İyi okumalar⚔️
Üzerimdeki fazla kabarık olmayan siyah elbiseyi belki de yüzüncü kez elimle düzelttim. Sonunda o gün gelip çatmıştı. Nergis balosu... İçimde tuhaf bir his kol geziyordu. Her an kusabilirdim. Kalbimin değişik bir ritimle atıyor oluşu rahatsız ediyordu. Kalbimin her bir hareketini hissetmem kulaklarımın uğuldamasına neden oluyordu. Açıkça stresliydim.
Bir anda At arabası taşlı yolda büyükçe bir taşa takılmış olacaktı ki normal olamayacak kadar sert bir şekilde yerimden sıçradım. Ağzımdan bir inilti çıktığında sarsılan arabanın içinde elim kalçama gitti. İnanamıyorum bu tahta araba resmen kalça kemiğimi kıracaktı. "Yavaş olun ya" diye söylenirken yerimi biraz daha sağlamlaştırdım. Biri şu yollara bir çözüm bulmalıydı.
Yaklaşık bir gündür yoldaydım. Nergis balosu imparatorun sarayına yakın bir şehir olan Laruel’de yapılıyordu. Bu şehir oldukça göz alıcıydı. İmparator sık sık bu şehre gelirdi. Eşi imparatoriçe bu şehirde doğmuştu.
Hava kararmıştı, balonun saati epey yaklaşmış olmalıydı. Vücudum oturmaktan ağrıyordu. Bir gün ne demekti ya. KOSKOCA BİR GÜN. Yolda yamulmuştum resmen. Bizim dükalığımız imparatorluğa en uzak mevkide olandı. Sınır korumacılığı bizim sorumluluğumuzdaydı. O yüzden dükalığımız çok önemliydi ve saraya da epey uzaktı. Buraya gelen hiçbir leydinin benim kadar yol tepmediğine emindim. Başımı arkaya yasladım. Yorulmuştum ve asla bir balo kaldıracak güçte hissetmiyordum kendimi ama güçlü durmak zorundaydım. Eldorian’ın tek varisi ve Dük Arlos’un biricik kızıydım.
Sarsılmaz irademiz ve yıkıcı zekamızın yürürken bile etrafa yayılması, insanların bizimle konuşurken iki kere düşünmesi gerekiyordu. Tehlikeli olduğumuzu düşünenler çoğunlukta olduğu için genelde konuşmak için kimse kılını kıpırdatmazdı.
Güç ve zeka. Eldorian’ın eskimez iki özelliğiydi.
Nefesimi vererek kendimi toparladım. Çocukça triplenmenin, babama kurulmanın, eskiyi düşünmenin zamanı değildi. Orası bir balo olabilirdi ama aynı zamanda da kurtlar sofrasının medenileşmiş hali gibiydi. Herkes, en büyüğünden en küçüğüne kadar herkes güç arayışındaydı. Aşk o balodan kaybolalı uzun zaman olmuştu. Şimdi herkes kendi çıkarlarını ve elde edebilecekleri kârları düşünüyordu. En zoru da buydu ya. O kadar sırnaşıklardı ki. Vıcık vıcık konuşmalar, suratlarının ortasına bir tane çakma isteğimi körüklüyorlardı.
Elimi alnıma bastırdım. “Şimdi neden gitmek istemediğimi daha da iyi anlıyorum.” Bu karakter yoksunu insanları çekmek zorunda oluşum kafamı en yakın sert zemine vurup kurtulma düşüncesini daha mantıklı bulmama neden oluyordu. Gerçekten şöyle en okkalısından kafa travması geçirsem belki her şey daha kolay olurdu.
Araba camının perdesini yavaşça araladım. İlk başta misafirlerin ağırlandığı Demet sarayına gidecektim. Orada bana ayarlanan odada son rötüşlarımı yapıp biraz dinlendikten sonra baloya katılacaktım. Hava epey kızıldı. Güneş batıyordu. Balo gece yarısından bir saat önce başlayacaktı. Yani saat on bir sularında kapılar açılacaktı.
Başımı arkaya yasladım biraz uyusam fena olmazdı. Tabi bu aşırı derecede sarsılan arabada ne kadar mümkündü orası ayrıydı.
🍃
Elimdeki fırçayı yavaşça aynanın önüne bıraktım. Aynadaki yansımama baktım. Saçlarımı tamamlayan Natasha geri çekildi. Başını eğerek "şimdi tamamen hazırsınız leydim" dediğinde ondan gözümü ayırarak sarıya çalan gözlerime baktım.
Yeşil saçlarım parıl parıl parlıyordu. Bu gece benim kurallarım geçerliydi. İlk defa kim olduğumu gizlemeyecektim. Dağınık topuz yapılan saçlarımın önünde kelebek desenli taşlı bir toka vardı. Mor ve siyahın hükmettiği kanatları göz alıyordu.
Mini çantamı eldivenli elimle aldım. Eldivenlerim siyah ve dantelliydi. Yavaşça ayağa kalktım.
Tamamıyla kendi tasarımım olan elbiseme son bir kez baktım. Dar ve epey uzundu. Sol bacağımı açıkta bırakan bir yırtmacı vardı. Eteğinden belimin sol tarafına doğru uzanan Gül ve kelebek işlemeli grili motifler uzanıyordu. Kollarım ve omuzlarım açıktaydı. Halter yaka elbisemin boynu dantel detaylıydı. Eldivenlerimin üzerine taktığım takılar mor ve yeşilin uyumuyla parlıyorlardı.

Derin bir nefes alıp başımı dikleştirdim. Bu gece alışılmışın dışında girecektim o baloya. Bu gece bir şeylerin benim için değiştiğini herkes hisseecekti. Bu gece herkesin nefesini kesecektim. Daha doğrusu kesmem gerekiyordu. Hala kendime güvenim gelmemişti ama eğer saçlarımı bu şekilde boyamayıp böyle iddalı bir elbise seçerek baloya gidiyorsam bu kombinasyona uygun bir leydi olmalıydım.
Ulaşılmak istenen ama kolay lokma olmayan.
"Harika görünüyorsunuz leydim" dedi Natasha hayranlığını gizlemeden. Ona dönerek gülümsedim. "Senin sayende" dedim göz kırparak. Gözleri kocaman açıldı "ben ne yaptım işim sadece saçlarınızı düzeltmekti " diye söyledi mahçup bir halde. Omuzlarımı silktim "en önemli detay saç değilmidir?" Diye sordum ve yürümeye başladım. " Beni şımartıyorsunuz" dedi utanarak peşimden gelmeye başladı.
