İçeriğe geç

Kemikler Mirası

Bölüm 1 · 20 dk okuma

Kemikler Mirası

Bölüm 1

Tecrit

Helbarvest'e ve Mahşer Sürüsü Yedi'ye hoş geldiniz!

Kemikler Mirası benim için ve emin olun ki sizler için de çok farklı bir yolculuk olacak.

Karanlık arzular, aşkı içindeki düşmanlığın beslediği çarpık bir ilişki, çete savaşları, motosiklet kulüplerinin en tehlikeli yüzleri, erkeklerin isimlerini başa yazdığı bir dünyada kadınların yaratacağı devrim, boolca ihanet ve kan donduran sırlar... Helbarvest eyalet sınırları içinde dönen tüm oyunlar bir intikam meselesi.

Kıpır kıpırım, heyecanıma yenik düşüp size tüm hikayenin özetini çıkarmadan azıcık daha vaktinizi alacağım.

Sahne önce Logan ve Rebel'ın. Tıpkı bulundukları dünyayı yıkıp kendi kurallarıyla yeniden inşa etmek istedikleri gibi birbirlerini de parça parça yıkıp içlerinde ne varsa yeniden inşa edecekler. Silahla, güçle, şehvetle ve kalple...

Diğer kurgularımdan beri yanımda olan, desteklerini hiçbir zaman eksik etmeyen okurlarıma ve dostlarıma çok teşekkür ederim. Eğer beni cesaretlendirmeseydiniz, elinizi her zaman sırtımda hissetmeseydim yeni maceralara soyunacak gücü bulamayabilirdim.

İlk defa, Kemikler Mirası'yla tanışıyorsak da yollarımız kesiştiği için çok mutluyum.

"onemacikgoz" IG hesabım alıntı ve bilgilendirmeleri oradan da paylaşayacağım, dilediğiniz zaman bana ulaşabilirsiniz.

Sizi çok seviyorum

(Motosiklet kulüplerinin tarihlerinden ve kendi manifestolarından yararlandım ancak bu kurgunun hiçbir gerçek kişi ve kuruluşla bağlantısı yoktur)

O zaman, kısa bir alıntıyla başlayıp birinci bölüme geçiyoruz! Oy vermeyi ve yorum yaparak bana destek olmayı unutmayın.

(Rebel görseli olan kısımlar Rebel'ın, Logan görseli ile başlayan kısımlar Logan'ın ağzından aşklarım karışıklık yaşanıyor başta söyliyim dedimmm)

"Bak sen," dedi ıslık çalarak, etkilenmiş görünmeye çalışıyordu ama kuşkusunu ve gözlerindeki soruları görebiliyordum, "O küçük bedene sığdırabildiğin sürprizler beni daha çok şaşırtacak sanırım."

Üstü kapalı muzırlığının hedefini yine ona doğrulttum. "Bazılarını asla öğrenemeyecek olman ne yazık."

Pes bir nefes verdiğinde kapı kilidi açıldı. Ses boş alanda yankılanırken Logan ortadaki kare bölmenin duvarına yaslanıp kendini gözlerden gizledi.

Gardiyan bana seslendiğinde yanından geçip gitmek üzereydim ama dirseğimi sıkıca tutup dudaklarını kulağıma dayadı. Bu küçük temas, bacaklarımın arasına sıcak ve tehlikeli sinyaller yolladı. İki yıldır bana dokunan yalnızca kendi ellerimdi.

"Akşam yemeğinde olay çıkarma yeteneğini konuşturman lazım. Geciktirme, şansını boşa kullanma. Seni götürdüklerinde orada olacağım," diye fısıldadı. "Ve tatlı yalancı, egom çok hassastır. Eğer bana bulaşırsan, seni elimde tutmak isterim. Bunu yaparken de, canını yakmaktan hiç çekinmem."

🐉

BİRİNCİ KISIM

"Cehennemde Şafak Vakti"

🐉

Birinci Bölüm

"Tecrit"

Rebel

Cennetten kovuldular çünkü onların düşleri cehennemin kan kokusuydu.

Beni günahlarımdan arınmaya başka hangi sözler motive edebilirdi bilemiyordum doğrusu.

Gözlerimi avlu kapısının üstüne koca harflerle işlenmiş yazıdan ayırıp, iki kenarda mahkûmların kısa süreli aktivitelerini haz ve tiksinti karışımıyla izleyen gardiyanlara kaydırdım. Tepedeki kavurucu yaz güneşinin altında boncuk boncuk terler akıtıyor, biz iblisleri cehennem varsaydıkları bu çukurda sağ ve pişman gördüklerinden emin oluyorlardı.

Tek kişilik hücrelere tık.

Maltada volta atıp, enerjilerini kusmalarına izin ver.

Haftada sadece iki kere koyunlar gibi dizilip yıkanmalarını sağla ki, ne çok koksunlar ne de kirlenmenin ne olduğunu unutsunlar.

Açlıktan gözü dönmüş vahşileri yemekhaneye sal, bırak kavga etsinler, müdahale acılı gelsin ve isyan çıkarma teşebbüslerinin ne kadar imkânsız olabileceğini hatırlasınlar.

Açık avluda göğü izlesinler ve özgürlüğün yetinebilecekleriyle kısıtlanmasının kederini yaşasınlar.

