İçeriğe geç

Kayıp Mektuplar

Bölüm 1 · 7 dk okuma

Kayıp Mektuplar

Bölüm 1

İstanbul'la Tanışma

Yağmurlu bir kış günüydü. İstanbul’un en küçük yağmur damlasıyla bile felç olması doğruymuş, diye geçirdim içimden. Bizim köyümüzde ne böyle bir yağmur ciddiye alınırdı ne de dizimize kadar kar yağması. Bunlar bizim için normaldi ama görünüşe göre İstanbul için durum farklıydı. Odanın kapısının çalmasıyla gözümü diktiğim pencereden kafamı çevirdim. İçeriye teyzem, Makbule Hanım girmişti.

Makbule Hanım’ı hayatımda ikinci kez şu günlerde görür olmuştum. İlkinde ne adını ne de görüntüsünü hatırlayacak kadar büyüktüm. Teyzem pencerenin önünde konuşlanmış divana benim gibi oturdu ve şefkatle saçlarımı okşadı. “Ah güzelim benim, dalmış nereye bakıyorsun?” dedi teyzem. Gözlerimi tekrar pencereye çevirdim ve “Yağmur hep böyle felç eder mi burayı?” diye sordum. Teyzem de artık benim gibi pencereden bakıyordu. “İstanbul böyledir güzelim. Sert ve acımasız görünse de çok kırılgandır, narindir. İki damla suya bile gelemez.” Dedi. Artık yaşayacağım yabancısı olduğum bu şehri tanımaya çalıştım. Demek artık kafamıza düşen sudan bile kaçacaktık.

* * *

Yemek saati için salondaki yuvarlak masaya oturmuş, teyzem ve kızlarına ettiğim yardım teklifleri nazikçe reddedilince beklemeye başladım. Etrafımdaki herkese gözlerimi gezdirdim; teyzem ve kızları salondan gözüken Amerikanvari mutfaklarında aceleyle bir şeyler hazırlıyorlardı, Teyzemin kızlarından büyük olan Maide’nin eşi salonun bir köşesinde oturmuş gazete okuyordu, o sırada Makbule Hanım’ın eşi -Cahit Bey- içeri girdi ve sırılsıklam olmuş paltosuyla şapkasını askılığa astı. Evde bir de kedi vardı, memleketimdekiler gibi çift renk değildi gözleri fakat pek sevimli bir şeydi. Oradan oraya mütemadiyen koşturuyor, bazen de gelip ayağınızın dibinde oturuyordu. Konağa ilk geldiğim gün bu kedide arkamda bırakıp geldiğim kediden bir şeyler bulmuştum. Sanki kedim memlekette kalmamıştı da biraz rengi biraz da boyu değişip konakta beni beklemişti. Ayağımın dibine gelmiş kediyi okşarken Makbule Hanım herkesi sofraya çağırdı, kalabalık toplaşınca yemeğe başladık.

Etrafta sürekli kahkahalar ve renkli konuşmalar dönüyordu. Hiçbiri bana yapmacık gelmese de kendimi rahatsız hissediyor, hızlıca yemeğimi yiyip odama kapanmaya bakıyordum. Bir yandan da hayatında beni tanımamış bu insanlara bana yuvalarını açtıkları için borçlu hissediyordum.

Yemekler bitince teşekkür edip başımı öne eğdim ve masadan kalktım. Salondan çıkacağım sırada Cahit Bey “Kızım gel buraya da senle bir konuşalım.” Dedi. Geri dönüp masaya oturdum. Konağa geldiğimden beri benle bir elin parmağını geçmeyecek kadar konuşan adam şimdi benle ne konuşacaktı acaba?

Önce havadan sudan halimi hatırımı sordu, sonra gelmek istediği sadede geldi Cahit Bey. Cahit Bey aslında pek sıcakkanlı babacan bir adamdı. Herhalde geldiğimden beri etrafta pek soğuk nevale gezdiğimden olacak ki beni konuşmaya zorlamamıştı.

