Kuklalar oyun oynarlar, fakat ondan da ötesi oynatılırlar. O oyunları kendileri oynamazlar. Yaşamlarının en derin köşesinde onlar oynatılmak için yaratılmıştır zaten. Bazen insanlarda birer kukladır. Bazılarının kuklabazı babasıdır, kimilerinin ki arkadaşları, öğretmeni ya da annesi.Benim kuklabazım annemdi. Her koşulda beni düzeltip, başka biri yapandı. Kendi yaptığı hataları ben yapmayayım diye bana olmadığım biri gibi davranırdı. Eğer çiçekleri seviyorsam ertesi gün benim çiçekleri sevmediğime beni ikna ederdi. Nedenini de öğretmezdi. Glütene alerjim olduğuna kendi kendine inandığı için beni de inandırırdı. Oysa gizlice yediğimde herhangi bir şey olmazdı bana, sadece tartı da bir kaç gram fazla gözükürdüm. Her akşam saat 08.00 ve sabah 08.00 benim tartılma saatlerimdi. Annemin kontrol saatleriydi. Ben Banu Neşe soyman. Kim olduğumu bilmiyorum.Tüm bu düşünceleri bırakıp "Banu hanım sonuçlarınız çıktı." diyen doktora baktm. Nefesimi bıraktım, belli etmemeye çalışsa da doktorun yüzünde ki ifadede bir yanıt aradım. "Sonuç nedir? İyi miyim?" diye sordum. Yutkundu. "Aslında size yalan söyleyemeyeceğim. Acil tedaviye ihtiyacınız var." Kaşlarım çatıldı ve sorumu yineledim. "Sonuç tam olarak ne?" diye sordum. Nefesini bıraktı, gözünü oyalamak adına tekrar önünde ki kağıtlara baktıktan sonra "Banu hanım siz Beyin kanserisiniz. Söylediğim gibi ya acilen tedavi başlamalı ya da..." devam etti. "Ya da bu önümüzde ki 3 ay içinde risk var." Telaşlı bir şekilde doktora bakarken "Anlamıyorum, nasıl bir risk! Son 3 ayım mı kaldı yani?" derken doktor "Belki de daha az.." dedi."Tamam tedavi olmak istiyorum, ne zaman olmalıyım?" dedim. Sesim titriyordu. Tepki veremiyordum. Daha doğru nasıl tepki vermem gerektiğini bilmiyordum. "Banu hanım bu ameliyat çok çok riskli bir ameliyat, sizinle açık konuşmak istiyorum. Masada kalma olasılığınız %88. Daha önce bu ameliyatı olup kurtulup iyileşen kişi sayısı çok az." "Ben araştırmıştım, iyileşen çok kişi var. Bahsettiğimiz ameliyat beyin tümörü ameliyatı değil mi?" diye sordum. "Beyninizde ki tümör, kritik damarlar olan vena cerebri magna çevresinde çıkmış. Bu nadir görülür. Kemoterapi çok daha riskli, ameliyatta ise masada kalma ihtimaliniz çok yüksek... Bu yüzden sizin ameliyat riskiniz daha fazla. Acımasız bir söylem olacak olsa da tavsiyem son 3 ayınızı en güzel şekilde geçirmeye çalışın. Böyle riskli bir ameliyata girmek isteyecek doktor sayısı çok az, üzgünüm." Hıçkırarak ağlamaya başladığımda doktor masanın etrafından dolanıp yanıma gelip ne yapacağını bilmeyerek omzumdan tuttu. Son 3 ayım kalmıştı. Ben ölecektim.Doktorun odasından çıktıktan sonra aynı bir çocuk gibi ağlıyordum. Hıçkıra hıçkıra. Annem ağlamamdan nefret ederdi. Otoritemi düşürdüğünü söylerdi. İnsan içinde ağladığımı görseydi beni mahvederdi belki. Ağlayarak yürüdüğüm koridorda birine çarptığımda yere düşüm. Daha ötesi kendimi yere bıraktım, çarpmanın hiçbir etkisi yoktu düşmeme. Çarptığım genç adam eğilip "Hanımefendi iyi misiniz?" diye sordu. Daha çok ağladım. Adam tamamen eğildi ve o da yere dizini yasladı. Omzumdan tutarak "Bir yakınınıza bir şey mi oldu?" Ne olduysa bana olmuştu. Hiçbir şey demedim, diyemedim. Adam kolumdan tutup beni ayağa kaldırdı ve hastanenin dışarısına çıkarttı. Banklardan birine benimle birlikte oturduğunda onun da bir doktor önlüğü olduğunu görmüştüm. "Bana anlatabilirsiniz. Birine bir şey mi oldu?"Hıçkırıklarımı söndürmeye çalışırken nefes almaya çalışıyordum Sesim titriyordu ve nefes alamıyor gibiydim. Yutkunup nefes alınca derin derin nefesler vermeye çalıştım. "Sakin olun lütfen." dedi.Kafamı kaldırıp dolu gözlerle ona bakıp ilk defa yüzüne baktım. "Siz en iyisi işinize geri dönün, hastalarınız vardır sizi bekleyen." "Ben şuan moladayım ve hastam yok, anlatmak içinizi rahatlatacaktır. Bana güvenin." Tekrar önüme döndüm ve hastane bahçesindeki ağaçlara baktım, bulutlara baktım. "Kansermişim ben." dedim bir tek.Biraz sessizleşti. "Hangi kanser olursa olsun kanser olan bireylerin üzülmesi ve ağlaması çok riskli. Çocukların bu yüzden kanseri daha hızlı yendiğini daha önce duymadınız mı?" dedi.Tekrar ona döndüm. "Benim kanseri yenme ihtimalim yok ki.. Son 3 ayım kalmış. Tümör beynimde ki damarda oluşmuş.." dedim.