İçeriğe geç

KAYRA

Bölüm 2 · 5 dk okuma

KAYRA

Bölüm 2

1. Bölüm

Keşke teyzemler kadar... Canım babaannem (Yeşim Yıldırım) ve canım dedelerim (Abdullah Akın ve Murat Tarık Yıldırım) de heyecanlı olabilselermiş diyorum çoğu zaman. Ve canım anneannem... (Fatma Akın). O da beni yalnızca bir yıl görebilmiş. Onunla geçirdiğim anları kavrayabilecek, hatırlayabilecek yaşlarda olmayı dilerdim. Belki o zaman, hem bebekliğini hem de çocukluğunu büyükleriyle geçirmiş şanslı insanlara daha az imrenirdim. Bazen farkında olamasak da, sevdiklerimizle geçirdiğimiz her bir saniye özeldir. Ben de farkında değildim ama o anlar özelliğini yitirmedi. Mezarlıklar da o gün bugündür hiç korkunç değil. Doğduğumda sapsarı saçlarımdan eser yokmuş. Bunun biyolojik sürecimle ilgili olduğunu bilmelerine rağmen şaşırmışlar. Göz rengim de bu yüzden koyu maviymiş. Diğer bebekler 3–4 kilogram ağırlığında doğmuşken, ben 5 kilogram ağırlığında doğmuşum. Ortalamaya göre biraz uzunmuş da; 55 cm boyundaymışım. Buradan da benim karıştırılma olasılığımın olmadığını anlayabiliyoruz aslında. %75 Türk, %25 Boşnak olduğumu da gün yüzüne çıkarsalardı, bu iş tamamdı. Gerçi ben böyle bir aileyi ne yapar ne eder, illa ki bulurdum. Ya da üzerine pudra dökülmüş kurabiyeye benzediğim, “Bu dünyaya neden geldim?” dermişçesine yüzümü buruşturduğum fotoğraflar ellerine geçince, onlar beni bulurdu. Pudra çıkmamış olmalı ki, anneannem de beni “Pamuğum” diyerek sever, başımı okşarmış. Neyse ki onunla olduğum bir fotoğrafım da var. Bu fotoğrafta, sol kaşımdaki ben şimdi olduğumdan daha belirgin. Annemin başta telaşlandığı, “Zamanla geçer,” denilen; yavaş yavaş kaybolan bir hatıra... Onun yanı başında; ne hızlı, ne yavaş, ne de kaybolan hatıralarım... Ablamın 12. yaş günü için alınan balondan korkmam, abime mama sandalyesinden kumanda fırlatıp tam başına isabet ettirmem, anneannem başörtülü diye marketlerde gördüğüm her kadına “anneanne” diye seslenmem... Aralarından en komik bulduklarımdır. İkisi de birbiriyle uğraşmaktan hoşnut olduklarından, benim yaptığım bir şeyi görmeyip birbirlerini suçlarlardı. Anlaşamıyor değillerdi; anlaşma biçimleri böyleydi. Onlar için “kedi-köpek gibi kavga etmek” deyimini kullanmak saçma olur. Biliyorum ki, başları sıkıştığında koşan onlar olur. Başka kimsenin sıraya girip adım atmasına izin vermezler zaten; doğrudan onlar koşan olurlar. İçlerindeki merhameti tereddüt etmeden açığa çıkarırlar. “Ben” değil, “biz” derler. Kardeşlik, dostluk... Her bağın değiştirilemeyen kilidi budur. Sevdiklerimiz uğruna gösterdiğimiz insanın dışında, göstermediğimiz insan da oluruz. Gösterdiğimizin dışında, göstermediğimiz olmayız. “İnsan” kelimesini çıkardığımızda, bu cümleler pek anlamlı hâle gelmiyor. Çok fazla seyahat eder, tatile çıkarmışız. Otellerdeki görevliler de bebek Kayra’yı tanır olmuş. Dostluğa değinmişken; gittiğimiz restoranda da Japon bir aile yan masamıza oturmuş. Ana dillerimizle iki kelime etmeyi henüz ikimiz de bilmeden, oyuncaklarımızı paylaşarak tanışmışız. Yani hiçbir şey olmasa bile, davranışsal olarak... Hâlâ içimden, “Hadi ben bilmiyordum, bari sen bilseydin Yuki,” dediğim olur. Fakat maalesef ki ona söyleyemiyorum. O günden beri bir daha görüşemedik. Sadece ismini bildiğimden, onu bulabilmem de mümkün görünmüyor. İyi tarafından bakacak olursak, en azından birlikte bir anıya sahibiz. Aramadığımız şeyleri birdenbire önümüzde bulduğumuz olabiliyor. Kim bilir, dostumu aramadan bulduğum bir gün de yakındır belki... Dostlarıma hep düşkündüm, hep de düşkün olacağım. Bir ara da saçlarım o kadar uzamış ki, babam beni sallarken bir ileri bir geri gidiyorlarmış. Kamerayla her anımı çekmişler. Kasetlere, CD’lere aktarmışlar; sabah saatlerinde beşiğimde bir o tarafa, bir bu tarafa dönmelerimi, sarı pikemin üstünde emeklemelerimi... Bizim evde çoğunlukla, İngilizce