Gerçek azabı seyretmek ve yaşatmak hakkında hiçbir fikirleri yoktu. Bu hapishane benim doğduğum hayatın yanında, etrafı çitlerle çevrilmiş emekleyen çocuklarla dolu bir kreş gibi kalıyordu.

Dört kişilik oyunumuzda sıranın bana dönmesini beklerken elimdeki iskambil kağıtlarıyla kendimi yelledim.

Bir zamanlar ağzındaki iki büyük boşluk yerine som altından dişleri olduğunu iddia eden Carlos'un kibirli gülümsemesini izliyordum. Yerleştiğimiz, iki ayağı da çukurda olan masanın ortasındaki birikmiş kağıtları gözlüyor, kendi kendine zaferine kesin gözüyle bakıyordu.

Kartları değil, yüzleri takip etmesi gerektiğini bile bilmiyordu. Nefesleri, maskeli suratları, sahte endişeyi ya da yalan gülücükleri.

Aklıma babamın Boynuzlu Yılanlar kulüp evinin masalarında kanlı ellerle oynan poker oyunları düştü. Kafamın içi bir saniyesini bile unutmadığım hatıralarla doluydu ve hiçbiri masum değildi. Yamalarla dolu deri ceketler, ardı ardına yakılan puro ve sigaralar, kasalarca içki ve kadınlar. Elbette benim o masalara oturmaya iznim yoktu çünkü orası erkeklerin dünyasıydı. Bir ejderhanın gölgelerde için için yandığından habersiz olurlardı genelde.

Solumdaki kadın Marry Ann, aralıksız homurdanıp küfrediyordu. Bu bloğun avlusunu çevreleyen altı metrelik duvarların üstündeki tel örgüler kadar gergindi.

Sırasını kadına devreden Jacek ise gözetleme kulelerinde elleri silahlarının üstünde hazırda bekleyen askerler kadar tetikteydi.

Marry Ann kağıdını masaya vurduğunda Carlos çoktan parmağını bize doğrultmuştu.

Jacek'i işaret etti. "Sen bir hafta boyunca yemeğini bana vereceksin."

Marry Ann'e bakarken tulumunun kasık kısmını tutup çekiştirdi. "Sen aletimi emeceksin."

Bana döndüğünde göz kırptı. "Ve sen de bu sırada soyunup dans edeceksin ki, keyfim yerine gelsin."

Evet, Damgrave Hapishane'sinde bahisler böyle işliyordu. Kıtadaki en gizli ve yüksek güvenliğe sahip cezaevlerinden biri olması dışında bir bok çukurundan farksızdı. Buradaki mahkûmlar, mahkeme yüzü bile görmezdi. Gözünüzü kelepçeli ellerinize bakarak kapatırdınız ve açtığınızda unutulmuş bir çukurun karanlığında nefes alırdınız.

Kağıtların üstünden Carlos'a bir bakış attım. Yüzü havası kaçmış bir lastik gibi söndü.

Kağıdımı sakince bıraktığımda elindeki desteyi fırlatarak masayı yumrukladı. Arkamdaki duvara yaslanıp burnumu çektim.

Jacek'ten başladım. "Sen Marry Ann ne isterse onu yapacaksın."

Hinlikle sırıtan kadını es geçtiğimde, Jacek burnundan soludu. Çünkü o sırada Marry Ann, anneciğin bugün bir dilekler listesi hazırladığını şakıyordu.

Carlos'a döndüğümde boynumu büktüm. "Sen de, şimdi gidip Melek Yüz'e elle muamele hünerlerini göstereceksin ki, keyfim yerine gelsin."

Carlos'un kahverengi gözleri, kafamı banka geçirme hayalleriyle parladı. Melek Yüz, avlunun bir köşesine sinmiş öne arkaya sallanarak dua eden bebek suratlı bir adamdı. Ya zır deliydi ya da Tanrı'nın kafasını karıştırarak kendini acındırmaya çalışacak kadar yaratıcıydı.

Dost olmadığımızı Carlos'un kafasına kakmıştım ve o da hemen hatırlamıştı. Burada arkadaşlık gibi bir kavram yoktu. O bir kiralık katildi. Ve çetelesi insanın midesini bulandırıyordu.

Adam ayaklanmayınca Marry Ann cıvıldadı. "Bir sonraki oyuna kadar siz bizim sürtüklerimizsiniz, yaylan Carlos."

Yüzümde delikler açarak masadan kalktığında, isteğimi gerçekten yapacağına dair şüphem yoktu. Utanç zaten dipte olanların yüzünü kızartmazdı ama gurur, mağlup olanların bile boyun eğmediği bir şeydi. İçimizdeki intikam arzularını, yarım kalmış meseleleri, hastalıklı istekleri dört duvar arasına sığdırmaya çalışıyorduk ve bu çekişmeli küçük oyunlar, midemizdeki canavarları azar azar besliyordu.

Carlos gözetleme kulesinin gölgesinin düştüğü duvar kenarına ulaştı. Melek Yüz'ün tulumunun fermuarını indirip elini içeri daldırdığında mahkûmlar ıslıklar çalıyordu. Gardiyanlar gözlerini devirdiler. Melek Yüz daha çok dua etmeye başladı.

"Bunu unutmayacak Alex, arkanı kolla," diye ağzının kenarıyla mırıldandı Jacek, "Düşmanın olmasını istemezsin."

Düşman.

