İçeriğe geç

Kemanımın Sesi

Bölüm 4 · 14 dk okuma

Kemanımın Sesi

Bölüm 4

Yabancı

Bölüm 3: Yabancı

Hayat sürprizlerle doluydu. Sizi bir gün güldürür, bir gün ağlatırdı. 5 dakika sonra ne olacağını bile bilemezdiniz. Her şey çok güzel giderken bir anda hayat size öyle bir oyun oynardı ki; siz oyunu öğrenmeye çalışırken aslında kaybetmiş olurdunuz. İşte hayat da tam bir oyundu. Eğer hayatı öğrenmeye zaman harcarsınız kaybedersiniz. Ama eğer yaşayarak öğrenirseniz bir daha asla unutamazsınız öğrendiklerinizi.

Hayat bana bunları en acı şekilde öğretmişti. Öğrenmek zorunda bırakmıştı. Annem ve babamı benden alarak öğretmişti. Bir kolumun yarısının artık olmaması ise bunların yanında bir hiçti.

Zorlukla gözkapaklarımı yavaşça araladım. Sonunda tamamen açmayı başardığımda bir süre gözlerimin ışığa alışmasını beklemek zorunda kalmıştım. Hâlâ bu hastane odasında yatıyordum. Kriz geçirdiğim için sakinleştirici vermişlerdi. Ne zamandır uyuyordum bilmiyordum.

Annem ve babam. Benim bu hayatta sahip olduğum en değerlilerimdi. Ama artık onlar yoklardı. Onları bir daha asla göremeyecektim. Onların yaşaması için canımı bile hiçe sayardım. Ama artık her şey için çok geçti.

Ben onları kurtaramamıştım. Her şey benim yüzümdendi. Her şeyin suçlusu bendim. Eğer oraya gidecek olmasaydım bunların hiçbiri başımıza gelmeyecekti. Hepsi benim keman sevdam yüzünden olmuştu. Eğer bindiğim servis kaza yapmasaydı hem kolumu kaybetmeyecektim hem de babam hastaneye gelmemiş olacaktı. Annem de üzüntüden kalp krizi geçirmeyecekti.

Her şeyin sorumlusu bendim. Yaşamayı hak etmiyordum. Annem ve babam benim yüzümden ölmüşken ben bu dünyada daha fazla kalamazdım.

Yattığım yerden doğrulmaya çalıştım ama o kadar halsizdim ki kımıldayamadım bile. Sinirle gözlerimi yumduğumda kapı açılma sesi geldi. Gözlerimi tekrardan açtığımda Doktor Oğuz Bey’i karşımda gördüm.

Son gördüğümün aksine daha az yorgun gözüküyordu. Dudaklarında bir gülümseme vardı fakat bu gülümseme gözlerine ulaşmamıştı.

“Merhabalar Alina Hanım. Nasılsınız?” dedi doktor ama bir şey söylememi beklemeden konuşmaya devam etti. “Daha iyi gözüküyorsunuz. Yarın taburcu olabilirsiniz.” diye devam etti.

Yutkundum. “Annem ve babam. Onları görmek istiyorum. Beni onların yanına götürür müsünüz?” diye sordum ama sesimin titremesine engel olamamıştım. Doktorun gülümseyen yüzü düştü, derin bir nefes aldı ve konuşmaya başladı.

“İki gündür uyuyorsunuz. Birkaç defa uyandınız ama sinir krizleri geçirdiğiniz için tekrar uyutmak zorunda kaldık. Hatta birkaç defa siz uyurken ziyaretçileriniz de geldi.” Artık sinirlenmeye başlıyordum. Neden bana annem ve babamdan bahsetmiyordu? Sinir krizi geçirdiğimi hatırlamıyordum bile. Hatırlasam bile bunun bir önemi yoktu.

