona bakıyordum sonraki saniyelerde Sawyer aramızdaki mesafeyi tek bir adımla kapatarak bana çarptı.

"Tanrım Rebel," diye hıçkırırken birbirimize o kadar sıkı sarılıyorduk ki, nefes almakta zorlanıyordum.

Arkadaşımın saçlarına yüzümü gömdüm. "Seni çok özledim Sawyer. Hepinizi çok özledim."

Onu bir daha görebileceğimi düşünmemiştim, dostluğuna sığınabileceğimi, ona sıkı sıkı sarılabileceğimi hayal bile edememiştim. O kadar dipte o kadar çaresiz bir karanlıktaydım ki, onların iyi olduğunu ummaktan başka bir şey yapamamıştım. Ama şimdi, göğsüm içeriye sızan ışıkla birlikte daha çok sıkışıyordu.

"Aman Tanrım. Buradasın. Aman Tanrım..."

Beni bırakmadan fısıldıyordu, rahatladığını biliyordum ama şoku atamıyordu üstünden.

En küçüğümüzün, ekibimizin göz bebeğinin, yüzünü avuçlarımın arasına almak için uzaklaştığımda yanaklarından oluk oluk yaşlar akıyordu.

Yanaklarındaki ellerimi tuttu. "Seni bir daha göremeyeceğimizi sandık. O gece..." Tereddüt etti. "O gece, haberleri aldığımızda seninle olmak istedim. Onları parçalamak istedim Rebel. Yapacaktım da, sana yemin ederim..."

Alnımı alnına yaslayıp onu susturdum. "Döndüm Sawyer. Artık buradayım."

Bakışları karnıma indi, ne yaptığının farkında olduğunu sanmıyordum. Elini yavaşça göbeğime dayadı. "Rebel..."

Dudaklarımı ısırıp bir adım geri çekildim. Bunu konuşmaya hazır değildim. Onunla bile.

Yüzümdeki, gizlemeyi pek beceremediğim perişanlığı görünce elini ağzına kapattı ve daha çok ağlamaya başladı. Ancak ben, ağlamayı reddettim. Karşımdaki bu kadının, benim başıma gelenlerden daha beterlerini atlattığını yine de kırılmadığını biliyordum. Onun önünde dağılmaya hakkım yoktu. Sawyer, omurgası çelikten oluşan bir gün ışığıydı.

"Üniversite ha?" diyerek hafifçe gülümsedim. "Ve sarhoşlara dövme yapıyorsun. Hâlâ kurnaz olduğunu görmek güzel."

Dudaklarından bir gülücük fırladı sonra yavaşça kaşları çatıldı ve bana yeniden sarıldı. "Nasıl göründüğünü biliyorum Rebel ama sensiz devam ettiğimizi düşünmeni istemiyorum. Sadece araya karıştık, gizlendik, her zaman yaptığımız gibi. Çünkü bir gün oradan çıkacağını biliyorduk."

Bir süre öldüğümü sandıklarını düşünmüştüm ama görünen o ki, arkadaşlarımın her şeyden haberi vardı.

"Anlat bana," dediğimde kendimizi koltuğa bıraktık ama hâlâ yanında olduğuma inanmak için elimi bırakmıyordu.

Derin bir nefes aldı. "Seni Damgrave'e götürdükten sonra Blake bizi aradı ve kaçmamızı söyledi. Sana olanları anlattığında, Riley'i zapt etmek zor oldu. Gerçi hiçbirimiz mantıklı düşünemiyorduk. Pek çok şeye kalkıştığımızı inkâr etmeyeceğim..."

Dudaklarını çiğnediğinde merakla kaşlarım kalktı. Elini sallayarak beni geçiştirdi. "Blake, ölümünü tezgâhladı. Bizim de oyuna uymaktan, beklemekten başka şansımız yoktu. Ona güvenmemizi istedi, geri döneceğini biliyordu. Biz de dağıldık. Bir süre birbirimizden uzak durduk..."

O halde amcam... bana ihanet etmemişti. Bana sadıktı. Ciğerlerimdeki baskının bir kısmı azaldı.

"Sürekli iletişim halindeydik ve iki ay önce bizimle buluşmak istedi. Ottalane'de saklanmamızı söyledi. Tetikte olmamızı ve beklememizi. Seni geri getireceğinden emindi. Ama Sonya'ya hiç ulaşamadık."

Dişlerini sıktı ve mavi gözlerindeki öfkede, kendi kinimin yansımasını gördüm. "Don, yaşadığını nasıl öğrendi bilmiyorum sanırım Blake de emin değil. Ama seni kurtarması için Sin Gowan'la anlaşmasını öneren oydu..."

"Neden?" diye sordum. Blake bunu neden yapmıştı? Beni oradan çıkarabilecek tek kişi olduğu için mi babamın en büyük düşmanıyla anlaşma yapmasını sağlamıştı?

"Bilmiyorum Rebel."

"Peki Sonya? Onu neden aldı?"

