Bazı kapılar anahtarla açılmazdı.Bazıları yalnızca doğru kişinin dokunuşunu beklerdi.
Aria çocukluğundan beri aynı soruyla yaşamıştı.
“Nereden geldim?”
Evlatlık olduğunu bildiği günden beri bu soru zihninin bir köşesine yerleşmiş, hiçbir zaman tamamen kaybolmamıştı.
Onu büyüten anne ve babası her şeyi anlatmıştı.
Bir sonbahar gecesi kapılarının önünde bir bebek bulmuşlardı.
Yanında küçük bir not ve gümüş bir kolye vardı.
Notta yalnızca birkaç kelime yazıyordu.
“Adı Aria’dır.”
Ne bir imza vardı ne de başka bir açıklama.
Sanki onu bırakan kişi dünyadan silinmek istemişti.
Aria yıllar boyunca bununla yaşamayı öğrenmişti.
En azından öyle sanıyordu.
Telefonunun alarmı çaldığında gözlerini araladı.
Odasının tavanına birkaç saniye boş boş baktı.
Yine aynı rüyayı görmüştü.
Sislerle kaplı bir orman…
Ağaçların arasında yükselen gümüş renkli bir kapı…
Ve kapının önünde duran uzun bir siluet…
Her seferinde olduğu gibi yüzünü seçemeden uyanmıştı.
Derin bir nefes aldı.
Bugün on sekizinci yaş günüydü.
Normalde heyecanlanması gerekirdi.
Ama sabah uyandığından beri içinde açıklayamadığı bir huzursuzluk vardı.
Sanki görünmez bir saat geri sayım yapıyordu.
Ve süresi dolmak üzereydi.
Gün beklediğinden daha sakin geçti.
Arkadaşlarından mesajlar geldi.
Annesi küçük bir pasta hazırladı.
Babası çocukluğundan beri yaptığı gibi saçlarını karıştırıp doğum gününü kutladı.
Her şey normaldi.
Fakat Aria kendini normal hissetmiyordu.
Özellikle akşam saatlerinde.
Göğsünün ortasında tuhaf bir sıkışma vardı.
Sanki bir şey onu dışarı çağırıyordu.
Sonunda dayanamadı.
“Biraz yürüyüş yapıp geleceğim.”
Annesi başını salladı.
“Geç kalma.”
Aria montunu alıp dışarı çıktı.
Gece serindi.
Dolunay gökyüzünde bütün ihtişamıyla parlıyordu.
Mahalle sessizdi.
Aria yürürken farkında olmadan kolyesine dokundu.
Çocukluğundan beri boynundaydı.
Hiç çıkarmamıştı.
Birden metal tenini yakacak kadar ısındı.
Aria irkilerek elini çekti.
“Neler oluyor?”
Kolye yeniden parladı.
Bu kez gerçekten parladı.
Gümüş ışık taşın içinden yayılmaya başladı.
Aria korkuyla geri çekildi.
Tam o sırada çevresindeki sesler sustu.
Rüzgâr kesildi.
Uzakta geçen araba durdu.
Ağaçların yaprakları bile hareket etmiyordu.
Sanki zaman durmuştu.
Kalbi hızla atmaya başladı.
Ve sonra onu gördü.
Sokağın diğer ucunda biri duruyordu.
Uzun boylu bir genç adam.
Siyah palto giymişti.
Ay ışığı yüzünün yalnızca bir kısmını aydınlatıyordu.
Ama gözleri…
Gözleri altın gibi parlıyordu.
Aria hayatında onu ilk kez görüyordu.
Bundan emindi.
Yine de içinde açıklayamadığı bir his yükseldi.
Sanki bu yabancı ona tamamen yabancı değildi.
Genç adam birkaç saniye boyunca ona baktı.
Yüzündeki ifade önce şaşkınlığa dönüştü.
Sonra inanamazmış gibi başını hafifçe salladı.
Dudakları aralandı.
“Bu mümkün değil…”
Aria olduğu yerde kaldı.
Kalbi göğsünden çıkacak gibiydi.
Yabancı bir adım öne çıktı.
Gözlerini ondan ayırmıyordu.
“Sen gerçekten varsın.”
Tam o anda yerin derinliklerinden gelen uğultuya benzeyen bir ses duyuldu.
Gökyüzü çatladı.
Hayır…
Gerçekten çatladı.
Aria’nın birkaç metre önünde havanın ortasında mor ışıklarla parlayan ince bir yarık oluşmuştu.
Yarık her saniye biraz daha büyüyordu.
İçinden yabancı bir rüzgâr esmeye başladı.
Ve Aria o rüzgârın içinde tek bir kelime duydu.
Kendi adını.
“Aria…”
Genç adamın yüzü bir anda ciddileşti.
“Hayır.”
İlk kez korkmuş görünüyordu.
“Onlar seni bu kadar erken bulmamalıydı.”
Aria ne olduğunu anlayamadan mor yarığın içinden uzun, karanlık bir el uzandı.
Ve doğrudan ona doğru yöneldi.
Ve o anda Aria’nın aklından geçen son şey şuydu:
“Benim başıma ne geliyor?”
BÖLÜM SONU