
Babam bizi bulacak! Biz nereye gidersek gidelim bizi bulur. O daima gelir ve bizi bulur.
*
Başıma dolan sızıyla gözlerimi aralamaya çalıştım. Gözlerimi açma girişimim başarılı sonuçlanmayınca uzandığım yerde huzursuzca kıpırdandım. Hareket etmemle tüm vücudumda müthiş bir ağrı baş göstermişti. Doğrulamadığımı fark ettiğimde gözlerimi açılmaları için zorladım. Yavaş yavaş göz kapaklarımdan içeri sızan görüntü ile başa çıkmaya çalışıyordum. Sanki uzun zamandır ışık görmemiştim. Gözlerim ışığa alıştığında yattığım yerden görebildiğim kadar etrafıyla inceledim. Nerde olduğumu anlamaya çalışıyordum. Bir odadaydım ancak daha önce böyle bir yere gelmediğimden neredeyse emindim. Buraya nasıl gelmiş olabileceğimi anımsamaya çalışırken zihnime doluşan görüntülerle açmakta zorlandığım gözlerim sonuna dek açılmıştı. Alya!
Kardeşimin önce havaya fırlayıp daha sonra yere çakılan bedeninin görüntüsü defalarca zihnimde kendini yineledi. Az önce kıpırdatamadığım vücudum bir anda yattığı yerden doğrulmuştu. Göz yaşlarıma hakim olamıyordum. Ne olduğunu anlayamadığım bir hızda yanaklarımı ıslatmışlardı. O ölmüş müydü! Benim kardeşim öldü mü yani?
Kardeşimin öldüğü düşüncesi beni sanki duvardan duvara vuruyor, boğuyor ve öldürüyordu. Ardından bu durum sürekli tekrar ediyor ve kurtulmama izin vermiyordu. Artan gözyaşlarımla birlikte nefes alamadığımı hissettim. Oturduğum yataktan öksürerek yere düştüğümde ağlamaya devam ediyor bir yandan da nefes almaya çalışıyordum.
Beynim o görüntüden başka hiçbir şeyi düşünemez hale gelmişti. Kardeşimin yerde yatan cansız bedeni...
Benim için o yola atlamıştı ve benim yüzümden ona kamyonet çarpmıştı. Boğuluyorum! Nefessiz kaldığımdan dolayı bilincim yavaş yavaş kapanıyordu ve ben deli gibi öksürmeye devam ediyordum. Görüntüler bulanıklaşmıştı. Bulunduğum odanın kapısı gürültüyle açılınca bir kızın koşarak yanıma geldiğini gördüm. Başımı kaldırarak dizlerine yerleştirdiğinde bir şeyler söylediğini görebiliyordum ancak hiçbir dediğini anlamıyordum. Sonrasında ise kardeşime defalarca kez araba çarptı. Durmadan, sürekli, her defasında daha hızlı. Ve ben...boğuldum.
***
Bazı meleklerin olduğuna inanılır. Denilir ki onlar sizin etrafınızdalar ve sizi koruyorlar. Hayatım boyunca o meleklerin benim için bir şeyler yapmasını bekledim. Beni babamdan korumalarını bekledim. Annemin beni sevmesini sağlamalarını bekledim. Birilerinin bana merhamet etmesini mümkün kılmalarını bekledim. Şimdiyse kardeşimi yaşatmalarını bekliyordum. Hala o meleklere inanıyordum ama beni koruduklarına olan inancım sönmüştü. Benim etrafımdaki melekler ne beni ne de bu hayatta ki tek ailemi korumamışlardı. Varlardı ancak vasıfsız bir şekilde benim başıma gelenleri izliyorlardı. Acaba hatırlamadığım çok kötü bir şey yapmıştım da onun cezasını mı çekiyordum?
Düşüncelerimi bölen şey gözümün önüne gelen kamyonet oldu. Bu sefer kardeşime çarpmasına izin vermeden gözlerimi araladım. En son hatırladığım şey boğulmak üzere olduğumdu. Sonrasında bir kız gelip bana bir şeyler söylemeye başlamıştı ama neler dediğini duyamamıştım.
Başımı uzandığım yerden yana çevirdiğimde yine aynı odada olduğumu ancak bu kez gece saatlerinde olduğumuzu fark ettim. Pencereden görünen ay evin yanındaki büyük göle yansıyordu. Bu görüntü istemsizce beni duygulandırdı. En berbat anlarımda her zaman ay ile bakışırdım. Bu kez de öyle olmuştu. Kardeşim. Kardeşimi kaybetmiştim.
Elimi göğsüme bastırarak o yakıcı ateşi dindirmeye çalıştım. Ölecek gibi hissettiriyordu. Yataktan kalkarak kapıya doğru ilerledim. Kapının altından odaya dolan sarı ışık huzmesine baktım. Dışarıdan sesler geliyor ancak ne dedikleri anlaşılmıyordu. Alya'nın Selim diye tanıştırdığı adam hayatımızı alt üst etmişti. Kardeşimin havada savrulan bedeni gözlerimin önüne geldikçe bir yandan ağlama isteğiyle tutuşuyor diğer yandan öfkeyle kavruluyordum. Bunu ona yapanları nasıl yaşatırdım? Nasıl burada öylece durup bekleyebilirdim? Ama bu odada mahsur kalmıştım. Buradan çıkarılana dek elimden ne gelirdi ki?
Kapının kilitli olup olmadığını kontrol bile etmeden cama yöneldim. Camda demir korkuluklar vardı. Arasından geçemeyeceğim kadar sık dizilmişlerdi. Kaçış yollarımdan birine çizik attım.
Yatağın yan tarafındaki masanın çekmecelerini yokladım. Hiçbir şey yoktu. Komodinleri kontrol ettiğimdeyse onlarında boş olduğunu gördüm. Bir tür metal bulabilirsem belki kapının kilidini açabilirdim.
Karanlıkta fark edemediğim ev telefonunu görür görmez hemen oraya fırladım. Ahizeyi elime alıp parmaklarımı tuşlara yönlendirdiğimde duraksamıştım. Kimi aramalıydım? Polisi mi? Tabi ki hayır! Polis her şeyin daha fazla karışmasından başka bir işe yaramayacaktı. Hem polisi ararsam eğer nerede olduğumu bilmediğim bu yere herkesten önce babam gelirdi. Şimdiye dek polisin arasındaki dostlarına haberimi uçurmuş olmalıydı.
O halde kimi arayacaktım? Bu hayatta arayabileceğim kimim vardı ki? Anne ve babam zaten kaçtığım insanlardı. Polis bana yardım edemezdi. Alya... Alya ise şu an... Yutkundum. Arayabilecek kimsem yoktu. Burada kal Çağa. Ailenden kötü olacak değiller ya. Zihnimde yer edinen düşünce beni öfkeye boğmuştu. Bunu düşünmüş olmak bile kendimden nefret etmemi sağlıyordu. Önce bu odadan çıkacak sonra bu evde ki herkesi öldürerek burayı terk edecektim. Daha sonra ki işimse kardeşimin ölü bedenini bulmak olacaktı. Kardeşimin ölü bedeni... Dalmış bir şekilde ahizeyi kulağıma tutarken öylece kaldım. Berbat bir haldeydim. Kapı tarafından gelen ses dalgınlığımdan sıyrılmama sebep oldu.
"Kabloların kopuk olduğunu akıl edebilirsin diye düşünmüştüm." Alaylı ses kulağıma iliştiğinde öfke tüm bedenimi ele geçirmiş bir haldeydi. Telefonun ahizesini komidinin kenarına çarparak parçaladığımda öfkeden kudurmuş bir şekilde ayağa kalktım. Az önceki alaylı sesin sahibine baktığımda arabadan inerek beni dizginleyen adamlardan biri olduğunu anlamam uzun sürmemişti.
"Seni de, seni bu dünyaya getireni de..." Sesimdeki nefreti duyduğu anda ellerini kaldırarak durmam gerektiğini işaret etti. Bu duruşu aynı zamanda teslim oluyor gibi görünmesine sebep olmuştu. Sözlerimi yarım bıraktığımda gülümseyerek kapının dışına doğru seslendi.
"Feza senin kız fena çetin ceviz çıktı kardeşim. Bu beni sikebilir. Sen gel bir bak istersen." Feza' da kimdi?