Sawyer masanın üstünden iki bira kapıp ikimiz için de açtı. "Bizimle olan bağlantısını bildiğini sanmıyorum. Öğrendiyse de Blake'ten bile saklıyor. Wren'le tanıştın değil mi?" diye sorduğunda şaşırdım.

Suratımdaki ifadeye karşı başını hafifçe salladı. "Sürtüğün bizden gizlediği bir çocuğu varmış. Lanet olası birer teyzeymişiz ve haberimiz yokmuş... Wren'in babası ölünce sırra kadem bastı. Çocuğu da arkasında bıraktı. Ama Sin, ona sürekli ulaşmaya çalışmış hatta Helbarvest'i ayağa kaldırmış. Bu Don'un kulağına gidince de..."

Öfkeli bir hıhlama ağzımdan döküldü. "Wren'i alırsa savaş çıkardı ama Sin'in Sonya ile yakın olduğunu düşündü ve Sonya'yı kaçırıp anlaşmada koz olarak kullandı."

"Her zamanki Don Viperan," dedi Sawyer. Dilindeki asit sesine de yansıyordu.

Omuzlarını sıktım ve gözlerinin içine baktım. "Onu geri alacağız Sawyer."

Sesi titredi. "Nasıl?"

"Takası gerçekleştireceğiz."

"Rebel..." derken gözleri irileşti. "Carltown'a adımını atarsan seni bizzat kendim boğarım."

"Bir planım var."

"Bu plandan bana bahsetmeyi düşünüyor musun?"

Sıcak biradan bir yudum aldım ve boynumu büktüm. "Kaldığımız yerden devam edeceğiz. Gerçekten intikam almayacağımı mı sandın? İki sene önce sadece ellerinden her şeyi almayı planlıyorduk, karşımızda diz çökmelerini sağlayacaktık." Dilimi şaklattığımda dudaklarında hınzır bir gülümseme seğirmeye başlamıştı. "Şimdiyse, Helbarvest'i başlarını yıkacağız."

"Yani," dedi heyecanla, "Oyuna geri mi dönüyoruz?"

"Evet, bebeğim. Oyuna geri dönüyoruz."

Sawyer birasını benimkiyle tokuştururken tıpkı ona lakabını verdiğimiz yavru ejderha gibi burnundan soluyordu. İntikam ateşiyle kavrulan yalnızca ben değildim.

"Diğerleri nerede?" diye sordum.

"Morgan yerel bir barda çalışıyor, Emerson'la kasabada kendi daireleri var. Döndüğünü duyunca kafayı yiyecekler..." Telefonuna davrandığında onu durdurdum.

"Fazla vaktim yok Sawyer," dedim ve endişem yüzünden midem kalktı, "Riley nerede?"

Bakışlarını benden kaçırdı ve burun kemerini sıktı. "Ottalane'de. Ama nerede kaldığını bilmiyorum ya da nerede çalıştığını. Arada bana mesaj atabiliyor, güvenli olduğunda..."

Evet işte şimdi gerçekten zihnimde bir uğultu dolaşıyordu. "Ne demek güvenli olduğunda?"

"İki sene olmuştu Rebel, umudumuzu koruyorduk ama Riley'nin hiçbir şey yapmadan durmaktan nefret ettiğini biliyorsun. Blake bize ulaşana kadar Damgrave'den nasıl çıkabileceğini bilmiyorduk..."

"Ne yaptı Sawyer?"

Eldivenlerini çıkarıp tırnak etlerini ısırmaya kalkıştığında eline vurdum. "Seni Damgrave'den çıkarmaları için kendini açık etti. Ailesi ile iletişime geçti. Yapamadılar ama Riley'i bir kere bulmuşken peşini bırakmadılar..."

Ayağa fırladım. "Ne yaptı dedin!"

Ah, hayır. Tanrım, hayır.

Kendini koltuğa bırakıp örgülerini çekiştirdi. Stresli olduğunda yerinde duramıyordu. "Eğer dostları olduğunu öğrenirlerse bizi ona karşı kullanabilirler biliyorsun. Tanrım... Riley'i yeniden aileye katmak için hepimizin boğazını kesebilirler. O da bu yüzden uzak duruyor."

"Onu öldüreceğim," diye hırladım.

Uzanıp kollarımdan çekti ve beni tekrar oturmaya zorladı. "Çaresine bakacağız. Yeniden bir aradayız. Her zaman yaptığımız gibi bir yolunu bulacağız." Beni kendine çekerek yüzünü boynuma gömdü. "İyi misin Rebel?"

İrkildim. Gözlerim yandı, kaslarım gerildi. Ama yaşları bastırdım. Çok uzun zamandır kimse içtenlikle bana bu soruyu sormuyordu.

"Olacağım."

Uzaklaşıp iki gözüme birden şefkatle bakarken mırıldandı. "Emin misin? Sürünün evindesin, Ottalane'in şeytanıyla aynı çatı altındasın. Çok şey yaşadın Rebel. Güvende olacak mısın? Bir süre bırakmak istersen, bırakabilirsin. Yanındayım ve seni bir daha asla terk etmeyeceğim."

Sin'den bahsettiğinde içimin garip bir hisle ısınmasına engel olamadım. "Beni terk etmedin Sawyer."