Şaşkın bir şekilde baktı. "Bence siz yine de umudunuzu kesmeyin. Eğer yaşamayı gerçekten istiyorsanız önünüzde engel yok. Kendinize önce cevap verin." Ayağa kalktığında kafamı kaldırıp genç doktora baktım. "Yaşamayı istiyor musunuz?" Kaşlarımı çattım. Ne tuhaf bir soruydu bu. Kim istemezdi ki yaşamayı? Doktor önümden geçip gittiğinde bankta bir başıma kaldım. Ben ölecektim. Yaşamayı seviyor muyum yoksa sevmiyor muyum bilmiyorum ama bildiğim bir şey vardı ki ben ölecektim. Banktan kalktım ve hastanenin geniş kapısından çıkıp sokakta kaldırımda yürümeye başladım. Göz yaşlarımı sildim. Sokakta ağlanmayacağını söylemişti annem.Eve vardığımda kapıyı çalışanımız Hanife abla açtı. "Hoş geldin canım, annen ve baban sofrada istersen elini yüzünü yıkayıp sen de yemek ye, acıkmışsındır." Kafamı sallayıp içeri girdiğimde ilk başta lavaboya girdim. Elimi yüzümü yıkadım ve aynadaki suratıma baktım. Gözerimde ki kızarıklık hala tam anlamıyla geçmemişti. Çantamdan kapatıcı alıp biraz sürdüm. "Şimdi daha iyi." Yemek masasın doğru gittiğimde babam beni görüp "Banu hoş geldin." dediğinde yüzünde gülümseme vardı. Annem belli ki kuaförden gelmişti. Sarı saçları bugün daha bakımlı gözüküyordu. Babama "Hoş buldum." dedikten sonra annemin karşısına oturdum. Annem salatlığından bir lokma alırken "Neredeydin?" diye sordu sert bir ses tonuyla.Hastanedeydim diyemedim, demek istemedim. "Arkadaşlarımın yanındaydım." dedim."Ne zamandan beri dışarı çıkarken bana haber verilmiyor? Kimin yanındaydın?" Babam "Tamam Yelda, kızı darlama unutmuştur.." dediğinde annem tekrar salatalığına döndü ve kafasını iki yana salladı. Hanife abla bana da tabak getirdiğinde sofranın ortasında ki yemekten alacaktım ki Annem "Banu! Dışarıda yeterince yemek yemişsindir zaten, çek elini!" Yutkunarak elimi çektim. Hiçbir şey yememiştim. "Hanife Banu'ya benimkinin aynısından getir." Annemin tabağına tekrardan baktım. Biraz marul ve salatalıktan başka bir şey yoktu.Babam ayaklandı. "Size afiyet olsun ben holding'e gidiyorum, önemli işlerim var." dedi.Babam annemi yanağından öptükten sonra evin kapısına doğru ilerleyip evden çıktı. Annemle yemek sofrasında bir başıma kaldığımda Hanife ablanın getirdiği salatalığı istemeye istemeye yemeye başladım. "Az sonra hazırlanıp bir davete gideceğim, gelecek misin?" diye sordu. Benim fikrimi aldığı anlar nadir olurdu. "Ben evde kalacağım.""Eğer ben gittikten sonra yemek yemeye kalkarsan benim haberim olacak, kalkışma bile. Kim bilir kaç kilo aldın? Askıların omuzlarına baskı uyguluyor resmen!" dediğinde nefesimi bıraktım. "Peki."Salatayı bir çırpıda bitirip odama çıktığımda kapıyı kilitledim. Odama girdiğim an gözlerimden yaşlar akmaya başlamıştı. Yatağıma uzanıp dizlerimi tutarak bağdaş kurdum. Ben ölünce tartıda ki kilom bu kadar önemli olacak mı anne? Ben öldükten sonra kime takacaksın kafayı? Ben ölecektim ve bunu çok derinden hissediyordum.Telefonum çaldığında arayanın Cenk olduğunu farkettim. Açmadım. Cenk benim erkek arkadaşımdı. Yani sevgili annemin seçtiği erkek arkadaşım. Babamın ortağının oğluydu. Bu yüzden en doğru erkekti benim için, en azından anneme göre. Hep annemin himayesi altında büyümüştüm ben. Davranışlarımı, karakterimi, sevdiğim şeylere kadar o belirlemiştim. Hiç kendi kararlarımı vermemiştim, bir keresinde vermeye çalıştığımda yemediğim azar kalmamıştı. Bu dünyada görülebilecek en otoriter insandı. Evimizdeki çalışanlar çocukken bile sürekli odama gizlice yemek sokardı. Annemin