İçeriğe geç

KAYIP RUHLAR ÜLKESİ

Bölüm 14 · 13 dk okuma

KAYIP RUHLAR ÜLKESİ

Bölüm 14

Lyra

Zaman, göz kırpmadan uzayan bir gölge gibiydi ne geceye izin veriyordu ne de sabaha. Gökyüzü yoktu ama yukarıda bir şeyin eksikliği her hücreye birer birer sinmişti. Yeni bir gün, öncekiyle neredeyse ayırt edilemeyecek kadar benzer bir ritimle başladı. Dün gece gördüğüm kâbusun izleri hâlâ tenimde gezinirken odadan dışarıya adımımı bir kez daha attım ama ayaklarımın yere basıp basmadığından emin değildim. Sanki bedenim, geceden kalan kırılgan bir hayaletin içine hapsolmuştu. Zihnim puslu, düşüncelerim yorgun ama adımlarım kararlıydı. Belki de sadece öyle görünmek zorundaydı. Çünkü sistem sorgulayanlara değil, yürüyenlere geçiş hakkı tanıyordu ve ben de yürüdüm. Her zamanki gibi aynı gri koridorlardan geçtim. Duvarların ne rengi vardı ne de dokusu. Işık sabitti; gölgeler bile yer değişmiyordu artık. Ne bir sabah vardı burada ne de bir gece. Zaman burada sadece tekrar eden bir komut gibiydi. Ya da hatırlamamak için yaratılmış bir döngü… Koridorlar her zamanki kadar sessizdi. Asansöre bindiğimde karşı duvarda yansıyan siluetime göz ucuyla baktım. Gözbebeklerimdeki boşluk, tenimin silinmiş rengi ve omuzlarıma asılı duran kasvet, bana ait olmayan birinin görüntüsünü yansıtıyordu ve kim olduğunu ben bile bilmiyordum. İçeri adım attığımda tanıdık yüzler başlarını çevirip bana baktı. Lin’in sesini duydum ilk: “İyisin, değil mi?” Sesi düşük ama merak doluydu. “Evet,” dedim, dudaklarımda zoraki bir kıpırtıyla. “Rutin kontrol sanırım.” Sözler dudaklarımdan dökülürken bile bana ait değildi sanki. Jun kaşlarını kaldırarak yüzündeki o kontrollü ciddiyetin arasından seslendi: “Yüzün biraz solgun. Bir şey olduysa rapor edebilirim.” “Gerek yok,” dedim, otomatikleşmiş bir gülümsemeyle. “İyiyim.” İyiydim ya da sistemin tanımına göre öyle olmam gerekiyordu. Çünkü burada iyi olmak yalnızca işlevsel olmaktan ibaretti. Terminalin başına geçtiğimde parmaklarım neredeyse kendi iradesiyle, zihnimden bağımsız hareket etti; şifreler girildi, ekranlar açıldı, dijital arşivler önümüzde belirdi. Satırların arasındaki kayıtlarda, silinmiş geçmişlerin titreşimi hissediliyordu; yüzlerce yaşam, olay ve iz, pikselden ibaret birer hatıraya dönüşmüş haldeydi. Dosya akmaya başladığında Jun’un sesi arka planda yankılandı: “Yüzeydeki veri katmanında artan bir sapma var. Bak şu araya giren puls dalgasına.” Sakin görünüyordu ama monitöre eğilişindeki acelecilik, derinlemesine bir tedirginlik gibi dışa vuruyordu. Jun, sistemin nabzını ölçerken gri üniforması ışığın altında solgun parlıyordu. Kaşlarının arasında derinleşen çizgi, onun çevresel analiz uzmanı olarak her frekans boşluğunu, her titreşimi hissedebildiğinin kanıtıydı. Onun görevi, şehir ağlarının içinden sessizliği delen sesleri, maskelenmiş elektromanyetik parazitleri yakalamaktı. “Güneydoğu blokları,” dedi sonra aniden, gözlerini ekrandan ayırmadan. “Dördüncü Kesit ile Beşinci arasında bir basınç farkı oluşuyor. Bu, sistem hatası değil, Lyra. Dışarıdan biri sızıyor olabilir.” Ve tam o anda istasyonda yankılanan tiz bir çığlık, havayı bir bıçak gibi yardı. Tavan lambaları, önce birer birer sönerken ardından acımasızca patlayan kırmızı ışıklarla mekânın tüm dengesi yerinden oynadı. Alarmın sesi öyle keskindi ki, zihnimin