Alnında derin çizgiler oluştu. "Hepimiz seni ölüme terk ettik Rebel. O gece yapayalnızdın. Ve bunun için kendimi asla affetmeyeceğim."

"Engelleyemeyeceğin bir şey için kendini sakın suçlama. Başıma gelenlerin hepsi benim hatamdı..."

Bir motosikletin kükreyişi partinin gürültüsünü bastırdığında, gözlerim irileşti. Sawyer'ı bırakıp pencereye koştum ve perdeyi aralayıp aşağıya baktım.

Siktir, siktir...

Sesini duyduğum an o olduğunu anlamıştım zaten. Yakışıklı pislik, kalabalığın arasına çayırda dolaşıyormuş gibi daldığında insanlar kaçıştı. Resmen, ondan uzak durmak için, göz teması kurmamak için yokmuş gibi davrandılar. Şeytan size yüzünü gösterdiğinde, mantıklı olan da buydu. Dikkatini üzerinizde toparlamak gibi bir hataya düşemezdiniz.

Lanet olsun, beni nasıl bulmuştu?

Sawyer yanıma gelip aralıktan baktığında ıslık çaldı. "Öfkeli görünüyor..." Burnunu çekti. "Hayır, gerçekten tepesi atmış gibi görünüyor. Tepesi atmış ve vay canına... Ateşli." Kollarını göğsünde kavuşturdu. "Elbette buraya gelirken seni bulabileceği ihtimalini hesaba katmışsındır."

"Çaresine bakacağım," diye mırıldandım, "Telefonumu takip ettiği için evde bıraktım, sana ulaşmam da mümkün değil. Psikopat herif her adımımı izliyor." Avcumu açtım. "Bana telefonunu ver ve kendine yenisini aldığın an mesaj at."

Cebinden çıkarıp telefonu elime bıraktı. "Dikkatli ol."

Sin motosikletinden inip kaskını çıkardı. Hava karanlıkken daha koyu görünen sarı saçlarını geriye yatırdığında, birkaç kızın bayıldığına emindim. Yanlarındaki oğlanlardan onun gibi güçlü bir adama yönelen bakışlarından hoşlanmadım. Hem de hiç. Bu his irkilmeme sebep oldu.

Kendine saldıracak bir av arayan vahşi bir kurt gibi etrafına bakınıp verandaya yöneldiğinde son bir kez Sawyer'a sarıldım. "Mahşer Sürüsü'nün madalyonunu sana getireceğim."

"Sonya hiçbir yerde bulamadığını söylemişti..."

Onu bırakıp geri geri kapıya doğru yürüdüm. "Buna ihtimal bile vermiyorum."

"O halde..." dedi Sawyer ben odadan çıkmadan önce, "Geriye bir tane kalacak."

"Onu da alacağız Sawyer. O zaman geriye hiçbir şey kalmayacak."

Motosikletimi ön bahçeye park ettim ve bir süre yerimden kımıldamayıp Rebel'ın kaldığı odanın filmli camların ardındaki hafif ışığını izledim.

Bir Sorgucu, bir Başkan, bir manevi baba ve bir bar sahibi olarak hiç boş zamanım olmuyordu. Ama geçen geceden beri sırf sergileyeceğim hareketlerin dengesinden emin olamadığım için normalde sürümün kendi hallettikleri işlerde peşlerinden gitmiştim.

Onunla yüzleştiğimde yalanlarla ya da cevapsızlıkla beni başından atmasına müsaade edemezdim. Öğrenmek istediklerim o ağızdan dökülene kadar sakinleşebileceğimi sanmıyordum. Açıkçası şu anda soğuk kanlı kalmakta zorlanıyordum.

Rebel, vurulduğunda hamileydi. Tanrım. Bebek muhtemelen Konstantin Abramov'undu. Çocuğunu doğuracak kadar o adamı seviyor olmasının bende yarattığı mide bulantısı ve göğsümde tepinen bariz kıskançlık hissine bile aldırış edemiyordum. Rus pisliği Rebel'ı koruyamamıştı orası kesindi.

Ve başına her ne geldiyse, bunu ona her kim yaptıysa, bebeğini kaybetmişti.

Bu yüzden Damgrave'de o işlemi yaptırmıştı. Axel Rebel'ın çocukları çok sevdiğini söylemişti. Wren'e bakışlarını ona olan içten ilgisini kendi gözlerimle görmüştüm. Rebel Viperan suçluluk duyuyordu. Travma belirtilerini, acı çektiğini fark etmemek mümkün değildi.

Atlattıklarını sırf hayal ettiğimde bile bir şeyi, birilerini yakıp yıkmak istiyordum. O kırılgan bir kadın değildi ve öyleymiş gibi davranmayacaktım. Dizlerinin üstüne düşmemişti, görünen o ki yüreğinde ne taşırsa taşısın yıkılmamıştı ve ben de ona kırılgan bir şeymiş gibi yaklaşmayacaktım.

Düşmanımdı, benim çatımın altında kurnaz kafasının içinde planlar çeviriyordu ama bu, bana isim verdiğinde, tetiği çekecek kişinin yalnızca ben olacağım gerçeğini değiştirmiyordu.

