~Yazarın anlatımıyla
Tören başlamadan hemen önce Prenses Raina, sarayın altındaki, acil durumlar için kullanılan gizli geçitin kapısını araladığında, kaderinin onu büyülü bir evrene sürükleyeceğinden habersizdi...
~Raina
Şu anki gibi vahşice koşmaktansa rüzgarın yüzüme sanki bir yaprakmışım gibi hafifçe vurduğu ve adımlarımın toprağa âdeta bir melodi gibi düştüğü özgürlüğü tercih ederdim. Fakat tercih şansı ben değildi çünkü çok pis bir işe bulaşmıştım.
Evleneceğim gün, evlilik töreninden gizlice kaçmak gibi. Daha doğrusu gibi değil, tam olarak öyle.
-12 saat önce
Tacımı düzeltip duruşumu dikleştirdim ve aynadaki yansımama baktım. Evlilik için giydiğim kabarık elbise ile makyajım ve özenle yapılmış saçım ile çok iyi gözüküyordum. Yani bu dar korseyle ne kadar iyi olabilirsem o kadar iyi. İçimden davet salonunda da daha rahat hissetmek için korseyi çekiştirip durmamak için dua ettim. Gerçi, hoş bunun pek bir önemi yoktu çünkü davet salonuna gitmeyecektim. Evlenmek istemiyordum, ablam ve abim evlendikleri kişiler ile mutlulardı fakat ben resmen tanımadığım, başka bir krallığın prensi ile evlenecektim. Daha kim olduğunu bile bilmiyorken. Neyse ki kaçacaktım ve bunun için sağlam bir planım vardı. Ablam Alina ve abim Arlo bana bu konuda yardım edeceklerdi. Ablam ben kaçarken kapının önündeki muhafızları gözleri büyüleyen cazibesi ile oyalarken abim gizli geçitin çıktığı alanın çevresindeki muhafızları oyalayacaktı. Bu şekilde kaçabilecektim. Sadece ablam kapının önündeki muhafızları oyalarken kimseye görünmeden yan odaya geçmeliydim. Fakat zor olan kısım şuydu: yan odanın kapısı ile odamın kapısı arasında yaklaşık beş metre vardı. Ben kaçışı düşünüp planı aklımda neredeyse kırkıncı kez tartarken sadık hizmetkârım Elara içeri girmek için kapımı tıkladı. İçeri geldiğinde biraz endişeli gibiydi. O da planı biliyordu. Neyi sıkıntı ettiğini öğrenmiştim. Benden ayrılacaktı ve büyük ihtimalle sadece yarım saat sonra yokluğum anlaşılacaktı. O zaman ondan hesap sorulacaktı. Neyse ki bunu akıl edip ona söylemesi gerekenlerden bahsetmiştim ve birkaç kez provasını yapmıştık. Sadık hizmetkârım görünüşüme baktı ve "Çok güzel olmuşsunuz, artık nerdeyse hazırsınız!" diye sesini yükseltti. Eğer muhafızın bunu duyup her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu düşünmesini istiyorsak sesinin ona ulaşması gerekirdi. Birazdan planı devreye sokacaktık ve kaçtıktan sonra büyük ihtimalle bir daha buraya dönmeyecektim. Babamla dün ona fark ettirmeden vedalaşmıştım, dün gece annemin mezarına gidip onunla tekrardan vedalaşmıştım. Ben daha yedi yaşındayken bir kraliçeye yakışır şekilde can vermişti. Bizden ayrılmak, bizi bırakmak istememişti ama ölüm onu bizden alıp götürmüştü. Zaten hep şu kahrolası ölümden ve hastalıklardan nefret etmişimdir. Ama belki de ölümden nefret etmemeliydim çünkü o annemi daha iyi bir yere, cennete götürdü. Sanki bu acı veren düşüncelerim bana çamur gibi bulaşmıştı, bu yüzden kafamı onlardan kurtulurmuşçasına sallamaya başladım.
Elara ile vedalaşmaya başladığımda gözünden akan yaşları yok saydım. Ağlamamalıydı, ben onun hayatında bir yere sahip olmamalıydım, benden sonra hayatını mutlu bir şekilde sürdürmeliydi. Fakat bunu yapacağını hiç düşünmüyordum.
"Hadi ama ağlama, şimdi beni de ağlatıcaksın.."
"Nasıl ağlamayayım Prensesim? Ben resmen sizinle büyüdüm, şimdi sizden ayrı kalmak... Ahh bu gerçekten zor olacak!"
