İçeriğe geç

Kelebek Ve Bal

Bölüm 1 · 11 dk okuma

Kelebek Ve Bal

Bölüm 1

İlk Ve Son Aşkımın Miladı

❝Bir kavanoz içi boş, artık içinde bir Kelebek var. Bir göz, artık kavanozun içine akmış bal.❞

Bir başlangıç ardından gelen bir hayal, bir umut ve yıllanmış bir aşk. Dünyanın bile varoluş süreci altı günde tamamlanmışken benim onunla varoluşum bir anlıktı. Ben namı İstanbul'a yayılmış Kelebek Mavi! Hayatımın başlangıç noktası sayıp sıfırı tam oraya konumlandırdığım, hiçbir zaman unutmadığım ve unutmayacağıma emin olduğum bir anımı anlatarak başlamak istiyorum çünkü burada varoluş nedenim de o, eğer bana hayatımda pişmanolduğum bir şeyi sormak isterseniz size ilk cevabım ona âşık olmak olurdu, eğer hayatımda iyi ki yapmışım dediğim bir şeyi sormak isterseniz o da, ona aşık olmak olurdu muhakkak.

Bu anıya başlamadan önce hatırladığım kadarıyla yaşımı söylemem gerek -bir saniye izin verin lütfen, matematiğim onunki kadar iyi değil parmaklarım yardımıyla o seneyi tahmin ediyorum anlayacağınız üzere bu biraz zaman alıyor- dokuz, on yaşlarında olmalıyım. Dişlerim dökülmüştü bu nedenle peltek konuştuğumdan dediğim şeyler pek anlaşılmazdı ve kelimeleri tekrar ederdim.

Son zamanlarda ortalık durulsa da o zamanlar pek tekin yerler değildi yaşadığımız mahalle, büyüklerin dediği gibi; tabiri caizse iti kopuğu eksik olmazdı fakat beni bu mahallenin tehlikelerinden koruyan iki cesur kahramanım vardı meraklanmayın sabrınızı koruyun sırasıyla hepsini anlatacağım.

Bu koca dünyada başka bir şehir, mahalle yokmuş gibi düştüğümüz çukurdu burası belki de hayatın bizi sürüklediği bir serüveninin parçasıydı bilemezdim ve en önemlisi de bilemezdik. Bu bilinmezliklerdi aslında bizi bir araya getirip kör düğüm yapan.

Yakıcı güneş ışınları tenimde arsızca gezinip beni bunaltırken huzursuzca kıpırdandım yerimde. "Salak mısın be bir alamadın!" diye bağırdım sinirle.

"Tamam Kelebek aldım sayılır."

Ömrü hayatımda ön yargılarımı kırıp ilk defa futbol oynamıştım onun da sonucu pek iyi sonuçlanmış sayılmazdı. Ağacın tepesine attığım topu önce gol sanıp sevinerek zafer dansı yapmış daha sonra gol olmadığını anlayınca somurtup huysuzca Arda'yı ağacın tepesine göndermiştim aramızda kalsın topun patlamadığına da epey sevinmiştim. Top almak için harçlık aramak tam bir zulümdü bu yaşta. Topumuzun patladığını söylediğimde annem 'Oh olsun!' dercesine gülümserdi babam ise 'Bu kaçıncı top Kelebek!' diyerek hayıflanırdı. Eh! Haliyle onlar da haklıydı ele avuca sığmaz tam bir baş belasıydım -bu nedenle ailem ikinci bir çocuğa cesaret edemediler ve ömrümün sonuna kadar tek çocuk kalmaya mahkum edildim-

Arda mı? O ise burada benim sahip olduğum tek ve en iyi arkadaşımdı. Benden üç yaş büyüktü. Boyu uzun olduğu için çelimsiz duran vücudu -annem bunu her zaman az yemek yemesine bağlardı halbuki Arda taş yenilse onu bile yerdi- yere düşse kesin kırıklarla dolacaktı bunun suçlusu üstelik ben sayılırken bunu kabul etmiyor, topu alamadığına da dert yanıyordum. Uslu bir çocuk sayılmazdım ama sanırsam biraz da bencildim ya da bencil değildim sadece çocuk aklı ile düşünemiyordum o kadar. Miladım olan anıyı anlatırken kendimi kötüleyecek değildim kendinize gelin lütfen.