Motosikletimi garaja sürerken şüphe kindar kurt gibi içimi kemiriyordu. Nefretinin sebebi, o gecenin ardından ortadan kayboluşunun üzerinin ölüm süsüyle örtülmesinin nedeni başına gelenlerden babasının sorumlu olması mıydı?

Bunu kızına Don Viperan mı yapmıştı?

Boğazına kadar kana ve acımasızlığa bulanan ben bile böyle bir şeye inanmak istemiyordum. Hayatım boyunca gaddarlığa, sadistliğe ve psikopat eylemlere karşı duyarsızlaşmıştım. Ama o kadınla ve karnında taşıdığı çocukla hiçbir bağım olmamasına, taşıdığı kan yüzünden çoğu zaman onu mahvetmek istememe rağmen saçının teline bile zarar verebileceğime inanmıyordum.

Garaja girdim. Dez'in kamyoneti dışarıdaydı ama motoru burada değildi. Umarım kardeşim Rebel'ı yalnız bırakıp kulüp evinden ayrılmamıştı. Canına okurdum.

Merdivenleri tırmanıp eve geçtiğimde çizmelerim yeri gümletiyordu. Kardeşimi, yalnızca cam bölmenin içindeki spot ışıklarının aydınlattığı karanlık salonda görünce kaşlarımı çattım.

Viski bardağı yere devrilmişti. Saçları dağılmış, üstünde ne varsa çıkarmış horuldayarak uyuyordu. Neden üstünden kahrolası bir tır geçmiş gibi görünüyordu?

Sehpada yarısı yenmiş bir kek tabağı vardı. Kahrolası bir kek tabağı.

Dez'i omzundan dürttüğümde homurdandı. "Uyan hadi salak herif."

Söylenip dönmeye çalıştığında başına vurdum. "Dez."

"Bugün pestilimi çıkardın mıcır, hayatım boyunca bu kadar yediğimi sanmıyorum. Beni rahat bırak," diye homurdandığında yukarıdan gelen su sesi ve borulardaki takırtı kafamın içinde daha da belirgin hale geldi.

Rebel duştaydı, kardeşimin pestilini çıkarmıştı.

Öfkeden gözüm döndü. Dez'in ayağına tekme attığımda belindeki silaha davranarak yerinden sıçradı. Beni gördüğünde, sonunda bana odaklanabildiğinde elini saçlarından geçirerek bağırdı. "Senin derdin ne?"

Yumruklarımı, dişlerimi, kahrolası tüm vücudumu sıktım. Bir canavar göğsümde tepiniyor, kanım neredeyse hiç akmıyordu.

"Tanrım, başım çatlıyor. O kadar içmedim bile," diyerek yüzünü sıvazladı sonra da onu orada bulacakmış gibi diğer koltuğa baktı, "Rebel nerede?"

Kardeşini öldürme, kardeşini öldürme, kardeşini öldürme...

"Ona dokunmadın değil mi Dez?"

"Siktir git," diye tısladı.

Şakağımda bir damar attı. "Kendi iyiliğin için çeneni kapatman gerekiyor Dez. Hatta yanımda lanet olası nefesini tut ki, onu tamamen kesme dürtümle baş edebileyim."

Avuçlarını pantolonuna silip ayağa kalkarken bir adım bile geri çekilmedim. Bana ters bir bakış atarken bir anda gözleri irileşti. Ceplerini yokladı, delirmiş gibi dönüp koltuğu yokladı. Sonra da omuzları kaskatı kesilirken sehpaya odaklandı. Tabaktaki keke baş düşmanıymış gibi bakıyordu.

"Motosikletimin garajda olduğunu söyle Logan."

Gözlerim irileşirken keskin bir nefes verdim. "Seni siktiğimin..."

Dez'i itip merdivenlere koştum. Rebel'ın kaldığı yatak odasına daldım. Kıyafetlerini öylece yere atılmış, ona verdiğim telefonu da yatağın üstünde görünce kuduz bir köpek gibi yalnızca saldırma ihtiyacıyla doldum. Neye ve kime olduğunu kestiremiyordum.

Banyonun kapısını açtığımda omurgamdan ayak parmaklarıma kadar bir soğukluk akıp gitti. Kardeşimi becermiş olması ihtimalinden bile daha korkunçtu. Rebel orada değildi. Suyu açık bırakmış, üzerini değiştirmiş ve telefonunu evde bırakıp Dez'in motosikletini çalmıştı.

Dez arkamdan banyoya girdi. "Kahrolası kadın," diye hırladığında omzuna çarpıp geçtim. "GPS'ten yerini bul, gidip onu alalım."

Kulübe ait her motosiklette GPS vardı, düşünmediğimden değil, sadece biraz öfkeliydim. Biraz...

"Sanırım değerli küçük tutsağının canını yakmak üzereyim Logan."

Bakışlarım yavaşça kardeşime kaydı. "Bir daha söylesene."