Güldüm. O da güldü. O hep gülmeyi hak ediyordu. Zaten eminim ki onu tekrar görecektim her ne olursa olsun. Sonuçta güzel insanlar elbet karşımıza tekrar çıkardı.
Değil mi?
Yavaştan misafirler gelmeye başlamıştı. Sesler buraya kadar geliyordu. Birazdan babam da gelir beni bir gözden geçirirdi. Tabii ki iltifat etmeyi de unutmazdı. Yani sanırım.
Tahmin ettiğim gibi babam kapımı tıklattı. İçeri girdiğinde sonsuza kadar sadık kalacak hizmetkârım çıkalı biraz olmuştu. Babam beni süzdü ve çok güzel olduğumu birbirinden farklı, birçok kelimeyle dile getirdi. Bana yaşamımın çok güzel bir hâl alacağını -tabii ki de öyle olmayacaktı çünkü kaçacaktım- söyledi. Bu palavralara inanmıyordum. Yine de ona başımı sallayarak ve gülümseyerek cevap verdim. Sahte bir gülümseme olsa da.
Babamı da son kez gördükten sonra artık hazırdım, hizmetçiler tekrardan gelip elbisemi, saçımı ve makyajıma baktılar. Elara gelmeden önce çıkmalarını onlardan ben rica etmiştim.
Sonunda ablam ve abim de geldi, onlarla konuşuyormuş gibi yapıp kısaca tekrar planın üstünden geçtik. Aslında aman aman bir plan değildi fakat yine de çok önemliydi. Özellikle doğru zaman kullanımı. Eğer ablam bir dakika bile erken oyalarsa muhafızı, beni fark ederlerdi. E onlar da benden çok babama sadık olduklarında ortada plan falan kalmazdı. Şıp diye uzun ve saçma isimli bir krallığın “asil” prensiyle evlenirdim. Ve inanın ki babamı hiçbir şey vazgeçirmezdi.
Ablam ve abim ile de vedalaştım. Sonuçta bundan sonra onlarla vakit geçirmek bu kadar kolay olmayacaktı Tanrı korusun bir daha buraya gelmeyi bile düşünmüyordum. Bu yüzden onlara da son bir kez sarılmak istiyordum. Abim ne kadar soğukkanlılığını korumaya çalışıyor olsa da üstesinden gelemiyordu. Ablam her zaman olayları dramatik hâle getirmeye bayılırdı ve o an da tam olarak bunu yapıyordu. Artık zamanı gelmişti ve ablam ile abim odadan çıktı. Onların hayatımda olmasını ben de çok isterdim ancak yaklaşık on beş dakika sonra bir kaçak olacaktım, tekniken.
꧂
Zaman gelmişti. Bunu müzik seslerinden anlayabiliyordum. Belli ki salon doldukça doluyor, evlilik töreni için yavaştan herkes yerini alıyordu. Bu da planı uygulamak için az zamanımız kaldığını söylüyordu. Ablamın harekete geçme zamanı gelmişti. 1-2 dakika sonra kapıyı araladım ve muhafızı kapıdan uzaklaştırmak için büyük bir çaba harcadığını gördüm. Neyse ki bana yetecek kadar uzaklaşmışlardı. Muhafız soğukkanlılığını korusa da ablama olan ilgisini ona olan bakışlarından anlayabiliyordum. Eminim ki ablamın evli olması saraydaki tüm testesteron salgılayan erkekleri -babam ve abim dışında tabii- üzüyordu. Zaman kaybetmemek için kapımı sessizce geçebileceğim kadar ittim ve parmak ucumda yürümeye başladım. Topuklu ayakkabılarımı az önce odada çıkardığım için daha rahat ve sessizdim. Çıkarken şatafatlı balkonumun -ya da teras mı denir bilmiyorum- kapısını aralık bırakmıştım bu şekilde benim balkondan kaçtığımı düşüneceklerdi. Ne kadar yüksek olsa da. Kimsenin aklına gizli geçit gelmezdi değil mi, hem benim gibi uslu, şirin bir prensesin gizli geçitlerle e işi olurdu ki! Bahse girerim herkes onların varlığından bile haberim olmadığını sanıyordur, işte sarayın küçük kızı olmak! Sessizce yaklaşık beş adım attıktan sonra kapıya iki metrem falan kalmıştı fakat muhafızın "Prensesim sizinle sohbet etmek benim için bir onurdur ancak artık işimin başına dönmeliyim." Geriye bakıp kapıyı aralık bıraktığımı fark ettim. Ama kapıyı kapatmam için geri dönmem gerekiyordu ve bunun için zamanım yoktu hatta eğer iki metre önümde duran odaya girmek istiyorsam, ki yakalanmamak için bunu yapmalıydım, acele etmeliydim. Hem de çok. Alelacele bir şekilde hızlıca yürürken birinin beni görmemesi için içimden dua ediyordum. Neyse ki ablam muhafızı biraz daha oyalamayı başarmıştı ve muhafız bundan memnun görünüyordu. İş başında olması gerekirken. Eğer muhafızların başı olsaydım bu muhafızı terhis ettirirdim fakat şu an işime geliyordu, bu bir fareninki ile eşdeğer olan sorumluluk bilinci.