"Herkes şımarmayı hakeder Natasha" dedim kapıdan çıkarken.
Bir şey söylemedi. Beni anladığını biliyordum. Bir bakıma ikimizde aynıydık. Onuda şımartacak biri yoktu beni de. Benden sekiz yaş büyük olmasına rağmen bazen bir abla bazende samimi bir arkadaş bazen ise dükalığımız için çalışan biri gibi oluyordu. Artık onu yardımcıdan çok ablam gibi görüyordum ama bunu ona hiç söylememiştim. O sevimli suratıyla takınacağı ifadeyi çok merak etsem de içim de kendimi geri çekmeye zorlayan o dürtüye engel olamıyordum.
Uzun koridordan ilerlerken epey geciktiğimizin farkındaydım. Hiç kimse kalmamıştı. Koridorlar epey boş ve sessizdi. Bu da tetikte olmama neden oluyordu. Her an bir yerden saldırıya uğrayacakmışız gibi hissettiriyordu. Çantamı daha sıkı kavradım.
Topuklu ayakkabılarımın sesi yankılanırken çıkışa gelmiştik bile arabam tam önümde duruyordu. Yüzümü buruşturdum yine bu rahatsız şeye bineceğime inanamıyordum. "Asaletiniz daima üzerinizde olsun leydim. Geceniz umarım güzel geçer" dediğinde Natasha, kafamı sallayarak teşekkür ettim. O benle gelmeyecekti. Bu baloya halktan insanlar katılamıyordu.
Zaten yararlı olan şeylere ne zaman halk dahil edilmişti?
Son kez kararan gökyüzüne baktım ve benim için açılan arabaya bindim.
Araba hareket etmeye başladı ve on dakika sonra balonun yapılacağı yere gelmiştim. Uşak benim için kapıyı açarken dışarıya baktım. Her yer ışıl ışıldı. Uzattığı elini tutarak arabanın merdivenlerinden indim. Karnıma yayılan heyecan dalgalarını yok sayarak uşağın elini bıraktım ve yürümeye başladım. Dışarda olan bir kaç göz bana dönerken altın döşemeli merdivenlerden çıkmaya başladım.
İki devasa kapı benim için açılırken içlerinden bekçi şövalyelerden biri " leydim lütfen kendinizi tanıtır mısınız?" Diye sordu. Gözlerimle onu baştan aşşağı süzdüm. Gri ve beyazın yoğunlukta olduğu zırhının içinde epey heybetli duruyordu. Yüzünün yarısı görünmüyordu. Sadece kahverengi gözleri açıkta kalmıştı.
Çantamın içinden düklüğümüzün arması olan kelebek işlemeli mührü çıkardım ve ona gösterdim. "Eldoria dükalığından leydi Eleanor Eldoria " Babamın ismini geçirmemiştim. Aslında kendini tanıtma böyle yapılmazdı. İlk babamın ismini söylemen gerekirdi. Ama artık kurallar benim için o kadarda önem arz etmiyordu.
O adam fena damarıma basmıştı. Madem benim hakkımda planları vardı benimde kendim için bazı planlarım olacaktı elbet.
Şövalye kaşlarını kaldırarak geçmem için yol verdi. Sert adımlarımı içeriye yönlendirdim. Saçlarımda oyalanan gözleri dikkatimden kaçmamıştı.
Uzun kordior da yürürken içeriyi incelemeye başladım. Buraya ikinci gelişimdi hiç bir şey değişmemişti. Sütunlar beyaz ve altın rengiyle süslenmişti. Altın işlemeli sütunlar her beş metrede bir koridor boyunca ilerliyordu. Evet hesaplamalarım yanlış değilse eğer beş altı metre civarında olmalıydı. Mimari açıdan epey göz dolduran bir girişti. Kirişler den tut yerdeki fayanslara kadar özenle seçilmişti her şey.
Altın kemerli tablolarda şu zamana kadar gelen bütün kral ve kraliçelerin resimlerini barındırıyordu. Sağ tarafta Winger imparatorluğu sol tarafta ise Albagard imparatorluğunun.
Tamamen tarafsız taraf.
Yıllardır süren savaştan sonra böyle barışa gelmiş olmamız herkesin içini rahatlatmıştı ama hala iki imparatorluğun da arası gergin sayılırdı. Halk ve asiller hala birbirlerini kabullenememişlerdi. Şimdi ise yürdüğüm bu koridorun sonunda iki imparatorluğun da soyluları bulunacaktı. Bu baloya katılım zorunluydu. Herkes resmi çıkışını yapıp yetişkinliğe adımını attıklarında mutlaka bir kez bile olsun baloya katılmalıydı. Nergis çiçek dilinde yeni başlangıç demekti ve bu balonun buna öncülük ettiğine inanılıyordu. Hem yeni iş ilişkileri kurmak hemde ruh eşini bulmak için ideal bir ortamdı.
Yani görünüşte öyleydi. Benim gibi tuhaf sebeplerden orada bulunanlarda elbette ki vardı.
Balo salonunun kapısının önüne geldiğimde tekrar ismimi sordular. Buralarda yeni olduğum için beni tanımıyor oluşlarını garipsememiştim. Yine aynı cevabı verdim. Şövalye başını eğerek kapıdan içeriye beni taktim edecek kişiye bilgilerimi verdi. İsmim koca salonda yankılanırken rahat durmaya çalıştım. İşte başlıyordum.
"Sınır korumacılığından Eldoria dükalığının varisi Eleanor Eldoria huzurlarınızda"
Altın rengindeki iki devasa kapı benim için açılırken içeride ki sesler kesilmişti. Güçlü adımlarım içeriye yönlendi. İç balkonun pervazına ulaştığımda gözler bana dönmüştü. Vay canına iki yıl öncekinden daha fazla insan vardı. Her taraf ışıl ışıldı. Göz kamaştırıcı balo salonunda ben böyle yüksekten bakarken insanlar daha küçük görünüyordu. Sanki elimi uzatsam rahatlıkla onları hareket ettirebilirdim. Her zamanki gibi etrafı çiçeklerle ve bolca incik boncukla süslemişlerdi. İmparatorumuzun çiçeklere bir zaafı vardı.
Derin bir nefes verdim. Hafifçe başımı eğerek reverans yaptım ve merdivenlerden aşağı inmeye başladım.
Beyaz mermerin üzerinde topuklu ayakkabılarım epey ses çıkarıyordu. Bir elim açık sarı merdiven korkuluğundan aşşağı kayıyordu. Merdivenleri inmem bitince ortalığı bir fısıltı sesi kapladı. Herkesin gözü saçlarımda dolanıp duruyordu. Evet saçlarım yeşildi ve bunun lanet olduğunu savunanlar da vardı.