“Sen almaya çalış ben şurada azıcık güneşten kaçacağım yoksa bende küçük bir güneş olurum.” Arkamı dönmüş paytak, bitkin adımlarla ağacın gölgesine doğru giderken hayatımın dönüm noktası ile karşı karşıya geldim. Evet, evet onun sesini duydum! Hem de ilk defa. O ses, kulaklarımdan beynime ulaştığı an öylece kalakaldığımı, o tatlı hissin beni bir sarmaşık gibi sarmaladığını hiç unutamam, sıcacık bir heyecandı bu tıpkı annenizin size yaptığı yeni pişmiş ekmekler gibi, üşüdüğünüz zaman sığınacak yumuşacık bir battaniye altı bulmak gibi, korktuğunuz zaman sizi arkasına cesursa çekip koruyacak sıcak bir ten gibi.

“Yardım edebilirim isterseniz.” Başımı sesin sahibine çevirdiğim zaman şaşkınlıkla ağzım kocaman bir sıfır şeklini aldı, çok tatlı bir yüzü vardı. Kumral, düz saçları tel tel alnına dökülmüştü, kavanozdaki balın rengine benzeyen gözleri güneşten güç alırcasına ışıl ışıl parlıyordu, küçük tombalak burnu yüzünü daha tatlı gösteriyordu üstelik giydiği kıyafetler ve özellikle de yuvarlak, yüzüne biraz büyük gelen gözlüğü onda zeki biriymiş gibi bir izlenim uyandırıyordu, ben ise sabah temiz giydiğim akşamına tozdan topraktan süper kahramanları gözükmeyen tişörtle çok pasaklı duruyordum üstelik bu yazın sıcağında sırtladığım pembe, tavşanlı battaniyemi demiyorum bile bu konuda beni yadırgamayın tavşanlı battaniyem bu yaşıma girmeme rağmen hala yanı başımda durur ondan hiçbir zaman ayrılmadım zamanla eskiyip sökülmeye başladığında onu kullanmaktan vazgeçip özenle yanıma, yatağımın hemen baş ucuna yerleştirdim.

Alnımdan boncuk boncuk terler dökülürken güneş sanki onu sevmediğim için inadına bütün ışınlarını daha fazla üzerime göndermeye başlamıştı. Kafamı sağa sola sallayarak kendime gelmeye çalıştım fakat bu sıcakta bu imkansıza denkti. Daha fazla dayanamayarak konuşmaya başladım. “Sen kimsin?” Bakışları bana döndüğünde kaşlarımı çattım.

Evden çıkmadan önce her gün annem insanlarla samimi olmamam konusunda beni tembih eder, tanımadığım insanlardan ise kesinlikle uzak durmamı söylerdi. ‘Yabancılar tehlikeli Kelebek, kimse sana şeker verirse kabul etme Kelebek...’ diye diye başımın etini yer dururdu! Bazen annemin şeker canavarı olduğunu düşünür, annemden kendi kendime korkar, babama sığınırdım. Ama onda da yanılmışım, annem görünen bir koruyucu melekti benim için.

Konudan uzaklaşmamak gerek tabii, hemen devam edeyim. O, benim peltek Türkçeme kıyasla daha düzgün konuşuyordu. “Ben Yağız, yeni taşındık buraya.” Yağız da belki hayatının en pişman olduğu kısmını söylemişti. Kavgası, gürültüsü bitmeyen bu mahalle insanı kendinden uzaklaştırıyordu kalmış ki biz sakinliği seven insanlardık fakat burası da dünyaydı neyi istemezsek, neye zıt düşersek tabiri caizse tam burnumuzun dibinde biterdi. Özgürce oyun oynayamamak beni sinir ediyordu, akşam ezanı okunduktan sonra evde olmazsam iki günlük dışarı çıkma yasağı yiyordum hiç sekmeden.