“Lafı dolandırmayın. Sadece soruma cevap verin.” dedim dişlerimin arasından. “Siz kendinizde olmadığınız için halanız ve ailesi bu işi devralmış. Yani siz uyurken anne ve babanızı toprağa vermişler.”

Nasıl yani? Ben anne ve babamın cenazesine bile gidemedim mi? Bana bunu bile layık görmediler mi? Ben bunu hak edecek ne yaptım? Bana haber vermek hiç mi akıllarına gelmemişti? Onlar benim ailemdi ama ben onların cenazesini bile görememiştim. Onları son bir kez görmeme izin vermemişlerdi.

“Bunu bana daha önceden neden haber vermediniz? Beni hiç mi düşünmediniz? Onların cenazesine bile gidemeyecek kadar kötü biri miyim ben?” dedim ama ağlamamı durduramıyordum. Ağlamaya başladığımı bile fark etmemiştim.

“Bakın Alina hanım, bu bizim elimizde olan bir şey değil.” dedi doktor ağlamamı görmezden gelerek. Nasıl bu kadar duygusuz olabiliyordu anlamıyordum. Belki de yaptığı işten dolayı artık alışmıştı.

Kolumdaki serum yüzünden hiçbir yere gidemiyordum. Yataktan kalksam bile serum bunu engel olurdu. Artık iki elim yoktu. Ben artık yarım bir insandım. Acaba annem kolumun kesildiğini bilerek mi ölmüştü?

“Onların mezarına gitmek istiyorum. En azından buna hakkım var öyle değil mi? En azından buna izin verirsiniz değil mi?” dedim ama sesimdeki öfkeyi ayarlayamamıştım. Zaten öyle bir derdim de yoktu. Tek isteğim onları son kez görememiş olsam bile mezarlarına gidebilmekti.

“Elbette onların mezarına gideceksiniz. Bu sizin en doğal hakkınız. Ama önce biraz dinlenmeniz lazım. Daha sonra yarın taburcu olunca istediğiniz her yere gidebilirsiniz?” dedi. Yüzüne yeniden o saçma gülümsemeyi eklemişti.

“Yarını bekleyemem. Onlar beni bekliyorlardı şimdi. Benim onların yanında olmam lazım. Lütfen izin verin gideyim.” dedim karşılık olarak. Sesim biraz daha alçalmıştı ve elimde olmadan titremişti. Sesimin titremesinden nefret ediyordum.

“Maalesef buna izin veremem. Bir gün daha dinlenmeniz lazım. Ve kendinizi çok yormamaya özen gösterin.” dedi doktor sesindeki ciddiyeti koruyarak. Buna kesinlikle izin vermeyeceğini hiçbir şey söylemese bile bakışlarından anlamıştım.

Hiçbir şey söylemedim. Ne dersem diyeyim kararından vazgeçmeyeceğini biliyordum. Gözlerimi doktordan ayırdım ve başka her yere baktım. Gözlerimden sessiz gözyaşlarım düştüğünde doktor da “Geçmiş olsun.” diyerek odadan çıktı.

Gözyaşlarım daha fazla hızlandığında elimden hiçbir şey gelmiyordu. Onları sonsuza dek kaybetmiştim.

Kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum. Eğer şimdiden alışmaya çalışmazsam hiç alışamazdım. Ama buna nasıl alışabilirdim ki? Bu acı nasıl geçerdi ki? Geçmezdi. Hiçbir acı bunun kadar ağır olamazdı.

Sessiz ağlayışlarımı biraz olsun dindirdiğimde ağlayışlarımın arasından kapı tıklatılma sesi duydum. Hiçbir cevap vermedim çünkü şu an kimseyi görmek istemiyordum. Kapı tekrar tıklatıldığında bu sefer bu ısrarcı kişinin kim olduğunu merak etmiştim. Bu yüzden sonunda “Gir,” dedim. Kapı açıldığında içeri genç bir adam girdi.