Ve doğruydu da. Lanetliydim. İlk defa bir dedikoduları tutacaktı.
Yüzüme yapmacık bir gülümseme yerleştirdim ve içeceklerin olduğu masaya doğru ilerledim. Yanımda birisi olmayınca epey boş hissediyordum.
"O saçları da ne öyle"
"Eldoria dükünün lanetli bir kızı olduğunu sanmıyorum"
"Gayrimeşru olabilir mi?"
"Kim böyle birini varis yapar?"
"Elbisesini görüyor musunuz? Gerçekten iddialı"
"Vay canına o saçlarına rağmen resmen etkilendim"
"Geçen senelerde kimse onu istemediği için bir kaç yıl baloya katılmadığını duydum"
"Bence gayet çekici neden bir patner bulmamış"
" O Eldoria Malikanesinin şımarık kızı. Kimsenin onunla anlaşamadığını duydum"
"Saçlarına bak iğrenç görünüyor"
"Lanetli leydi"
"Ahaha evet geçenlerde onun malikanesinden ayrılan bir hizmetçiden duymuştum. Ona lanetli Leydi diyorlardı"
Fısıltılar böyle uzayıp gidiyordu. Cidden duyulmadıklarını falan mı sanıyorlardı. Masanın yanına geldiğimde elime kokteylerden birini aldım. Bana dönen gözleri görmezden gelerek devasa sütunlardan birinin önüne giderek sırtımı ona yasladım. Gerçekten şu görünüşüm ve suratımla benden etkilenmelerine inanmıyordum. Kesinlikle dikkatimi çekmek için yaptıkları bir taktikti. Dikkatimi çekmek isteyecekleri son kişi olmalıydım. Tabi karşılarına geçip ' hey dostum beş parasızız ona göre' diyememek beni epey üzüyordu.
Kahroluyordum resmen...
Daha ilk saniyeden alay konusu olduğum için kendimi tebrik etmeliydim zira bunu başarabilen başka bir soylu tanımıyordum. Oldukça can sıkıcıydı. Geçen senelerde baloya katıldığım da da bana Lanetli demişlerdi ve bunu onlara çok pis ödetmiştim ama şimdi üstruplu olmam gerekiyordu. Sakin kalacak ve kimsenin suratını dağıtmayacaktım.
Herkes o kadar şatafatlıydı ki benim siyah elbisem koyunlar arasında kalan gri kurtları andırıyordu. Kızlar kabarık rengarenk elbiselerini giyinmişti. Renklerinin ayrıcalıklarından nerelerden geldiklerini anlayabiliyordun. Bana yakın olanlarda geleneksel kimonosuyla Moonshadan bir bayan duruyordu mesela. Biraz daha ileride kabarık eteği ve belden aşırı derecede sıktırmalı limon sarısı elbisesiyle Newgerden biri duruyordu.
Erkekler de keza aynı şekilde ayırt edilebiliyordu. Özellikle İronholddan gelenler daha cüsseli ve uzun oldukları için resmen aralardan seçiliyordu.
Kokteylimi yudumladım. Böğürtlen ve limon aroma aynı iki yıl önceki gibi son derece ekşiydi. Tam benim seveceğim tarzdaydı. Masa güzel yiyeceklerle donatılmıştı ama midemdeki Ağrı yüzünden anca içebilirdim.
Etrafı incelemeye devam ettim. Bir grup oldukça gürültü şekilde sohbet ediyordu. Salonun köşesinde Newger den bir adamla Eldoria dan bir kadın oldukça yakın bir şekilde konuşuyorlardı. Ne ara bu kadar samimi olmuşlardı bu millet. Birbirlerini ilk defa gördüklerine yemin edebilirdim.
Her yıl buraya yüzlerce insan gelirdi ve hepside kendine bir patner bulduğu için diğer sene gelmezdi. Bende işte buradaydım. İki yıl önce kendime patner bulma çabası bile göstermemiş hatta yanıma gelenleri oldukça samimiyetsiz bir şekilde geri göndermiştim. Sonrasın da da babamın bir ton azarını işitmiştim tabi ki. O zamanlar ergenlikten yeni çıktığım için babamın ne demek istediğini anlamamıştım ama şuan farkediyordum da burası müttefik kurmak için oldukça elverişliydi.
Eh tabi o dar korseyle kimse rahat olmamı benden isteyemezdi. Eziyetti resmen.
Bendeki gözler yavaş yavaş dağılmaya başlamıştı. Artık balo eski gürültülü haline dönüyordu. Rahat bir nefes verdim. Birinci kısmı atlattık.
Kokteylim dibi görürken can sıkıntısıyla yerimde kıpırdandım. Gözlerim araştırmalarım sonucu seçtiğim kişiyi, ona ait bir arma bir sima arıyordu ama yoktu. Buraya onu bulmaya gelmiştim ama hiç bir yerde göremiyordum. Sanırım durduğum yer gözetlemek için o kadarda elverişli değildi.
Ebonbrooktan birini görmüştüm epey genç bir çocuk ve Opelcrestten bir kızda neşeli bir şekilde kadehini yudumluyordu. İkiside yakalarına taktıkları lordluk armasından kolayca seçiliyordu. İki Lordluk da karşı İmparatorluktandı. Bizim İmparatorluğumuzda Lordluk değil Dükalık sistemi vardı.
Sırtımı sütundan ayırarak masaya yöneldim. Kokteylimi yenileyip aradığımı başka sütun önlerinde bulmaya çalışacaktım.
Az önce bıraktığım şişeyi ararken kaşlarım çatıldı. Bu masaya gelende olmamıştı şişe nereye kaybolmuş olabilirdi? Masanın etrafında dönerek şişeyi aradım. Şu tabağın önüne koyduğuma eminim.
Bir anda burnumun ucunda bir şişe belirince gözlerimi açarak geri çekildim. Şaşırmıştım. Dikkatim dağılmış olmalıydı. Kafamı gözüme şişeyi sokmaya çalışan kişiye döndürdüm.
"Sanırım bunu arıyorsunuz leydim?" Açık kahverengi saçları ve koyu kahve gözleriyle Newger dükalığından biri karşımda otuz iki diş sırıtıyordu. Elindeki şişeyi önümde salladı.