sınırlarını zorlayan bir frekanstaydı. Bir anlığına kendi kalp atışımın bile sessizliğe karıştığını hissettim. Jun bir an bile tereddüt etmeden masanın altındaki tuşa bastı. Telsiz bağlantısı açılırken istasyonun kod ses birimi aktif hâle geçmişti. “Uyarı: 07B Bölgesi, Güneybatı kesiti. Bağlantılar kilitlendi, sinyali kaybettik. Kodlar bir bir düşüyor. Kanunsuz bir hareketlilik gözlemleniyor.” İletim frekansı aniden değişti; bu kez gelen ses emir niteliğindeydi, daha yüksek, daha mekanik, doğrudan sistem komut protokolüne bağlıydı: “Yerinizde kalın. Kod kurtarıcılığı sürecine başlayın.” Ses bir saniyeliğine susmuştu ama sonra kendi verdiği sessizliğin ardından sessizliği bir kez daha emir gibi yardı: “Lyra. Seni askerler alacak. Yeni görevlendirme için çıkış yapacaksın İsmimin geçtiği anda içime sızan soğuk, bakışlarımı kaçırmama neden oldu. Jun ile bakıştık ama o sessizdi. Sonrasında kapının ağır bir uğultuyla açıldığını duydum. İçeri giren iki asker, yüzlerinde herhangi bir mimik taşımayan, insanlıktan arındırılmış birer yürüyen emir gibi karşıma dikilmişlerdi. Biri başını hafifçe eğerek yalnızca ismimi söyledi: “Lyra.” Yanıt vermedim, başımı sallayarak onlara doğru ilerlemeye başladım. Sandalyemden kalktım, mekanik bir düzenin içinden fırlamış gibi, sessizce onlara katıldım. Yine o tanıdık, durağan koridorlara dönmüştüm. Sonunda, geçilen koridorların ardından camla çevrili küçük bir odaya ulaşmıştık. İçerisi neredeyse çıplaktı; yalnızca bir masa ve arkasında siyah yaka nişanı taşıyan, gri paltolu bir adam duruyordu. Sert yüz hatlarıyla beni baştan aşağı taradıktan sonra konuşmaya başladı: “Sahaya iniyorsun. Kod yeteneklerine güveniyoruz.” Sesi metalikti. Sanki yüzlerce kez aynı cümleyi tekrar etmiş gibiydi. “Bozuk veriyi tamir etmeli ve çöken sistemi yeniden ayağa kaldırmalısın.” dedi ve ardından arkamda bekleyen askerlere döndü. Bir süre durakladı ve arkamdaki askerlere baktı. “Bu görev tehlikeli olacak. Bu yüzden seni koruma amaçlı bir askerle yönlendireceğiz.” Ardından gelen son cümlesi kararlı bir mühür gibiydi ve artık mutlak noktayı da koymuştu: “Hazırlıklarını tamamla. Yirmi dakikan var. Kuzey çıkışında seni bekliyor olacağız.” Başımı hafifçe eğdim. Sözlerin ağırlığı birer zincir gibi omzuma çökerken yürümeye devam ederek yanımdaki görevlilerle hazırlık odasına gittim. Kapı ardımdan kapandığında içeride yalnızdım. Duvarlara sistematik bir özenle yerleştirilmiş siyah görev kıyafetleri, askılı çantalar, mekanik veri gözlükleri, portatif kod çözücüler ve şifre kırıcı modüller vardı. Raflardan ihtiyaç duyulan ekipmanları dikkatle seçtim. Bana ayrılmış olan üniformayı üzerime geçirdim: Diz hizasına kadar inen korunaklı suni kumaş, omuzlarda hafif zırh panelleri ve bele takılan yedek çevirici modüller bulunan. Saçlarımı sıkıca topladım. Odanın içinde ayna yoktu ama karşımdaki metal yüzey siluetimi belli belirsiz yansıtıyordu. Oradan kendime baktım ve orada gördüğüm kişiyi tanımadım, belki de tanımak istememiştim. Tam o an kapı yeniden açıldı. Beni dış dünyaya bağlayacak olan kuzey koridoruna adım atmaya artık hazırdım. Ve orada -çıkışın hemen önünde- bir siluet bekliyordu. Sırtı bana dönüktü, üzerindeki üniforma benimkine benziyordu ama çok daha ağır ve çok daha teçhizatlıydı. Omuzlarındaki çizgiyi tanımam için yüzüne