Parmaklarım siyah tulumumun altında kalan, karnımdaki kurşun yaralarının üzerine ilerledi. Görenler için basit bir iz, benim için bir damgaydı. Bir hatırlatıcı.

Avlunun çelik kapılarının açılmasıyla başka bir gardiyan göründü.

"Pekâlâ, sıraya girin. Banyo vakti! Plastik ördeklerinizi sizin için yüzdürmeye başladık."

Yenilerden neredeyse çocuk sayılabilecek bir mahkûm; boş boğazlılığı ve dik kafalılığıyla kıçını kollayabilecek bir gruba dahil olmaya çalışan bir aptal kahkahalara boğuldu.

"Plastik ördekleri kendine sakla, benim için annen orada olsun yeter."

Ve suratının ortasına yediği copla kanlar içinde yere yığılarak, avluya neşe kattı.

🐉

Bizim dünyamızda bazı insanlar hayatları boyunca ölümden kaçarak yaşardı. Atlatabildikleri her gün, onları birer kurtulan yapardı. Sonra, ölümün nefesinin ensede beklendiği o günler saatlere inerdi, dakikalara ve saniyelere. Ve bu da onları birer paranoyağa çevirirdi.

Bazıları da ölümle yaşardı. Atlatmaya değil, onunla ahbap olmaya çalışırdı. Ne zaman geleceğini bilmek ölümle aranızdaki bir anlaşma halini alırdı ve bu insanı özgürleştirirdi.

Bir kere ölmüştüm. Kayırılmış ve kurtarılmıştım ama ölüm anlaşmamızı ihlal etmişti. Bana hiç, bir bedelden bahsetmemişti.

Sabunu omuzlarıma ve koltuk altıma sürdüm. Hâlâ sığ nefesler alıyordum. Etimi kabartana kadar bastırdım. Alnımı siyah çatlak mermere yasladığımda, duş başlığından akan ılık suyun suratımdaki ve eklemlerimdeki kanı yıkamasına izin verdim.

Sonunda temizlenebilmek için diğer mahkumlarla beraber duşlara giriş yapmıştık. Sonra da olan olmuştu. Birkaç dakika öncesinden daha kirliydim.

Kana bulanmış su sağ tarafımdan süzülüyor ayaklarımın altında girdap oluşturuyordu. Alnımı serin mermerden ayırmadan başımı yere eğdim.

Boynu ezilmiş ve nefesi ciğerlerinden söküp alınmış adam boşluğa bakıyordu. Morarmış suratı, dazlak kafasının arkasındaki bacaklarını ikiye ayırmış, keçi suratlı ve boynuzlu kadın dövmesinden oluk oluk sıcak kan akıyordu.

Muhtemelen onun da ölümle ahbaplığı vardı. Muhakkak öyleydi, onun gibi adamlar kellelerini gururla koltuk altlarında taşırlardı. Ama onun ölümü de üzerine kocaman bir çarpı atarak tatlı anlaşmalarını ihlal etmişti.

Yarı boyunda, kasları erimese de zayıflamış, kocaman gözleri epeyce masum duran, siması tanıdık bir kadının celladı olabileceğini tahmin edememişti. Benim celladı olacağımı tahmin edememişti.

Ben de öyle. Planlı değildi elbette ama gerekliydi.

Biraz parmak titremesi, kısa bir baş dönmesi sonra vicdanımın sularla birlikte ayaklarımın altına gidişini izlemiştim. Hak ettiğini biliyordum. Damgrave Hapishanesi'nde kimse, ağır kaderlerinin mahkûmu değildi.

Kırmızı vanayı kapattım ve adamın cesedinin boynundan tulumumu kurtarıp üzerime geçirdim. Zincirinden kopan bir kum torbası gibi yana düştü.

Yanımda aralıklarla uzanmış on sıra duş başlığının önündeki çıplak kadınlar, karşımda iç içe geçmiş kareler şeklinde tekli sütunlardan başlarını uzatmış başka çıplak kadınlar ve adamlar beni izliyordu. Cesedi değil. Suratlarında yalnızca kayıtsız bir merak vardı. Sırıtanları da gördüm ama yadırgama yoktu. Zaten hiçbir şeye müdahale etmek için kıllarını bile kıpırdatmamışlardı. Duşlardaki sular şarıl şarıl boşa akıyordu.

Marry Ann, sol memesinin altını kaşıyarak iç geçirdi. "Neden yaptın?"

Omuz silkmedim. Dudak büzmedim. "Taciz."

Kısmen yalan.

Ama inanmıştı, etrafımdaki herkes öyle. Marry Ann, burnunu çekti, adamın cesedine tükürdü sonra da yıkanmaya devam etti.

"Daha önce oldu mu bebeğim? Bana söylemeliydin, senin için bir tecrit göze alabilirdim," dedi dirseğini aramızdaki siyah sütuna, başını da elinin tersine yaslayıp bana çarpık bir sırıtışla bakan James.

Bakışlarımı önümde sallanan aletinden uzak tutmaya çalışarak tek kaşımı kaldırdım. Elbette göze alırdı ve elbette, bedenimde dolaşan ellerin onunki olmasına bayılırdı. Defalarca kez denemişti, defalarca kez canına okumuştum. "Oldu. Bir daha denedi ve sonuç," dedim kısaca.

Kısmen yine yalan.