Gözlerimle kısaca onu süzdüm "ah nereden bildiniz?" Dedim şaşkınlığımı silerek ve maskelerimden birini yüzüme geçirdim. Gözleriyle beni süzdükten sonra "böğürtlen ve limon aromasına bayılırım. Epey masada dolandınız bende belki bunu arıyor olabileceğinizi düşündüm" diye söyledi.
Zoraki bir şekilde gülümsedim "teşekkür ederim bende bu aromayı seviyorum. İyi tahmin" dedim. Şişenin kapağını açarken kadehini masaya bıraktı. İçtiği şey benim kokteylim bile değildi. Sadece benimle konuşmak için saçma sapan bir plan kurmuştu ve başarılı da olmuştu. Kadehimi ona doğru uzattım ve doldurmasına izin verdim.
Gözlerimi hareketlerinden ayırmıyordum. "Siz Eldorialılar hep böyle dikkatli mi bakarsınız?" Diye sordu işini bitirip şişeyi masaya bırakırken. Tek kaşımı kaldırdım. Demek onu incelediğimi farketmişti. Gülümsememi korudum "kişiye göre değişir " diye cevap verdim.
Saçlarını düzeltti ve gülümsemeye devam etti. Aslında oldukça yakışıklıydı. Sert yüz hatları yoktu. Pürüzsüz yüzünde tek bir iz bile görünmüyordu. Benden yaklaşık 20cm uzun olmalıydı. Üzerinde ki takım elbisesi resmen ben buradayım diyordu. Sarı ve beyaz, bir Newger asili olduğu 3 günlük yoldan anlaşılırdı.
"Bunu iyi bir şey olarak alabilirmiyim leydim?" Diye sorduğunda omuz silktim "nasıl isterseniz" diyerek geçiştirdim. Gözlerim etrafı incelemeye döndü.
"Oldukça ulaşılmaz görünüyorsunuz leydi Eleanor yoksa bu sene de mi partner bulmak için burada değilsiniz?" Sorduğu arsız soruyla hızlıca bakışlarımı ona yönelttim. Ağzımı açıp hiç hoş olmayacak şekilde konuşacakken yanımıza yaklaşan iki Newgerli kızı görünce susmak zorunda kaldım. Böyle durumlarda kendimi tutmalıydım. Bu huyumu hala yenememiştim.
Yanımıza gelenlerden biri epey kısaydı ve pembe kabarık bir elbise giymişti. Kahverengi saçlarını sıkı bir topuz yapmış bolca aksesuarla süslenmişti. Diğeri ise şeftali rengi elbisesi ve orta boyuyla daha ilgi çekici görünüyordu. Saçlarını salık bırakmış ve İncili bir taçla süslemişti.
Ben olsam bu elbiseye beyaz ve elbisenin renginde çiçekler yerleştirirdim. Böylece daha sevimli ve büyülü görünebilirdi.
Kısa olan gözlerinde ki yargılayıcı bakışı değiştirerek kocaman gülümsedi ve önümdeki adamın yanına geçti "marki Alaric sizi burda görmek ne güzel" dediğinde gülümsemesindeki yapmacıklık neredeyse yüzümü buruşturmama neden olacaktı. Başlarıyla bana hafifçe selam verdiler. Neyseki bunu yapabilecek saygıdalardı. Görmezden gelmenin başka bir yolunu bulmuşlardı. Katlanılamaz yaratıklar.
"Marki her zamanki gibi ışıl ışılsınız."
"Evet öyle değil mi Düklüğümüzün yıldızı"
Bulanan midem yüzünden kaçmak için aklımı çalıştırdım.
Demek bir markiydi. Buda demek oluyor ki Newger düklüğünün oğullarından biri. Şaşırmamıştım. Bu aurada ancak bir dük veya marki olabilirdi. Oldukça yakışıklı ve iddialıydı. Ve şu kızlar kaçmam için iyi fırsat vermişlerdi. Benim bulmam gereken kişi farklıydı. Tabi Marki Alaric de güzel bir seçim olabilirdi ama geceleri uyumayıp planımı yaptığım kişi o değildi.
Ve de tabikide bana yapılan bu saygısızlığı affetmeyecektim. O zamanları iki yıl öncede bırakmıştım. Beni görmezden gelmek için akıllarını kaçırmış olmalıydılar.
Öksürerek dikkatleri kendime çektim. "Bir düklüğün yasal varisi karşısında sadece baş selamı vermek... Ah sanırım Newger dükalığı hala gençlerini eğitmekte zorlanıyor." Hoşnutsuzluğum karşısında kutsallaştırdıkları markiden uzaklaşarak asi ve kibirli ifadelerini yüzüme diktiler. Kısa olan sanki dünyanın efendisiymiş gibi "üzgünüz ama burada varislerin konusu geçecekse pekte söz hakkına sahip gibi durmuyorsunuz leydi Eleanor" dediğinde büyük bir çaba göstererek beynime sıçrayan kanı durdurdum.
Newger dükalığı kralın akrabalarından ve asil kandan oluşuyordu. Yani şu anki imparatordan önce gelen imparatorlarında akrabalarını barındırıyordu. Buda statümüm onlarla kıyaslanamayacak kadar az olduğunu gösteriyordu. Aslına bakarsak statüm düşük değildi onlarınki fazla yüksekti. Tabi bu onların gözündeki haliydi. Winger imparatorluğunda her dükalığın sahibi asil kandan sayılırdı.
Kendisini büyük görmek için yanlış yolu kullanıyordu.
Arkadaşının bu arsız kelimeleri diğerinin hoşuna gitmemiş olacakki dirseğini Arkadaşının koluna geçirdi ve saygıyla eğildi "kusura bakmayın leydi Eleanor cahillik ettik. Ben Newger dükalığından leydi Deborah. Marki Alaricin kuzeni oluyorum. Umarım bir defaya mahsus bu saygısızlığımızı mazur görürsünüz." Dediğinde bu kıza neden bu rengin yakıştığını anladım. Üzerindeki elbise onun gibiydi. Oldukça naif ve akıllı. Ama aynı zamanda da tuhaf bir şeyler seziyordum ondan. Neden ilk başta yapmak varken şimdi böyle anlayışlı gibi davranıyordu?
Dudaklarımı samimi olacak şekilde kıvırdım. Oyunları pek sevmezdim ama ayak uydurabilirdim, en azından birileri aklını kullanabiliyordu. Yanındaki arkadaşı utançtan morarırken Laydi Deborah başını kaldırmadan beni bekledi.
O sevimli ve samimi yüzünün altında daha farklı bir canlı yatıyordu bundan emindim. Çünkü hisler ve gözler yalan söylemezdi. Ve ben ikisini de görebiliyor, hissedebiliyordum.