Yaslandığı kapının pervazından geriye doğru çekilerek gözden kaybolduğunda çıkış yolumda kimse kalmamıştı. Yavaş yavaş kapıya doğru yaklaştım. Kapıyı aşarak odadan çıktığımda sağ tarafta ve karşımda bir kapı daha gördüm. Sol tarafımda ise merdivenler vardı. Merdivenlere doğru temkinli adımlar atmaya başladığımda ben merdivenlere ulaşamadan bir başkasının merdivenleri tırmandığını görerek duraksadım. Hareket etmeden merdivenleri tırmanan kişiyi görmeyi bekledim. Oldukça yavaş çıkıyordu merdivenleri. Nihayet yüzü gözler önüne serildiğinde o kişinin Selim denen adi herif olduğunu anlamıştım.
Onu daha önce sadece iki kez görmeme rağmen bu görüntüsüyle oldukça farklıydı. Saçları dağılmış, gömleğinin yakaları ise açık kalmıştı. Yüzünde ki ifadeden öfkeli olduğunu anlayabiliyordum. Elindeki şarap kadehini işaret, orta ve baş parmağının arasında tutmuş merdivenleri tırmanıyordu. Bakışları ise orada dikildiğimi bilmesine rağmen kesinlikle beni bulmuyordu. Merdivenleri tırmanarak tam önümde durduğunda ben de hareket etmedim.
"Gir içeri." Sesindeki öfke ve soğukluk ölüm ile bezenmişti. Az önce onu öldürmek için yanıp tutuşan ben şimdi utanmasam karşısında titreyecektim. Korkmak istemiyordum ama bu duyguyla baş etmek zordu. Ne de olsa bir başımaydım. Ve bu insanları tanımıyordum. Korkuma baş kaldıramasam da Selim'e kaldırabilirdim. Verdiği emri yerine getirmeden öylece karşısında dikilmeye devam ettim.
Elindeki kadehe bakıyor ve başparmağıyla resmen bardağı okşuyordu. Bu süre zarfında benden odaya geçmemi bekliyordu.
"Kardeşimi öldürdün." Nefret ve acıyla bezeli sesimden dökülen sözleri umursamadı. Ölüm kokan nefesini bir kez daha üzerime üfledi.
"Gir içeri." Bana cevap vermeyeceğini anladığımda onu inceledim. Bir elinde kadeh tutuyordu diğer eli ise cebindeydi. Bu durum beni cesaretlendirmişti. Bir hamle de bulunmalıydım. Yoksa tekrar o odaya hapsedilecektim. Ona nasıl saldırmam gerektiğini zihnimde tartarken sarhoş olmasına rağmen yine de güçlü göründüğünü düşünmeden edememiştim. Daha fazla düşünmeye vaktim yoktu.
Elinde duran kadehi hızla kaparak kafasına geçirdim. Kırmızı şarap başından aşağı akmaya başladığında arasına kanının da karıştığını görebiliyordum. Az önce şarap kadehi tutan elindeki bakışları usulca gözlerimi bulduğunda ruhumu saran korku ifade edilebilir bir nitelikte değildi. Bu hareketimi beklemediğinden emindim. Ancak kafasında kadeh parçalanmış olmasından etkilenmeyişi yüreğime koca bir sancı yüklemişti.
Bana karşılık vermesine müsaade etmeden yanından sıyrılarak merdivenleri koşar adım indim. Merdivenler bittiğinde iç güdüsel olarak sol tarafa döndüm ve koşmaya devam ettim. Bir anda kendimi bulduğum yer koca bir salondu. Adımlarım şok içinde yavaşlarken etrafıma bakındım. İki erkek oturmuş tavla oynuyordu. Yanlarında ki kız ise elinde ki dergiyle meşguldü. Hepsinin bakışları aynı anda bana döndüğünde toparlanarak kapıyı aradım. Salonun diğer ucundaki ana kapıyı gördüğümde adımlarımı o yöne çevirecektim ki bir şey buna engel oldu. Bir el saçlarımı kavrayarak gitmemi engellemişti. Saçlarıma asılan elin sahibini göremiyordum ancak kim olduğunu tahmin edebiliyordum. Saçlarımdan hızla çekilerek yere düşürüldüğümde salonun zemininde sürüklenmeye başladım. Karşımda duran üç kişinin de gözleri üzerimdeydi. Ancak hiçbir şey yapmadan öylece seyrediyorlardı. Selim denen şerefsiz beni sürüklerken asla zorlanmıyordu. Debelenerek elinden kurtulmaya çalıştığımda tutuşu daha da sıkılaşıyor ve daha sert çekmeye başlıyordu.
Merdivenlere ulaştığımızda saçlarımı hala bırakmış değildi. Saçlarımı kurtarmak için tekrar debelendiğimde merdivenlerin köşelerine çarpan sırt yaralarımla acı içinde inledim. Saçlarımın acısını bir anda unutuvermiştim. Bu acı hareketlerimi olabildiğince kısıtlamıştı. Merdivenler bittiğinde saçlarımdan tutan eli nihayet gevşeyerek koluma yönelmişti. Odanın önüne geldiğimizde sıkıca tuttuğu kolumdan beni içeri fırlatmıştı. Bedenim halıya yapıştığında zorla da olsa toparlanmaya çalıştım. Bakışlarımı arkama çevirdiğimde odanın içine girip kapıyı sertçe örttüğünü gördüm.
Acı çeksen de gücünden bir şey kaybetmiyorsun. Güçlüsün ama dayanıklı değilsin. Bunu kullan.
Babamın sözleri zihnimde yankılandığında sıkıntı içinde nefes aldım. Ne kadar güçlü olursam olayım karşımda ki bu adamı yenebilecek dayanıklılığım yoktu. Bedenim yara bere içindeydi. Her bir yanım sızlıyordu. Ya Ruhum? Izdırap içerisindeydi.
Saç diplerimi ovuşturarak yerden kalkmaya çalıştığımda aniden karın boşluğuma inen tekmeyle geriye doğru savruldum. Bir anlığına alamadığım nefes boğazımı yaka yaka ciğerlerime ulaştığında acı içinde inledim.
"Bir daha bana sakın karşı çıkmaya çalışma." Tıslayarak söylediği sözlerinde apaçık bir tehdit vardı. Bunu bir daha yaparsam öldürüleceğimi ima ediyordu sanki. Bense zemine kapaklandığım yerde öylece durmuş kesilen nefesimi ritme sokmaya çalışıyordum.
Adımlarının cam kenarına ilerlediğini gördüğümde başımı kaldırarak ne yaptığını görmeye çalıştım. Bir elini pencerenin pervazına diğeri elini ise beline koyarak öylece dışarıyı seyretmeye başlamıştı. Aniden kapının açılmasıyla daha öncede yüzünü gördüğüm kız koşarak içeri girmiş ardından aynı hızda yanıma gelerek eğilmişti. Elini elimin üzerine koyarak kalkmama yardım edeceği sırada Selim adıyla tanıdığım adinin sözleri bunu engelledi.
"Ona sakın dokunma." Bağırmamıştı ancak ses tonu ikimizin de üzerinde öyle bir etki yaratmıştı. Karşımdaki kız adına da konuşuyordum çünkü bu doğruydu. Selim'in sözleri üzerine elini ateşe dokunmuş gibi üzerimden çekmişti. Kızın acıyan bakışları üzerimde gezinirken, bende cam kenarında dikilen şerefsizin benden ne istediğini anlamaya çalışıyordum.
"Çık dışarı ve bir daha ben söylemeden bu odaya adımını bile atma." Selim'in emrinden sonra karşımdaki kız çaresizce geri çekilmişti. Ayaklanarak bana acıyan gözlerle odayı terk ettiğinde bu durum pekte umurumda olmadı. Bana kendimden başka kimsenin yardım edemeyeceğini biliyordum. Vücudumdaki sancılar yoğunluğundan dolayı bedenimde anlamsız bir uyuşukluk oluşturmuştu. Sanki hissizleşmiştim. Kapanan kapının ardından kendime gelmeye çalıştım. Işığı açmalıydım. Selim denen o itin suratını görmeliydim. Gözlerine baka baka dökmeliydim tüm nefretimi. Emekleyerek kapının yanına ulaştım ve ışığı açtım. Sırtımı kapıya yaslayarak bakışlarımı ondan yana çevirdim. Bana bakmıyor yalnızca dışarıyı izliyordu. Kavisli çenesini öyle bir sıkmıştı ki dişlerinin kırılacağını düşündüm. Pencerenin pervazında olan eli yumruk şeklindeydi. Gözleri kısık bir şekilde dışarıyı seyrediyordu. Sessizliği bölen benim sözlerim oldu.