bakmama dahi gerek yoktu. John’du o! Döndüğünde göz göze geldik; bir şey söylemedi. Yanına yaklaştığımda yalnızca bir cümle kurmuştu, her zamanki gibi düşük perdeden ama içinde taş gibi kesin bir ağırlıkla: “Hazırsan başlıyoruz.” Başımı usulca eğdim. Hazır mıydım bilmiyordum ama hazır olmaktan başka seçeneğim kalmadığını çok iyi biliyordum. Adımlarımız istasyonun o renksiz, mat griliğinde yankı yaparken her tını sistemin iç çeperlerine kazınan sessiz bir çığlık gibiydi. John önümdeydi; adımları belirgindi ve yönü sabitti. Tünel geçidinden dışarıya çıktığımızda hava keskin bir serinlik taşıyordu. Gökyüzü yine her zamanki gibi görünmüyordu. Yukarıyı saran metal iskeletler, ışığı süzüp kurşuni bir örtüye dönüştürmüştü. Binaların arasında ilerlerken John durdu ve gözlerini çevrede gezdirdi. O kısa anlık duraklamada yalnızca ayak seslerimizin ritmi vardı etrafımızda; şehir bile nefesini tutmuş gibiydi. “Burası çevresel güvenlik panelinin merkezi,” dedi sonunda ve parmak ucuyla yolun sonunda, kabloları dışarı taşmış, kenarları yanık lekeleriyle kararmış, rüzgârla hafifçe eğilip kalkan paslı bir düzeneği işaret etti. Sistem dışına fırlamış ve kullanılıp terk edilmiş bir organdı bu; bir zamanlar veriyle yaşayan ama şimdi yalnızca suskun kalan bir hatıraydı. John bir adım yaklaştı, gözleri üzerimdeydi. Çenesini hafifçe kaldırdı. Yüz ifadesi değişmese de omuzlarında taşıdığı yük, hâlâ tanıdık ve tartılamayacak kadar yoğundu. “Dikkatli ol,” dedi, sesi kararlıydı ama kırılgan bir sükûnetle kaplıydı. Ardından, gözleri bir kez daha benimkine temas ettiğinde ekledi: “Ve rahat ol.” Rahat? Bu kelimeyi duymayalı çok olmuştu. Sanki dilimden çıkar çıkmaz unuttuğum, sadece başkalarının ağzında var olan bir lüks gibi. Yavaşça ilerledim ve panelin bulunduğu yere doğru eğildim. Kabloların karmaşık örüntüsü etrafında daireler çizerek ilerleyen parmaklarım, kıvılcım sıçramalarının çevresinde tetikte dolaştı. Dizimi yere koyduğumda bağlantı noktaları gevşemişti. Bazı kablolar yanıktı. Avucumun içine düşen toz, bir yangının külleri gibiydi. Sonra dokundum, metal yüzeyin soğukluğu parmak uçlarımı yaladığında içimde geçmişe ait ama adını koyamadığım bir sızı yükseldi. Kod dizimini girmek üzereydim ki, önce keskin bir çatırtı duyuldu. Ardından gözlerimi kör edici bir ışık kapladı. Ve tam o anda, bedenime saplanan yanma hissiyle dünya yerinden sarsıldı. “Ah!” Çığlığım, göğsümden kopup yankılanan kontrolsüz bir fırtına misali metale çarparak geri döndü. Sarsıntıyla arkaya savruldum; yere düşerken vücudumun ağırlığını hissetmiyor, sadece başımın içine dolan kör edici beyazlığı algılıyordum. Her şey bulanıklaşmış ve ağzımdan çıkan inilti yarım kalmıştı. Sonra tanıdık bir ağırlık beni kavradı, elleriyle beni yakalayan o tanıdık ağırlıkla göz kapaklarım titreyerek aralandı. “Lyra!” Sesi bir anda çok yakınımdan gelmişti, sert ve kararlı ama altında bir sarsıntı gizli. John dizlerinin üzerine çökmüş ve avucumu avucunda açarak titreyen parmaklarımı dikkatle inceliyordu. “Elin!” Fakat onun sesi kadar beni sarsan başka bir şey daha vardı: geçmişten sızan, tozlu bir hatıranın yankısı gibi. Bakışlarım, elindeki küçük bir ize takılmıştı; önemsiz gibi duran ama zihnimde bir şeyleri tetikleyen o işarete... Ve o an, içimde ansızın bir kapı aralandı. Tiz, çocuksu ve başıboş