Bu adamı daha önce görmediğime adım kadar emindim. Yüzüne uyan siyah ne çok uzun ne de çok kısa olan saçları vardı. Koyu kahve gözleri ise çekingen bir şekilde bana bakıyordu.

Kaşlarımı çattığımda “Siz kimsiniz?” diye sordum. Odaları karıştırmış olabilirdi çünkü bu adamı tanımıyordum. “İsmim Aral,” dedi hızlıca çattığım kaşlarımı görünce. “Aral Demir.” dedi adının tam halini söyleyerek. Bu onun kim olduğunu ve beni nereden tanıdığını açıklamıyordu.

“Yani?” dedim onu konuşmaya teşvik etmek için. “Hâlâ neden burada olduğunuzu bilmiyorum.” diye devam ettim.

“Yani sizi o kazadan çıkaran bendim. Kesinlikle bir karşılık istemiyorum, yanlış anlamayın. Ben sadece başınıza gelenleri duydum ve çok üzüldüm. Elimden geldiğince size yardım etmek istiyorum.” dedi. Söyledikleri karşısında şaşırmıştım çünkü kim hiç tanımadığı bir insana yardım etmek isterdi ki?

Bir süre öylece adamın yüzüne bakmaya devam ettim. Acınacak bir haldeydim. Yoksa bu adam bana yardım etmek istemezdi. İnsanlar bana acıyordu. Oysaki ben acınacak bir halimin olduğunu düşünmüyordum çünkü bu olanların hiçbiri benim elimde olan şeyler değildi. Eğer öyle olsaydı baştan buna hiç izin vermezdim.

“Bana acıyor musunuz?” dedim ama sesim düşündüğümden daha titrek çıkmıştı. Aynı zamanda gözlerim dolmuştu çünkü kimsenin bana acımasını istemiyordum. Ben her şeyden tek başıma üstesinden gelebilirdim.

“Hayır,” dedi adının Aral olduğunu öğrendiğim adam. Telaşla devam etti. “Beni yanlış anladınız. Öyle bir niyetim yok. Sadece yardım etmek istiyorum. Bakın eğer sizi daha önce oradan çıkarabilseydim kolunuz kesilmeyecekti. Gerçekten özür dilerim. Sadece bunu telafi etmek istiyorum. Lütfen izin verin sizin için elimden geleni yapayım.” dedi. Gerçekten korkmuş görünüyordu ama bu korkusunu saçma bulmuştum.

“Sizin bir suçunuz yok. Lütfen kendinizi de suçlu hissetmeyin. Bu teklifinizi de kabul etmiyorum. Şimdi beni yalnız bırakır mısınız?” dedim dolan gözlerimin akmasına engel olarak. Tanımadığım bir adamın önünde ağlamak, isteyeceğim son şey bile değildi. Yabancı adam itiraz edecekken ona öyle bir baktım ki susmak zorunda kalmıştı.

Adını öğrenmeme rağmen hâlâ ona içimden yabancı adam diye hitap ediyordum. Benim için her zaman yabancı adam olarak kalacaktı.

Yabancı başını eğip odadan çıkmak için arkasını döndüğünde aklına bir şey gelmiş olacak ki tekrardan bana baktı. “Önceki geldiğimde buraya numaramı bırakmıştım. Yanınızdaki komodinin üstündeki kağıtta yazıyor. İhtiyacınızın olduğu her an beni arayabilirsiniz. Lütfen çekinmeyin ve en azından bunu yapmama izin verin.” dediğinde öyle ikna edici bakıyordu ki bir şey diyemeden başımı hafifçe salladım.

Kabul etmeyi düşünmüyordum ama bakışları öylesine derin bakıyordu ki hayır da diyememiştim. Bakışları öyle yoğun, öyle anlamlı bakıyordu ki orada ki anlamı çözmek bir hayli zordu.