“Neden geldiniz ki buraya?” Dudaklarını bilmiyorum dercesine büzüp omzunu havaya kaldırıp indirdi, sanırım o da benim gibi pek memnun değildi buradan veya neden buraya taşındıklarını o da bilmiyordu, bazen ebeveynlerimiz bizleri düşünmeden iş yaparlardı ve çoğu zamanda buna bayılırlardı. Eğer bir gün büyür ve yetişkin olursam küçük çocukların fikirlerini çok önemseyeceğim diye söylenip dururdum şimdi ise yetişkin bir birey olarak dokuz yaşındaki Kelebek’in boyuna gelmek için biraz eğilerek fısıldayabilirim.

“Büyüdüm Kelebek ve bu dünyada en çok çocukların sözlerini önemsiyor, düşüncelerini halen benimsiyorum. Sadece büyüyen bedenimiz oldu zihnimdeki seni asla öldürmedim.”

Yanına yaklaşıp elimi uzattım ona doğru bunu neden yaptım bilmiyordum fakat hislerim beni ona doğru kaba kuvvetle ittiriyordu. “Ben Kelebek.” Adımı söylediğim zaman sanki ona yarın dünya yok olacak demişim gibi yüzü tuhaf bir hal aldı. Gözleri irileşti, kaşları kalktı. Bu... surat ifadesini nereden tanıyordum? Birkaç saniye düşündüm. Ardından aklıma geldi. Annemle televizyondan dizi izlerken bir adam uçağı şoför gibi sürerken, uçak arıza yaptığında yüzü böyle bir hale bürünmüştü! Pekala, şu an ne bir uçaktaydık; ne de hayatımız riskliydi. Öyleyse neydi onu bu denli şaşırtan?

“Hani şu bildiğimiz uçan kelebek mi?” dedi keyifle, işte bu olmamıştı! Kaşlarımı çattım huysuzca. Bazen aileme kızsam da adımı seviyordum, ‘Sen doğduğun haftada kelebekler kozasından çıkmaya başlamışlardı annen her zaman bir kızım olursa adını Kelebek koyacağım der dururdu. Talih sana patladı kozadan çıkan ilk Kelebek sensin.’ Ne zaman homurdansam babamın anlattığı hikayelerden biriydi bu, adım hakkında o kadar çok teori sunmuştu ki bu yaşıma girmeme rağmen kaynağına halen ulaşamamıştım. Araştırmaktan vazgeçip nadide bir kelebek olmaya karar verdiğimde de dokuz yaşındaydım neticede bu devirde bir Kelebek kolay yetişmiyordu.

“Hayır insan olan ve şu anda küçük olan Kelebek! Ama bir kaç yıla büyüyeceğim babam söyledi.” Tatlı bir tebessüm edindi dudakları, elimi sıcacık avuçları içerisine alıp narince sıktı, hani demiştim ya size üşüdüğünüz zaman sığınacak battaniye altı bulmak gibi hoş bir histi diye; işte bu daha da ötesiydi şaşmış pusulana rağmen sağ salim evini vakitlice bulmak gibiydi, karnımı gıdıklayan küçük tırtılların verdiği tuhaf ama tatlı bir duyguydu.

“Tanıştığıma memnun oldum Kelebek burada hiç arkadaşım yoktu sanırım ilk arkadaşım sensin.” dedi umutla, bal gözleri parlıyordu ve o gözler ilk gününü yaşayan kelebeği içine hapsedip boğacak kadar yoğun kıvama sahipti. Soluksuz kalmaya işte o anlarda başlamıştım lakin ben buydum ne kadar etkilensem de o fırtına içimde yaşanırdı. Yağız o gün bala uçan kelebeği hissetti mi bilmiyorum ama ben çoktan bir şeylerin yolunda gitmeyeceğini hissetmiştim usulca kendime gelip dediği şeyleri düşündüm haklıydı, arkadaşsız kaldığım zamanlarda biliyordum bu yaşlarda yalnız olmak çok kötüydü. Onu yalnız, bir başına bırakamazdım ya.