“Köydeyken okula gidiyor muydun kızım?” diye sordu Cahit Bey. Başım öne eğik, terliklerime bakarken cevap verdim. “Köyümüzde iki muallim ile iki de sınıflı bir okul vardı. Anam babam sağ olsun beni okutmaktan çekinmediler. Bu yaşıma kadar rüştiyeyi bitirdim. Orada öğretmenlerim bana başarılı olacağımı söylerlerdi.” Cahit Bey rahat bir nefes verdi, sanki vereceğim bir cevaptan korkmuştu. “Söylediklerim beni pek memnun etti. Bilirim ki annenle baban sana köyde iyi bakmışlardır, şimdi gözlerini arkada bırakmadan bizim de sana iyi bakmamız icabet eder. Zahide senden bir yaş büyük, bu sene gittiği idadide ikinci sınıfa geçti. Seni de onunla aynı okula gönderip okumanı istiyoruz. Pekâlâ birinci sınıftan başlayabilirsin.” Bir süre sessizlik oldu. Ellerimi birbirine kenetlemiş oturuyordum, bütün gözlerin benimle Cahit Bey’in arasında gidip geldiğini, Makbule Hanım’ın onaylayan sesini duyabiliyordum. Fakat Makbule Hanım’ın onaylaması tek değildi. Büyük kızları Maide ve eşi de onaylarken göz ucuyla Zahide’ye baktım. Halinden memnun gözükmüyor, açıkçası annesiyle yalnız kaldığında büyük bir vaveyla koparacağa benziyordu. Zahide’den küçük olan kardeşi ise etrafa gülücükler saçıyor ve tatlı tatlı eteğini sallıyordu. Bu küçük kızın ismi de Feriye’ydi. Ban bu evde pek sevimli gelen bir varlıktı. Köyde küçük çocuk bakmaya alışkın olduğum için Feriye’ye hemen ısınmış, varlığına alışmıştım. Bir de Zahide’nin büyük kardeşi, Maide’nin küçük kardeşi vardı. Bu kızın adı Sena’ydı. Diğerlerine göre pek suskun, kendi halindeydi. Geldiğimden beri benimle bir iki cümle kurmuş, yüzüme bile bakmamıştı. Masadaki sessizliği ve tepkiyi ölçtükten sonra Cahit Bey boğazını temizledi. Kafamı kaldırıp yüzüne baktım, kaşlarını kaldırmış benden bir cevap bekliyordu. Ne diyeceğimi bilemeden tebessüm ettim. Köyden geldikten sonra aklıma ne okulum ne de muallimlerimin öğütleri gelmişti. Cahit Bey şimdi söyledikleriyle kalbimi okşamış, tekrar hayatımı düşünmemi sağlamıştı. Tabii ki okumak istiyordum! Bu hayatta en zevk aldığım şeydi. Köyümüzde küçük bir kütüphane de vardı. Üç beş eski kitabı da zaten okuyup bitirmiştim. Köyden şehre gittikçe öğretmenlerim birkaç ayda bir yeni kitaplar getirirlerdi onları da bir çırpıda okurdum.

Cahit Bey “Bir haftadır evdesin kızım, ayağın dışarı toprağı görmedi. İki haftaya okul açılacak. İstersen yarın arabayı hazırlatın, Makbule Hanımla kaydını yaptırmaya gidin. Gitmişken Zahide sana okulu da gezdirir, değil mi kızım?” dedi Cahit Bey. Yüzü gittikçe kırmızının koyu bir tonuna bürünen Zahide başını öne eğip “Tabii ki babacığım.” Dedi. Her ne kadar Zahide’nin tavırları beni korkutsa da okula gitmeyi her şeyden çok istiyordum. Hem İstanbul’da olmasam köyde idadi okuma şansını asla bulamazdım. O yüzden minnetle başımı salladım ve gülümseyerek “Nasıl isterseniz Cahit Bey.” Dedim. Cahit Bey, “Artık bana Cahit Ağabey diyebilirsin kızım. Sen de benim kızım sayılırsın.” Dedi. Gülümsemem daha da büyürken masadan kalktım, Cahit ağabeyin elini öptüm ve masanın toparlanmasına yardım ettikten sonra odama döndüm.

* * *

Makbule Hanım üstüme giydiğim elbiseyi kaçamak bakışlarla pek incelemişti ama gülümsemesini yüzünden eksik etmeden araba yolculuğumuza başlamıştı. Mütemadiyen konuşuyor bana pencereden sağı solu gösteriyor, burası filan yer, burası falanın yeri, bak burada çok güzel elbiseler var, burası en meşhur tavukgöğsü yapan yer…

Yarım saatin ardından sallanan arabamız durdu, at nalı sesi kesildi. Girdiğimiz büyük binanın kendinden de büyük bir avlusu vardı. Avlunun ortasında orta halli bir çeşme, etrafa serpiştirilmiş çiçekler, taş kaldırım, eylülün gelişiyle yeşillenmiş çimenlerin üstünde beyaz beyaz noktacıklar… “İşte geldik kızım. Gel içeri geçelim.” Dedi Makbule Hanım. Beraber içeri girdik, Zahide mutsuz bir suratla peşimizden geliyor, topuklarını parkelere vura vura bizi müdire hanımın odasına götürüyordu. Etrafı incelerken bir yandan da onları takip ettim. Odaya geldiğimizde bizi pek hoş giyinimli, ciddi bir kadın karşıladı. Saçını ensesinden topuz yapmıştı. “Hoş geldiniz, buyrun Makbule Hanım.” Dedi ve teyzemle el sıkıştıktan sonra siyah deri, kocaman koltuğuna oturdu. “Bu benim kız kardeşimin kızı, artık bizimle yaşıyor. Zahide’den bir yaş küçük. Okumaya pek hevesli.” Müdire Hanım beni gözüyle şöyle bir tarttı, hoşuna gitmiş olacak ki gülümseyerek teyzeme döndü. “Herhalde onu kaydettireceğiz?” dedi. Teyzem hevesle başını sallayıp “O niyetle geldik Halide Hanım.” Dedi teyzem. Birkaç dakika içinde işlemlerini yaptılar, paldır küldür tekrar okuldan çıktık ve arabaya bindik.