Biraz daha ilerledikten sonra kapıya varmıştım. Fakat çok büyük bir sorun vardı.
Kapı kilitliydi.
Bunu hiç akıl etmemiştim ve bir çözüm bulmam gerekiyorsa o anda bulmalıydım yoksa birazdan tıpış tıpış evlilik törenine gidecek ve kraliyet ailesinin son kurbanı olacaktım.
Hadi ama bunu yapamazdım. Ben evliliğe mahkum olamazdım, olmamalıydım.
Son anda aklıma bir fikir geldi. Bu özenle yapılmış saçımın işime yarayacağı aklımın ucundan geçmezdi. Saçımdan bir tel toka çıkarım anahtar deliğine soktum. Çevirdim ve işte.
Klik!
Açmıştım. Şimdi içeri girip sessizce kapıyı kapatmalıydım. Ve bunu da başardım fakat ben bunları yaparken muhafızı ne yaptığı hakkında ölümün yaşamdan haberi olduğu kadar haberim vardı. Yani hiç. Yorulmuştum ve biraz dinlensem iyi olurdu. Koltuğa oturdum ve etrafı inceledim. Burayı çok kullanmamıştık genelde rütbeli ve soylu kişiler ziyarete geldiğinde kullanılırdı. Zaten ben buraya ya bir ya da iki kez gelmiştim. Pek hatırlamıyordum. Gizli geçitin yerini bilmeyecek kadar değil.
Genelde kraliyet ailesine yakışır şekilde altın kaplamalı -büyük ihtimalle kaplama değildi- büyük kanepeler, bir şömine ve birkaç kitaplık kitaplarla dolu olan. Buranın en çok kitaplıklarını seviyordum. Kitap okumak benim en büyük hobilerimdendi ve onlarla sanki farklı evrenlere kucak açıyordum. Bir nevi paralel evren aracı gibi. Bence bu kulağa çok hoş geliyordu.
Yeterince dinlendikten, beş altı dakika, sonra gizli geçitti açmak için duvardaki doğru tuğlayı ittirdim ve açılışını izledim. Sonunda açılmıştı. Kaderim bir soyluyken beni bir güvercin kadar değer gören bir kaçağa dönüştürecekti. On sekiz yıl boyunca bir soylu olarak hayat sürdüm fakat şu an bu gerçeğin değişmesi beni üzüyordu. Ama üzmemeliydi çünkü bundan sonra hayatımın geri kalanı soyluluktan mahrum olacaktım ve buna ne kadar erken alışsam o kadar iyi olurdu.
Gizli geçitten sürünmem neredeyse on beş dakikamı aldı. Bu kadar uzun olduğunu bilmiyordum. Gerçi eğer uzakta bir alana çıkmayacaksa ne işe yarardı ki? En azından planımıza geçitten sürüneceğim zamanı da eklemiştik.
Küçükken babam annemin ölümünden sonra kraliyet işlerine daha hâkim olmamızı istemişti bu yüzden sarayı en ince ayrıntısına kadar öğrenmiş ve gezmiştik. Bu şekilde gizli geçitin yerini de öğrenmiştim. Ve işte şimdi burada karşımda duran kapıyı ittirerek kaderimin değişmesine izin veriyorum, ne kadar istemesem de...
Abim görevini yerine getirmiş, geçitin çıktığı alandaki muhafızları uzaklaştırmıştı. Büyük ihtimalle bir güvenlik açığı olduğuna dair yalan söylemişti ve onları farklı bir tarafa çekmişti.
Sonunda saraydan çıkmıştım. Ben...
Kaçmıştım.