Dez'in dudakları kıvrıldı ve kollarını göğsünde kavuşturdu. "Bak sen şu işe. Kontrolünü kaybetmek üzeresin Başkan. Seni bu kadar etkiliyor mu gerçekten?"

"Kes sesini," derken telefonumu çıkarıp uygulamayı açtım. Dez'in motosikletinin konumunu bulduğumda bir an bile beklemedim.

🐉

Rebel Viperan benden kaçmaya karar verdiğinde -ki bunun olabileceği ihtimalini hiç masadan kaldırmamıştım- onu eyaletin herhangi bir yerine kadar kovalayabileceğimi, Carltown'a bile gitse evime geri getireceğimi biliyordum. Beklemediğim şeyse, Dez'in motosikletini kaçırmışken onu Ottalane Üniversite yurtlarından birinin yakınında bulacağımdı.

Zeki bir adamdım ancak beynim tek yönlü çalışırdı. Eğer bir yabancı arkamdan iş çeviriyorsa ortada bir ihanet vardı demekti. Eğer biri olmaması gereken bir yerdeyse, bir şeyin peşindedir demekti. Rebel bir parti kızı değildi, durduk yere bir erkek yurduna gelmesinin hiçbir mantıklı açıklaması yoktu.

Motosikletimi evin bahçesine sürdüğümde çevremdeki öğrenciler sağa sola kaçıştı. Üzerimdeki endişeli, ürkmüş bakışları hissediyordum ama onlara bakmıyordum. Beynim gibi odağım da tek yönlüydü. Takıntılı bir şekilde bir süredir yalnızca bir kadının üzerindeydi.

Takıntılı bir şekilde...

Saçmalıktı ama Rebel'ın burada olduğuna emindim. Buna sikik bir içgüdü deyin. Şaşırtmaca ya da tuzak değildi. O buradaydı.

Merdivenleri tırmanıp eve girdiğimde zevksiz müziğe karşı yüzümü buruşturdum. Surat ifademden ve davetsiz varlığımdan çekinenler kaçamak bakışlar atarak yolumdan çekildi. Haklılardı. Burnumdan soluyordum. Rebel'a ve ona yapılanlara köpürüyordum, berbat bir birleşimdi ve patlamak üzereydim.

Harley 48'imdeki bir arızayı nasıl sesinden bile anlayabiliyorsam, bedenimden ve beynimden çıkan dumanları da hissedebiliyordum.

Sarhoş öğrenciler salona girdiğim an oyun oynamayı, dans etmeyi ve yerlerinde tepinmeyi bıraktılar. Çirkin müzik boşa akan bir çeşme gibi odayı dolduruyordu. Bakışlarım etrafı tararken, büyük kötü kurttan kaçan bir koyun sürüsü edasıyla yolumdan çekiliyorlardı.

Onu milyonlarca kalabalığın arasında bile fark etmemek mümkün değildi. Çizmelerini boş bir bira kasasının üstüne atmış, kucak kucağa oturan erkek ve kızların arasında geniş bir koltuğa yerleşmişti. Herkes, yanındakiler bile tedirginlik içinde beni izlerken Rebel sigarasını içmeye devam ediyordu. Sanki onun için geldiğimi biliyormuş gibi Rebel'dan da uzaklaşıyorlardı.

Kıvırcık kahverengi ve sarının arasında bir tondaki gür saçlarıyla, iri yeşil gözleriyle küçük burnu ve dolgun dudaklarıyla fazla güzeldi. Düzeltiyorum, o bugüne kadar tanıdığım en çekici kadındı. Küçük vücudunu ve sırlarla dolu zihnini işgal etmek beni tatmin edecekti.

Ona doğru yürürken beni görmemiş gibi davransa da ben çoktan bedeninin beni sezdiği an verdiği gergin ve sabırsız tepkiyi takip ediyordum.

Bir ayağımı bira kasasının üstüne, onun çizmelerinin yanına yerleştirdim, dirseğimi dizime yaslayıp eğildim.

"Benden kaçmaya mı çalışıyorsun tatlı yalancı?"

Sesim diğerleri için uyarı çanıydı, hemen koltuktan kalktılar. Rebel gözlerini devirdi.

"Hayır. Aptal değilim, Ottalane'de attığım her adımı izleyebileceğini buradan çıkamayacağımı biliyorum. Kaldı ki, anlaşmaya hâlâ sadığım." dedi rahatça, "Kötü bir gün geçiriyordum ve senden uzakta bir yerde kafa dağıtmak istedim." Elini salona doğru salladı. "Ucuz içki, beni tanımayan yaşıtlarım ve biraz eğlenceyle. Deri yelekler, kıçımın dibinden ayrılamayan testosteronlar olmadan."

"Bir an bile buna inanacağımı düşünmüyorsun değil mi?"

"İstediğin şeye inan Sin, umurumda değil. Bir hapishaneden çıktım ve beni başka birine kapattın. Benim de ihtiyaçlarım var," derken omzumun üstünden bir yere baktığında başımı çevirdim.

Çocuğun gözleri irileşti ve birkaç adım geriledi. Çenemi sıktım. "İhtiyaçların var öyle mi? Ve oradaki şeyin, ihtiyaçlarını karşılayabileceğini mi düşündün?"

