İçeriğe geç

Kelebeğin Son Dansı

Bölüm 1 · 6 dk okuma

Kelebeğin Son Dansı

Bölüm 1

1. Bölüm

"Her sır önce sahibini yakar."

Günün yorgunluğunu akşam Amet sahilinde ay ışığı altında oluşan yakamozu seyrederek atmaya çalışıyor bir yandan da babasının gelmesini bekliyordu. Denizden tatlı tatlı esen meltem uzun kızıl saçlarını yalayıp geçiyordu. Önünden geçen sürü halindeki balıkları izlemeye başladı, balıklar su yüzeyine çok yakın yüzüyorlardı. Wage, elini atıp bir tanesini yakalayabileceğini düşündü, onlara dokunabilmek için suya iyice eğildi. Sessiz ve yavaş hareketlerle bir elini suya daldırdı. Tam bu sırada, arkasından gelen yaprak hışırtısı dikkatini dağıttı, duymamış gibi hiç hareket etmedi ancak sağ eliyle yavaşça önündeki taşa uzandı, hızlı ve çevik bir hareketle bir elini sudan çekti ve ayağa kalkarken aynı zamanda elindeki taşı bir bıçak gibi sesin geldiği tarafa doğru savurdu. Bu sırada balıklar çoktan dağılmıştı.

Akşam akşam onu korkutan şey yakınen tanıdığı, gece birlikte koyun koyuna uyuduğu sevgili evcil hayvanı Odio'ydu. Zavallı hayvan sahibinin elindeki taşı görünce korkudan geldiği yere doğru gerisin geriye koşmaya başladı. Henüz 12 yaşında olan Wage korkak dostunun kaçısını tebessümle izledi.

Okyanus mavisi gözlerini tekrar suya çevirdi ancak balıklar dağılmış ve korkudan bir daha geri dönememişlerdi. Somurtarak biraz önce çömeldiği kayanın üstüne oturup Tempus dağının dumanlı başını izlemeye başladı. Evleri bu dağın hemen eteklerindeydi. Burası Tempor bölgesinin en son ve en ücra eyaletiydi, Purus Eyaletinden önce Vivamus ve Turpis Eyaletleri bulunuyordu. Babası Turpis Eyaletinde çalışan bir şifacıydı. Mauris'te şifacılar, Tretar'dan sonra en değer verilen sınıflar arasında yer alıyordu.

Mauris ilkel yöntemlerle yönetilen bir ülkeydi. Kimse lider olmak için savaşmıyordu ama liderlik için savaşmak zorunda olanlar vardı ve bu onların seçimine bırakılmıyordu. Yönetime geçecek kişi rakipleriyle yüzleşmek zorundaydı, ancak başarılı olduğu takdirde koltuğuna oturabilirdi ve ancak o zaman halk onu "Tretar(Önder)" olarak görebilir ve itaat edebilirdi. Geleceğin Tretarları doğuştan belli oluyordu.

Doğduklarında göz renkleri altın sarısı olan bebekler, ailelerinden alınıp şifacıların denetiminde ilk aylarını geçiriyorlardı. Birinci ayın sonunda kalpleri sağ tarafta olan bebekler hariç diğer bebekler ailelerine teslim ediliyordu. Kalbi sağda olan bebekler altı ay daha şifacıların gözetiminde kalıyordu. Ancak yedinci aylarında kan renkleri ve grupları belli olduktan sonra ailelerine geri teslim ediliyordu.

Kan rengi altın sarısı ve kan grubu MS-4 olan bebekler ailelerine teslim edilirken yanlarına iki şifacı ve bir denetimci veriliyor ve bebeğin 10 yaşına kadar iyi bakıldığından ve sevgi içinde büyütüldüğünden emin olunuyordu. 10 yaşına gelen çocuk denetçiyle birlikte Geleceğin Tretar'ı Programı (GTP)'nda eğitim görmesi için evden ayrılıyordu. Çocuk, GTP için gittiği yerde kendi gibi olanlarla birlikte savunma sanatı, siyaset, diplomasi, teknoloji, ekonomi, ticaret ve benzeri dersleri öğreniyordu. Gelecekte Tretar olabilecek bu özel çocuklara Tristi deniyordu.