"Elbette Leydi Deborah. Kanla elde edilemeyecek şeyler var öyle değilmi? Lütfen başınızı kaldırınız" dedim ince olmaya çalışarak. Kısa olan yaptığım imandan dolayı daha da sinirden köpürür vaziyete gelmişti ama hiç oralı olmadım. Artık bazı şeyleri alttan falan almayacaktım.
Deborah başını kaldırdı ve samimi bir şekilde gülümsedi. Doğal bir güzelliği vardı ve Alarice hiç benzemiyordu. Kuzen olduklarını söylemeseydi anlayamazdım büyük ihtimalle. Kahverengi saçları beline kadar uzanıyordu. İnci tacı ve aralara örülü şekilde bırakılmış saçlarıyla oldukça hoş bir görüntüsü vardı. Kahverengi gözleri ışığın yansımasından mı bilinmez ışıl ışıldı. Benim asla sahip olamayacağım ışıltı gözlerinde yer edinmişti.
Hafifçe uyarırcasına arkadaşına bakarak öksürdü. Az önce buraya geldiklerinde baskın karakterin pembeli olan olduğunu düşünmüştüm ama baskın karakter Deborahtı. Şaşırmamıştım bu kızdaki enerji tamda geldiği yere yakışıyordu. Neyseki düşman değildik. Sinsilerden pek haz etmezdim.
Pembeli ikazı anlamış olacak ki sıkıntılı bir ifadeyle eğildi "Daha öncesinden kendimi uygun tanıtmadığım için özürlerimi sunarım leydi Eleanor. Ben Newger dükalığından leydi Amata. Umarım bu saygısızlığım sizi çok rahatsız etmemiştir. Bazen böyle boş boğaz olabiliyorum" diye kendini açıkladığında ve özrünü sunduğunda hafifçe başımla onayladım "anlıyorum leydi Amata umarım bu huyunuzu en kısa zamanda törpüleyebilirsiniz" dedim. Leydi Amata başını kaldırarak eteğini bıraktı ve başıyla beni onayladı.
Her şey olması gerektiği gibiydi şimdi.
Kızlar tekrar markiye döndüklerinde bende ona baktım. Gözlerindeki hayranlıkla bana bakıyordu. Hiç bir şey yapmamıştım. Bu kadar etkilenecek ne vardı? Yine de ifademi bozmadım. Omuzlarım dik bakışlarım sabitti. Ama onun bir şey demesine fırsatta vermedim.
Eteklerimi hafifçe tuttum ve kızlara reverans yaptım. "O zaman izninizi istiyorum. Siz rahat rahat konuşun" dedim. Leydi Deborah tekrar başını hafifçe eğerek "elbette izin sizindir"dedi. Normal Newgerlarda olan kibir onda da mevcuttu. Gözlerindeki o asi pırıltıyı çok kez görmüştüm asla kaçırmazdım. Bilerek ilk başta bana selam vermemiş, beni test etmişti. Daha sert çıkışsaydım büyük ihtimalle kendini daha çok ezecek ve beni kötü çıkarmaya çalışacaktı. Ve herkesin gözünde masum ve sevimli Deborah olacak bende kötü kadın Eleanor olacaktım. Hah, sinsiceydi ama zekice değildi.
Leydi Amata bir şey demedi. Yüzüme bile bakmak istemiyor gibiydi. Sinir bozucu yaratık.
Marki Alaric bana seslenmek istesede ona izin vermedim. Zaten Amata benden kurtulmak istiyormuş gibi hemen odağını ona döndürdü. Arkamı dönerek gayet normal bir hızda onlardan uzaklaştım. Kimsenin oradan kaçtığımı falan düşünmesini istemiyordum
İkinci kısımı da atlattık.
Elimde sallayıp durduğum kadehimi yanından geçtiğim bir masaya bırakmayı da unutmadım. Ne olur ne olmaz. Onlardan olabildiğince uzağa giderek başka bir masanın çaprazına geçtim. Ne yazık ki burada kokteylimden kalmamıştı. Umarım birazdan yenilenilirdi.
Çok ses vardı. Çok fazla koku vardı. Beni tetikleyen çok fazla etken ve dalgalanmalar vardı. Bunlarla başa çıkmayı öğrenmiştim. Ama hala zor geldiği zamanlar oluyordu. Şimdiki gibi aşırı kalabalık ortamlar bana göre değildi.
Diğer insanlar gibi değildim. Duyularım onlarınkinden daha farklı çalışıyordu. Bazen havadaki en ufak bir koku değişimini bile algıladığım oluyordu. Renkler benim için daha canlıydı. Her bir renk hayatıma yön verecek kadar baştan çıkarıcı olabilirdi benim için. Çiçekler gibi.
Havayı içime çektiğimde her kokuyu çok rahat alabilirdim. Tehlikeyi sezebilirdim. Kötü tarafı sadece tehlikeyi seziyor oluşumdu . Eğer biri bana tehlikeli olmadığını hissettirirse onu bir tehdit olarak algılamazdım. Havadaki dalgaları birbirinden ayırabiliyordum. Bu daha çok dönüşümlerimde oluyordu ama oluyordu.
Tam anlamıyla doğa dışıydım.
Düşünceli bir şekilde etrafıma bakındım insanlar yanıma yaklaşmaktan çekiniyordu. Etrafımdan geçicekleri zaman yaratığa bakıyorlarmış gibi saçlarıma bakıp hızlarını arttırıyorlardı. Korkmaları gereken saçlarım değildi ki. Ne gülünçtü.
İki sene öncekinden farklı olarak sadece bu vardı. Sadece saçlarımın rengi değişmişti ama onlar çoktan beni damgalamışlardı. Halbuki iki sene önce bana lanetli diye hitap etmeyi aklıllarından bile geçiremezlerdi. Bende onlar gibi normal bir insandım. Şimdi ise resmen düşünceleri yüzlerinden okunuyor ve etrafa salgıladıkları o nefret dalgaları hissedilebiliyordu. Bundan gına gelmişti artık.
Yerimden ayrıldım ve salonda dolanmaya başladım. Olduğum yerde duramayan biriydim. Az önce bile iyi dayanmış ve on dakika boyunca durum kontrolü yapmıştım. O pembeli küstaha ve sinsi arkadaşına bile katlanmıştım!