"Sen kimsin?" Sorumdan rahatsız olmuşçasına gözlerini sıkı sıkıya kapatmıştı. Başını sabır dilercesine eğerken derin nefesler alıp veriyordu.
"Ben parçalamadan önce o çeneni kapa!" Bağırışı beni olduğum yerde sıçratmıştı. Kükrercesine çıkan sesi beni korkutmuştu. Hala ilacın etkisinde olduğumdan dolayı mı bu kadar savunmasızdım? Anlam veremiyordum. Susmak istemiyordum, bir cevap bekliyordum.
"Sen Selim filan değilsin. Kimsin sen söyle!" Halsiz bağırışımın onda yarattığı tek etki zevksiz bir gülüştü. Beni geciktirmeden konuşmaya başlamıştı.
"Zeki kız." Midesi bulanmış gibi söylemişti bunları. Beni alaya alan sözlerini umursamadım.
"Kimsin dedim." Bastıra bastıra söylediğim sözlerimi dikkate almış olacak ki yere eğdiği başını kaldırarak gözlerini bana dikti. Usulca üzerime doğru yürümeye başlamıştı. Tam baş ucuma geldiğinde kaldırdığım başımla yüzüne bakıyordum. Aynı şekilde o da beni muazzam bir kibirle inceliyordu.
Hiçbir tepki vermezken yan tarafımda olan dolabın kapağını açarak içinden viski şişesi çıkardı. Aynı eliyle kristal bir bardak alarak dolabın kapağını kilitlemişti. Anahtarı cebine yolladığında ilerleyerek odadaki tek koltuğa oturdu. Sabırsız ve nefret dolu sesimle sorumu son kez yineledim.
"Kimsin sen?" Dişlerimin arasından söylediğim sözleri duymamış gibiydi. Şişeden kristal bardağa viski boşaltıyordu. Ardından şişeyi eğilerek koltuğun yanına yere koymuştu. Yavaş yavaş içiyor ve sadece elinde tuttuğu bardağı inceliyordu. Benim bok çukurunda geçen hayatım daha da kötüleşirken onun umurunda olan tek şey elinde tuttuğu kristal bardaktı.
"Sana sorduğum soru..."
"Asıl sen söyle Çağla. Kimsin sen?" Gözleri bir anda beni bulduğunda sorusunun da etkisiyle ne yapmam gerektiğini bilemedim. Bu soruya verebilecek bir yanıtım bile yoktu. Tıpkı onun beni yanıtsız bıraktığı gibi sessizliğe gömüldüm.
"Ya da 'kimsiniz siz' diye mi sormalıydım?" Bana yönelttiği soru şaşkınlığımı atlatmama ve neler olduğunu daha net anlamama yardımcı oldu. Koltukta oturan bu adamın benimle şahsi bir derdi yoktu. Ya da problemli bir sapıktan fazlasıydı. Onun derdi bizim ailemizleydi. Bu sorusu bildikleriyle çelişiyordu. Cevap almak için sorulan bir soru değildi bu. Bu soru bizi tanıdığını belirtmek için dillendirilen bir cümleydi sadece.
Bu durum beni daha çok korkutmaktan başka bir işe yaramamıştı. Bugüne kadar işlediğimiz suçların haddi hesabı yoktu. Canını yaktığımız o kadar insan vardı ki onun kim olduğunu tahmin ederek bulmam imkansızdı. Bakışlarım suçlu bir çocuk edasıyla halının desenlerine kaydığında bu durumdan nasıl sıyrılabileceğimi bulmaya çalışıyordum. Oturduğu koltuktan ayaklandığında bakışlarım onu bulmuştu. Üzerime doğru gelerek aramızda bir adımlık mesafe bırakmıştı. Bakışlarımı kaçırmadan yüzüne bakıyordum.
"İki gündür uyuyorsun." Söyledikleri zihnimi bulandırıyordu. Kaçırılmamın üzerinden iki koca gün mü geçmişti? Bu mümkün değildi.
"Alya..?" Bakışlarım gözlerinde bir cevap arıyordu. Yutkunurken ayaklanmaya çalıştım. Doğrulduğumda üzerimde olan gözleri benden sıyrılmıştı. Beni aşarak odanın kapısını açtığında hiddetle önüne geçtim. Önünü kapattığımda nefret dolu bakışları tekrar beni buldu. Beni küçümsüyordu. Onun önüne geçerek onu durdurabileceğimi düşünmemle alay ediyordu.
Gözleri gözlerime çekilmemi emredercesine baktığında kıpırdamadım. Korkmuyordum ve o da bunu bilmeliydi. Sabırsız bir ifade yüzünü kapladığında kolumdan yakalayarak beni kenara ittirmişti. Gözüme takılan yara az önce kafasında parçaladığım kadehten dolayı meydana gelmiş olmalıydı. Kardeşimle ilgili hiçbir şey söylememiş olması yetmezmiş gibi bir de beni dikkate almıyor, cevapsız bırakıyordu. Bastıramadığım öfkem dışarı saldırganlıkla taşmıştı. Elimi hızla kafasında ki yaraya yönlendirdiğimde yeteri kadar hızlı olamadığım için beni bileğimden yakalamıştı. Beni durdurmuş olsa da ben ona olan öfkemi aşamıyordum. Yakaladığı bileğimi sertçe kafasına ittirdiğimde bileğimi bükerek beni odanın içerisine doğru ittirmişti. Sert ittirişinden yatağa tutunarak kurtuldum. Başım hala döndüğü için dengemi sağlamakta güçlük çekiyordum. Ancak başımın dönmesi öfkemin yatışması için yeterli değildi. Tutunduğum yerde duruşumu düzelterek kapının orada beni izleyen adama baktım. Elimi yataktan ayırarak ona doğru sert ve hızlı adımlar atmaya başladım. Az önce onun oturduğu sandalyeye basarak havaya sıçradığımda diğer bacağımla tam olarak kafasını hedef aldım. Oldukça hızlı hareket etmiş olmama rağmen bu saldırıyı bekliyormuşçasına bacağımı havada yakalamıştı. Bacağımın havada olmasından dolayı yüz üstü yere düştüğümde ellerimle bunu yavaşlatmaya çalıştım.
Çıldırmış gibiydim. Kardeşimin yere çarparken ki görüntüsü gözümün önünden gitmiyordu. Bu adama gücümün yetmediğini bilsem de nasıl bir şey yapmadan öylece seyredebilirdim ki? Göz yaşlarım kardeşimin son görüntülerini anmamla birlikte gözlerimden firar etmişti. Bunu durduramıyorum. Alya'yı düşündükçe bu adamı daha fazla öldürme arzusuyla yanıp tutuşuyordum.
Ayak bileğimi tutmaya devam ederken başımı arkama çevirerek nefretle suratına bakındım. Hala ifadesiz bir şekilde bana bakmaya devam ediyordu. Ruhsuzluğu beni çileden çıkartmak üzereydi. Ondan bir tepki bekledikçe alamamış olmak sinirlerimi bozuyordu. Öfkeyle bacağımı kendime çektiğimde buna izin vermedi. Ayak bileğimi bırakmaya niyetli olmadığını anlayınca hızla sırt üstü dönerek bileğimi tutan elinden güç olarak kendimi ona doğru çektim. Kollarımı geri çevirip ellerimi baş hizama yerleştirerek amuda kalktığımda diğer ayağımla çenesini hedef aldım. Son anda başını arkasına yatırdığında topuğum çenesini hafifçe sıyırmıştı. Bu haldeyken bile ayak bileğimi bırakmamış olması canımı sıkarken ne olduğunu anlayamadığım bir hızda beni yerde sürüklemeye başlamıştı. Sanırım az önce ki hareketimle onu öfkelendirebilmeyi başarmıştım. Yerde ki sürüklenişim sona erdiğinde bedenimi yatağın yanına sürüklediğini anladım. Nihayet sıkı sıkıya tuttuğu bileğimi serbest bıraktığında hızla odayı terk etmişti. Bu muydu? Bu kadar mı yani?