Adam vanayı çevirdiğimde yanımda bitmişti. Geçen haftalarda içeriye tıkılmıştı. Dövmeleri ve suratı, ayrıca ismi bana bir yerlerden tanıdık geliyordu ama karşımda dikilip, "sonunda o güzel suratımı hatırladığını" söyleyene ve kıçıma vurana kadar önemsememiştim. Bana gerçek adımla seslenmişti. Alex yerine Rebel. Bu onun ölüm fermanıydı. Burada olduğumu kimse bilmemeliydi. Yaşadığımı kimse öğrenmemeliydi. Damgrave'den asla çıkamayacak bile olsa, bu hapishanede görüş diye bir şey olmasa da kendimi riske atamazdım. Sahte kimliğim ve mezarım olacak bu delik benim tek güvencemdi. Biri bana ulaşırsa, bu zincirleme bir etki yaratacak ve birçok hayatı alt üst edecekti.

Elektronik kilidin biplemesi, çelik kapıların jilet keskinliğinde hızla açılışı ve ağır botların uyumlu sesi yankılandı.

Marry Ann omzumu dürttü ve çenesiyle aramızda yatan adamı işaret etti. "Senin için üstlenebilirim."

Kısa bir an düşünürmüş gibi yaptım aslında değerlendirmiyordum bile. Cıkladım. "Gerek yok, tatile çıkmayalı epey olmuştu."

Tulumunu bacaklarından geçirirken burnundan gülerek başını iki yana salladı. "Kızım, sen kaçık bir sürtüksün."

Lacivert çelik yelekleri, kaskları, bellerinde glock tabancaları ve ellerinde coplarıyla dört gardiyan belirdiğinde derin bir nefes aldım. "Hayır sadece sorumluluk sahibi bir sürtüğüm."

Kendimi bağırışlara, kafatasıma ve kaburgalarıma gaddarca darbelerle inecek copların ağırlığına hazırladım...

🐉

Karanlık boş bir kutudan ibaret olan tecrit hücresinin ağır kapısı açıldığında, beynim kafamın içinde büzüşüp dünyayı tepe taklak görmeme sebep olacak kadar darbe yemişti. Gardiyanlar beni kollarımdan taşırken, başım önümde ayaklarım bir salyangoz gibi arkamda sürünüyordu.

Beni içeriye fırlattıklarında karnımın üstüne düştüm ama göğsümde patlayıp, gözlerimi kamaştıran ağrı yüzünden nefes alacak bile dermanım yoktu.

Öksürerek kıvrıldım ve zar zor sırt üstü döndüm.

Gardiyan kapıyı kapatmadan önce tükürükler saçarak bağırdı. "Üçüncü tecridin Cordali, dördüncüde açlıktan kendi etini sıyırana kadar burada kalman bir mucize olur. Elektrikli sandalyeyi boylaman kaçınılmaz."

Kapı tiz bir gıcırtıyla çarparak kapandığında sırt üstü öylece yatıyor, ağzımı olabildiğince açarak ciğerlerimi nefesle doldurmaya çalışıyordum.

Damgrave'deki sahte kimliğim. Alex Cordali.

Otuz yaşında, Sessiz Kargalar olarak bilinen merhum bir motosiklet çetesinin başkanının genç sevgilisi. Kulüple bağlantılı suçları: Metamfetamin ticareti, hatırı sayılır uyuşturucu baronlarının rakiplerinin ve aile fertlerinin ölümüne yardım ve yataklık etmesi.

Birçok bölgede aranıyordu, kulübün kapanmasıyla ortadan kaybolmuştu. Bulunduğunda ise herhangi bir mahkeme olmadan, sessiz sakin ortadan kaldırılmıştı. Kirli işlerin sıkça döndüğü Damgrave Hapishanesi'ne atılmıştı.

Bu zekice işlenmiş bir aldatmacaydı elbette.

Sessiz Kargalar kendi bölge sınırlarını aşarak, Beş Halka'ya bağlı kulüplerin eyaleti Helbarvest'te iş yaptıkları için temizlenmişti. Gerçek Alex Cordali, içine taş doldurulmuş bir kutunun içinde denizin dibinde yatıyordu.

Nereden mi biliyorum? Çaylaklık eğitimimde kulübüm -ailem- adına sorumluluk almayı öğrenebilmek için o kadının cesedini soğuk sulara iten bendim. Çaylaklar en pis işleri yaparlardı ve asla sorguluma lüksleri olmazdı ama ben günlerce gizli gizli kusmuştum. Şimdiyse, kimse burada olduğumu bilmesin diye, onun kimliğiyle cezasını çekiyordum.

Ölü sayılan bir kadın olarak, ölü bir kadının adını taşıyordum.

Annemin sesi kulaklarımda yankılanıyordu.

Sen dağın altındaki altın yürekli ejderhasın. Uyu bebeğim, uyu Rebel. Hırsızlar seni uyandırana kadar bırak ateşin içinde yansın.

Benim için gelmişlerdi, toz ve kir ve kanla biriktirdiğim her şey için gelmişlerdi. Ama ben zamanında uyanamamıştım. Kendimi cahil bir hevesle ellerine bırakmıştım.

Logan

Cennetten kovuldular çünkü onların düşleri cehennemin kan kokusuydu.

Beni daha fazla günah işlemek için ağzımı sulandırmaya başka hangi sözler motive edebilirdi bilemiyordum doğrusu.