ne kadar duygusuz olduğunun herkes farkındaydı. Babam dışında. Belkide farkındaydı o da bu durumun ama pek umursamıyordu. Ben ölecektim, peki ya o zaman farkedecek miydi babam? Annem'in göğsünde bir gram sızı olacak mıydı? Hayır. Düşünüyordumda bundan üç ay sonra öldüğümde benim için gerçekten üzülecek kimse yoktu. Muhtemelen annem ailemize yakışacak bir cenaze töreni hazırlardı. Babamsa bir cenaze töreninde bir babanın görevi ne ise onu yapardı. Kurallar önemliydi çünkü. Tabutumun taşınması kural mıydı? Kimisi arkamdan 'yazık oldu.' diyecekti ama kimse uzun vadede yasımı tutmayacaktı. Ayağa kalktım. Odamdaki boy aynasının karşısına çıktım. Banu Neşe Soyman. Ne büyük acı değil mi ama? Ne acınası durum. Doğruyu söylemem gerekirse ben hiç gelecekteki kendimi görememiştim. Şu mesleği yaparım, şu model araba alırım, birini severim, evlenirim, şu kadar çocuğum olur... Hiç hobilerim de olmadı. Düşünüyordumda benim hiçbir farklılığım yoktu ki, kurallara dolu bir hayata doğmuştum, her şeyim kuraldı benim. Hiç amacım yoktu bir kere. Lise bitsinde annemin baskısından kurtulayım, şu sınavı geçeyimde annemin baskısından kurtulayım şu bölümü kazanayımda annem salsın beni, şu kiloya geleyimde annem rahat bıraksın beni! Benim yaşamaya dair umudum, yeşermesi gereken yapraklarım, doğması gereken bir güneşim yoktu. Dümdüzdüm. Muhtemelen öyle kalacaktım. Peki ya bu kadar umutsuzluğun, hayalsizliğin içinde kanser olduğumu öğrendiğimde ne diye ağlamıştım? Ne diye burkulmuştu içim? Gereksiz bir burkulmaydı. Kalbimin zerresinde en ufak bir umut tohumu var mıydı ağaca dönüşecek? Yoktu. Bana Neşe ismini veren babaannemin, verdiği adı hiç taşıyamadığımı bu hayatta neşeyi bünyemde barındırmamış olmamdan haberi var mıydı acaba?Telefonum çalmaya devam ediyordu. Cenk ısrarla arıyordu. Yatağıma dönüp telefonumu elime aldım ve açtım. "Efendim." "Banu nerdesin? Kaç defa aradım seni aklım çıktı!" Şaşkınlıkla telefona baktım. Birinin benim için endişelenme ihtimali bile bu kadar şaşırtıcı olabilir miydi? "Neden?""Ya kızım unuttun mu sen? Berke'nin doğum günü partisine gidecektik ya hani? Oraya sensiz gitsem rezil rüsva olurum övdüm seni hep babandan annenden bahsettim, seninle gitmezsem olmaz biliyorsun işte!" Tamda tahmin ettiğim gibiydi işte. Cenk benim için endişelenecek biri değildi. Babasıyla ortaktık ama bizim ailemiz daha çok tanınırdı. O benimle görünmek isterdi yalnızca. Çünkü onun için en iyi sevgili kriterlerindeydim. En azından soyisim olarak."Ben onu tamamen unutmuşum. Bensiz gitsen olmaz mı?""Ya kızım anlamıyor musun? Olmaz işte. Hala vakit var hazırlan sen ben gelip alırım seni.""Cenk biliyorsun gürültülü ortamları pek sevmem.""Ya Banu ben senin için nelere katlandım harbiden buna mı katlanamayacaksın? Hem bak Sudeler de gelecek. Onlarla takılırsın. " İkna olmam için sonlara doğru kibarlaştı. "Kırma beni." "Peki Cenk hazırlanıyorum.""Yarım saate ordayım." telefonu kapattım. Partilerden nefret ederdim. Giyinme odamdan bir kaç elbiseye baktım. Siyah mini bir elbisem vardı. Dolabımda renk renk, cıvıl cıvıl kıyafetler olmazdı. Pahalı markaların pahalı elbiseleleri, çocuksu olmayan şeyler olurdu. Siyah elbiseyi giydikten sonra saçlarımın uç kısımların biraz maşayla şekil verdim. Ardından annemi aradım. "Evde sıkılıp davete katılmaya mı karar verdin?" diye sordu telefonu açar açmaz."Hayır. Cenk aradı. Berke'nin doğum günü partisi varmış. Bana dün söylemişti ama aklımdan çıkmış. Haber vereyim istedim." dedim.Nefesini bıraktı. "Normalde böyle emrivakilerden hoşlanmam ama Cenk ile gittiğin için bir şey demeyeceğim. Ne giydin?""Siyah elbisemi.""Askılı olan mı? Yanına bir hırka al bari!" Şaşkınlıkla sustum. Üşürüm diye miydi?"Hırka mı?""Yemekte söylediğim gibi askılı kıyafetler omuzlarına yapışıyor bu aralar, sana yemek yerken haber vermeni söylemiştim! Yanına bir hırka al ki omuzlarının