“Aslında benimde Arda’dan başka arkadaşım yok.” dedikten sonra parmak ucumla ağaçta can çekişen Arda’yı gösterdim. Arda, kızarmış suratı ile ağacın dalına asılmış sessizce bizi izliyordu alnından hızlıca süzülmeye başlayan terler biraz daha oyalanırsak ecel terlerine dönüşecekti. “Pardon! Seni görmemişim.” Ocakta yemeği kalmış ve yanmaya yüz tutmuş bir anne gibi hızla ağaca doğru koştu Yağız, önce Arda’yı sırtlayıp ağaçtan indirdi daha sonrada tırmanıp estetik hareketlerle bir çırpıda topumuzu bize attı.

“Beraber oynayalım mı Yağız?” diye sordum gözlerimden parıltılar beliriverecek diye korkarken belki de çoktan gözümden kalpler fışkırmaya başlamıştı bile habersiz. Nedensiz bir şekilde çok sevinmiş, çok neşelenmiştim. Futbolu sevmemiş olan ben onunla biraz daha zaman geçirmek için çocuk aklımla havadan bahaneler uydurmuştum o heyecanla.

Arda yüzünü buruşturup manalı bakışlarla beni süzmeye başladığında çaresizce sırıttım, Yağız bilmese de ikimizin bildiği çok net ve keskin bir kural vardı. Arda ile aramıza asla üçüncü bir kişiyi almazdık, illa arkadaşlarımız olurdu ama gün kararmaya başladığı vakitte hepsinden sıyrılıp seçtiğimiz parkın köşede duran kayasına ilişirdik usulca. İşte o taşa ‘Kan kardeşimsin artık!’ sözümüz sinmişti, elimizden damlayan kanlar vardı, eriyen dondurmalarımız, dökülen sütlerimiz, üstümüzün kiri vardı.

“Anlaşmayı bozabilecek misin?” Dedi kısık ve sinirli bir sesle.

“Biz hala iki kişiyiz ama onun akşamdan önceki vakitlerde olmasının bir mahsuru yok değil mi? Hem baksana,” dedim Yağız’a doğru dönerek. “Yalnız bir başına, bu insana üzüntü vermez mi?”

Arda, burnundan derin ve sesli bir nefes verdi.

“Pekala yalnızca sabahları ve bizimle değil.”

Aynı anda ikimizde kafamızı olumlu anlamda sallayıp meraklı gözlerle bizi anlamaya çalışan Yağız'a doğru yürüdük.

Küçük bir çocuk ne denli tutuşurmuş ki aşka?

Ne de saçma değil mi?

Önce çocuksu sesi daha sonra kumral saçları ama en önemlisi de bal gözleriydi beni sıcak yaz ortasında dondurup öylece bırakan.

Her gün öğleden sonra saat üç buçuk gibi binaya ait olan çatı katına çıkar elinde bir kitapla saatlerce eskimiş bir koltuğun üzerine oturup zamanı öldürürdü. Binalarımız arasında çok mesafe yoktu hatta pencerelerimiz birbirine bakıyordu fakat Yağız çatı katına çıktığında onu göremiyordum. Unutmayın ben Kelebek Mavi'yim asla çözümlerim tükenmezdi. Bina görevlimizden çatı katının anahtarını araklamıştım. Çatı katı genellikle karanlık olurdu ve Yağız elinde küçük, cılız ışıklı bir fenerle çatının en uzak köşesindeki koltuğa otururdu. Bu soruna da kanatlarımdan mavi kristal tozlar bıraktım, biliyorum kanadımdaki tozlar biterse uçamazdım fakat insan aşk illetine tutulunca bırakın uçmayı düşünmemi kanadımı kırar da parmak uçlarına bırakırdım.

Böylece tozlar işe yaradı babamdan arakladığım dürbün ile onu daha yakından dikizleme fırsatını yakaladım ve Yağız çatı katının aydınlık olduğu zamanlarında kitabını okumaya devam etti şans yüzüme gülmüştü bu sihirli alet onu bana bir hayli yakın, hatta burnum ucundaymışçasına gösteriyordu. O, ne zaman çatı katına çıkıp otursa bende hemen tavşanlı battaniyemi sırtlar peşinden çatı katına koşarak çıkar oraya miskin bir kedi gibi pineklerdim. Hiç usanmadan saatlerce elindeki incecik kitabın sayfalarını çevirir, her bir satırın altını özenle çizerdi bense hiç bıkmadan usanmadan onu izlerdim.