Hızla uzandığım yerden ayaklanarak kapıya doğru koştum. Bu kadar çabuk kurtulmasına izin veremezdim. İkimizden biri ölene dek savaşmalıydık! En nihayetinde ölecek olmak umurumda değildi. Kardeşim ölmüştü. Ölümden korktuğumu mu sanıyordu? Onu mahvedecektim! Kapının kilitlenmiş olduğunu anladığımda gözlerimde ki yaşları hızla sildim ve çığlık atmaya başladım. Avazım çıktığı kadar bağırıyordum. Sildiğim yerler kurulanamadan yeni göz yaşlarımla ıslanıyordu. Canım yanıyordu. Çığlıklarımın arasından bağırdım.
"Kardeşim nerede! Bana cevap ver Selim! Allah belanı versin! Kardeşim nerede!" Ağlayarak haykırdığım sorulara verdiği cevap sessizlikti. Hiçbir şey söylemiyordu. Odanın ışığını kapatarak kapının altından yayılan ışığa baktığımda hala kapının önünde dikildiğini anlamıştım. Sorularımı duyuyor yine de cevap vermiyordu. Hemen kapının önünde olmasına rağmen fısıltıyla olsa dahi beni yanıtlamıyordu. Oysa kardeşime ne olduğunu duymak için buna bile razıydım.
"Kardeşim senin yüzünden öldü! Duydun mu beni! Senin yüzünden öldü. Katil! Seni öldüreceğim! Sana yemin ediyorum ki seni öldüreceğim!" Kapıya vurarak söylediğim sözler yanıtsız kalmıştı. Onu öfkelendirirsem belki kapıyı açıp içeri girer diyordum. Bu sayede bu odadan çıkmak için son bir şansım olabilirdi. Kapının altından sızan gölgesi uzaklaşmaya başladığında tekrar haykırdım.
"Bırak beni! Bırak kardeşime gideyim. Şerefsiz bıraksana!" Defalarca aynı sözleri söylüyor ve bir yanıt bekliyordum. Hiç kimse bana yanıt vermezken sesim kısılmaya başlamıştı. Ancak bu haykırışlarımı durdurmadı.
"Açın şu kapıyı! Açınsana! Hepinizi öldüreceğim! Bu yaptıklarınızı size ödeteceğim! Duydunuz mu beni!" Kapıya vurmaktan acıyan ellerim ve ben halsiz düşmüştük. Kapının önüne yığılıp kaldığımda ağlamaya devam ediyordum. Sessizce ağlıyor ve Alya'nın başına gelenler için onlara lanet ediyordum. Bir anda zihnime düşen şeyle hıçkırıklarım arasından nefes almaya çalıştım. Kaçırıldığımı bilen tek kişi, biricik kardeşim öldürülmüştü. Babam ve annem kaçırıldığımı bilmiyorlardı. Beni ve kardeşimi evde bulmadıklarında akıllarına ilk gelecek şey kaçmış olabileceğimizdi. Kaçırıldığımı ve kardeşimin başına da kötü bir şey geldiğini anlamaları en kısa bir hafta sürecekti. Evet bu doğru. Babam biz nereye gidersek gidelim gelir ve bizi bulurdu. Beni bulması en fazla bir hafta sürecektir. Bu benim kendi kaçma girişimimin rekoruydu. Ancak şu an ki durumda beni bir haftadan daha kısa sürede bulabileceğini sanmıyordum. Ailemden nefret etsem dahi şu göğsümde ki acı beni bir an önce bulmalarını ardından kardeşime bunu yapanları ölmekten beter etmelerini arzulatıyordu. Son kalan gücümle haykırdım.
"Babam bizi bulacak! Biz nereye gidersek gidelim bizi bulur. O daima gelir ve bizi bulur. Duydunuz mu beni! O gün geldiğinde ölmek için yalvaracaksınız! Size bunun hesabını soracağım. Şerefsizler! Çocuk katilleri!" Göğsümü yakan acıyı dışarı kustuğumda rahatlayacağımı düşünmüştüm. Ancak öyle olmamıştı. Bunları dillendirmek bağrımda ki yangını daha da harlamıştı.
Onları babamın varlığıyla tehdit etmiştim ama onlar babamı tanımadıkları için korkmayacaklardı. Elbette bir vakte kadar bu kadar sakin kalabilirlerdi. Zamanı geldiğinde babam bizi bulacaktı. Bu olanların hesabını onlara da bana da teker teker ödetecekti. Onun elinden bugüne dek kaçamamış olmak beni her zaman umutsuzluğa sürüklemiş olsa da bugün çok daha az kötü hissettiriyordu. Beni bir kitap gibi okuyan babam, nereye gidersem gideyim beni her daim bulmuştu. Bu kez de bulacaktı. Öncekiler kadar kolay olmayacağını biliyordum ama elbet bir gün bulacaktı. Çaresizlik içerisinde başımı iki elimin arasına aldım. Korkuyordum. Bulunmak istiyordum ancak bu beni deli gibi korkutuyordu da. Babam beni bulduğunda ona ne diyecektim? Kardeşim benim yüzümden öldü, yıllardır bana verdiğin eğitimler de hiçbir işime yaramadı mı? Bu kez beni kendi elleriyle öldürmez miydi?
Babam beni bulmadan buradan çıkmalıydım. Buradan kaçmalı ve kardeşim Alya'yı bulmalıydım. İçinde bulunduğum kafesi atlatmayı bir şekilde başarabilirdim. Peki ya beni kafesine alan bu canavardan nasıl kurtulacaktım?
*
Sıçrayarak uyandığımda ne olduğuna anlam vermeye çalışırcasına etrafıma bakındım. Neredeyim? Omuzumu dayadığım şeye baktığımda bir kapı olduğunu gördüm. Şimdi daha anlaşılırdı. Bağırmaktan ve ağlamaktan yorgun düştüğüm o yerdeydim. Kafesimde.
Rüyamda kız kardeşimi görmüştüm. Onunla yaşadığım onca anıya rağmen yalnızca kamyonetin ona çarptığı anı görmek ve tüm gece bunun tekrar tekrar yaşanması ruhsal olarak beni tüketmişti. Vücut ağrılarımı görmezden gelerek doğruldum. Önünde durduğum kapıyı yumruklamaya başladım.
"Açın kapıyı!" Yeni uyandığım için daha kendime gelemeden böyle bir emri bağırarak dillendirmiştim. Aptalca diyebilirsiniz ama şu an tam olarak istediğim şey buydu. Biraz daha mantıklı düşünmeye çalıştığımda aklıma farklı bir fikir gelmişti. Eğer kapının açılmasını gerçekten istiyorsam ele avuca gelecek şeyler söylemeliydim. Bu odadan çıkmak için maymuncuk yerine zekamı kullanmalıydım.
"Bana gerçekleri anlatmak zorundasın! Neden buradayım Selim! Geç karşıma ve bir adam gibi anlat! Beni bir odaya tıktın ve nedenini bile söyleyemiyorsun! Katil! Katilsin sen! Beni neden kaçırdığını söyleyecek bir yürek bile yok sende! Kaçırmaya nasıl cüret ettin ha! Söyle bana! Selim denen adi şerefs..." Kapının aniden açılmasıyla olduğum yerde kaldım. Bu kadar hızlı olacağını tahmin etmemiştim. Kapıyı açarak içeri giren kişi kardeşimin katiliydi. Üzerinde dün gece ki kıyafetleri vardı. Beyaz gömleğindeki kan ve şarap lekelerinden gömleğini değiştirmediğini anlayabiliyordum. Başında ki yaraya pansuman bile yaptırmamış olduğunu görmek beni şaşırtmıştı. Öfkeli gözleriyle onu inceleyen gözlerime baktığında bakışlarımı kaçırmadım. Üzerime uzanan elinden sıyrılacağım sırada buna müsaade etmeden kolumu kavradı. Gürültüyle örttüğü kapıya sırtımı sertçe çarptığında hareketsiz kaldım. Bu öfkesinden bir şeyler döküleceğini hissedebiliyordum. Zekice davranmalıydım. Söylediklerinden önemli detaylar yakalayabilirdim.