kahkahalar… Tozlu bir yaz günüydü. Koşarken düşen bir çocuk; avuç içi parçalanmış, kan içinde ama yine de gülen bir yüz... Başının tam yanında çimenlere uzanmış bir başka çocuk vardı, ben miydim? Aynı yara, aynı yer… Gözüm, John’un avucundaki yara izine takıldı. Tanıdıktı ama nasıl? “İyi misin?” dedi, sesi gerçekliğe asılmış bir çapa gibiydi. Başımı hafifçe salladım. “Yok bir şey,” dedim ama sesim boğazımda düğümlenmişti. Elimi geri çekmeye çalışırken parmaklarım onunkilerin arasına fark etmeden dolandı. O da bırakmamıştı. Gözlerim istemsizce onun bakışlarına kilitlendiğinde bir an için zaman durdu sanki. Aramızda yalnızca nefes vardı; onun göğsünden yükselen, belli belirsiz hızlanmış bir ritim ve benimse içeride sıkışmış, tutulan soluğum. “Daha dikkatli olmalısın,” dedi, bu kez sesi daha yumuşak, neredeyse görünmez bir sitemle örülmüştü. İçimde ince bir titreme yükseldi. Gözlerimi kaçırarak başımı eğdim. Kendimi toparlamak için boğazımı temizledim ve sonra, sesi benden daha emin bir gölgeye aitmiş gibi çıkan kelimelerle fısıldadım: “Devam etmeliyim.” Ve ardından ayağa usulca kalktım. John da arkamdan doğrulurken gözleri çevreyi tarıyordu. Ve tam bu sırada… Gökyüzünde sert bir patlama yankılandı, bir silah sesini andıran. Ardından bir diğeri, sonra bir tane daha. Her biri havayı keserek üzerimize çullanan bir tehdidin sesi gibiydi. John refleksle pozisyon aldı. Silahını çektiği anda çalılar ve taşlar kurşunların hedefi olmuştu; çevremiz bir anda daralan bir savaş halkasına dönüşmüştü. Ben tekrar panelin önünde çömelmiş, sistem modülünün yükselen parçasına sığınmıştım ama içimde göğsüme doğru ilerleyen yoğun bir korku vardı. Nefesim göğsüme saplanmıştı. “Lyra!” diye bağırdı John. “İyiyim!” dedim, refleksle ve de sakinlikle. Ama bu sakinlik gerçek değildi, sadece geçmişin içinde defalarca taklit edilmiş bir yanıttı. Kurşunlar yanımdan sıyırarak geçip giderken metale çarpıp damlayan yağmur gibi bir iz bırakmışlardı. “Bunlar kim?” diye bağırdım, parmaklarım hâlâ sistem portunda geziniyordu. “İsyancılar!” dedi John, siperden ateş ederken. “Hani yeraltındaydılar?” Sesim sabırsızdı, meraktan çok endişeyle gölgelenmişti. “Yeryüzüne çıkmış yılanlar!” diye kükredi, gözleri görüş hattını tararken. John elindeki silahla ateş hattını kontrol ederken ben tekrar panele döndüm ve elimdeki küçük aygıtı sistemin kırık bağlantı ucuna taktım. Parmaklarım titriyordu ama işimi çok iyi biliyordum. Bu sistem konuşmak istiyordu ve bense yalnızca onu dinleyecek, onunla konuşacaktım. “Buraya ulaşmıyorlar. Çözümlemek üzereyim!” diye bağırdım tekrar. Ardından küçük aygıtın ekranına eğilip parmaklarımı hızla kod satırları üzerinde gezdirmeye başladım. Kurşun sesleri karanlığı yırtarken sistemin iç deviniminde dolaşan elektronik sinyallerin karmaşası, tuhaf bir ritimle kulaklarımda yankılanıyordu; neredeyse müzik gibiydi. Son birkaç satır kaldı. Güçlü bir güvenlik bariyeri için parametreler tamamlanmak üzereydi. “Tamam, şimdi…” dedim, sesim fısıltıya dönerken son komutları girdim. Sonra etrafı saran o yüklü elektrik alanı aniden değişti; sistem, yeni bariyerini aktif hale getirmişti. Ortamda görünmez ama etkili bir kalkan yükseldi. Kurşunların metalik vuruşları, bariyerin yüzeyine çarptığında hâlâ savaşın içindeydik ama benim görevim sona ermişti. “Tamam