Bakışlarımı avlu kapısının üstündeki yazıdan ayırdığımda gardiyan çoktan beni dikizliyordu. Söylenip gözlerini devirdiği ana kadar suratımdaki ukala gülümsemeyi fark etmemiştim bile.

Elimde hacım, koltuk altımda kutsal kitabım mahkûmları seyrederken bana öpücük atıp, kirpiklerini kırpıştıran bir grup kadına göz kırptım.

"Tanrı'nın günahlarımı affetmesine yardım et."

"Din adamlarının hepsi böyle mi görünüyor?"

"Tüm suçlarımı bacaklarımın arasındaki gözlerine bakarak itiraf edeceğim vaiz."

"Birini becerirken dua etmeyi hiç denedin mi?"

İri, sert ve çapkın -sahte- vaiz. İmaj her şey demekti. Onlarla işim olmazdı. Ama şu anlık beynim bir güç gösterisinden yanaydı. Dikkat çekmeye çabalıyordum. Şehvet, kin, hayranlık ya da nefret, elime hangi duygu üzerinden odak noktası olmak geçerse oradan ilerleyecektim.

Damgrave Hapishanesi'nde birkaç günü devirmiştim. Sessiz sakin kalmadan ama hapishanenin yeni bir vaiz kralı var diyecek kadar da kabarmadan gözlerin üzerime dönmesini sağlamalıydım. Aslında sadece bir çift gözün. Avluda tüm yüzleri inceleyerek dolaşmamın, kadınlara leziz bir et parçası gösterisi sunmamın ve arada bana karşılığımı veremeden gardiyanlarla ince bir sınırda laf cambazlığı yapmamın nedeni buydu.

Helbarvest'in motosiklet kulüpleri yıllar önce bir barış antlaşmasıyla birleşip Beş Halka'yı, namı diğer İskelet Meclisi'ni kurmuşlardı. Başkanı olduğum çete, Beş Halka'nın lideri Boynuzlu Yılanlar'dan sonra gelen omurga rütbesindeydi. Kan, ter ve mükemmel bir stratejiyle çıkardığım çete savaşlarından beri rütbemizi koruyordum.

Tabii, Damgrave'deki mahkûmlar beni Mahşer Sürüsü Yedi'nin Başkanı Logan Sin Gowan olarak tanımıyordu. Asi, anarşist ve motorunun üstünde caka satan bir serseri değildim gözlerinde. Tanrı'nın adamıydım, mahkûmlarla kaynaşmaya çalışıyordum, çarpık bir dost havası kuruyordum ve sırlarını dökmekte çekince görmeyecekleri ortalama zekaya sahip bir adam gibi davranıyordum.

Avlunun bir köşesinde zavallı mahkumlarla bilek güreşine tutuşmuş iri adam beni dikkatle izleyip hafifçe çenesini kaldırarak selam verdiğinde karşılık olarak başımı salladım.

O adam, kısa süre önce verimli bir sohbet gerçekleştirdiğim, tamamen onun güvenmesi için tasarlanmış din adamı kimliğimle karşısına çıktığım bir hedefti. Her işimde olduğu gibi ona özgürlük vadetmiştim, hakkımda fısıltılar duymasını sağlamıştım, suçlularla gizli gizli anlaşma yapan ve para karşılığı onların kıçlarını kurtaran başka kılık değiştirmiş bir suçluymuşum gibi davranmıştım.

Bilek güreşinde bir şansız rakibinin daha bileğini yamultan Maximillian Karvarez, genelev zinciri paravanıyla nam salmış bir yeraltı suç örgütünün lideriydi. Sıradan görünen pezevenk aslında doğuyu avucunun içine almış eroin üreticisi ve silah kaçakçısıydı. Kardeşi, kuyusunu kazıp onu ulusal güvenliğe gammazladığında sessiz sedasız Damgrave'e kapatılmış ve örgüt yerle bir edilmişti. Elbette kökleri derine uzanan bir organizasyonu birkaç eş zamanlı baskınla çökertmek mümkün değildi. Benim işim, arkasında bıraktığı parçalanmış krallığı nasıl ayakta tuttuğunu öğrenmekti ki tamamen ortadan kaldırılabilsinler.

Yanlış anlamayın ben bir kanun adamı değilim, kanunlar benim kıçımı öpmek için yaratılmıştır. Ben sadece ekstra kazanç peşindeyim. Sınırlarımdaki işler baltalanmadığı sürece ahlak bekçiliği yapmakta da bir mahsur görmüyorum.

Max gibi adamlarla aynı denizde kürek çekiyorduk. Onlar açıklarda, biz sığ sularda avlanıyorduk. Onların amacı para temelli gelenekleri sürdürmekti, bizse toplumun kabul etmediği, kendi sınırlarını çizdiğimiz dünyamızda ideallerimizi yaşatıyorduk.

Ailemden bana miras kalan yalnızca barım ve motosiklet kulübüm değildi. Damgrave gibi bir hapishaneye girmemi sağlayan bu... yan meslekti. Beni kiralayanların bildiği ismimle bir Sorgucu'ydum.