Bir adam bir gecede daha kaç darbeyi kaldırabilirdi hesap etmeye çalıştım. İşkenceyse kanım kuruyana kadar ayakta kalabilirdim. Ama Rebel'ın kardeşimin ya da arkamdaki o sünepenin altında inlediği görüntüleri zihnimi bulandırdığında buna pek de dirençli olamayacağımı anladım.

"İki senelik yokluğun ardından fazla seçici olmuyorsun."

Onu dirseğinden yakalayıp koltuktan kaldırdım. Beni manipüle ediyordu, dikkatimi bilmek istediklerimden uzaklaştırıyordu, hayatıma girdiğinden beri yapıyordu bunu. Ve zor olsa da izin verecektim, bunun nereye gittiğini görmek istiyordum.

Kapıya doğru çekiştirirken benden kurtuldu ve mutfağa girdi. "Sadece biraz yok olamaz mısın, ortadan kaybol ya da bir köşede somurt, aldırmam."

Arkasından ilerlediğimde buzdolabını açtı insanlar olduğumuz yeri emir almış gibi boşaltırken karanlığın içinde parlayıp sönen neon ışıklar Rebel'ın hatlarını aydınlatıyordu.

Onu geriye çektim kapağı çarparak kapattıktan sonra da sertçe buzdolabına yasladım. "Hayalarını yerinden sökmem için beni gerçekten kışkırtıyorsun," diye tısladı, yanağı buzdolabına dayalıydı ve beni üstünden atmak için direnç gösteriyordu.

Karnına kolumu dolayıp, göğsümü sırtına bastırdığımda buzdolabı ve bedenim arasında sıkışıp kaldı. Güzel kalçaları, hırs ve arzuyla sızlayan aletimden birkaç santim uzaktaydı.

"Senin açlığını buradaki herhangi bir pisliğin giderebileceğini mi sanıyorsun?" Saçlarını ensesinden çektiğimde dudakları aralandı ama çıkarmak üzere olduğu o sesi yuttu.

Bir şeyden emindim, onu istediğim kadar o da beni istiyordu. Hiçbir zaman itiraf etmeyecektik ama rahatlamaya ihtiyacı varsa, düşlerini ve şehvetini başkasını isteyemeyecek kadar alt üst etmiştim.

"Kardeşim sana dokundu mu?"

"Dokunmak yaşananları özetlemeye yetmeyebilir Logan. Bir daha dene."

Saçını elime dolayıp geriye çektiğimde hoş, yumuşak bir nefes verdi ve başı boynuma yaslandı. "Kardeşimi becerdin mi Rebel?" Dişlerimi yanağında dolaştırma arzuma direndim. "Daha iyi oldu mu?"

"Öyle olduğunu varsayalım. Ne olur?"

Başımı eğip boynu ve omzu arazındaki muhteşem kıvrıma eğildim, dudaklarımı değdirdim.

"Onun izini silene kadar seninle ilgilenmem, her yerini kendi izlerimle doldurmam ve diğer herkes için seni mahvetmem gerekir."

Sırtı kelimelerimle yay gibi gerildi, kıçını bilinçsizce kasıklarıma bastırdı.

Yüce. Tanrım.

Onun için hali hazırda zonklayan ereksiyonum, canımı yakacak kadar şiddetlenmişti. Sikik otuz beş yıllık hayatım boyunca hiç bu kadar sertleştiğimi hatırlamıyordum.

"Dez'i becermedim Logan yine de bunu yapamazsın. Hayatımda biri olduğunu söylemiştim. Beni kimse için mahvedebilecek konumda değilsin."

Gülüşüm benim kulaklarıma bile karanlık geldi. "Onun için üzülüyorum. Çünkü çoktan yaptığıma eminim Rebel."

Nasıl tepki vereceğini görmek için bir elimi boğazına diğerini de karnına götürdüm. Parmak uçlarım tişörtünü sıyırdığında tenine dokunduğum yerde kıvılcımların çaktığına emindim. İç çektiğinde, hırıltımı gizlemek için dudaklarımı başının tepesine gömdüm. Şimdi vücudu resmen titriyordu.

Pürüzsüz, yumuşak, mükemmel tenindeki yaralara yaklaştığımda tereddüt etmedim onlara da aynı hürmeti gösterdim. Ve kollarımın arasında tamamen rahatladı. Tahmin etmiştim.

Dayanamadan onu hızla çevirdim, sırtı buzdolabına çarptığında ellerimi ayırdığım yerlerine hemen geri koydum. Yüz ifadesini görmek istiyordum. Buna ihtiyacım vardı.

Boğazının yakınındaki bileğimi tuttuğunda göz bebekleri büyümüştü. Kontrolsüzce nefes nefeseydi.

Şortunun düğmelerini açmadan parmaklarımı aşağıya kaydırdım."Ağzın sulanmış gibi görünüyor Rebel," dedim iç çamaşırının dantelini de aşıp sıcak teniyle sonunda buluştuğumda, "Bacaklarının arası da o kadar ıslak mı?"