Beni kapı ile kendi arasına sıkıştırdığında saldırmamak için zor duran bir ifadeyle üzerime eğilmişti. Bir elini hızla baş hizamda ki kapıya geçirdiğinde tepkisiz bir şekilde suratına bakıyordum. Evet korkmuştum ama bunu bilmesine izin vermeyecektim. Kolumu tutan elinde ki baskı arttığında bakışlarım istemsizce koluma yönelmişti. Ancak acı çektiğimi hissettirecek bir bakış yoktu suratımda. Gözlerim kolumu sıkan elinden ayrılarak saldırgan gözlerine tırmandı. Canımı yakmaya çalışıyordu. Bunun için daha fazlasını yapmalıydı. Meydan okuyan gözlerimle ölüm saçan gözlerine bakındım. Sakin kalmak için kendi içinde verdiği savaşı görebiliyordum. Şakağında ki kabaran damar gözlerime takıldığında tepkisiz kaldım.
"Bir cevap mı arıyorsun?" Beni öldürmemek için sanki kendisiyle savaş veriyordu. Başımı sallayarak onu onayladım.
"Neyi merak ediyorsun söyle bana." Yüzüme çarpan fısıltısı kalp atışlarımı hızlandırmıştı. Birkaç gün önce bizi evden alan adam ile bu adam aynı kişi miydi? Sergilediği oyunculuk dilimin tutulmasına sebep oluyordu. Sorularımı ciddiye alarak cevaplayacağını umarak konuştum.
"Kardeşimi öldürdün." Dilimden dökülen ilk şey buydu. Kardeşim. Sesimin düşündüğümden daha sert çıkmış olması beni rahatlatmıştı.
"Bu bir soru değil." Benimle alay edercesine söylediği söz nefretimin sınırlarını zorluyordu. Bu cevabı bir kabulleniş miydi? Kardeşimin ölümünü tasdik mi ediyordu? Acı içinde nefes alarak ayakta durmaya çalıştım.
"Sen kimsin ve bizden ne istiyorsun?" dedim nefretimi bir süreliğine sınırlandırmaya çalışırken. Kolumu tutan eli mümkünmüş gibi daha da sıkılaştığında yutkundum. Buna biraz daha devam ederse kolum kangren olacaktı.
"Ben kim miyim?" Şaşkınca sorduğu soru bana garip hissettirdi. Sanki onun kim olduğunu sormama gücenmiş gibiydi. Anlamsızca suratına bakarken kolumu tutan eli gevşemeye başladı.
"Ben kimim öyle mi?" Ah kesinlikle onu tanımıyor oluşuma alınmıştı. Hatta alınganlık ettiğini söylemek çok hafif bir tabir olur. Onu tanımadığım için sanki benden daha çok nefret etmeye başlamıştı.
"Ben!" Yüzünü yüzüme yakınlaştırarak bağırdığında ürkeklikle gözlerimi kapattım.
"Ben ailesini katlettiğiniz o çocuğum!" Bağırışına son verdiğinde gözlerimi korku içinde araladım. Bu mümkün müydü? Söyledikleri doğru olabilir miydi? Kalakalmıştım. Sözlerine verdiğim tepkiyi en kısa bu şekilde özetleyebilirdim. Kalakalmıştım. Evet hırsızlık esnasında işler yolunda gitmezse eğer birtakım olaylar yaşanabiliyordu. Olaylar diyerek geçiştirdiğim şey ev sahibinin ya da evde bulunan herkesin öldürülmesiydi. Ancak bu durum çok nadir olurdu. Her plana katılmadığımı göz önünde bulundurursak benim şahit olduğum yalnızca beş katledilme vakası gerçekleşmişti. Feza'nın yoğun öfkesini artık daha iyi anlayabiliyordum. Evet öfkelenmekte haklıydı. Ama kardeşimin hiçbir suçu yoktu. Öfkesini yanlış kişilere yönlendirmişti.
O zamanlar gözümün önünde canlandığında başımı sallayarak anıları def etmeye çalıştım. Ailemden nefret ediyordum. Kendimi bildim bileli yoğun bir şekilde onlardan nefret ediyordum. O zamanlarda üzerimde kurdukları baskıyla beni planlarına alet etmişlerdi. Planlarına uymaktan deli gibi nefret ettiğim yetmezmiş gibi bir de gözlerimin önünde birini öldürdüklerini görmek bardağı taşıran son damlaydı benim için. O olaydan sonra babamla yaşıma bakmadan büyük bir kavga etmiştim. Bir daha bu işe bulaşmayacağım hakkında koca koca laflar atıp tutuyordum. Elbette bu baş kaldırım babamın kibar uyarılarıyla (!) uzun sürmemişti. Paşa paşa her dediklerini yapmış, yeri geldiğindeyse insanların ölümlerine göz yummuştum. Ancak onlardan hangisiydi bu adamın ailesi? Ailesi öldürüldüyse o nasıl yaşayabiliyordu? Babam işini asla yarım bırakmazdı. Bu nasıl mümkün olabiliyordu? Peki bu adamın bizi bulması nasıl mümkün olabilmişti? Babam arkasında delil mi unutmuştu? Bu neredeyse imkansıza yakın bir seçenekti. Öyleyse bu adam bize nasıl ulaşabilmişti ki.
Zihnimde dönen bencil düşünceleri bir kenara itmeye çalıştım. O adamın ailesi öldürülmüştü. Yüksek ihtimalle bizim ailemiz tarafından. Ben Alya için ne kadar acı çekiyorsam ve bunun sorumlusu olan ondan ne kadar nefret ediyorsam onunda bana olan duyguları benimkilerden farksızdı. İkimizde ailemizi kaybetmiştik. Sorumluları da aynı şekilde bizdik.
"Ben bir şey bilmiyorum." Birçok şey biliyordum ama ne söyleyebilirdim ki? Doğru diyorsun aileni muhtemelen biz öldürdük, şimdi de ödeşmiş olduk filan mı? Cevabımın ardından ağzından hırıltılı bir ses yayılmıştı. Bu ses beni daha da tehlikede hissettirmişti. Köşeye sıkışmış gibi hissediyordum. Kardeşimin acısı sönmemişti ama karşımdaki adama olan bakış açım ne yazık ki değişmeye başlamıştı.
"Bilmiyorsun öyle mi? Bilmiyor musun?" Omuzlarımdan yakalayarak beni kapıdan kendisine doğru çekmiş ardından bedenimi sertçe tekrar kapıya çarpmıştı. Sırtımda ki yaralardan haberi olabilir miydi? Sürekli sırtımı hedef alıyor oluşunun başka bir açıklaması olamazdı. Acı içinde kıvranırken yüzüme eğilerek bağırmaya devam etti.
"Sen bilmezsin Çağla! Ama senin bilmediğin bu şey benim son sekiz yıldır bildiğim tek gerçek! Anlıyor musun? Sordun ya bana. Cevaplıyorum işte. Aradığın cevabı buldun mu Çağla!" Nefret dolu haykırışından kaçmaya çalışsam da arkamda ki kapı ve güçlü kolları buna izin vermiyordu. Sesinde nefretten sıyrılan bir şey fark etmiştim. Bu acıydı. Benim gibi acı içerisindeydi.
Bakışlarımı yüzüne çevirerek incelemeye başladım. Belki de onu tanıyordum. Belki de benim katıldığım planlardan birindeydi. Ancak ne kadar incelersem inceleyeyim siması hiçbir şekilde tanıdık gelmiyordu. Onu daha önce görmediğime o kadar emindim ki. Kolay unutulmayacak bir yüze sahipti. Buna rağmen zihnimde belirgin bir şey canlanmadı. Karşımda dikilen bu adam benim zihnimde yer etmemişti.
Aklım tekrar onun bizi nasıl bulabildiğine ve bu zamana kadar nasıl hayatta kalabilmiş olmasına gitmişti. Bu nasıl mümkün olabilir diye düşünürken derin bir nefes aldım. Burnuma dolan erkeksi koku başımı döndürmüştü. Olanları hazmedemiyordum. Elimi hala omuzlarımda duran ellerinin üstüne koyarak aşağı indirdim. Karşı gelmemiş ya da daha fazla sıkmamıştı. Nefret dolu olan bakışlarının arasındaki çaresizliği görebiliyordum. Kapı ile onun arasından sıyrılarak sandalyeye doğru ilerledim. Oturduğum yerde başımı ellerimin arasına alarak düşünmeye başladım. Selim'in yüzünü tanımamış olsam dahi babamın dosyalarında gördüğüm bilgilerden belki bir şeyler bulabilirdim. Ailesi öldürülen ve çocuklarının yaşamasına izin verilen bir olay.