Teyzem bu sefer okul kıyafetleri için, günlük giyeceğim kıyafetler için dışarı çıkmışken beni gezdirmeyi kafaya koymuştu. Yolda gelirken gösterdiği yerlerden birine gideceğimizi tarif etti. Kibarca kabul ettim, söylediklerini dinlemeye çalıştım. Bir yandan şoföre nereye gideceğimizi tarif ediyor, heyecanla kumaşlardan ve yeni kesim elbiselerden bahsediyordu. İstediği dükkâna geldiğimizde bizi kargaşa halinde bir dükkân karşıladı. Teyzem yanımıza gelen kıza bir şeyler söyledikten sonra bana döndü. “Kızım gözlerin faltaşı gibi açılmış, alışık değilsin herhalde bu kalabalığa. Alışırsın merak etme yavrum. Gel, şöyle kenarda bekleyelim de birazdan buranın sahibi olan hanım bize yardımcı olacak. Pek sevecendir kendisi. Görünce senin de kanın kaynar.” Farkında olmadan kaygıyla büktüğüm kaşlarımı düzelttim. Sabırla beklerken etrafıma bakındım. Süslü püslü bir kadın yerleri döven topuklunun sesleriyle bize yaklaştı. Teyzemle sarılıp öpüştükten sonra samimi bir karşılamayla bana da Zahide’ye de sarıldı, halimizi hatırımızı sordu. Dükkânda bizi nispeten daha sakin olan kısma götürdü ve teyzemle hararetli bir tartışmanın ardından ölçülerim alındı önüme çeşitli kumaşlar, fırfırlar, satenler serildi. Yorucu ve gerici bir saat sonra arabamıza binip eve gittik. Teyzem verdiği siparişlerden memnun bir şekilde eve dönerken iyice keyiflenmişti. “Haydi yol üstü seni bir de pastaneye götürelim, hava salep için biraz ısındı gerçi… Eve götürmek için de birkaç parça şey alırız değil mi Zahide? Senin sevdiğin şu…” Teyzem tekrar konuşmaya başladığında gülümseyerek dışarıyı izlemeye başladım. Belki de bu narin şehir o kadar da kötü değildir…

“Aman Yarabbi! Bu renkli şeyler de ne böyle?” dedim ve arabadan indiğimiz gibi kocaman cam vitrinlerin arkasındaki renk renk pastalar, göz kamaştırıcı çeşitli kurabiyeler, kekler, ne olduğunu bile bilmediğim süslü püslü bir sürü şey. Teyzem şen bir kahkaha attı ve elini sırtıma koyarak beni içeri soktu. “Böyle yüzünün güleceğini bilseydim ilk buraya gelirdim! Hay Allah, pek sevdin pastaneyi.” İçeri girdiğimizde sadece görüntüler değil kokular da beni kendimden geçirmişti. Köyde limonlu veya ıspanaklı kekten başka bir de sütlaç yapılırdı, onları da nadiren yerdik. Durumumuz kötü de değildi fakat annem tatlı pek sevmezdi. Ben tatlıları sevdiğimi şimdi fark etmiştim. “Teyzeciğim, bu tatlılardan alacak mıyız?” diye hevesle teyzeme döndüm. “İstediğini seç yavrum. Sonra da gel birer salep içip öyle gidelim.” Dedi. Sevinçle yerimde sıçradım ve “Peki!” deyip gözüme kestirdiğim pastadan bir dilim istedim.

Zahide yanımda bana pek sevecen olmayan gözlerle bakıyordu. Aslında bu davranışı oldukça haklı buluyordum çünkü hayatına aniden girmiştim, şimdi benimle evini, okulunu hatta anne ve babasını paylaşacaktı. Onun yerinde olsam da mutlaka aynısını hissedeceğimi biliyordum. Bu yüzden Zahide’ye bana alışana kadar ve bu durumun benim elimde olmadığını anlayana kadar sabredecektim.

Makbule Teyzemin oturduğu masaya beraber gittik ve garsonların bize tatlılarımızla salepleri servis etmesini bekledik. Servisten sonra İstanbul’a geldiğimden beri mütemadiyen beni bırakmayan o umutsuz mutsuzluk beni bir anlığına olsa da bıraktı ve ömrümün en keyifli birkaç saatini geçirdim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.