ağırlıklı olmak üzere yabancı müzik çalarmış. Videoların çoğunda da arkadan müzik sesi gelir. Abimle ablamın bana söyletmiş oldukları ilk şarkı da “I Follow Rivers”dı. Bu şarkıyı ne zaman duysam mutlu olur, dans eder, sözlerini söylemeye çalışırdım. Sakinmişim. Sakinliğimin yanı sıra meraklıymışım da. Her şey hakkında soru sorarmışım. Bilgisayarda vakit geçirmeyi de severmişim. Yalnızca oyun oynamaktan söz etmiyorum; bilgisayardaki görselleri tanımaya çalışmamdan, çizdiğim çizgilerin eğriliğinden doğruluğundan, rastgele bastığım sayı ve harflerden, herkese bıkmadan usanmadan gönderdiğim mesajlardan da söz ediyorum. Sevgili akrabalarım o mesajları nasıl anlayışla karşılıyorlardı? Birisi bana durmadan, başı sonu belli olmayan, içeriğinin ne olduğuna dair bir fikir dahi edemediğim paragraflar gönderse, kesinlikle onu engellerdim. Sabırları gerçekten takdire şayandı. Beni gören herkes, annemlere “Ne kadar tatlı, ne kadar güzel bir bebek!” dermiş. Ferran (Fernando Cruz) da öyle... Fernando, babamın işi nedeniyle tanıştığı ve samimiyetlerinden ötürü sanırım “arkadaş” diyebileceğim, İspanyol bir arkadaşıydı. Bizi ziyaret etmek için Türkiye’ye gelmişti. Aynı şekilde, babamın da İspanya’ya gitmesinin sebeplerinden biri Fernando’yu görmek istemesiydi. Fernando, çok zeki ve şen şakrak bir adammış. Babamla, İspanya’nın Dünya Kupası maçını izlemişler. Babam, İspanya’dan sonra abimle beraber Almanya’ya da gitmiş. Dönüşte bir bavul dolusu çikolata alıp, yarısından fazlasını uçakta yemişler. Bilhassa abim, bu serüveni şiddetli karın ağrısıyla bitirmiş. Tüm bunların haricinde, Canan teyzemin (Canan Yılmaz) takılarıyla da oynardım. Ne tesadüf ki, Çiğdem yengemin (Çiğdem Aslan) takılarıyla da oynardım. Tam bir takı sevdalısıydım, sevdam geçmedi. Çiğdem yenge, dayımın eşi. Ben bebekken de bakımına özen gösterir, ellerine kırmızı oje sürerdi. Canan teyze ise eski komşumuzdu. Güleryüzlü, sevecen, misafirperver bir kadıncağızdı. Sıklıkla ona misafirliğe giderdik. Annemle bir iki fincan kahve içerlerdi. Her gittiğimizde, annem saçıma farklı bir toka takardı. Yeşil, pembe renkteki tokalarım gözbebeğimdi. Televizyon ünitesindeki vazolara takılırdı gözlerim. Sarıyer’e, halamları görmeye gittiğimizde de kuzenime yanlışlıkla küfür etmiştim. Yemin ediyorum ki yanlışlıkla etmiştim. İzlediğim çizgi filmdeki karakterin ismiyle, küfürün ses benzerliği olacağı tutmuştu işte. İlk söylediğin kelimeyi “baba” kelimesini söyle işte, değil mi? Ne diye çocuğun yüzüne baka baka küfür ediyorsun? Şükür ki annemle babam, benim yerime özür dilemişler. Vallahi, ileride çok mahcup olurmuşum. Uydurmayı da çok seviyormuşum. Aklınıza gelebilecek ne varsa, hepsine bir şey uydurabilirmişim. Genellikle yeni diller uyduruyordum. Uydurduğum dillerde konuşurken de hareket etmeyi ihmal etmiyordum. Babamın hesap makinesiyle, sürekli salona getirdiğim oyuncak mikroskopla oynardım. Kendi saçımı inceliyordum. Bir yandan da artıya, eksiye, çarpıya, bölme işaretine basıyordum. Ayriyeten, rüzgârı hissetmeyi, toprağa dokunmayı da öyle çok severdim ki... Karıncaları pasta süsüyle besleyebileceğimi düşünüp yere pasta süsü döküyordum. Rengârenk oluyorlardı benim yüzümden. Annemlere yaptığım gösterileri de unutamam... Gösterinin sonunda “Teşekkür ederim” diyemez, “tedettür” ederek öne doğru eğilirdim. Gülerek alkışlarlardı beni. Resimler çizer, anlaşılması zor bir dille çizdiğim resimlere yazılar yazardım. Aileme rahat vermez, başlarından ayrılmazdım. Ellerinden tutup, yapmak istediğim şeyleri onlarla denemek isterdim. Annem parmağını şıklatırdı, ben neden yapamıyorum diye sinirlenip çabalardım. Hâkeza ıslık için de… Annem de “Büyüyünce yaparsın kızım,” derdi. Sahi, büyümek ne demekti anne? Yaşayacağım yılların, zorluklarla da gelmesini hüsn-ü kabul etmek miydi?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.