Sahte vaiz kimlikleriyle hapishanelere sokulur, devletlerin legal yollarla müdahale edemediği, ötmeyen bülbüllerin ötmesini sağlardım. Güven kazanmak, düşman olmak, kafa kafaya parmaklıklar ardında dönen işleri masaya yatırmak... Çıkmaza girildiğinde de en iyi bildiğim şeyi yapmak. Onlara kendi yöntemlerimle işkence etmek... Bir adamın doğru noktalardan kesildiğinde, dökülen kanı kelimeleriyle bedenine geri sokma çabalarına hayret edebilirsiniz.

Avluya son bir kez göz gezdirdikten sonra gardiyanlara doğru hızlı adımlarla yürümeye başladım.

Aslında kısa bir süre içinde Damgrave'den birini kaçıracaktım ancak bu güven sorunları olan öfkeli dostum Maximillian olmayacaktı.

Avluda bulunmadığını bildiğim için bakışlarımın arayışa girme zahmetine düşmediği bir kadındı hedefim. İşte o kadın, yan mesleğimin başka bir getirisi olan para kaynağı değildi. Meselemiz tamamen kişiseldi. Maximilian Karvarez bu hapishaneye girmek için bahanemdi, bu sefer asıl hedefim öttürmem gereken bir suçlu değildi. Bir kadındı.

"Tecrit bölmesindeki mahkûmlarla görüşmek istiyorum," dedim buyurgan bir tavırla.

"Kafana estiği gibi hareket edemezsin vaiz."

Çenemi dikleştirdim ve kutsal kitabımı göğsüme bastırdım. "Tecrit, sanılanın aksine sapkın arzuların bastırılmasını sağlamaz. Kapalı kalan ve soyutlanmış hayvanlar isyankârlığa ve vahşiliğe daha yatkın olurlar. Onlarla konuşmama izin verin ve bir daha yaygara çıkarmasınlar. Müdür sorun yaratmayacaktır."

Gardiyanlar iç çekerek birbirlerine baktılar. Biri arkasını dönüp kulağındaki iletişim cihazına dokunduğunda başımı uzattım. "Müdüre bunun bir zorunluluk olduğunu iletin."

Emrini alan gardiyan dişlerini gıcırdatarak bana döndü. "Fazla gevezelik etme."

İki gardiyan bölmenin kapılarını kapatıp beni vardiyasındaki bir başka gardiyana teslim ettiklerinde loş koridorda ilerledim. Hücrelerin üstündeki numaraları sayarken dudaklarımı oynatıyor, dua ettiğim izlenimi yaratıyordum. Rolümü oynarken eğlenmediğimi söyleyemezdiniz.

BT-30

BT-29

BT-28

Tecritte şu an yalnızca iki mahkûm vardı. Damgrave her şeyde kusursuz bir düzen olmasını isterdi. Bu yüzden dar koridorun sonuna vardığımızda kadının ya sağımdaki ya da solumdaki hücreye denk düşeceğini biliyordum.

Elbette ilk denemede pencerenin parmaklıklarına yapışan kadın değildi. Bana ve Tanrı'ya sayıp söven çatlak herifi es geçtim ve diğer hücreye döndüm.

Kalbim kadar boş ve karanlık hücrede yalnızca belli belirsiz bir siluet görebildim. Çomağımla arı kovanını dürtüklemeden önce gardiyana mahkûmun adını sordum.

"Alex Cordali," diye yanıtladı.

Aslında bu ismi duyacağımı biliyordum ve bu hapishanedeki insanların aksine o ismin hücredeki kadına ait olmadığını da. Sahte bir kimlikle hangi manyak Damgrave'e düşerdi ve bunu nasıl müdüre kadar yuttururdu hiçbir fikrim yoktu ama gerçek Alex Cordali'nin dibine kadar ölü olduğundan haberim vardı. Beş Halka'nın bulaştığı her iş kulağıma gelirdi.

"Nasılsın Alex, beni duyabiliyor musun?" diye kadını yokladım.

Karşılığında bir hışırtı bile elde edemedim. Sırtının bana dönük olduğunu ve yerde oturduğunu seçebiliyordum.

"Tanrı'ya inanır mısın Alex?" Cevap vermedi ve bir daha sordum, bu sefer dudaklarım gölgeli bir gülümsemeyle kıvrılmıştı. "Peki ya şeytana?"

Yavaşça kıpırdadı, yalnızca omzunun üstünden baktığını fark edebileceğim kadar.

"Dizlerinin üstüne çöktüğünde Tanrı'nın günahlarını affedip yeniden yüzünü sana dönmesi için mi dua edersin yoksa şeytanı kurtarıcın olarak mı görürsün?"

Kadın bana alayla gülmeye başladığında, sesine odaklandım. Yüzünü görebilme şansı yakalamak için pencereye iyice yaklaştım.

"Dizlerimin üzerine çöktüğümde genelde bana dua ederler vaiz. Her seferinde kendi adımı duyarım."

Ah... Edepsiz espri anlayışının sağlam olması yazıktı. Beni gerçek bir vaiz sandığı için yanaklarımın kızaracağını ve beni çıldırtacağını düşünüyordu.

"Pekâlâ... Sözlerimle bana eşlik eder misin? En azından başını sallaman bile yeterli olacaktır."

Kıkırtısı hücrenin duvarlarına çarptı. Ve bu kadınla ilgili en tutarlı tespitim, her duyguyu anlatmak ya da gizlemek için ağzının ucunda küçümseyici bir gülüş beklettiğiydi. "Bunu neden yapacakmışım?"