tombulluğu belli olmasın. Neyse kapatıyorum. Suzan teyzen geldi." dedikten sonra kapattı. Aynadan kendime baktım. Omuzlarıma. Tombul omuzlarıma.Ben 49 kiloydum. Boyum ise 1.60'tı. İdeal kilomun altındaydım ve omuzlarım tombul muydu?Dediğini yaptım. Şık bir ceketim vardı. Belimi geçmiyordu ve rengi siyahtı. Üzerime onu geçirip evden çıktım. Cenk'in arabası kapının önündeydi. Geldiğimi görünce arabadan indi ve yanıma gelip yanağıma bir öpücük kondurdu. "Şahane olmuşsun." "Artık gidelim mi?" dediğimde "Hay hay!" deyip arabanın sağ ön kapısını açtı. Yerime oturduğumda o da şoför koltuğuna oturmuştu. Araba hareket etmeye başladığında "Partiden erken ayrılacağız değil mi?" diye sordum. "Evet Banu! Söz erken ayrılacağız. 1 saat bile sürmez anlaştık mı?" dediğinde kafamı salladım. Sözünü tutmasını umuyordum çünkü gerçekten fazla gürültülü ortamlar beni rahatsız ediyordu. Hele şu son zamanlarda daha çok ediyordu. Bunun sebebi ise ortadaydı. Kanserdim.Acaba Cenk öğrense ne tepki verirdi? Üzülür müydü? Bilmiyordum ama ümitli de değildim. Cenk'i bu zamana kadar hiç üzgünken bile görmemiştim. Hep içerdi, hep bir parti arardı. Benimle kendi reklamını yapardı. Hastalığıma oturup üzülecek kadar ruhlu bir adam mıydı bilmiyordum. Araba durduğunda Cenk bana döndü. "Geldik." derken gülümsedi. "Arabadan indiğimizde belimden tutup Berke'nin evinin kapısını çaldı. Kapı açıldığında içeriden çoktan müzik sesleri geliyordu. İçeri girdiğimizde villanın bahçesine çıktık. Parti oradaydı. Berk2nin yanına gittiğimizde doğum gününü kutlamıştık. Cenk beni herkesle tanıştırma derdindeydi. Bir sürü insanla tanışıp ailemiz hakkındaki sorulara yanıt verdikten sonra Sude ve Buse yanıma geldi. Sarılıp nasıl olduğumu sordular. Onların masasına geçtiğimizde Cenk bana döndü. "Şarap ister misin? Sen seversin." derken bir yandan şarkının ritmine göre kafasını sallıyordu."Yok ben içmeyeceğim." derken yanımızdan geçen elinde tepsi olan garsonu durdurdu. Kendi için beyaz şarap aldı ben de alkolsüz bir içecek almıştım. Selin ve Buse ellerinde içkileriyle dans ediyorlardı. Cenk ise başka bir arkadaşını yanına gidip dans ederek içiyordu. Yalnız kaldığım masada etrafa baktım. Meyve suyumdan bir yudum aldım. Cenk Sudeyi elinden tutup kendi etrafında döndürüp dansına devam ediyordu. Saate bakıp duruyordum. 1 saat geçmesini diliyordum. Keskin ağrı çoktan başıma hücum etmişti. Nefesimi bırakıp meyve suyumun son yudumunu da içtim. Etraf sanki dönüp duruyordu. Başım çok ağrıyordu.1 saat olmuştu. Cenk'in yanına gittim. "Hadi gidelim, 1 saat oldu Cenk." dedim. "Ya saçmalama Banu! 1 saati saydın mı birde, daha yeni başladı parti!" dediğinde sustum. "Şu kuralcı kişliğinden de kurtul biraz." derken Sude ve Busenin yanın gidip dansa devam etti. Fazla eğleniyorlardı. Masaya geri dönüp orta boy çantamı aldım. Villanın içine girip ardından evin dış kapısından çıktım. Başımı tutarak biraz yürürken karşıma çıkan taksiyi durdurup bindim. "Nereye abla?" diyen taksiciye boş bakışlarla baktım. "Buraya en uzak sahile." derken camı açtım ve derin nefes bıraktım. İstediğime şaşıran taksici yorum yapmadan söylediğimi yaptı. Ne yapıyordum bilmiyordum, neden ev yerine bilmediğim bir sahile doğru gidiyordum bilmiyordum fakat tam şuan içimden geçen tek şey buydu. Taksi durduruğunda parasını verip indim. Gün batıyordu. Deniz kenarına geçip bir banka oturdum. Derin nefesler alıp verdim. Denize baktım. "Yanında olmaktan mutluluk duyan tek bir kişi var mı Banu?" diye sordum kendime. Sorunun cevabını çok iyi biliyordum. Şuana kadar hiç sorgulamamıştım bunu ama benim bu hayatta bir amacım yoktu. Yaptığım tek şey annemin söylediklerini yapıp rahatlamaktı. Yapmazsam dünyanın en kötü evladıydım, onun en büyük pişmanlığıydım çünkü. Banu Neşe Soyman zaten neden yaşıyorsun ki ölümüne üzülesin? Ölecekim ve belki rahatlayacaktım. Amacım yoksa yaşamın ne gereği vardı? Yaşamamı isteyen kimse yokken ne gereği vardı? Hiç. Banu Neşe Soyman bu hayatta çok şeymiş gibi görünen bir hiçti, ben bir hiçtim. Denize bakıp çantamdan küçük defterimi çıkardım. Bu defter enim hayatımdı diyebilirdim. Günlük değildi. Plan defteriydi. Yapmamın şart olduğu şeyle yazıyordu içinde. Bugün ki sayfayı açtım. - 2 litre su iç.