bitti!” diye bağırdım, içimde büyüyen o hafif rahatlamayla, ama kalbim hâlâ hızla çarpıyordu. Dizlerimin üzerinde nefes nefese kalmıştım. Panelin kenarına tutunurken aniden ayağımın altındaki taşlar kaydı; dengemi yitirip yana doğru hızla savrularak panelin önüne düştüm. Bileğimde keskin bir sızı yükseldi, bedenim açık bir hedefe dönüşmüştü. “John!” diye bağırdım, sesim çatlaktı. O, hiç tereddüt etmeden harekete geçti. Mermilerin arasından geçerken neredeyse bir gölge gibi yanıma çöktü. “Neresi?” dedi aceleyle. “Ayağım…” Nefesimi tutup devam ettim. “Sanırım burkuldu. Tam emin değilim ama ağrıyor.” John, parmaklarını bileğime yerleştirip hafifçe bastırdı. Yüzünde kontrol etmeye çalıştığı bir ifade belirdi, soğukkanlıydı ama gözlerindeki titreşim her şeyi anlatıyordu. “Morarmaya başlamış,” dedi kısa bir aradan sonra. “Buradan çıkmalıyız.” “Yürüyemiyorum,” dedim alçak bir sesle. Utanç ve çaresizlik arasında sıkışmıştım; haykıracak hâlde değildim ama yine de söylemek zorunda kaldığım bir gerçekti bu. John tereddüt etmedi. Kolumdan kavradı ve sonra belime destek vererek beni kucakladı. Kurşunların hâlâ aramızda kol gezdiği o anlarda bedenim, onun taşıdığı kararlılığa yaslanmıştı. Başımı istemsizce omzuna dayadım. Nefeslerimiz aynı ritme bürünmüş, kalp atışlarımız birbirine karışmıştı. “Nasıl?” diye sordum; bir yargı değil, sadece kırılgan bir merak vardı. John dudaklarını hafifçe ısırdı, zayıf ama anlaşılır bir tebessümle karşılık verdi. “Sadece sıkı tutun,” dedi ve tam o an ayağa kalktı. Bir eli belimi desteklerken diğer eli hâlâ silahından vazgeçmemişti. “Johnn!” diye bağırdım ama o çoktan harekete geçmişti. Adımları sertti ama kontrollüydü. Gözleri çevreyi tarıyor, her kıpırtıyı ölçüyordu. Mermiler seyrekleşmiş ve hava az da olsa solunabilir hâle gelmişti. “Güvenli alana ilerliyoruz. Kaçış protokolü aktif. İsyancılar yüzeye ulaştı,” dedi telsiz bağlantısıyla merkeze bilgi aktarırken. Nefesi soğuk, sesi ise derin ve kontrollüydü. Tam o esnada çevremizde droneler belirdi; sessizce havada süzülüyor, bölge taramasına başlamışlardı. Sonrasında ufuk çizgisinde görünen zırhlı bir araç yaklaşıp önümüzde durdu. Protokol tamamen devredeydi. “Hazır olun,” dedi John, araca doğru yönelirken. Ellerim onun sırtına kenetlenmişti. Araç kapısı açıldığında, dronelerin gözleri üzerimizde dönüyordu. Vakit kaybetmeden içeri atladık. Motorun o iç gıcıklayan homurtusuysa güvenin sesi gibiydi. Ve kapı kapandığında dışarıdaki ateş hattında kalan yavaş yavaş sessizliğe karışıyor, gerimizde kalıyordu. Ve zırhlı araç, bizi merkeze, laboratuvarın kalbine taşıyordu. °º¤ø🧠ø¤º° Laboratuvarın soğuk, steril koridorlarında hızla ilerlerken bedenimdeki o ağırlık yavaş yavaş hafifliyor, her adımda bilincim daha berraklaşıyordu. Revirin içinde; beyaz örtüler, paslanmaz metal tepsiler ve acımasız aydınlıkta titreşen ışıkların arasında beni bekleyen o iğneyi gördüm. Koluma hafifçe dokunduğu anda, bedenimin içine doğru yayılan sıcaklıkla birlikte kendime geldiğimi hissettim. Önce hafif bir uyuşma, ardından iç organlarıma kadar ulaşan dingin bir rahatlama... Yorgunluk çözülüyor, yerini tanıdık bir huzura bırakıyordu. Her zaman iğnelerden çekinmişimdir ama bu kez, iyi geldiğini inkâr edemezdim. Steril kokunun burnuma keskin bir şekilde dolduğu o an, çıkış vaktinin de geldiğini