Size bir sır vereyim mi? Dürbün ile onu izlerken kulağının hemen altında olan beni fark etmiştim, hani şu kahverengi lekelerden var ya işte ondan! Ağzım leziz kıymalı pidelerle dolmuş gibi kocaman olmuştu. Çünkü tam orada benim de bir benim vardı. Sevinçten çığlık atmamak için dürbünü düşürmüş elimi ağzıma kapatmıştım. Çocukluk aklıya Tanrı’nın bana gönderdiği özel bir işaret olarak algılamıştım onu, bu beni daha da cesaretlendirip Yağız’a daha fazla bağlanmamı sağlamıştı.

Okuduğu kitabın ismini maalesef ki hiçbir zaman görememiştim sanki izlendiğinin farkındaymış gibi her zaman kapağı gizli tutardı üstelik ilerleyen zamanlarda kitabı için bir de kılıf almıştı bu hamlesiyle tam anlamıyla şah ve mat olmuştum. Artık ne okuduğunu görüp bilmeyi geç tahmin bile edemezdim.

Aslında kitapları sevmezdim o zamanlar hatta annem ne zaman bana okumam gelişsin diye kitap okutturmaya çalışacak olsa kaçar giderdim. Veba gibi gelirdi okumak ancak Yağız çatıya çıkıp bana bile vermediği dikkatini satırlara verip okuyordu o kitabı, yüzü öyle bir hal alıyordu ki sanki kitap okumuyordu da dev bir resim yapıyordu. Ne denirdi onun ismine... hah! Ressam. Ressamlar gibi. Onu oturup saatlerce izlerken bendeki etkisini öyle çok fark edemezdim. Ancak annem beni kitap okumak için pes etmeden tekrar yanına çağırdığında, benden beklenmeyecek bir hareketle Yağız gibi okuyup anlamaya başladığımda; kaçmadığımda üzerimdeki etkisinin farkına varmıştım.

Tabii ki ben bu meraka dayanamazdım. İçim içimi yer dururdu. Başımı yastığa koyduğum an düşünürdüm, kalktığımda, yürüdüğümde, onun yüzünü ne zaman görsem; ne zaman aklıma gelse hep sorgulardım kendi kendime. Bu merak ile gidip okuduğu kitabın ismini sordum ama bu onun hiç duymak istemediği sorulardan birisiydi sanırım. Her zaman geçiştirir bana kıymalı pide yemeyi teklif ederdi veya işi şakaya vurup dururdu. Bu beni sinir etsede gülüşünü görünce bende gülümsemeye başlardım.

Aslına bakarsak benim tek tutkum kıymalı pideydi fakat ondan önce. Yağız ona küstüğüm zaman veya üzüldüğüm herhangi bir zamanda harçlıklarını bizim aşağıdaki mahallenin fırınına verir elinde kıymalı pideler ile kapıma dikilirdi beni beklerken ayranı çalkalamayı da asla unutmazdı. Her zaman az olanı kendi yer çoğunu bana bırakırdı belki de inceliği ve şefkati yüzünden ona sırılsıklam âşık olmuştum.

Yirmi üç yaşıma gelsem bile arada yukarı çıkar çatı katındaki boşalan yerine hüzünle bakardım. Penceremi açtığım zaman gözüme takılan boş odayla bende boşluğa düşerdim, Yağız hala oradaymış gibi parmaklarım arasında dönen taşı en sonunda sinirle fırlatır daha sonra yakalanmamak için hemen pencereyi kapatır ve perdenin arkasına saklanırdım.

Gerçi bu taşlardan birçoğu berbat nişancılığımdan dolayı daha Yağız’a ulaşamadan yeri boylardı. Benden hiç eksilmeyen şeylerden biride çocukluğum ve hınzırlığımdı sanırım annemi ne zaman sinir etsem bunları söylenip durdurdu.

Bu başlangıcın beni nereye getirdiği meçhuldu. Zaman, inadına hızlıca geçip gitmiş arada canımı yakmış, beni yormuştu. Bu aşkın savaşını kazanacağım, derdim kendi kendime.

Ama savaş bazen karşındakine değil, kendine açılıyormuş.

Bunu anlamam için yirmi üç yaş almam gerekti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.