-Günlük kalori 1000, sakın geçme.- Protein oranı %40- Yağ oranı 20 gr.- Şeker yasak.- 15 dakika hafif egzersiz- 2 saatte bir su iç.- Her öğün porsiyon ölçümü şart. - Günlük 7000 adım atılacak.-100 gr üzeri karbonhidrat alınmayacak.Kuralların olduğu planların olduğu yasakların olduğu bu defterdi bütün hayatım. Yürüyüş yapmamıştım. Hastaneye giderken yürümüştüm gerçi..Telefonumun adımsayar uygulamasını açıp kaç adım olduğuna baktım. 3000..Yeni bir madde ekledim. ü Sahilde 4000 adım at.Nefesimi bırakıp ayağa kalktım ve yürümeye başladım. Annem günün sonunda bu defteri kontrol ediyordu. Onun için çok önemliydi, bir tanesi bile eksik olsa aptal ilan edilirdim. Yürürken tek bir gözyaşı süzülmedi yanağımdan. O an bir karar vermiştim. Ağlamak yoktu. Yaşamamın bana bile faydası yoksa ne diye ağlayacaktım. Kesinlikle yaşamam anlamsızdı. Tedavi olmayacaktım. Son 3 ayımı hastane köşelerinde geçirmektense yavaş yavaş kendi halimde ölümü beklemek daha iyi bir seçenekti. Telefonum çalınca kim olduğuna baktım. Cenk arıyordu. Kırmızı tuşu kaydırıp aramayı reddettim. Hemen ardından ise Buse aramıştı. Onu da reddettim. Şuan ikisiyle de muhattap olmak istemiyordum.Yürümeye devam ederken bankta ağlayan küçük bir kız gördüm. Kaşlarımı çattım ve durdum. Oturup ağladığı banka doğru bir kaç adım attım. Kollarını dizlerine bağlamıştı ve kafasını da kollarına gömmüştü. Yanına geçtim ve banka oturdum. Ona bakmadım. Öylece durdum. Ağlamaya devam ederken varlığımı hissetmiş olacak ki kafasını kaldırıp bana baktı. 5 ya da 6 yaşında olmalıydı. Ağlamaya devam ediyordu ama deminki gibi değildi ağlaması. Daha dingindi. Ağlamaya devam ederken "Sen kimsin?" diye sordu."Ağlaman bitti mi?" diye sordum ben de.Dudağı büzülmüş bir şekilde kafasını iki yana salladı. Sonra ağlamaya devam etti. Ağlaması yeniden dindiğinde bana döndü. "Ağlamam bitti." derken dudağı hala büzülmüş bir şekilde oradaydı."Güzel." dedim. Denize bakmaya devam ettim. "Senin adın ne?" diye sordu bu defa. Yeniden ona döndüm. "Banu Neşe Soyman." Bir çocuğa adımı bu kadar resmi söylemeli miydim bilmiyordum. "Neşe mi? Benim öğretmenimin adı da Neşe ama onun kinin yanında Gülde var Neşegül. Neşeli olununca gülünüyor ya ondan Gül koymuş annesi herhalde. Sence de öyle midir?" Deminki hüngür hüngür ağlamasını unutmuştu tamamen. "Öyledir herhalde." dedim. "Neşe öğretmenim çok neşeli. Nisa dedi ki adı neşe olanlar çok neşeli olur ondan neşeliymiş. Sen de neşeli misin?" Alayla güldüm. Ben ve Neşe? Babaannem'in adı olduğu için Banu isminin yanına Neşe'yi eklemişlerdi. Yoksa neşe kelimesi ve ben aynı cümlede bile geçmezdik. "Hayır. Nisa batıl inançlara inanıyor olmalı."Kaşları havaya kalktı. "Batıl inanç ne?" diye sorarken başkasına ait bir ses duydum. "Mine her yerde seni arıyoruz. Buraya mı kaçtın?"Bu bir adamdı. Uzun boylu kumral kargo pantolon üzerine bol siyah bir tişört giymiş, sırtına da sırt çantası takmıştı. Boynunda fotoğraf makinası asılıydı. Yanıdaki kızın omzundan tutup kendime çektim. "Sizde kimsiniz?" diye sordum. "Asıl sen kimsin? Sen mi Mineyi getirdin buraya?"Küçük kıza döndüm. "Bu adamı tanıyor musun?" diye sordum. "Tanıyorum. Özgür abi." dedi. Adama döndüm. "Abisi misin?" diye sorarken ayağa kalktım."Hayır." dedikten sonra Mineye döndü. "Mine sen bu kadını nereden tanıyorsun?""Tanıyorum. Neşe abla." diye cevapladı Mine. "Banu." dedim. "Ben Banu. Siz Mineyi nereden tanıyorsunuz? Neyi sayılıyorsunuz?" derken kaşlarım çatıktı. İç çekerek açıklama yaptı. "Beni bu kasabada