Wage de bir Tristi'ydi ancak babası bir şifacı olduğu için onu gözlerden oldukça uzakta, Tempus dağının emniyetli eteklerinde uzun yıllar saklayabilmişti. Babası Şifacı Ermen, eşi Lacia'nın hamileliğindeki değişimi fark edince hemen Tempus bölgesinin, Purus Eyaletine tayinini istemişti. Bu bölgeye ulaşım ve yaşamın zor olduğundan hiçbir şifacının gitmek için tercih ettiği bir eyalet değildi. Ancak burada da yaşayanlar vardı ve buranın da şifacıya ihtiyacı vardı. O dönemin Tretar'ı İmor, Ermen'in isteğini hemen kabul etmiş ve onu bölgeye göndermişti.

Wega, annesinin anlattığına göre, oldukça soğuk ve tipi yağışı esnasında dünyaya gelmişti. Babası doğumundan itibaren yedi ay boyunca Wega'yı dikkatle izlemiş ve Tristi olduğuna emin olunca bu bölgeden bir daha asla geri dönmeyi düşünmemişti. Wega, ailesi ile Tempus dağının bereketli kollarında güle oynaya büyürken bir Tristi olduğunu bilmiyordu. Şifacı Ermen de böyle istiyordu zaten. Amacı yasalara karşı gelmek elbette değildi ancak tek evladını da Tretar yapmak için ölüme terk edecek bir baba da değildi.

Wega, sahilde oyalanırken Odio tekrar yanına gelmişti ancak bu sefer gelişi sessiz değil aksine oldukça gürültüydü. Arka arkaya durmamacasına havladığı vakitler Şifacı Ermen'in eve döndüğü vakitlerdi. Genç kız yerinden fırladı babasının her zaman geldiği yola doğru koşaya başladı, Odio da onunla yarışırcasına peşinden geliyordu.

Ermen diğer günlerden çok farklı gözüküyordu, biraz korkmuş, çok endişeli ve birilerinden kaçıyormuşçasına acele ediyordu. Wega ile yolun ortasında karşılaştıklarında korkudan çılgına döndüğü kan çanağına dönmüş gözlerinden belli oluyordu. Şifacı Ermen sırtına attığı şalı çıkartıp kızının üstüne örttü. Onu kucağına alıp eve doğru koşmaya başladı bir yandan da eşi Lacia'ya sesleniyordu. Evin kapısında geldiklerinde, Lacia kapıda endişeyle onları bekliyordu. Ermen, kızını kucağından yere indirdiğinde karısıyla göz göze geldiler, ikisi de yolun sonuna geldiklerinin farkındaydı. Şifacı, çalışma odasına giderken annesi Lacia da korkudan hiçbir şey söylemeden olanları sadece izleyen kızını evin ortasını süsleyen yeşil koltuğa oturttu.

- Şimdi, beni iyi dinle. Baban ve ben seni her şeyden çok ama çok sevdik. Hala seviyoruz, seni korumak için her şeyi yapmaya hazırdık, yaptık da...

Ermen, elinde iki küçük ve kalın kırmızı kaplı defterle geri döndü. Kapının yanında kızına ait koyu gri kapüşonu sol eliyle hızlıca çekip olduğu yerden aldı. Ermen, elindeki kapüşonu Wega'ya giydirirken bir yandan da ceplerine defterleri yerleştiriyordu.