Sadece adının Aral olduğunu bildiğim ve hiçbir şekilde tanımadığım bu yabancı üzerimde anlam veremediğim bir etki bırakmıştı. Bu duyguyu ve neden böyle olduğumu bilmiyordum ama üzerinde de çok durmadım.

Yabancının dudakları yok denecek kadar az bir şekilde kıvrıldı. Sonra da başka hiçbir şey söylemeden arkasını dönüp gitti.

Yabancı adam hafifçe tebessüm edene kadar yakışıklı yüzünün farkına varmamıştım. Keskin çene hattı yüzüne çok yakışıyordu. Gözleri karşısındaki insanı anlamak ister gibi bakıyordu ama gözlerindeki duyguları tam çözememiştim.

O gittikten sonra biraz daha öyle durdum ve sonunda komodinin üstüne bıraktığı kağıdı aldım. Üstüne adını ve numarasını yazmıştı. Yazısı çok düzgün değildi ama yine de okunabiliyordu.

Aral Demir. Evet, ismi buydu. Daha önce böyle bir ismi hiç duymamıştım. Bu da yabancı adama olan merakımı arttırmıştı.

Kağıdı yeniden komodinin üstüne bıraktım ve yatağa biraz daha sindim. Uyumak ve tüm bunlardan uzaklaşmak istiyordum. Sanki uyursam hepsi geçecek gibiydi. Sanki uyursam anne ve babam yaşıyor olacaktı. Sanki uyusam kolum yerine geri gelecekti ama hiçbiri olamazdı.

Bazı şeyler uyusak da geçmezdi. Bazen tek çareniz her şeye alışmaya çalışmak olurdu. Zaman her şeyin ilacıdır, derlerdi. Ama bazı şeyler vardı ki zaman ilaç olmak yerine onları da bizden alıp yaramıza tuz basardı sadece. Alışmak ve her şeyi zamana bırakmak sanıldığı kadar kolay değildi.

Gözlerimi yeniden eksik bir dünyaya açtığımda odanın içi biraz karanlıktı. Sabahın erken saatleri olmalıydı. Dün her şeyi unutmak için uyumaya çalışmıştım ve uzun bir süre sonra ilaçlar olmadan uyuyabilmiştim.

Canım sıkıldığı için ve saat bu kadar erken olduğu telefonla oyalanmak istemiştim ama telefonumu servisin içinde düşürmüştüm ve o anda bulamamıştım. Orada bir yerde kaybolup gitmiş olmalıydı.

Acaba servistekilere ne olmuştu? Ölen ya da yaralanan var mıydı? Daha önce bunu hiç düşünmediğim için kendimden utandım çünkü o serviste çok samimi olmasam da birkaç kez konuştuğum insanlar vardı.

Kendime daha fazla yüklenmemek için bu düşünceleri kafamdan uzaklaştırmaya çalıştım. Ne de olsa benim bir suçum yoktu. Benim de başıma normal şeyler gelmemişti ki.

Ne kadar süre öyle durdum bilmiyordum ama hava tamamen aydınlanmıştı. Kapı açılıp içeri bir hemşire girdiğinde elindeki birkaç şeyi yatağın önünde duran masaya bıraktı. Sıcak bir gülümsemeyle “Günaydın Alina hanım.” dedi. Altın sarısı saçları ve mavi gözleri hemşireye yakışıyordu. Benden birkaç yaş büyük olmalıydı.

“Günaydın.” dedim ama bunu söylerken dudaklarımdaki küçük tebessüme engel olamamıştım. Kadın etrafa o kadar pozitif enerji yayıyordu ki sanki onun yanında mutsuz olmak mümkün olamazmış gibi hissetmiştim.

“Size pansuman yapacağım. Bunun için de sargınızı açmak zorundayım. Kolunuzun yeni halini görmek size biraz zor gelebilir ama eminim yeni halini de çok seveceksiniz.” dedi yüzündeki gülümsemeyi koruyarak.