herkes tanır. Buradaki yetimhanede kalıyor Mine. Ben oraya sık sık uğrarım, bu yüzden Mine'nin kaçtığını bana haber verdiler ve şimdide onu yetimhaneye geri götürmeliyim. Oldu mu?" Kollarımı göğsüme bağlayıp karşımdaki adama doğru bir kaç adım attım. Kafamı iki yana salladım. "Olmadı. Ben de geleceğim. Küçük bir kızı ne idüğü belirsiz bir adama bırakamam." dedim. Banın üzerinden çantamı aldım ve "Gidebiliriz." dedim. Adam nefesini bırakıp "Hadi Mine kalk sen de." dediğinde Mine ayaklandı ve beraber sahilin çıkışına doğru yürümeye başladık. Kollarımı göğsümde birleştirmiştim.Yürümeye devam ederken "Yeni misin bizim burada?" diye sordu. Kafamı döndürüp ona baktım. "Sahile gelen herkese bu soruyu soruyor musun?" diye sordum. Sırıttı. "Bu sahildeki herkesi tanıyorum ben. Buraya öyle çok kişi gelmez, popüler sahillere giderler genelde sizin gibiler."Durdum ve ona doğru döndüm. "Bizim gibiler? Nasılmışız biz pardon?"Yine sırıtırken yürümeye devam etti. Bir yandan ortamızda duran Mine'nin elini tutuyordu. Ben de yürümeye devam ettim. "Şöyle bir bakayım." diyip beni inceledi. "İdare eder işte." "O anlamda mı dedim ben? Sen aklınca benimle alay mı ediyorsun?""Haşa! Olur mu hiç öyle şey?" derken gıcık bir şekilde sırıtmaya devam ediyordu. Kafamı iki yana sallarken kollarımı yeniden göğsüme bağlayıp yürümeye devam ettim. Mine "Özgür abi batıl inanç ne demek?" diye sordu. Özgür Mineye bakarken kıkırdadı. "Sen onu nereden öğrendin kız?""Neşe abla öğretti.""Mineciğim Banu ismimi kullanıyorum." derken sesimi nazikleştirmeye çalıştım. "Neşe ablan ne diye sana batıl inancı öğretti ki?" derken hala alay eder gibi gülüyordu. "Nisa bana demişti ki ismi Neşe olanlar neşeli oluyor ben de bunu Neşe ablaya söyledim. O da nisa batıl inançlara inanıyormuş dedi." Bana kınayıcı ama ciddi olmayan bir bakış attı. "Şuncacık çocuğa batıl inanç mı öğrettin? Bu kız hala noel babaya, diş perisine falan inanıyor olacak şey mi şimdi?" derken hala alay eder bir tonla konuşuyordu.Göz devirdim ve Mineye baktım. "Noel abaya inanmıyorsun değil mi Mine?" diye sordum. "İnanmak mı? İnanmayanlar mı varmış?"Kaşlarım havaya kalktı. Özgür denen adam "Bak bu Neşe ablan inanmıyor Noel babaya falan."Mine durdu ve "Bu ablada hiçbir şeye inanmıyor ki!" diye isyan bayraklarını açtı kaşları çatık bir şekilde. Ardından bana döndü. "Geçen yılbaşında Noel baba yurttaki herkesin yatağının yanına hediye bıraktı! Noel baba var! Em dişim düştüğünde de yastığımın altına diş perisi altın şeklinde çikolatalardan bırakmıştı.""O para bırakmıyor muydu ya?" dediğimde Mine kafasını iki yana salladı. "İyi ki para bırakmadı. Bizim Paramız olsa da çok bir şeye kullanmıyoruz ki! Ama çikolatayı yiyebiliyorum." "Öylede dişlerin çürümez mi?" Özgür iflah olmazmışım gibi kafasın iki yana salladı. Özgür denen adam atladı. "Çürümez küçük hanım çürümez! Neşeymiş senden olsa olsa meşe palamudu olur. Allah allah bırak kız inansın işte." derken o da isyan bayraklarını açtı. "Off tamam be neye inanıyorsanız inanın. Beni ilgilendirmez.""Ha şunu bileydin!" Bu kadar da alaycı olunmazdı. Mine yürürken "Özgür abi çok yoruldum!" dediğinde Özgür eğilip Mineyi kucağına aldı. "Buraya kadar tek başına geldin e yorulacaksın tabi." dedi. "Ben nereden bileceğim senin koşa koşa kızı kaçırmayacağını? İndir kızı.""E yuh artık, kız beni tanıdığını daha ne kadar belli etsin?""Olsun ben güvenmiyorum, küçük bir çocuk kime güvenip güvenmeyeceğini bilmez." "Yoruldum diyor, nasıl yürüteyim ben bunu?"Düşünmeye başladım. "Ben taşıyayım o zaman."Güldü. "Kızım nasıl taşıyacaksın şuncacık halinle? " dedikten sonra minenin sağ elin bana uzattı. "Al elini tut."Nefesimi bıraktım. Minenin küçük elini tuttum. "Kaçarsan refleks olarak muhtemelen kızın elini çekerim, minicik zaten kopar eli. Bu yüzden sakın kaçma." derken Mine "Elim mi kopar?" derken sesi endişeli geliyordu.