"Eh, tecridin boyunca sana bütün İncil'i okuyabilirim. Eğer şimdi bana eşlik etmeye gönüllü olmazsan tabii."

Omuzları düştü ve başını yakınarak iki yana salladı, yani en azından öyle yaptığını düşündüm.

"Bugün şeytana ne diyoruz Alex?"

"Ne diyoruz vaiz?" diye sordu beni kafaya alarak.

"Bana en kirli iblislerini yolla, karşılığında elimin artık leke tutmadığını kanıtlayacağım."

İstediğimde şiirsel boklar uydurabiliyordum. Tekrar etmeyeceğini bildiğim için devam ettim.

"Bugün Tanrı'ya ne diyoruz Alex?"

"Tanrım... Başka işin yok mu senin?" diye sızlandı.

Öyle olsun, senin istediğin gibi dans edelim.

"Hayır söyleyeceğimiz şey bu değil. Tanrım bana en güzel meleğini yolla, karşılığında kalbimin affedilme umuduna tamamen açık olduğunu anlatacağım."

Uzunca bir nefes verdi. Ama bu sefer, sabrının taştığını anlatan bir isyan değildi.

"Bugün vaize ne diyoruz Alex?" diye sordum, haç sallanan elimi hücresinin kapısına yaslayarak.

"Neden gardiyandan bir cop isteyip üzerine oturmuyorsun, vaiz?"

Alt dudağımı dişlerimin arasında sıkıştırıp gülümsedim. Şu anda yüzümü görebiliyor olmasını isterdim, kime dik kafalılık yaptığını kısa bir an görmesini ve o an kafa karışıklığı yaşamasını.

"Çok ayıp... Diyoruz ki, bana tüm ilgini göster vaiz, karşılığında sana en büyük günahlarımı vereceğim."

Ahlaksız sırıtışım genişlerken, gözlerimi kıstım. Elini zemine, kalçasının arkasına koydu ve suratımı görebilecek kadar arkaya eğildi. Karanlıkta pek bir şey seçemiyordum ama kuşkusu, küf kokusu gibi hücreye oturmuştu.

Hıhlayıp tekrar önüne döndü. Kendini kapatmasına izin veremezdim bu yüzden hacımın zincirini yumruğuma dolayıp elimi parmaklıklı pencereden içeriye soktum.

Gardiyan koluma yapıştı. "Ne bok yediğini sanıyorsun sen!"

Boştaki elimle omzunu sıktım. "Sadece dua edeceğiz, işim bittiğinde kontrol edebilirsin."

Şarlatanlarla ve onların saçma işleriyle ilgili homurdanarak uzaklaştı. "Vaize iyi davran Cordali."

Aslında dostum, bana çok çok kötü davranmasını istiyordum. Gücünü test etmek istiyordum, cesaretini ve fırsatları değerlendirmeye ne kadar açık olduğunu. Bileğimi kırmaya ya da hacı elimden kapmaya yeltenmeyeceği kesindi ama yüzünü görebilecek kadar yakınıma gelirse, kafasının içinde dönen tilkileri görebilirdim.

"Hadi Alex elimi tut ve dua edelim. Bu hücrede yapacak daha iyi bir işin yok, benim de gerçek bir günah çıkarmaya yetkim yok ama ruhunu rahatlamak için elimden geleni yapacağım."

İlgisini ancak can sıkıntısını Tanrı'nın adamıyla dağıtabileceğini düşüneceği kadar çekmiştim. Yine o boğuk kıkırtısı, sana acıyorum diye bağırıyordu. Gücendim bebeğim, çok gücendim.

Hücreye uzattığım elimdeki zinciri salladım. Rolümden sapmayı göze aldım ve o beni küçümserken, meydan okuyarak karşılık verdim. "Rahatlayacaksın. Söz veriyorum üstüne kutsal su atmayacağım. Korkma."

Sessiz kaldı.

Vazgeçmemi bekledi.

Zinciri bir daha şıngırdattığımda derin bir nefes vererek doğruldu. Ayaklarını yere sürüyerek kapıya yaklaştığında yalnızca alt dudaklarından aşağısına ışık vuruyor, yine tam anlamıyla suratını seçemiyordum. Keskin bir çenesi, günah kadar tatlı ve solgun dudakları vardı. Bir karmaşa yumağı haline gelmiş kıvırcık saçları göğsüne düşüyordu. Mesafesini korudu, elime uzanmadı ve kollarını göğsünde kavuşturdu.

Suratıma yapışmış bir çamur kadar bana ait olmayan bir tebessümle başımı salladım.

"O kadar da zor değilmiş değil mi?"

Bazen bir hisle uyanır, gökyüzüne bakar ve gününüzü karartacak bir haltlar döneceğini sezersiniz ya... İşte bu kadının da aynen öyle felaket habercisi bir tebessümü vardı. Hoşuma gitmişti. Kendimi geri tutmak, karakterimi gölgede bırakmak zordu, dişlerimi geçirmeye apaçık davet eden tavırlar zincirlerimi gevşetiyordu.

"Özgürlüğüm ya da haklarım olmayabilir ama sen de burada en az benim kadar alt tabakadansın ve seni istediğim an reddedebilirim. İyi oyna vaiz," dedi.

Bir ıslık çaldım. "Ah, demek eğlendiğin için beni reddetmiyorsun? Benimle eğleniyor musun Alex?"