Keşke güzel bir şarkı çalsaydı. Ve danslar başlasaydı. Tek dikkatimi çeken kısım orasıydı. Dans etmeyi oldum olası sevmişimdir. Duyguları dışarı yansıtmanın başka bir yolu gibiydi. Tabi öğrendiğim dansları kimseyle paylaşamamıştım. Çünkü beni izleyecek ve yanlışlarımı düzeltecek bir annem, beni umursayan ve her şekilde alkışlayan bir babam yoktu.
İmparatorluğumuzda danslara çok önem verilirdi. Her geleneksel dansın yapıldığı belli günler vardır. Erkekler de dahil herkes bu dansları öğrenirdi. Bu ülkenin bir simgesi gibiydi. Birazdan danslar başlayacaktı. Nergis balosunda her sene Barış dansı yapılırdı. Bu da eşleşen insanların salonun ortasına gelerek beraber ettikleri danstı. Ortaya o kadar büyüleyici bir görüntü çıkıyordu ki iki yıl önce üst kattan ağzım açık izlemiştim.
Tabi bir partnerim olmadığı için dansa katılamamıştım. Oldukça hayal kırıklığıydı. Hatırlıyordum da yalnızlığım tekrar yüzüme vurulmuştu.
Etrafa bakınırken dış balkona açılan kapıyı gördüm. Ah şükürler olsun. Hızlı adımlarla balkona çıktım. Ruhum bu ortamdan kaçmak için adeta yalvarıyordu. Eski ben olsa şimdiye kadar çoktan balodan gitmişti ama o kızın üstüne denizler dökülmüştü. Artık mücadele eden kişi ruhum değil bedenimdi.
Hava akşam serinliğiyle beraber rahatlatıcıydı. Şansıma balkonda bir kişi bile yoktu. Bahçedeki çiçeklerin kokusunu almak pek iyi gelmesede yine de rahatlatıcıydı.
Esen rüzgarın eşliğinde korkuluklara kadar gittim. Gece uzun olacak gibiydi. Balkon sarayın geniş bahçesine bakıyordu. Bahçe beş Yola ayrılmış ve her yol ustalıkla düzenlenmişti. Çalılıklar ve ağaçlar simetrik bir şekilde beş yolun kenarından ilerliyordu.
Ve ay... Bu gece daha fazla parlıyordu sanki.
Kollarımı korkuluğa yasladım ve dinlenmek için kendime zaman ayırdım. Şuan yanımda bir arkadaş olsa belki hiç fena olmazdı ama ne yazık ki kimse arkadaş olmak için beni seçmezdi. Bende seçilmek için hiç bir şey yapmıyordum ya orası ayrıydı.
Saçımdan kurtulan bir kaç tutam rüzgarla beraber dans ediyordu. Havada kargaşanın dalgaları kol geziyordu. Herkes birbirine yetişme telaşındaydı. Kaçıracakları fırsatlar, paralar, zevkler onları delicesine korkutuyordu.
Elimi boynuma attım ve ağrıyan yeri ovdum. Bu araba yolculuğu bana hiç iyi gelmemişti. Dönüşümümden sonra birkaç gün dinlenmem gerekiyordu ama bilin bakalım ben ne için hazırlanmakla meşguldüm?
Daha yüzünü bile görmediğim müstakbel kocamı görmek için elbette!!!
Ve buraya geleli yarım saatten fazla olmasına rağmen lordumuz kendini göstermemekte kararlı gözüküyordu. Ne yazık ki ben o kadar sabırlı bir insan değildim. Buradaki dans gösterisi biter bitmez buradan gidecektim. Yoğun dalgalar yeterince yıpratıyordu bedenimi.
Gözlerim bahçede dolanırken tüylerimin bir anda ürpermesiyle yaslandığım yerden doğruldum. Bu his, yabancı ama tanıdıktı. Uzun zamandır hissetmediğim bir şeydi. Bir şeyler ters gidiyor olmalıydı çünkü hislerim beni yanıltmazdı. Tehlikeyi hissedebiliyordum.
Gözlerim herhangi bir tersliği bulmak için etrafta dolaştı. Vücudum alarma geçmiş gibi gerilmişti. Ama nedense bahçede bir terslik görünmüyordu. Belkide tehlike içerideydi? Buna pek ihtimal vermiyordum çünkü burası imparatorluk koruması altındaydı ve buraya yapılan saldırı iki ülkeye de aynı anda yapılan saldırı demekti. Kimse bunu göze almazdı?
Yani delirmeyenler dışında.
Kendimi rahatlatmaya çalışarak dikkatli bir şekilde balkondan çıktım ve içeriye girdim. Zaten bugün içimde tuhaf bir heyecan kol gezip duruyordu sanırım artık gelecekten de hisler almaya başladım aman ne güzel gerçekten!
İçimdeki tedirginlikle kendimi koruyabileceğim bir yer aradım. Ama herkes şüpheli listeme giriyordu. Burada güvenebileceğim bir arkadaşım bile yoktu. Şaka gibi ama arkama sütunları almak daha güvende hissettiriyordu buradaki insanlardan.
Yüzümü sabit tutmaya çalıştım. Hiç bir zaman zayıf yönümü insanlara göstermek gibi bir saçmalığı yapmazdım. Hızlı adımlarla çıkışa ilerledim. Altın rengi devasa kapıların önünde beni içeriye takdim eden Kahya aynı saygılı ve dik duruşuyla orada bekliyordu. Sıkıcı olmalıydı çünkü benim asla yapabileceğim bir iş değildi.
Benim geldiğimi farketmiş olacak ki zaten düzgün olan vücudunu düzeltti. Üzerine giydiği siyah tunik, krem rengi pantolon ve siyah ceketiyle tam bir beyefendi havası veriyordu.
Gözlerini bana çevirdi ve ben önünde durunca saygıyla eğildi. "Leydi Eleanor size nasıl yardımcı olabilirim?" Dediğinde ismimi bilmesi beni şaşırtmadı çünkü bu tarz kahyaların hafızası özellikle üretiliyor gibiydi. Son derce kusursuz olmalıydılar.
İçimdeki tedirginliği dışarı yansıtmamaya çalışsamda buraya gelince tehlike çanlarım daha da çalmaya başlamıştı. Bir şeyler çok tersti. Gözlerimi kıstım ve sanki öylesine bir şeyden bahsediyormuş gibi "sevgili baş Kahya oldukça yorulmuş olmalısınız" diye söyledim. Konuya direk girmeyi seven biri olsamda şuan bunu yapmak mantıklı gelmiyordu.
Şu hissettiğim dalgalanmalar beş dakika önce olsaydı çok rahat yönümü değiştirebilirdim!