Özgür bana yeniden kınayıcı bir bakış attı. "Öyle söylenir mi?""Hayır abiciğim o şaka yapıyor. Boşver sen onu." Pişman olmuş bir şekilde dudaklarımı birbirine bastırdım. Sessizlik oluştuğunda Özgür kucağındaki Mineye sordu. "Sen neden kaçtın Cadaloz? Hadi anlat bakalım."Mine Özgürün kucağındayken gerilip cevaplamak için yüzüne baktı. "Söylersem hemen gidip herkese söylersin sen biliyorum ben."Özgürün ağzı şaşkınca açıldı. "Ne zaman yaptım! Buna bildiğin kuru iftira denir.""Hıı çok! Sana geçen gün anlattığım rüyamı gidip yurt müdürüne anlatmışsın. Konuşurlarken duydum. Hani sırdı?""Bak ama gördüğün rüya korkunç bir rüyaydı ben de size bir şeyler mi izlettiler diye sordum. Senin içindi yani.""Ben anlamam! Birdaha sır vermem ben sana.""Ya tamam söz kimseye söylemeyeceğim bir daha.""Olmaz! Söylemem!"Sohbetlerine dahil oldum. "Bana söyle o zaman. Hem ben Özgür abine bile söylemem."Gözlerini kıstı. "Meşe abla seninle daha yeni tanıştık. Nasıl sana sır vereyim?"Özgür "Madem söylemiyorsun ben de bir daha yanınıza gelmem. Bana sır anlatılmayan yerde işim ne?" diye vicdan yaptı. "Oyuncakta mı getirmezsin hepimize?" dediğinde şaşkınlıkla Özgüre baktım. "Yetimhanelere oyuncak bağışı mı yapıyorsun?" diye sordum. Cevaplamadı. Onun yerine kucağındaki Mineyi aşağı indirirken "Artık kendin yürüyebilecek kadar dinlenmişsindir." dedi. Nefesimi bırakıp yola bakmaya devam ettim. Bir yerde durduğumuzda buranın yetimhane olduğunu anladım. "İşte geldik." dedi Özgür. Yetimhanenin kapısına orta yaşlı bir kadın geldi. "Ah sonunda!" derken Mine'nin boyuna eğilip "Onu bulmuşsun Özgür." dedi. Bir yandan Mine'nin bir yerine zarar gelmiş mi diye kontrol ediyordu. İçeriden genç bir kadın çıktı. "Mineyi buldunuz mu?" diyerek yanımıza geldi. Gülümseyerek Özgüre baktı. "Özgür yine şaşırtmadın." derken saçını kulağının arkasına sıkıştırdı. Ardından bakışları bana kaydı. Direkt olarak sordu. "Bu kadın kim?"Özgür hatırlamış gibi bana döndü. "Kendisi Mineyle sahilde oturuyordu. Onu götürmek istediğimde bana güvenmedi ve o da gelmek istedi." dediğinde kafamı salladım. "Mine güvenli bir şekilde yurduna geldiğine göre ben de gidebilirim." derken kafamı başka yöne çevirdim. Giyinişinden müdür olduğunu anladığım orta yaşlı kadın bana baktı. "Teşekkür ederiz. Özgür Denizören kasabasında her şeyidir. Siz burada yeni misiniz?" diye sordu. Kafamı iki yana salladım. "Hayır ben sadece sahile gelmiştim.""İstanbuldan değil misin?""İstanbuldanım ben Altınyaka ilçesinde yaşıyorum." dediğimde ağzı açıldı. "Altınyaka da yaşayıp bu sahile gelenide ilk defa görüyorum." derken güldü. "Oranın sahili daha popülerdir oysa." dedi. "Evet öyle ama bu sefer bilmediğim bir sahilde yürüyeyim dedim. Ben size daha fazla rahatsızlık vermeyeyim o halde. Hoşçakalın." derken geriye doğru bir kaç adım atarken Mine "Meşe abla dur." dedi ve yanıma geldiğinde onun hizasına eğildim. "Bu ikinci Meşe deyişin farketmedim sanma. Bana Meşe de Neşede deme Banu de" derken gülümsemeye çalıştım. "Hem öğretmenime hem de sana Neşe dersem aklım karışır. Banu ismini de sevmedim." dediğinde şaşkınca ona baktım. "Bir daha ne zaman geleceksin?" diye sorduğunda etraftakilere baktım ve "Muhtemelen hiçbir zaman." dedim. Üzüntüyle baktı. "Neden? Beğenmedin mi yoksa Denizöreni?""Hayır beğendim tabi ama bir defalık gelmiştim."Ofladı. "Ama yılbaşında gelsen olmaz mı? Noel babanın olduğunu sana göstermem lazım. Her yılbaşında hepimizin yatağının başına hediye bırakıyor. Belki senin de yatağının başına hediye bırakır. Hem belki inanmıyorsun diye hediye bırakmıyordur." "Söz veremem. Ama denerim." derken ayağa kalktım. "Hoşçakal." derken ona el salladım. Üzgün üzgün bakarken o da el salladı. Diğerlerine ve Özgüre son bir kez bakıp arkamı döndüm. Daha önce çocuklarla yan yana oluşum 5 dakikayı bile geimezdi. Onlarla konuşmaz sohbet etmezdim. Benim için tuhaf bir deneyimdi. Çocuk dediğin bir yere giderken gördüğüm kişilerdi ve hiç bir tanesiyle muhabbet etme düşüncesi geçmemişti aklımdan. Bana göre hepsi mızmızlardı bu zamana kadar. Telefonuma bir mesaj geldi. Annemdendi.