Elini alelade bir tavırla havaya salladı. "Burada kuytu köşede dolanan bir böcek bile günün eğlencesi olabiliyor. Çok yüreklenme."

Anlaşıldı, oynayacaktı ve bunu kirli yapacaktı. Tıpkı sevdiğim gibi. Boğazımı temizleyip boynumu büktüm. "Sanırım bir can aldığın için tecride kapatılmıştın. O mahkûmu öldürürken de eğlendin mi?"

"Zevkliydi," dese de, dudakları bir gülümseme ve somurtma arasında seğiriyordu. Zevk almamıştı, muhtemelen zorunda kalmıştı. Nedenini merak ediyordum.

"Biri sana zarar vermek isterse, kulağıma çıtlat. Bugün bir dost kazandın, arkanı kollayabilirim."

Burnundan güldü. "Hacın ve İncil'inle gözlerini mi korkutacaksın?"

Kapıyla bir bütün olana kadar yaklaştım, gardiyanın beni duymayacağından emin olduğumda fısıldadım. "Eğer desteğimi kabul edersen, üzerlerinde öyle bir etkim olur ki, bir daha haç ve İncil gördüklerinde koşarak din değiştirmek isterler."

Ciddiyetimi kavradığında buz kesti. Sonra kendini toparlayıp, "Her neyse," diye mırıldandı.

Hacımın zincirini sıkıca tuttum ve vücudumu geri çektim. "Yüce Tanrım, günahlarımı affet, ışığın ruhuma rehber olsun," diye başladım, sonra gülümsedim ve rolden tamamen saptım, "Uzun dilli yalancıya söyle, gece yarısı binicisine söyle, aylaklara, kumarbazlara söyle. Onlara Tanrı'nın onları yok edeceğini söyle..."

Dişleri zayıf ışığın altında parladı. Çarpıcı, doğal ve aşağılayıcı bir gülümsemesi vardı. "Uzun dilli yalancı," diye fısıldadığında alıntıları bir ayetle tamamlayıp, öğütlerle süsleyemeden durdum. Ya kısıtlı görüş alanım ya da bir ay kadar uzun bir zamandır bir kadına dokunmadığım içindi, hangisi olduğunu bilemiyordum ama kısacık kelimelerini sarf ederken dilinin dişlerine çarpıp kıvrılışına fazlasıyla odaklanmıştım.

Ben onun gözlerini göremiyordum ama onun benimkilerin içindeki parlamayı yakaladığını biliyordum. Üstelik sadece kıçımdan uydurmadığımı, sevdiğim bir şarkının sözlerini kullandığımı fark ettiğini de.

Dilimi şaklattım. "Yalanlar tanıdık mı geldi..." Her harfin üstüne basa basa uzattım. "Alex?"

Yüzü düştü. Dolgun dudaklarını birbirine yapıştırıp, öne doğru bir adım daha attı. Boynunu hafifçe büktüğünde bu hareket benden çoktan şüpheye düştüğünü ve beni tanımaya çalıştığını anlatıyordu. Ne aradığını merak ettim ve kasvetli paniğini de zihnime not ettim.

"Bana adını söyle vaiz, sana daha samimi bir dille seslenmek istiyorum."

Ah, güzelim. Sokak arasında karşılaştığı bir serseri olsaydım, bu numaraya kolaylıkla düşerdim.

"Bana kurtarıcın olarak seslenebilirsin."

Veee bölüm sonu canavarı!!!

Bölümü nasıl buldunuz asi yedilerrr, neler düşünüyorsunuz öğrenmek istiyorum yerimde duramıyorum çünküüüü

Logan ve Rebel hakkında genel yorumları alayım. İnanın ikisi de sürprizlerle dolu sırlardan avuçlarım kaşınıyo hsjdjdjdj

Logan vaiz kılığında hapishanelere girip çıkan açıkça bir işkenceci birileri bu yan mesleği öğrenip Rebel'ı oradan çıkarmasını istedi ve bebeğim Rebel bir sebepten oradan asla çıkamayacağını, çıkmaması gerektiğini düşünüyor... Ama tabii ki esas olaylar hapishaneden çıktığımız an başlayacak. Birbirlerini tanımıyorlar ama bu her zaman bu şekilde kalmayacak... Şşşş ehehhe

Yalnızca ilk beş bölüm Helbarvest'ten uzakta, bir hapishanede olacağız. Sonra kendimizi Mahşer Sürüsü'nün şehri Ottalane'de bulacağız.

Her hafta cuma bölüm atmaya çalışacağım ama yoğunluğum yüzünden iki haftaya sarkabilir, bölümlerden önce mutlaka duyuru yaparım.

Şimdilik oy ve yorum sınır koymuyorum ballarım gidişata bakalım birkaç bölüm sonra belirleyeceğim. Ama lüüüütfen oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayın, desteğiniz çok değerli benim için.

Bana bu yolculukta eşlik etmeye karar verdiyseniz çok çok teşekkür ederim.

Country, rock and roll, blues, rock vee Elvis... Bu kitap boyunca müzik hep bir parçamız olacak. Spotify "onemacikgoz" playlist "Kemikler Mirası"

Bu arada birinci kitabımızın şarkısı ''James Brown - It's A Man's World

Sizi çok seviyorum, çok fazla

Yeni bölümde görüşmek üzere

Kaaaçtımm

Bölüm sonu

1 yorum