Bu kitabı bana herşeyi basarabileceğime inandiran, hayattimda ilk defa sevildiğimi hissetiren, bana sevgiyi öğreten abime ve bebeğime adiyorum. Ölümüne engel olamadım özür dilerim ama unutulmayacağini sağlamak istiyorum Efil keşke bu kitabı okuyacağını, okula gideceğin zamanları görseydim (:
Bulutlu hava gelecek yağmurun habercisiydi. Evimizin bahçesindede tek başıma oturmuş önümdeki kağıt parçasına bakıyordum. Bu annemden bana kalan tek şeydi. Ne bir mesaj ne bir eşya sadece bir kağıt.
Kağıtta yazanlar netti fakat zihnim gerçek ile yüzleşmeyi kabul etmiyordu. Takvim yapraklarında tarih 3 Aralık olarak geçiyordu fakat ben 2 Ağustos 'da takılı kalmıştım. Annem ölmüştü. Annem kendi canına kıymıştı. Canlı yüzü solmuştu. Kirlenmesinden nefret ettiği elbiseleri kana bulanmıştı. Annem benim yüzümden ölmüştü.
Aklıma gelen gerçek yüzümü burusturmama neden oldu. Kafamı kaldırıp gökyüzüne baktım. O günden sonra yağmur durmamış, güneş dünyaya yüz çevirmişti.
Önümdeki kağıtta yazanlar netti. Ben babam dediğim adamın anneme rızası dışında dokunması sonucunda doğan, annemin ailesinin ona yüz çevirmesine sebep olan çocuğuydum. Annem benden nefret ettiğini yazıyordu bu kağıt parçasında. Bu daha da kendimden nefret etmeme sebep oluyordu. Babam, benim kahramanım olan o adam bu kadar korkunç biri olamazdı değil mi?
Son günlerde herşey üst üste geliyordu. Üç yıl önce babam vefat etmişti.
Annemin geride bıraktığı kağıtta babamın ölümü hakkında da birşeyler yazıyordu.
Aslında dışardan bakılınca çok mutlu bir aileydik. Annem babama aşık gibiydi. Babam annemin üstüne titrerdi. Annem her sabah babama kendi hazırladığı çayları içirir biraz olsun öksürüğüne iyi gelsin isterdi.
Yani biz öyle sanıyorduk.
Annemin geride bıraktığı bu kağıtta, benim için çok yıkıcı bir gerçek yazıyordu. Annem hazırladığı çaylara meyan kökü eklemişti. Oysa benim babam kalp hastasıydı. "Meyan kökü içinde "glisirizin" adında bir madde barındırır. Bir yıl boyunca her gün tüketildiğinde vücuttaki potasyumu tamamen sıfırlar ve sodyumu fırlatır." Diye geçiyordu kağıtta.
Babamı annem öldürmüştü.
Annemi ben öldürmüştüm.
Yüzüme düşen yağmur damlaları içeriye geçmemi söylüyordu fakat ayaklarım yere çivilenmiş gibiydi.
Kaç gündür hissettiğim acının haddi hesabı yoktu. Ölmek istedim. Annem gibi pes etmek istedim. İçimde hep anne sevgisi arayan çocuğa nefretle bakmaya başladım.
Oysa annem her ne kadar benden nefret etse de ben onu sevmiştim. Her ne kadar sırtımda olan yaraların sebebi o olsa da o benim annemdi.
Saçlarımdan hep nefret etmiştim çünkü annem saçlarımı sevmezdi. Saçlarımı kestiği gecenin sabahında saçlarım yine belime kadar uzanıyordu. Kendi kendine bir günde uzaması bir mucize gibiydi fakat bu durum hiç hoşuma gitmiyordu.
Artmaya başlayan yağmur damlaları düşüncelerime ara vermem için bir neden değildi fakat birinin 'Aven!' dediğini duyunca etrafıma bakındım. Gelen beni bu süreçte hiç yanlış bırakmayan çocukluk arkadaşım Moraydı.