Yeni ve eksik hâli. Buna hazır mıydım? Hiç değildim. Kendimi böyle kabul edebilir miydim? Sanmıyordum. Buna aşılabilir miydim? Çok zordu. Her şey çok zordu. Nasıl üstesinden gelebileceğimi bilmiyordum.

“Peki ama lütfen hızlı olun. Buna dayanabilir miyim bilmiyorum.” dedim ama sesim fazla kısık çıkmıştı. Duyup duymadığından bile emin değildim. Ama hemşire “Merak etmeyin, çabucak bitecek.” dedi yine sıcacık gülümseyerek.

Ardından yanıma yaklaştı ve sağ koluma uzandı. Ona yardımcı olmak için ben de kolumu yukarı kaldırdığımda yutkundum. Hayır buna dayanamazdım. Yapamazdım. Kolumun yarısından fazlası yokken buna nasıl dayanabilirdim ki?

Hemşireyle iki saniye göz göze geldiğimizde onun da yüzündeki gülümsemenin silindiğini fark ettim. Başımı başka tarafa çevirdim ve hemşire kolumdaki sargıyı yavaşça açmaya başladı.

İster istemez oraya bakmak istiyordum ama korkuyordum da. Sargının tamamen çıktığını hissettim. Gözlerim yavaşça ve korkakça koluma doğru kaydığında bir kez daha sesli bir şekilde yutkundum ve gözlerimdeki yaşlar yanaklarıma firar etti. Hayır bunu beklemiyordum. Bu kadar kötü olamazdı. Çok kötü görünüyordu.

Kolumun kesildiği hizada dikişlerimi gördüm. Çok fazla dikiş atılmıştı. Ve hemen dikiş atılan yerler biraz morarmıştı. Bu görüntü beni fazlasıyla korkutmuştu.

Hızlıca başımı başka yere çevirdim bakmamak için ama gözyaşlarım büyük bir hızla akmaya devam ediyordu. Sessiz ağlayışlarım büyük hıçkırıklara dönüştüğünde hemşire pansumanı bitirmişti. Temiz bir sargıyla yeniden sardığında kolumu indirdim ve daha fazla ağladım.

Artık yanımda kim olduğu önemli değildi. Sadece ağlamak istiyordum. Sanki ağlasam geçecekmiş gibi. Ne kadar ağlasam da geçmezdi işte. Ama engel olamıyordum. Elimden ağlamak dışında bir şey gelmiyordu.

Hemşirenin eliyle destek verircesine sağ omzuma dokunduğunu hissettim. Başımı kaldırıp ona baktığımda yüzünde yine bir gülümseme vardı fakat bu sefer gözlerine ulaşmamıştı.

“Ne zaman ihtiyacınız olursa ben buradayım. Adım İnci. Kime sorsanız tanır beni. Geçmiş olsun tekrardan.” dedi ve hızlı adımlarla odadan çıktı. Konuşurken sesi titremişti. Yoksa o da bana yabancı adam gibi acımış mıydı?

Daha fazla ağlamaya başladım. Ben nasıl bu hâle gelmiştim? Bir kaza yüzünden hayatım mahvolmuştu. Sevdiklerimi ve aynı zamanda tek ailemi kaybetmiştim. Aynı gün sağ kolumun kesildiğini öğrenmiştim.

Artık bütün hayatım bitmişti. Bundan sonra bir daha asla keman çalamazdım. Hayatımdaki tek tutkuyu da kaybetmiştim aynı zamanda. Beni hayatta tutan en önemli şeylerden biriydi keman çalmak. Kemanımla yaşıyor ve dile getiremediklerimi notalarımla anlatıyordum. Artık hayatımda olmayacaksa benim yaşamamın ne anlamı kalırdı ki? Bu hayattaki her şeyimi kaybetmişken ben neden yaşamalıydım ki?