"Sen kimsin Selim." Kendi kendime söylenirken başımı kaldırarak tekrar yüzüne bakındım. Belki de bir şeyler kaçırıyorumdur. Ellerini kumral renk saçlarının arasına daldırdığında yüzünü bana dönerek sırtını kapıya yaslamıştı.
"Bana Selim demeyi bırak. Benim adım Feza. Feza Karahanlı." İsminin sahte olması gayet anlaşılırdı. Yine de istemsizce şaşırmama sebep olmuştu. Ailemden farklı olarak sahte isim kullanan biriyle ilk defa karşılaşıyordum. İsmini zihnimde tekrarladım. Feza Karahanlı... Feza Karahanlı... Bu isim hiç tanıdık gelmiyorken başım düşünmekten ağrımaya başlamıştı.
"Aileni korumaya devam edecek misin yoksa zorla konuşturmamı mı tercih edersin?" Söyledikleriyle birlikte bastırmaya çalıştığım nefret duygum açığa çıkmıştı. Alya. Alya'yı karşımda duran bu adam değil bizzat benim anne ve babam öldürmüştü. Geçmişte bu bokları yememiş olsalardı ben de şimdi burada olmayacaktım. Kardeşim ise hayatta olacaktı. Nefretim yeni bir yön kazandığında sakinleşmek mümkün görünmüyordu.
"Ailemi korumak mı?" Aşağılarcasına suratına bakıyordum. Bana bu yakıştırmayı yapmış olmasına inanamıyordum. Ancak aşağılayıcı bakışlarım onun öfkesinin altında ezilmek üzereydi. Karşımda ki bu adamın öfkesi savaşılamayacak kadar güçlüydü.
"Kimsin bilmiyorum ama anne ve babamı öldürmek mi istiyorsun? Hiç durma. Ancak Alya... O benim sahip olduğum tek ailemdi. O daha çocuktu. Anne ve babama ne yapmak istiyorsan yap umurumda değiller! Ama kardeşim... Ona yaptığının bedelini ödeyeceksin Feza Karahanlı." Gözlerimin dolmasına engel olamıyordum. Kahretsin. Karşısında güçlü duramıyor olmam önemli değildi ama güçsüz yanımı görmesine izin vermeliydim. Yine de engel olamıyordum işte. Göz yaşlarımı ellerimle silmeye çalışırken adımlarının üzerime doğru yöneldiğini duyabiliyordum. Kuruladığım gözlerimi açtığımda hemen önümde duruyordu. Ellerini oturduğum koltuğun iki yanına koyarak üzerime doğru eğildiğinde arkama yaslanmak zorunda kalmıştım. O kadar yakınlaşmıştı ki resmen burun burunaydık.
"Demek anne ve babana yapacaklarım umurunda değil ha?" Dudaklarıma çarpan nefesini görmezden gelmeye çalıştım. Onun bakışları gibi istikrarlı olan bakışlarımı gözlerinden kaçırmadım. Kafamı sallayarak onayladığımda konuşmaya devam etmişti.
"Onları avucuma alarak işkence etsem, canım sıkıldığında da onları öldürüp çöpe atsam bile umurunda olmaz. Doğru mu anlıyorum?" Ah birinin bunu yapmasına o kadar ihtiyacım vardı ki. Ama ne yazık ki ailem bu kadar kolay bir lokma hiçbir zaman olmamışlardı. Öyle olsalardı bunu çoktan ben yapmış olurdum. Onların en büyük düşmanı bendim. Aklıma gelen fikirle onu yanıtladım.
"Tek başına onları asla yenemezsin." Kaşlarını kaldırıp alayla bana baktığında kararlı bakışlarımı sürdürdüm. Bu doğruydu ve bana inanmak zorundaydı.
"Bana yardım edecek kişi de sen mi oluyorsun?" Alaylı sözlerine kulak asmadan yüzüne bakmaya devam ettim. Şaka yapmadığımı anlamalıydı.
"Ailemin katili olduğunuzu söylediğimde zihninden geçenleri bilmediğimi mi zannediyorsun?" Onun bizi bulabilmesine şaşırmamdan söz ediyor olmalıydı. Şaşkınlığım normaldi. Babamın asla hata yapmadığı bir olayda peşimize düşmanımız takılmıştı. Elbette şaşıracaktım.
"Sizi tüm çabalarınıza rağmen buldum. Kendimi yormak istemediğim için önce zayıf halkanızı belirledim. Kardeşin Alya. Onu kandırmama gerek bile yoktu. O kadar kolay bir avdı ki anlatamam Çağla. Ancak sonrasında bana aileniz ile ilgili bilgiler vermeye başladığında yanlış kişiyi seçtiğimi anlamam uzun sürmedi. Alya'yı kaçırmam sizin umurunuzda olmazdı. Özellikle babanın. Birini koz olarak kullanmak istiyordum ve Çağla sen o kadar harika bir seçenektin ki. Bana seni kaçırmaktan başka çare bırakmadın." Hemen burnumun dibinde söylediği sözler beni çılgına çevirmişti. Kardeşimle nasıl alay edebilirdi? Onun katiliyken onun bahsi açıldığında nasıl bu kadar rahat konuşabilirdi? Oturduğum koltuktan boğazını sıkmak için havalanan kollarımı koca elleriyle anında durdurmuştu. Kollarımı koltuğun kenarlarına sabitleyerek konuşmaya devam etti.
"Hakkınızdaki her şeyi biliyorum Çağla. Bu yüzden bana karşı olan hareketlerine dikkat etsen iyi olur." Boş tehdidi midemi bulandırıyordu. Hakkımda ne kadar şey bilirse bilsin bu ölen ailesini geri getirmeyecekti. Ben tehdit edebileceği biri değildim. Birini tehdit etmek için o kişinin sahip olduklarına bakmak gerekir. Peki benim şu dünya da tehdit edilebileceğim neyim kalmıştı?
"Neden beni kaçırdın ki? Neden Alya değil de ben?" Kardeşimi kaçırmış olsaydı ben hala o boktan evde olacaktım belki ama en azından benim biricik kardeşim hayatta olacaktı.
"Alya'nın bana anlattıkları yüzünden. Onu kaçırmakla yalnızca zaman kaybetmiş olacaktım. Bana ailenin değer verdiği biri lazımdı. Umursamadığı biri değil." Bu sözleri canımı yakıyordu. O da bunun farkında olmalı ki zevk alan bir ifadeyle yüzüme bakıyordu. Aynı zamanda tepkilerimi ölçüyordu.
"Ailem ikimizi de umursamıyor manyak herif."
"Emin olma o kadar." Sözleri duraksamama neden olmuştu. Neyi kastetmişti? Ailemle ilgili benim bilmediğim bir şey bilecek hali yoktu ya.
"Neyden söz ediyorsun?" dedim soruma cevap vermesini beklediğimi belirtircesine. Ancak o beklentimi karşılamayarak sorumu yanıtsız bıraktı. Kollarımı sabitlediği yerden serbest bırakarak doğruldu. Hiçbir şey söylemeden arkasını döndü ve odayı terk etti. Kapıyı kilitlemek bir kenara dursun kapatmamıştı bile. Oturduğum yerden ayaklanarak bende çıkışa yöneldim. Daha dün gece sürüklendiğim merdivenlerin başına geldiğimde açlıktan başımın döndüğünü hissederek korkuluğa tutundum. Açlık midemi altüst ediyordu ama yemeye olan isteksizliğim daha baskındı. Aşağı inmeli ve kaçacak bir yol bulmalıydım. Bunu o odada oturarak yapamazdım. Kendime gelmeli ve kardeşimi bulmalıydım.