Hafifçe tebessüm etti "çok naziksiniz leydim. Görevimi yapmaktan onur duyuyorum bu beni yormuyor" dediğinde başımı salladım. Verilebilecek en normal cevapları veriyordu. Bende gülümsedim ve "biliyorsunuz Kahya burada çok fazla insan var ve ben düklüğümün bana kazandırmış olduğu bazı hislere yenik düşerek buraya geldim. Acaba güvenliğimiz ne düzeyde?" Diyerek diyeceklerimi yumuşatmaya çalıştım.
Sonuçta ben sınır güvenliğinden sorumluydum ve güvenliğimizi sormam o kadar da mantıksız değildi.
Kaşlarını kaldırarak düşündü. Kalın kaşları ve ince bir yüzü vardı. Hatta vücududa epey inceydi. Uzun burnu hafifçe aşağıya eğikti.
"Endişenizi gayet iyi anladım leydim ama imparatorluğumuz bu gecenin güvenliği için hiç bir masraftan kaçınmadığını size söylemek isterim." Dediğinde hafifçe başımı salladım. Arkasında ki iki şövalye tam karşıya bakıyor olsa da bizi dinlediklerini biliyordum.
Daha fazla dikkat çekmemek iyi olacaktı. Başıma dert almak istemezdim.
Eteklerimi hafifçe tutarak bacaklarımı büktüm "beni bilgilendirdiğiniz için teşekkürler Kahya yine de ne olur ne olmaz diye bütün şövalye birliklerini kontrol ederseniz sevinirim." Dedim. Gözlerini kıstı "leydim bir kusur görmüş olmasın?"
İfademden ödün vermedim ve "hayır bir sorun görmedim ama böyle zamanlarda biliyorsunuz şövalyeler boşlayabiliyor. Yoksa yüce imparatoluğumuzun güvenlik sisteminden asla şüphe etmem" diye söyledim. Samimi olmaya ve dikkat çekmemeye çalışıyordum. Bu adam tekin değilse ben hiç değildim.
Başını hızlıca aşağı yukarı salladı ve "içinizi rahatlatmak için şimdi iki adamı görevlendireceğim şövalyeleri kontrol etmeleri için. Sizde bu sayede gecenizin keyfini çıkarabilirsiniz" dedi ve gülümsedi. İçimdeki rahatsızlık gitmese de bir an önce buradan çıkmam lazımdı. Aşşağıda boş boğaz insanlara karışmak şuanki gerici havadan daha ilgi çekiciydi.
Bende aynı şekilde gülümsedim ve teşekkürlerimi ileterek yanından ayrıldım. Samimiyetsiz gülüşünün ardında bir şeyler yatıyordu ama tek başıma bütün işleri yüklenemezdim. Yüklensem bile bir sonuca varabilirmiydim emin değildim.
Yalnız olmak zordu.
Tekrar insanların arasına karıştım kahyanın gözlerini sırtımda hissedebiliyordum. Ama dönüpte ona bakmayacak sanki gerçekten öylesine gelip denetlemişim gibi davranacaktım.
Balkonda olmak tehlikeliydi. Direk açık hedeftim. İçeride olmak da tehlikeliydi o zaman da tehlikenin yerini kestiremiyordum. Bu nasıl bir ikilemdi ya.
Bir masanın yanına geldim ve elime diğerlerinden daha uzun olan kadehi aldım. Kokusuna bakılırsa çilek aromalıydı ve ben bu aromadan nefret ediyordum ama yüzümü buruştursamda kadehi bırakmadım. Burada herhangi bi kendini savunma aleti yoktu ama bu kadeh kırıldığında ve doğru yere isabet ettiğinde ölümcül olabilirdi.
Şaka gibi hayatımı bir kadehe bağladım. Mükemmel!
Tüylerimin ürpertisi geçtiğinde kaşlarım çatıldı. Gitmişler miydi? Belki de vaz geçmiş ve iki krallığın önemli insanlarına saldırmayı mantıklı bulmamışlardı.
Yada ikinci seçenek saldırmak için doğru anı bekliyorlardı.
Nefesimi sıkıntıyla verdim. Umarım birinci seçenek olurdu. Her ne kadar buradaki kimse dostum olmasa da bana hiç bir zararları yoktu. Kimsenin incinmesini istemezdim. Elimdeki kadehi hafifçe sallayarak tadına baktım. Fazla şekerli. Korkunç.
"Hangi cani yapmış bu karışımı be" diye homurdanırken arkamdan birinin yaklaştığını hissettim. Ama o tarafa dönmedim. Dönersem dikkat çekerdim. Belkide sadece masaya gelen herhangi biriydi. Hislerime güvendim çünkü tehlike sezmiyordum. Negatif bir duygu hissetmiyordum.
Bir kızın hayranlıkla "vaayy" dediğini işittim. Doğruca arkama bakıyordu. Kaşlarım biraz daha çatıldı. Ve bir anda birkaç göz daha bize dönerken rahatsız hissettim. Herkes hayran hayran arkamdaki kişiye bakıyordu ve fazlalık gibi hissetmeme neden olmuşlardı. Sanki burda bulunmamam gerekiyordu. Ve kimdi bu arkamda ki kişi?
Karnıma tuhaf bir heyecan yayılırken arkama dönme isteğimi bastırdım. İleriye doğru birkaç adım atıp hem kızlara bakmaları için alan sunacaktım hem de bunca gözden kaçacaktım.
Evet evet kesinlikle böyle yapmalıyım.
"Oldukça rahatsız görünüyorsunuz leydim" diyen hafif kalın bir erkek sesiyle olduğum yerde durmak zorunda kaldım. Bana mı diyordu? Ve sadece arkamdan rahatsız olduğumu nereden anlamıştı? Ben şuan başıma dert almıyordum öyle değil mi?
Bozuntuya vermeden kafamı sağa çevirerek arkama baktım. Arkamdaki kişi her kimse onu görmem için tamamıyla arkama dönmem gerekti. Bu adam... Resmen onu ararken birden karşımda belirmesi olacak iş değildi.
Uzun boyu beni ikiye katlardı büyük ihtimalle. Yada şuan o kadar heybetli görünüyordu ki hayal gücüm devreye girmişti. İri vücudunu saran siyah takım elbisesi görsel şölenle birlikte tamamıyla ben buradayım diyordu. Kahretsin o üzerindeki işlemeleri kim tasarlamıştı? Bu desenler kimin aklına gelmişti? Hemen beni bulmalıydı bu kişi! Sol göğsünün hemen üzerinde büyükçe bir Şahin arması taşıyordu. Evet saatlerdir aradığım arma tam arkamdaymış meğerse.