Aklıma asla gelmemesi gereken şeyler gelirken kendimi toplamaya çalıştım. Hayır, böyle düşünmemeliydim. Eğer anne ve babam şu an hayatta olsalardı bana bu düşüncelerim yüzünden çok kızarlardı. Asla umut etmeyi bırakmamamı söylerlerdi.

Daha güçlü olmalıydım. Eğer bugün düştüysem yarın kalkmalıydım. Hiçbir şey böyle bitmemeliydi. Ben bu değildim, asla da böyle pes eden bir kadın olmayacaktım.

Tek elimle gözyaşlarımı hızlıca sildiğimde biraz olsun kendime gelebilmiştim. Sonunda tamamen kendimi iyi hissetmeye başlamıştım.

Kapı bir kez tıklatılıp açıldı ve Doktor Oğuz Bey içeri girdi. Yine her zaman olduğu gibi üzerinde beyaz önlüğü vardı.

“Günaydın Alina hanım. Bugün daha iyi görünüyorsunuz, birkaç saat sonra taburcu olabilirsiniz. Halanız sizin için çıkış işlemlerini yapıyor şu anda. Siz de hazırlanıp çıkabilirsiniz. Bir de dikişleri almak için bir hafta sonra tekrar hastaneye gelmelisiniz.” dedi doktor. Halanız mı dedi o az önce? Onun buraya geleceğini tahmin bile etmezdim. Belki de sandığım kadar kötü biri değildir diye düşündüm.

Halamla aramızda iyi bir ilişki olduğu söylenemezdi. Kendini hep diğerlerinden üstte görürdü. İnsanları küçümsemeyi çok seviyordu. Bu yüzden onunla sürekli tartışıyorduk. Onun da beni pek sevdiği söylenemezdi zaten. Babam da kız kardeşi olduğu için onu uyarsa da pek bir şey diyemiyordu.

Annem yaşıyorken onunla da arası kötüydü. Sürekli annemi aşağılamaya çalışır, onun açığını yakalamaya çalışırdı. Annem de buna izin vermediği için araları hep kötü olmuştur.

Eşi Orhan eniştemdi. Orhan eniştem, eşinin aksine iyi kalpli bir insandı. Birbirine bu kadar zıt iki insan nasıl olurdu da aynı evde yaşayabiliyorlardı anlamıyordum.

Bir kızları ve bir de oğulları vardı. Eda ve Ferman. Ferman, Eda’nın abisiydi. 19 yaşındaydı ve annesinin aksine babasına çekmişti. Kötü huyları yoktu ve temiz bir kalbi vardı. Eda ise tam tersiydi. O 16 yaşında olmasına rağmen şimdiden annesinin tıpkısının aynısıydı. Annesi gibi o da kıskançtı ve insanları aşağılamayı seviyordu.

Hâl böyle olunca halamın hastaneye geleceğini bile düşünmezken ondan beklenmeyen bir hareket yaparak gelmişti.

Hiçbir şey söylemeden sadece başımı aşağı yukarı salladım ve doktor odadan çıktı. Yataktan kalktım ve üzerime kaza günü giydiğim kıyafetlerimi giydim. Yanımda başka kıyafet olmadığı için tekrar bunları giymek zorunda kalmıştım. Tek elle biraz zor olmuştu ama yaklaşık 20-25 dakika sonunda başarmıştım. Alışmam gerekiyordu.

Tam odadan çıkacakken aklıma yabancı adamın bıraktığı kağıt geldi. Komodinin yanına gidip kağıdı aldım ve cebime koydum.

Odadan çıktığımda burnuma o meşhur hastane kokusu doldu. Hastanelerden nefret ederdim. Hep bir burukluk vardı hastanelerde. Burukluğun yanında bir de umut vardı. Bazen bir annenin yakarışı vardı hastanelerde, bazen ölüm. Sevmezdim bu yüzden hastaneleri. Bütün duyguları içinde barındırırdı.