Az önce kardeşimle ilgili söylediği şeyler zihnimde kendini yineledi. Nasıl bu kadar alçak olabilirdi? Hiç mi vicdanı yoktu bu adamın? En ufak bir üzüntü duymuyor muydu yaptıkları için? Ben dahi onun bu acısını anlayabilmişken o nasıl bu kadar ruhsuz davranabilirdi? Hemen bu evi terk etmeliydim. Kardeşimin katilinin yanında bir saniye daha durmak istemiyordum.
Merdivenleri kontrollü bir şekilde inmeye başladım. Görünürde kimse yoktu. Çoktan salona varmış olmalıydı. Merdivenlerin bitimine ulaştığımda bu kez yönümü sağa çevirdim. Önümde bir koridor ve pek çok kapı vardı. Koridorun sonundaysa camdan bir kapı görünüyordu. Bahçe kapısı olabilir miydi? Camdan dahi olsa oldukça sağlam görünüyordu. Yine de pes etmeden adımlarımı o yöne ilerlettim. Kapı kilitli olsa bile onu kıracak ya da kilidini açacak bir şey bulabilirdim. Tam kapıya elimi uzattığım sırada sağ tarafımda ki kapının açılmasıyla duraksadım. Dün akşam telefon araması yapacağım sırada benimle alay eden çocuktu bu. Üzerinde bornozdan başka bir şey yoktu. Saçlarını elinde tuttuğu havluyla kurularken yüzüme şaşkınca baktı.
"Tanrım! Dalga mı geçiyorsun? Sence o kapının açık olma ihtimali var mı?" Ben söyledikleriyle hayal kırıklığı yaşarken o beni kınayarak salona doğru ilerlemeye başlamıştı. Her seferinde benimle alay mı edecekti? Ben onun sırtına bakmayı sürdürürken konuşmaya devam etmişti.
"Dün akşam ki olaydan sonra bir daha kaçmayı aklından bile geçirmezsin diye düşünmüştüm." Dedikleriyle saç diplerimin hala sızladığını fark ettim. Yine de ona güvenmeyerek kapıyı kontrol ettiğimde haklı olduğunu anlamıştım. Kapı gerçekten kilitliydi. Sabırlı olmaya çalışırken yavaşça peşine takıldım. Buradan çıkabilmemin diğer yolu ana kapı olmalıydı. O kapıya ulaşmak için salona gitmem şarttı.
Evin büyük salonuna ulaştığımızda karşıdaki amerikan mutfakta dün gece bana yardım etmeye çalışan kızın bir şeyler hazırladığını gördüm. Ellerindeki tabakları solandaki masaya taşıyordu. Masanın olduğu tarafta ki duvarın tamamen camdan olduğunu daha yeni fark etmiştim. Camın ötesinde gördüğüm şey beni umutsuzluğa sürükledi. Evin dışında sonu görülmeyen bir orman vardı. Bu evden çıksam dahi ne yapacaktım? Nereye gidecektim? Uzaklaşamadan beni bulacakları kesindi. Sıkıntı içinde nefes alırken bakışlarım tekrar salona dönmüştü. Az önce bornozla duştan çıkan çocuk haricinde gördüğüm diğer adam ise salonun köşesinde oturmuş ağırlık kaldırıyordu. Onun üzerinde de şorttan başka bir şey yoktu. Rahatsızlık içinde kıpırdandım. Evdeki erkeklerin hepsi yarı çıplak gezip duruyordu. Kaçırılmıştım. Elbette rahatsız olacaktım.
Bakışlarım Feza'yı bulduğunda göz göze gelmemizin etkisiyle huzursuz hissetmiştim. Hayatım boyunca ilk kez başkalarıyla bu kadar fazla muhabbete girmiştim. Bunun yarattığı rahatsızlık yetmezmiş gibi birde öldürücü bakışlara maruz kalıyordum. Elinde ki kahveyi yudumlarken üzerimde olan bakışlarını bir saniyeliğine olsun kaçırmamıştı.
"Kaçmaya çalışmaktan vazgeç. Seni elimden artık kimse alamaz." Ağzından çıkan sözler bende sert bir kayaya çarpışım hissi uyandırırken ağırlık kaldıran adam bir anda doğrulup şaşkınca yüzüme bakmaya başlamıştı.
"Dünkü olaydan sonra yine mi?" Ne bekliyordu? Kaderime göz yummamı mı? Oturup bana istediklerini yapmalarına izin vermemi mi? Gözlerimi kısarak nefret dolu bakışlarımı üzerine saldım.
"Elinizden kurtulana dek yine, yine ve tekrar." Feza kahvesinden bir yudum daha alırken bakışlarını benden çekmemişti.
"O biraz zor güzelim." Bana karşı kullandığı kelime midemde kasılmaya yol açmıştı. Midem bomboş olduğu için bu daha da rahatsız hissettiriyordu.
"Saçlarını kurulamayı bırak da git üstüne adam akıllı bir şeyler giyin Berkan" Adının Berkan olduğunu öğrendiğim çocuk bornozuyla karşımda durmuş bana bakıp gülüyordu.
"Sende ki de iyi cesaret valla. Feza beni o şekilde odaya sürükleseydi eğer 'köpeğim ol' dese olurdum." Berkan diğerlerinden daha az ciddiydi. Yaşananlar umurunda değildi de sanki öylesine buradaymış gibi duruyordu.
"Olmuşsun zaten." Dişlerimin arasından öfkeyle söylediğim şeye aldırmadan yanağımdan makas alarak merdivenlere ilerlemişti. Gülüşünü aynı şekilde koruyordu.
"Çünkü o Feza Karahanlı, bebeğim." Berkan'ın dokunduğu yanağımı elimle silerken Feza'yı daha fazla pohpohlamasını dinlemek istemedim. Öylece çıkışa koşarak ellerinden kurtulamazdım. Bu yüzden ayak uydurmaya çalıştım. Ara sıra gözleriyle beni kontrol ederken masayı hazırlayan kızın yanına ilerledim. Feza'nın göz hapsinden belki bu şekilde kurtulabilirdim.
Kızın yanına ulaştığımda tebessüm ederek yüzüme bakındı.
"Günaydın. Ben Ada. Şurada ki de Egemen. Berkan ve Feza'yı tanıyorsun zaten." Tatlı bir şekilde konuşuyordu. Dün gece de benim için endişelenmişti. Daha öncesinde de boğulmama ramak kalan beni bulan yine oydu. Belki kötü biri değildi ama yine de Feza ile iş birliği yapan birine nasıl sempati besleyebilirdim ki? Kardeşimin başına gelenlerden o da bir bakıma sorumlu değil miydi? Onu yanıtlamadan suratına bakmaya başladığımda beni anlayışla karşılamıştı. Ne hazırladığına göz gezdirdiğimde karnımdaki boşluk kendisini hatırlattı.
"Birazdan hazır olur sen geç otur istersen." Hiçbir şey söylemeden yanımda duran sandalyeye oturdum. Yemek masasına geçmek istemiyordum. Bir de birlikte yemek mi yiyecektik? Kardeşimin katilleriyle mi? Ah o kadar açtım ki bunu bir seferliğine gözden gelmem gerekiyordu. Üç gündür hiçbir şey yememiştim. Yemeklere bakmayı bir kenara bırakarak arkamı döndüm. Feza'nın gözleriyle çarpıştığımda hala beni inceliyor oluşu ruhumda müthiş bir rahatsızlığın oluşmasına sebep oldu. Normalde görünmez olan ben için bu çok rahatsız edici bir durumdu. Varlığımı herkesten gizlerken şimdi bu kadar göz önünde bulunmak canımı çok sıkıyordu.
"Korkma Feza seni yemez." Egemen'in söylediğiyle bakışlarım ona yöneldi. İki eliyle kaldırdığı ağırlıklarla uğraşmak yerine bana sataşması sinirlerimi bozuyordu. Anlaşılan tek incelendiğim kişi Feza Karahanlı değildi. Bu evde ki herkes tarafından gözlemleniyordum. Hiçbir tepki vermeden suratına baktım.
"Emin misin?" Feza'nın söyledikleriyle gözlerim tekrar onu buldu. Bana olan bakışı sözlerinde dürüst olduğunu hissettirmişti. Önce beni lime lime edecek ardından da yiyecek gibi görünüyordu.