anladım. Kapıya doğru yöneldiğimde sensör hareketimi algıladı ve sessizce açıldı. John oradaydı. Her zamanki o sakin ama mesafeli duruşunu koruyordu. Bu kez bakışları biraz daha yumuşaktı, sanki üzerimi tarıyor, görünmeyen bir hasar var mı diye göz gezdiriyordu. “Nasıl hissediyorsun?” diye sordu, net ama abartısız bir tonla. “İyiyim,” dedim kısaca. Ardından göz göze geldik. Duraksamadan baktım ona, sormak üzere olduğum şey artık zihnimde büyümüş, boyun eğmez bir soruya dönüşmüştü. “Bir şey sormam lazım.” Tam ağzımı açmıştım ki onun sesi daha önde davrandı: “Önce bir şeyler yiyelim. Gel benimle.” Ne açıklama yaptı ne de bekledi; bileğime uzanarak yumuşak ama kararlı bir dokunuşla beni peşine takmıştı. Onun arkasından yürürken zihnimdeki sesler yeniden yankılanmaya başladı. Gerçek mi, hayal mi ayırt edemediğim o çocuk kahkahaları, çimenlerde yuvarlanan figürler, aynı iz, aynı ten... Her şey bulanıktı ama bileğimdeki sıcaklık gerçekti. John yanımdaydı. Şu an bu, tek gerçek olan şeydi. Biraz ilerledikten sonra, laboratuvarın sessiz bir köşesinde yer alan küçük bir kafeye ulaştık. Cam duvarlardan içeri süzülen yapay ışık altında dizilmiş birkaç masa, buğulu bir kahve makinesi ve sakinlik yayan bir düzen içinde duruyordu. John, karşımdaki sandalyeye oturduğunda yorgundu ama tavrında hâlâ o kontrol hâkimdi. Garsona döndü ve fazla düşünmeden sipariş verdi: “İki kahve, lütfen. Ve… parmesanlı spagetti.” İçimde aniden bir titreşim oluştu. Parmesanlı spagetti mi? Bu mekânın soğuk yüzeyinde, günlerdir tatsız tabldotlarla beslenen biri olarak böyle bir detay... Benim neyi sevdiğimi nasıl bilebilirdi? Zihnimde yükselen sorularla boğuşurken John kahvesinden bir yudum alıp sessizce yemeğine yöneldi. Bakışlarımı tabağa indirdim. İçimdeki karmaşa yerli yerinde duruyordu ama bu kez susturulması zor bir cesaret içimden yükselmişti. Öne eğildim ve boğazımdaki düğümü yutarak sordum: “Seni tanıyor muyum?” John bir anda yutkundu, çatalı elinde duraksadı ama yanıt vermedi. “Daha önce tanıştık mı?” dedim, bu kez doğrudan. Göz göze geldik. Aramızda bir anlık sessizlik oluşmuştu. Sonra sesi; kısık, derin ve sanki içinden bir şeyleri koparıyormuş gibi geldi: “Hayır.” Soru ve cevap arasında geçen bu kısa sessizliğin içerisinde üzerimde bir ağırlık hissettim; bir bilinmezlik, bir gizem… Ve belki de çok yakında açılacak kapıların habercisi. John’un bakışları hâlâ üzerimdeydi. Keskin, derin, sanki kelimelerden çok daha fazlasını söylüyordu. Hiç konuşmadan bir süre daha o hâlde oturduk; kelimelerin ötesinde, sadece bir hisin içinde kalarak. Sonra, John yavaşça doğruldu. Soğukkanlıydı, kararlıydı. “Artık gitmeliyim,” dedi. Söyleyişinde ne tereddüt vardı ne de uzatmaya dair bir niyet. İçimde bir karışıklık vardı. İçimde hâlâ çözülmemiş bu hisle elimi uzattım ve eline hafifçe dokundum. Parmaklarım, hayatın ağırlığını taşıyan ellerin yüzeyinde gezindi. “Teşekkür ederim,” diye fısıldadım. “Yemek için… ve her şey için.” Başını hafifçe eğdi ve ardından elimi bırakarak başını salladı. Son bir kez daha göz göze geldiğimizde o bakışta kelimelerin taşıyamayacağı türden bir anlaşma vardı. Sonra arkasını dönüp uzaklaştı ve bense küçük kafenin loş ışıklarında, hâlâ içimde dalgalanan o tuhaf duygunun merkezinde kalakalmıştım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.