Sessiz koridorda biraz ilerledikten sonra Orhan eniştemi gördüm. Ayakta dururken aynı zamanda telefonla hararetli bir konuşma içindeydi. Bunu kaşlarını kızgınlıkla çatmasından anlamıştım.

Yavaş adımlarla biraz daha yaklaştığımda artık sesini duyabiliyordum. “Meryem saçmalama. O da bizim kızımız gibi. Kenan’ın onu bize emanet ettiğini ne çabuk unuttun.” dedi eniştem. Benden bahsettiğini anlamıştım. Bir süre karşı tarafı dinledi, daha sonra ise “Sen bilirsin ama ben onun her daim yanında olacağım.” dedi ve telefonu halamın suratına kapattı.

Başını telefondan kaldırdığında ise gözleri direkt beni buldu. Gözlerine bir hüzün ulaştığında “Alina,” dedi ama sözünü kesip “Önemli değil enişte. Kendini borçlu hissetme. Ben başımın çaresine bakarım.” dedim. Ardından hızla yanından uzaklaşmaya başladım. Yeniden “Alina,” dediğini duydum ama arkama bile bakmadan hastaneden çıktım.

Kimseye yük olmak istemiyordum. Kendi başımın çaresine bakabilirdim. Evet, böyle yaşamak zor olacaktı ama önemli değildi. Er ya da geç alışmak zorundaydım.

Hastane kapısından çıktığım an kar yağdığını gördüm. Uzun zaman sonra ilk defa yağıyordu ve tutacak gibiydi. En son kaza yaptığımız gün yağmurla karışık yağıyordu. O gün aklıma geldikçe gözyaşlarına boğulmamak için kendimi zor tutuyordum.

Ben yaz insanıydım. Soğuk havalardan nefret ederdim ama kar yağması da çok hoşuma giderdi. Bir kardeşim olmadığı için kar yağdığı zamanlar arkadaşlarımla ve ailemle kar topu oynardım. Artık olmayan ailem. Bu dünyada tek başıma kalmıştım.

Ne kadar süre öyle durdum bilmiyordum. Soğuk hava daha fazla üşümeme neden olurken kendime geldim ve hastaneden uzaklaşmaya başladım.

Nereye gideceğimi bilmiyordum. Aslında eve gidebilirdim ama eğer oraya gidersem sanki anne ve babamın yokluğunu çok daha fazla hissedecekmişim gibi geliyordu. Bu beni ne kadar fazla korkutsa da gidecek başka hiçbir yerim yoktu.

Yanımda param olmadığı için yürümeye devam ettim. Soğuk hava titrememe neden olurken kabanıma biraz daha sarıldım. Kar yağışı artmıştı ve bir süre daha böyle devam edecek gibi görünüyordu.

Caddeye çıktığımda onu gördüm. Bugün hastaneye gelen yabancı adamı. Üzerinde itfaiye kıyafeti vardı. Bir arabanın kaputunu açmıştı. Yanında birkaç itfaiyeci daha vardı ve arabanın sahibi olduğunu düşündüğüm bir adam.

Kaputun içinden miyavlama sesleri geliyordu. Bu kış gününde hayvanlar da ısınacak bir yer arıyorlardı. Kedi artık miyavlamadığında ölmüş olabileceğinden korktum ama hemen sonra adının Aral olduğunu öğrendiğim adam elinde bir yavru kedi tutmaya başladı. Yavru kedi yeniden miyavladığında eliyle hafifçe kedinin başını sevdi.

Arkadaşlarına doğru döndü ve tam o sırada göz göze geldik. Yüzündeki gülüş solduğunda gözleri kesik olan koluma kaydı. Bakışlarının anlamını buradan bile çözebiliyordum: Hüzün.

Bu adamın bakışları bana bir şeyler anlatmak istiyor gibiydi ama anlamıyordum. Fakat zamanı gelince her şeyi anlayacaktım.

Bölüm sonu

1 yorum