- Wega, beni iyi dinle. Sen.. Sen çok.. çok özel bir çocuksun. Annenle sana sahip olduğumuz için çok gurur duyuyoruz. Ancak biz... yani ben... bir hata yaptım. Bunun ne olduğunu sakın bana sorma. -Eliyle saklambaç oynadıkları zaman kullandıkları duvarın gizli ölmesini açtı- Şimdi, hiçbir şey sorma. Şunu sakın ama sakın unutma seni çok ama çok sevdik. Hep seviyoruz, seveceğiz de sen bizim her şeyimizsin. Şimdi her ne duyarsan duy, ne görürsen gör, asla buradan dışarı çıkma, tamam mı? Bu defterlere kimsenin ulaşmasına izin verme onlar benim ve senin, ikimizin sırrı.

Kızını gizli bölmeye iteklerken dışarıdan araç sesleri, insan sesleri gelmeye başlamıştı ve çok geçmeden kapı kırılacak gibi çalınmaya başlandı.

Ermen, kızını iyice sakladığından emin olduktan sonra kapıya doğru yavaş adımlarla ilerledi, bir yandan da kendini yatıştırmaya, sakin olmaya zorluyordu. Kapı bir anda kırıldı. Şifacı Ermen, eli silahlı beş adamla karşı karşıya kaldı. Adamlardan birinin elinde büyük uzaktan kumandaya benzer siyah üzerinde kırmızı ve mavi düğmeleri olan büyük bir makine vardı. Evin içine girdiği gibi değişik sesler çıkarmaya başlamıştı, Ermen makinenin önüne atlayıp "Sizin burada ne işiniz var. Burası benim evim, iznim olmadan evime böyle girmezsiniz," dedi.

Kıyafetinden, diğerlerinden rütbece üstün olduğu anlaşılan kirli sakallı, renkli gözlü sol kaşının hemen üstünde derin yara izi olan asker, Ermen'e dönüp sinirle baktı ancak daha sonra elinde makina olan askere dönerek "Dictu'yu kapat!" diye emir verdi. "Sonunda Saygıdeğer HAİN Şifacı Ermen, Tristi'yi nereye sakladığını söylemeye karar verdi."

- Luco, bak! Bu böyle olmak zorunda değil. Evimizde bir Tristi yok. Biliyorsun, bizim çocuğumuz yıllar önce öldü. Hatta sen de cenaze töre...

- Bence de böyle olmak zorunda değil-diye sözünü kesti- Tristi'yi bize ver. Yoksa eski dostluğumuzu hiçe saymak zorunda kalıcam.

Ermen, alnından süzülen terleri sildi, ne yapabileceğini düşünmeye çalışıyordu. Evin içinde beş dışında en az altı asker daha vardı. Hiç beklemedikleri bir anda Lacia, elinde tavayla avazı çıktığı kadar bağırarak salona askerlerin üstüne doğru koşmaya başladı. Bu yapılabilecek en saçma ve en kötü seçenekti ve belki de en son. Askerler, ona ateş açtı, daha salona varamadan kanlar içinde yukarı odaya çıkan merdivenlerin önüne yığıldı. Ermen sevgili hayat arkadaşını kanlar içinde yerde görünce aklını yitireceğini düşündü, yanına gitmek için hareket etti, sonra bir an tereddüt içinde kaldı. Güzel eşi ve biricik kızı arasıda kalmıştı. Yaşlı gözlerle zavallı eşinin cansız bedenini izliyordu.

Rütbeli asker Luco, Ermen'e eğilerek "Böyle olmasına hiç gerek yok. Tristi'yi ver, en azından sen hayatta kal!" dedi buyurur bir sesle tonuyla. Ermen, bu küstah ve aşağılayıcı sesin geldiği tarafa Luco'nun gözlerinin içine baktı. Ne zamandır elinde sakladığı bıçağı çıkartıp Luco'ya saplamaya çalıştı ancak tecrübeli asker, bıçağı ondan alıp vur emrini verdi. Ermen, örme duvarın önünde kanlar içinde cansız bir şekilde yatıyordu.

Dışarıdaki diğer askerler de eve girdi. Luco askerlere önceden verdiği emrini yineledi.

"Tristiyi bulun!"

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.