- Cenk onun yanında olmadığını söyledi. Neredesin sen yine Banu! Bu sürekli habersiz gittiğin yerler çoğalmaya başladı. Üstelik daha bugün uyardım seni. Anlamıyorum kıt mısın kızım sen? Benim gibi birinin nasıl senin gibi ihmalkar bir çocuğu olabilir aklım almıyor!Mesajı bir kaç kez okudum. Elimi sıkarken baş parmağımın tırnağını işaret parmağıma bastırmaya başladım. Her gerildiğimde bunu yapardım. Bir mesaj yazdım. -Geliyorum.Mesajı görüp hiçbir şey yazmayınca yolda yürümeye devam ettim. Hava oldukça kararmıştı. Saat 22.15ti. Sahile vardığımda telefonumu çıkarıp bir taksi çağırdım. Bir bankta taksinin gelmesini beklerken denizi izliyordum. Adının Denizören olduğunu öğrendiğim sahil kasabası güvenli bir his vermişti. Altınyaka daki sahil buranın on katı kalabalıktı. Burada ise önünden bir kaç yürüyüş yapan insan geçerdi o kadar. Kalabalık bir yer değildi. Ayağa kalkıp sahilin çıkışına doğru yürüdüğümde gelen taksiye binip evin yerini söyledim. Taksi durduğunda çoktan Altınyakadaydık. Evin kapısı görevliler tarafından açılınca içeri girdim. Annem burundan soluyorken tam karşımda durdu. "Neredeydin sen?" diye bağırdı. Bababmda geldi. "Kızım annene haber vermeden neden kafana göre bir yere gidiyorsun?""Ben haber vermiştim.." derken annem bağırdı. "Haber vermiş miydin? Sen bana Cenkle doğum gününe gideceğini söyledin! Cenk bir anda gittiğini söyledi. Cenk bahanesiyle nelere hangi saçma ortamlara gidiyorsun sen! Yok belliydi bu kızın böyle olacağı. Aykırı hareketler yapıp burnumuzdan getireceği! Elliydi işte beliydi! Hep sorunlu bir çocuktu zaten büyüyünce de değişmedi işte." diye tüm ev inletecek kadar bağırıyordu. "Aykırı mı ?" derken kaşımı çattım. Her şeyi söyleyebilirdi ama bana aykırı diyemezdi. Tüm hayatıma o karar vermişti. "Al işte söylediğim her şeyden her zamanki gibi bir kelime seçip alınıp gücenecek bir şey arıyor yine! Kime çektin ya sen! Nerdeydin diyorum sana! Nerdeydin!" dediğinde ister istemez gözlerim buğulandı. "Parti ortamlarını sevmiyorum! Gürültü sevmiyorum! Sahile gittim sadece! Hava almak istedim." İğrenir gibi baktı. "Çocukken de böyleydin. Haksız olduğunu biliyorsun ya hemen ağlama numarası yapıp üste çıkmaya çalış tabii! Görüyor musun Kenan, aynı şeyi yapıyor!" derke babama bakıyordu. Babam kollarından tuttu. "Sakin ol Yelda tamam." derken annem kollarındaki babamın ellerini iteleyip "Neyi yanlış yaptım anlamıyorum! Hiç anlamıyorum." derken başımda çok keskin bir ağrı hissettim. Kanserden kaynaklıydı. Bayılacak gibiydim. Ağrı gitgide artarken hızlıca merdivenlere doğru yürümeye başladım. Bayılacaksamda burada onların karşısında olmazdı. Kanser olduğumu öğrenmeyeceklerdi. "Daha sözüm bitmedi buraya gel!" demesine aldanmadım annemin. Odamın kapısını açıp içeri girdim. Hızlıca kendimi yatağa bıraktığımda başımdaki ağrı arttı. Başımı sıkıca tuttum. Sanki kör oluyormuşum gibi ağrıyordu. Zaten ucunda oturduğum yataktan düşüp yerde oturdum. Kafamı sıkıca tutup gözümü açtım. Görüşüm netleşmiyordu. Doktorun aldırdığı ilaçlar çantamdaydı. Bu zamana kadar hiç kullanmamıştım ama eğer şimdi kullanmazsam sanki tam şuan ölecektim. Çantamdan ilacı alıp bir hapı ağzıma atıp başucumdaki komodinin üzerindeki su badağını alıp biraz su içtim. Bir kaç dakika sonra ağrı dinmişti. Görüşüm netleşmişti. Gözyaşlarım yanağımdan süzülürken derin bir nefes verdim. Çenemdn akıp boynuma erişti. Gittikçe hızlanıyordu. Kollarımla bacaklarımı tutup kafamı yatağıma yatırdım. Tir tir titriyordum. Acınacak haldeydim ben. Boğazımda düğümlenen ağlamayı daha fazla tutamadım ve bu sefer sesli içli bir şekilde ağlamaya başladım. Titremem dursun istiyordum ama durmuyordu.