Kafamı vücudundan ayırarak yüzüne çıkardım. Kısık gözleri doğrudan bana bakıyordu. Maviye çalan bu rengi tam anlatamazdım. Turkuaz mıydı? Yeşil miydi? Renklerle aram hep iyi olmuştu ama bu adam için söyleyebileceğim bir renk yoktu. Biçimli burnunun altına sanki özenle seçilmiş dudakları hafifçe kıvrılmış gülümsemeye yakın duruyordu. Çenesi Keskin değil yumuşaktı ve çehresi ile birleşince sertlik ve yumuşaklık bir araya geliyordu sanki. Ah, iki zıt şey nasıl bir adamda birleşmiş olabilirdi?
Zıtlıklara zaafım olduğunu daha önce söylemiş miydim?
Yutkunmamı zar zor engellerken fazlaca onu incelediğimi farkettim. Tuhaf görünüyor olmalıydım. Hemen kendime gelerek Eteklerimi tuttum ve reverans yaptım. "Winger imparatorluğu Eldoria düklüğünden leydi Eleanor, sizi selamlarım"
Elini sol göğsüne koyarak reveransıma karşılık verdi. başını hafifçe eğerken arkaya doğru taradığı saçlarından bir kaç tutam önüne düştü. "Albagard imparatorluğundan lord Lucian Darkwood sizi selamlarım"
Nefesimi tuttum. Eteklerimi bıraktım. Kaç saattir onu arıyordum ve gitmek için fırsat kollarken bir anda karşıma çıkmıştı. Demek o buydu? Savaş alanının canavarı, Darkwood lordluğunun lordu. Onun hakkında çok bilgi yoktu ama savaş alanında korkunç biri olduğunu duymuştum. Yüzünü bile kimse bilmiyordu. Ne bir resmi nede onu tanımlayan bir örnek vardı.
Ve ondan yayılan bu enerji. Ona yaklaşmak istiyordum. Bu nasıl bir güçtü böyle? Nefes kesen bu görüntüsünün dışında vücudundan yayılan bu yakıcı enerji karşısında ki kişiyi çok rahat kandırabilecek güçteydi.
Bu hissi benden başka hisseden var mıydı? Buna aura diyip geçebilirlerdi ama hayır ondaki enerji basit bir aurayla kalamazdı.
Ondan sızan şey büyüydü. O kadar çok büyüyle dolmuştu ki büyüsü sızıyordu. Vay canına! Bu kadar fazla büyüyle nasıl hayatta kalmıştı böyle?
Boğazımı temizledim. Kendimi acil toparlamam lazımdı. Bu kadar fazla büyüye çekilmem gayet normaldi ama sapık gibi görünecektim. Ve buradaki herkesin gözü bize kaymaya başlamıştı. Eh tabi bende olsam bu adamdan bakışlarımı alamazdım.
Daha da önemlisi, resmen, ben bu büyü fıçsıyla evlenmeyi mi düşünmüştüm!? Bu benim ölümüm olacaktı emindim. Ondan sızan büyü kalbime işlerse bu benim sonum olurdu. Benim lanetim aşırı büyü patlamalarından oluyordu. Vücudum fazla büyüyü kaldıramadığı için dönüşüm geçiriyordu.
Ve bu adam büyünün kaynağı gibi önümde dikiliyordu!
Eleanor, kızım çok yanlış adamı seçtin.
Başını kaldırarak bana baktı. İkimiz arasında tuhaf bir sessizlik vardı. Her ne kadar kafamın içi düşünce seliyle yıkılıyor olsa da yüzümü ifadesiz tutmayı başarıyordum. "Sizinle tanışmak bir onurdur lord Lucian Darkwood" dedim kibarlığımdan ödün vermeyerek.
"Aynı şeyi bende söylemek istiyorum leydi Eleanor." Gözleri gözlerimden ayrılmıyordu. Ona söylemek istediğim şeyler vardı ama hepsi aklımdan uçup gitmişti. Bu büyü işi yaptığım bütün planları altüst etmişti. Hemen buradan kaçmalıydım!
Gülümsedim. Bir anda ortalığa davul sesleri eklenince irkilmeme engel olamadım. Aniden gelen şeylerden gerçekten nefret ediyorum. Aniden gelen saldırı, aniden gelen öfke, aniden gelen yüksek sesler.
Elim kalbime giderken sakinliğimi korumaya çalıştım. Bir şey olmamıştı sadece Dans için davullar çalmaya başlamıştı. Bir dakika dans vakti gelmiş miydi? Ne çabuk. Zaman tahmin ettiğimden daha hızlı ilerliyordu.
Herkes seçtiği partnerleriyle el ele tutuşup salonun ortasına doğru ilerlemeye başladığında nefesimi verdim. Bu gece de partnersizdim. Dansa katılamayacaktım. Üzerime iki yıl önce ki kasvet çöktü. Yalnızlığım dışarıdan da farkediliyor muydu bilmiyordum ama ben derinden hissediyordum.
Tekrar önüme döndüm. Darkwood elini bana uzattığında şaşırarak yüzüne baktım. Beni dansa mı kaldıracaktı? "Bir partneriz yokmuş gibi görünüyor leydim. İzin verirseniz sizi dansa kaldırmak isterim"
Tam da dans edemeyeceğimi düşünürken bu teklifin gelmesi hem beni sevindirmiş hemde şaşırtmıştı. Kimseyle şuana kadar dans etmemiştim. Yapabilecek miydim emin değildim ama kendime güveniyordum. Dansa olan tutkum beni yarı yolda bırakamazdı. Hayır kontrolümü kaybedemezdim. Red etmeliydim. Adam benim için canlı bomba gibiydi. Ama çok saygısızca olurdu red edersem. Balo da biri bir leydiyi dansa kaldırmak isterse onu geri çevirmek kabalık sayılırdı. Her şekilde çıkmazdaydım. Tamam mantıklı düşünelim danstan sonra normal bir şekilde ayrılabilirdik sorun yoktu. Sakinleş Eleanor.
Başımı sallayarak "elbette size eşlik etmek isterim" dedim ve elimi avcuna bıraktım. Büyük elinin içinde elim kaybolmuştu. Eldivenli ellerimle ellerini tam hissedemiyordum ama ona temas ettiğimde vücuduma yayılacak olan büyüyü sezebiliyordum.
İşte şimdi üçüncü kısmı atlatmam lazım. Hemde evlenmeyi düşündüğüm adamla!
Bölüm sonu🩵
umarım beğenmişsinizdir. Yorumlarınızı bekliyorum canlaarrr(・∀・)