Yutkundu. Deri yeleğimdeki; Başkan, Kargaşa Adamı, Yol Kaptanı yamalarının üstünde parmaklarını dolaştırdıktan sonra tırnaklarını geçirip beni kendine biraz daha yaklaştırdı. Aletim, karnına baskı uyguluyor Rebel arsızca elime ve bacağıma sürtünmeye çalışıyordu.

Siktir.

Bu reddedemeyeceğim bir davetti.

Aşağıya, aşağıya, bacaklarının arasındaki tatlı sıcaklığa inerken gözlerimi gözlerinden ayırmadım. Parmaklarıma resmen damlayan ıslaklık başımı döndürdü. Rebel da aynı anda tısladığında ellerimi ve vücudumu kendi ihtirası için nasıl bencilce kullanabileceğine karar veremiyor gibiydi.

"Hayal ettiğimden bile daha ıslaksın Rebel." Vajinasının dudaklarında oyalandım, ıslaklığı dağıtıp ona sataştım. "Parmaklarımı istiyorsun değil mi tatlı yalancı?"

Dudakları bir hırıltıyla gerildi. "Senden nefret etmeye daha sonra devam edebilirim, şimdi dokun bana."

Klitorisini sıktığımda inledi. "Senden sonsuza kadar nefret edebilirim ama bu, sana dokunduğum her an altımda paramparça olana kadar tadını çıkarmayacağım anlamına gelmiyor. O yüzden tabii ki dokunacağım."

Daireler çizmeye onu okşamaya başladığımda, bir kayadan daha serttim. Rebel'ın bu yeni yüzü, aldıkça almak isteyen aç yönü beni hasta edebilirdi.

Kalçasını elime doğru sallamaya çalıştığında onu dizginledim. Tepesi atmıştı. "Logan, lanet olsun..."

Evet, lanet olsun sana.

Bir parmağımı içine iterken, boynuna doğru sokuldum. "Devam etmemi istiyor musun?"

"Evet," diye inledi.

Müzik sesini bastırıyor, bizi yalnızca karanlığın ortasında aniden parlayıp sönen neon ışıklar aydınlatıyordu. Vücudum onu diğer herkesin gözünden gizliyordu kaldı ki kimse buraya girmeye cesaret edemezdi.

Elimi bacaklarının arasından çekip karnına çıkardığımda, "Anlat ve boşalmana izin vereyim Rebel," dedim, "Damgrave'e girmeden önce neler yaşadığını, o gece seni kimin vurduğunu, neden ölümünün tezgâhlandığını anlat."

Diğer elimi boynundan memesine indirdiğimde -onlara dokunmak için çıldırıyordum- aniden göğsüme bastırıp beni itti. Gözlerindeki arzu kaybolmuştu, saçlarının öfkeli bir tanrıça gibi kabardığına yemin edebilirdim.

"Bu-bu senin için bile alçakçaydı."

Gülümsemedim ama haklıydı. İstediklerimi almak için onu bu şekilde manipüle etmem gerekiyorsa, o halde bunu sıklıkla deneyecektim. İşime geliyordu, bahanelerime bir kılıf buluyordum.

Elimi ağzıma götürdüm. Parmak uçlarımda kalan arzusunun kanıtını dilimle temizlediğimde kaskatı kesildi. "Gerçekten tatlı bir yalancısın Rebel. Tadın çok ama çok tatlı."

"Çekil yolumdan," diye bağırıp beni tekrar itmeye yeltendiğinde kollarımla yolunu kestim. Başının üstüne ellerimi yasladım ve onu tekrar vücudumla dolap arasında bıraktım.

"O işlemi bu yüzden mi yaptırdın Rebel?" Bakışlarını kaçırdığında daha çok bastırdım. "Bebeğini kaybettiğin için miydi?"

Karanlığa rağmen ürperdiğini görebiliyordum. Donup kaldı, dişlerini sıktı. "Geçmişimden uzak dur Sin, haddin olmayan yerlere burnunu sokma. Geçmişimden. Uzak. Dur."

Sin. Yeniden Sin, olmuştum.

Başının iki yanındaki ellerimi dolaba çarpıp nefesimi tuttum. Verdiğimde hâlâ boğazımdan yükselen hırıltıyı dizginleyemiyordum. "Bana lanet olası bir şey söyle. Bana kahrolası bir isim ver. Senden bugün istediğim bilgi bu Rebel. Senden Don'la ilgili değil, kendinle ilgili bir şey, geçmişinden bir parça duymak istiyorum."

Kaşları çatılırken, gözlerimin önünde dökülüşünü izledim. Dudaklarının kenarı aşağıya doğru seğirdi. Kocaman masum yeşil gözleri kirpiklerinin altından bana bakarken acısını gördüm.

Beklenmedik, daha önce hiç tatmadığım, sert... bir balyozdan ya da uçurum kenarındaki kuvvetli bir fırtınadan daha sert bir şey göğsüme çarptı.

Kalbim, bu kadın için tükenmez bir ateş ve acıyla genişledi. Nefesim bile ağırlaşmıştı.