Elimde poşetlerle bahçe kapısının yanında duruyordu. "Bön bön bakmak yerine yardım etsene kızım!" Oflaya oflaya yanına gittim. Yağmur damlaları yüzüme düştükçe geri gidip oturmak istiyordum fakat Mora orda dururken bunu yapsam canıma okurdu.
Yavaş adımlarla Mora'ya doğru yürüdüm. Üzerimde günlerce inşaatta çalışan emektar bir işçinin hayatta karşı duyduğu yorgunluk vardı.
Elindeki posetlerin bazılarını elime alarak bahçenin çamurlu yollarından yürümeye başladık. Bu esnada Mora bir seyler anlatıyordu fakat algilayamiyordum. Sanki dünyada var olmam bir hataymis gibiydi. Ne görüyordum ne de duyuyordum artık. Bu fiziksel bir durum değil zihinsel bir çöküştü. Mora bu durumun farkındaydı fakat hiç bozuntuya vermiyordu. Benim için ne yapacağını o da benim gibi bilmiyordu.
Eve doğru yürüdükçe daha da kendimi yanlız hissettim bir zamanlar ailemle birlikte olduğum bu ev artık bir mezarlıktan farksızdı. Mutfağa doğru yönelen Morayi küçük adımlarla takip edip yemek masasına postleri bıraktım. Mora beni hüzün dolu bakışlarla izliyordu, bunu fark ettiğimi görünce bakislarini kaçırdı. "Git üstünü değiştir güzelim ıslak kediler gibisin." Hafif burnuk bir gülümsemeyle "Son zamanlarda kendimi sokaktaki küçük çocuklarin eline alıp oynadığını sandığı fakat korkuttuğu bir yavru kedi gibi hissediyorum. İnsan görünce kaçmak istiyorum. Neden bilmiyorum fakat durum böyle."dedim. Mora ne diyeceğini bilemedi. Bende üst kata odama giyinmeye çıktım.
Üstümü değiştirdikten sonra aynada yüzüme baktım. Son günlerde uykusuzluktan gözlerim adeta bir kan gölüne dönmüştü. Göz altlarim da morarmış, dudaklarım kurumuş adeta bir ölüyü andırıyordum. Beyaz saçlarıma bakarken aynayı kırmak istedim. Saçlarımdan nefret ediyordum.
Yanlış bir şey yapmamak amacıyla aynadan uzaklaşıp Moranin yanına indim. Bir anda gelip bana sarılması benim de beklediğim bir durum değildi. "Yeter artık, yıpratma artık kendini kardeşimin böyle olması beni de bitiriyor. Sana nasıl yardım ederim bilmiyorum fakat hayatta devam etmen gerek!"
Gözlerim doldu "Benden hayatta tekrar devam etmemi bekleyemezsin bu çok acımasızca. Ben ölmek isterken bana hayattan bahsetmen bir şey değiştirmiyor."
Hayret eder gibi bakarak "Ne ölmesi? Aven? Ne sacmaliyorsun. Benim senden başka kimim var? Söyle! Benim senden başka kimim var?" Onunda artık gözlerini dolmuştu. Ayların yorgunluğunu ve duyguların ağırlığı bu gün ilk defa kendimize dürüstçe yaklasmamiza neden olacaktı.
"Beni anlamıyorsun ne kadar kötü hissettiğimi bilmiyorsun!" Ağzımdan çıkan her kelime kalbime bıçak gibi saplaniyordu.
"Anlamıyor olabilirim fakat yaninda olmak için her şeyi yapıyorum."
Daha şiddetli ağlamaya başladım. Haklıydı. Gülmem için her yolu denemisti. Konusucakken kelimeler boğazıma düğümlendi. Ona sarılmak için yeltendiğimde yürüdüğüm zemin bir an sanki yer değiştirdi. Başım dönüyordu. Bir adım daha atmak için kendimi zorladigimda bunun normal bir baş dönmesi olmadığını Moranin "Aven sandalyelere tutun deprem oluyor!" diyişi kulaklarımda yankilaninca gerçeği idrak ettim. Tam bir çökeceğim esnada bir anda bedenimi bir yorgunluk kapladı ve gözlerim kapandı...