Çenesini tutup, yüzünü yüzüme doğru kaldırdığımda titredi.

"Sen kırık dökük, kırılgan biri değilsin. Böyle bir yarayı hiçbir şey kapatamaz ama sen yarım değilsin Rebel, bunu sakın unutma. Sen yaralarınla bütünsün."

Omuzları düştü, dudakları şaşkınlıkla aralandı. Bana bakışındaki farklılığı görebiliyordum çünkü az önce benim içimde de bir şeyler değişmişti.

"Sana acımıyorum ve seni eksik görmüyorum öyle de davranmayacağım. Ben sana acıma hatasına düşenlere acıyorum... asla onlardan biri olmayacağım."

Bu kadar yakın durmasam fısıltısını duyamayabilirdim. "Sürekli hayatımda olacakmış gibi konuşuyorsun."

Gözünün üstünde salınan bir kıvırcık tutamı parmaklarımın arasına aldım. "Olmayacağım ama gittiğinde beni asla unutamayacaksın tatlı yalancı."

Evden çıktığımızda Dez Axel'ın motosikletinden inmiş çıkışımızı bekliyordu.

Rebel'a baktı, kemiklerini kaç farklı şekilde kırabileceğini hayal ediyormuş gibi duruyordu ama kardeşimi tanıyordum, kurnazca sırıtmamak, Rebel'ın dalaveresini takdir etmemek için kendini tutuyordu.

"Kızım nerede?" diye sordu sadece.

Rebel sokağın karşısını işaret ettiğinde kardeşim iç çekerek o tarafa yöneldi.

Yeşil gözleri benim ve Axel'ın Harley'i arasında gidip geldi. Huzursuzluk veren sessizlikten beni Emektar kurtardı. Hiçbir kadın motosikletimin arkasına binemezdi, hiç kimseye sırtımı dönecek kadar güvenmiyordum.

"Hadi Rebel," dedi Axel, "Gidelim."

Bana bakmadan önümden geçerken bileğini tuttum. "Blake'in telefonda söylediklerinden sonra burada olman bir tesadüf mü?"

Tek kaşını kaldırdı. "Ne demek istediğini anladığımdan emin değilim."

"Anlıyorum," dedim. Bileğinin içinde baş parmağımı dolaştırarak nabzına bastırdım, gözleri hareketime kaydı. Bir tehdit ve bir vaat. "Ne yaparsan yap, sakın benim çatım altımdayken, benim yemeğimi yiyorken, benim kızımla arkadaşlık kuruyorken ve kafamın içini varlığınla sikip atıyorken bana ihanet etmek gibi bir hata yapma."

Gözlerini kıstı ve bileğini sıkı tutuşumdan kurtarıp kollarını göğsünde kavuşturdu. Bu, tepkisine bir paravan çekmek için yerinde kıpırdanışından başka bir şey değildi.

Axel'ın motosikleti arkamızdaki müziğin yapamadığı bir kuvvetle sokağa karşı kükrerken başını salladı.

Bu kadının bana ihanet etmesini istemiyordum. İhanetinin karşılığını vermek gerçekten canımı yakabilirdi.

🐉

"Tanrı aşkına Sin. Artık yetmiş yaşındayım bu boklarla işim bitti."

Motosikletime yaslanıp kollarımı göğsümde kavuşturdum. Siyah saten röpteşambırıyla, parmak arası terlikleriyle, hayatı buna bağlıymışçasına sigarasını içen adama baktım.

Seth ve Dez, eski Ottalane şerifinin nezih bir mahalledeki müstakil eviyle arasında duruyorlardı.

"Biz bu boklarla işin bitti, diyene kadar bitmeyecek Bobby," dedi Dez.

Seth adamın sırtına bakışlarıyla delikler açıyordu. "Mezara girdiğinde, biz istersek tırnaklarınla toprağı kazmaya hazır ol Bobby."

Mahalledeki tatlı çitlerle birbirlerinden ayrılan evlere, mutluluk saçan bahçelere ve en son adama baktım. "Bu yaşamı sana kimin sağladığını unutma Bobby."

"Ciddi olamazsınız..." diye inledi emekli Ottalane şerifi. "Bunu yapamam. İstesem bile elimden bir şey gelmez."

Kendimi motosikletimden ittim. Bir adım geri gitmekle, sabit kalmak arasında kararsızdı. Elindeki sigarayı tutup yere attım, çizmelerimle ezdim. Küçük kâğıdı röpteşambırının kuşağına sıkıştırdım.

"Carltown'daki meslektaşlarını bir ziyaret et Bobby," diyerek omzunu sıktım, "Gitmişken istediğim tarih, saat ve konumdaki kamera kayıtlarını da bana getir."

"İki sene öncenin kayıtlarını çoktan arşive kaldırmışlardır Sin..."

Motosikletime ilerlerken arkama bakmadım. "Okyanusun dibine bile atmış olsalar umurumda değil. Bana o kayıtları getir."

Ve bölüm sonu canavarı!

Haftaya görüşürüz aşklarım kendinize iyi bakın

Bir kere daha... sizi çok seviyorum

Kaçtımmm

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.