Aniden karnımın guruldamasıyla salona yeni giren Berkan'da dahil herkesin gözleri bana çevrildi. O kadar uzaktan duyulmuş muydu? Pekala. Utanacak bir şey yok. Bu gayet doğal bir şey. Hem bu insanlar utanmamı gerektirecek insanlar değiller. Egemen gülmeye başladığında alaylı bir ifade takınarak Feza'ya baktı.
"Feza dikkat ette tam tersi olmasın." İşte şimdi utancım bastırılamayacak kadar yoğundu. Bu rahatsız edici ortamda daha fazla durmak istemediğimi anlayınca açlığımı görmezden gelerek ayaklandım. Üst katta ki odaya gitmeli ve bir kaçış planı kurmalıydım. Feza'nın yanından geçeceğim sırada verdiği emir duraksamama sebep oldu.
"Otur." İsteklerini bir kedi gibi yerine getireceğimi mi sanıyordu? Yanılıyordu. Yürümeye devam edeceğim sırada beni kolumdan yakalayarak hızla geri çekti. Ani hareketi ve açlıktan dönen başımın da etkisiyle dengemi koruyamayarak koltukta yanına oturdum. Oturmak kelimesi hafif kalırdı. Ben az önce onun yanına çakılmıştım.
"Sabrımı sınama." Kolumu tutan eli sıkılaşırken sözlerinde tehditkar bir hava vardı. Gözlerinde ki sert bakıştan onun emirlerini yerine getirmem konusunda beni uyardığını anlayabiliyordum. Bu bakış yabancı olmadığı için anlamak çok zor olmamıştı. Aslında onun bir yabancı olması ve üzerimde kurmak istediği bu hakimiyet beni korkutuyordu. Ama ne yazık ki bu duruma ailem tarafından alışıktım. Ondaki tek fark bir yabancı olmasıydı. Tabi düşmanım olduğunu da unutmamak gerek. Kolumu kendime çekerek elinden ayırmaya çalıştığımda buna izin vermemişti. Hatta kolumu neredeyse oynatamamıştım bile. Gözlerini üzerimden çekerek önüne döndüğünde kıpırdamadım. Bu onun huyuna gitmeye çalıştığımdan kaynaklı değildi. Zaten gitmeme izin vermiyorken bir de onunla hır gür çıkarırsam açlıktan bayılma noktasına gelebilirdim. Oturduğum yerde kayarak ondan bir miktar uzaklaştım.
Yaklaşık on dakika sonra Ada denen kız "Yemek hazır" diye seslenmişti. Onun sözleriyle birlikte Feza hala tutmakta olduğu kolumu bırakarak ayaklandı.
"Şunun yemeği de hazır mı?" Şu dediği kişi ben miydim? Ada'nın gülümseyen bakışları Feza'yı buldu.
"Bizimle yiyecek." Feza'nın bakışları ifadesizleştiğinde Ada onu umursamadan masaya oturmuştu.
"O orospunun kızı bizimle aynı masaya mı oturacak?" Orospu dediği kişi babam mıydı? Ada'nın konuşmasına izin vermeden ayaklandım.
"Kardeşimin katilleriyle aynı masaya oturmak istemiyorum. Ben yemeyeceğim." Arkamı döndüğümde Feza'nın eli tekrar kolumu bulmuştu. Bu hareketine daha fazla katlanamıyordum. Öfke içinde kolumu kendime çektiğimde bu kez kurtulmuştum. Ancak öfkeli gözlerimi ifadesiz bakışlarından kurtaramamıştım.
"Senden nefret ediyorum." Hislerimin ses tonuma yansıdığına emindim. Ailesini ailem öldürmüş olsa bile Alya'nın hiçbir suçu yoktu. Feza beni öldürmüş olsa 'ailesinin ölümünde belki bir parmağım vardır' der yine susardım. Ancak kardeşim tamamen masumdu. Feza'ya olan nefretim asla azalmayacaktı.
"İkinizde şu masaya gelin. Konuşacaklarımız var." Ada'nın baskın sesi benim umurumda bile değildi. Konuşacak bir şeyim yoktu hiçbiriyle. Gözlerimi Feza'nın koyu mavi gözlerinden ayırarak yukarı çıkmak amacıyla ilk adımımı attım. Diğer adımımı engelleyen şey Feza'nın yine kolumu kavrayan parmaklarıydı. Yumruk yaptığım elimle hızla arkamdaki adama saldırdığımda Feza son anda kafasını geri çekerek saldırımdan kurtulmuştu. Bu kadar hızlı olmayı nereden öğrenmişti? Yumruklarım genellikle sahibini bulurdu ancak bu adam gerçek anlamda eğitimli olmalıydı. Belki de ben açlıktan fazla yavaştım.
Yüzüne ulaşmayan yumruğumu geri çektiğimde dudaklarının kenarı zevksizce kıvrılmıştı.
"Ben senden nefret ederken bile zevk alıyorum ama sen benden nefret ederken daima acı çekeceksin." Söyledikleri tekrar canımı yakmıştı. O zevk alacaktı çünkü düşmanı avuçlarındaydı. Ben acı çekiyordum çünkü o kardeşimin katiliydi.
Kolumdan sertçe çektiğinde zorla yemek masasına götürüldüm. Sandalyelerden birine ittirildiğimde son anda sandalye başlığından tutunarak ayakta kalmıştım. Ah daha fazla açlığa dayanamıyordum. Gözlerimi kapatarak başımın dönmesini engellemeye çalıştım. Kendime geldikten sonra sandalyedeki yerimi almıştım. Derin bir nefes alarak masaya baktığımda ağzımın sulandığını söylemezsem yalan olur. O kadar açtım ki kuru bir ekmek bile ağzımı sulandırırdı. Ama bu masa biraz aşırıydı. Patates kızartmasına gözüm takıldığında durgunlaştım. Alya çok severdi. Ama yiyebilmemiz pek mümkün olmuyordu.
Maddi yönden durumumuz zenginin bir tık üstüydü. Ama böyle bir durumda bile dışarıda çok nadir yemek yerdik. Genellikle annem ve babam giderdi ve biz evde kalırdık. Evde kaldığımızdaysa babamın bizim için belirttiği tatsız tuzsuz besinleri tüketirdik. Genellikle konserve veya dondurulmuş yiyecekler olurdu bunlar. O kadar paranın içinde aç kaldığımızı söyleyebilirdim.
Feza'da masaya oturduğunda herkes yiyeceklerden kendi tabaklarına almaya başlamışlardı. Gerçekten bayılacak kadar açım ama bu yemeklerden yiyebileceğimi hiç sanmıyorum. Nasıl onların hazırladığı yemekleri yiyebilirdim ki? Bunu yapmaya gururum el vermiyordu. Önümde duran boş tabağa anlamsızca baktım. Bu tabağa yiyecek bir şeyler alıp koymaya kardeşime olan saygım nasıl izin verecekti?
Diğerlerinin de sesi benim gibi çıkmıyordu. Boş tabaktaki gözlerimi kaçırmadan derin bir nefes aldığımda bir anda tabağı bir el kavradı. Başımı kaldırarak baktığımda Ada ile göz göze geldim. Boş tabağı alarak diğer elinde ki dolu tabağı önüme koymuştu.
"Lütfen ye. Sanırım patatesi seviyorsun, bol koydum. Rica ediyorum inat etme." Ada'nın sözleri kalbimi burkarken yutkundum. Patatese bakarken oyalandığımı anlamış olmalıydı. Eğer kardeşimin bedenini bulmak istiyorsam, en azından onu hakkıyla toprağa vermek istiyorsam gücümü toplamam gerekiyordu. Daha sonra istediğim kadar aç kalabilirdim. Ama şu an güce ihtiyacım vardı.
Tabağımda ki domatesleri ve domates suyunun temas ettiği yiyecekleri kenara ayırarak patates kızartması yolladım ağzıma. Yemek çiğnemeyeli bile o kadar zaman geçmiş gibi hissediyordum ki. Tabaktaki diğer kahvaltılıkları yemeye devam ettim. Karnımda ki boşluk usul usul kapanırken kendime gelmeye başlamıştım.
Başımı kaldırarak diğerlerini incelemeye koyuldum. Onların elinden kurtulana dek onları tanımam gerekiyordu. Karşımda Ada onun yanındaysa Egemen oturuyordu. Hemen yanıma Berkan kurulmuştu. Feza ise masanın baş tarafında oturuyordu. Kafasını eğmiş yalnızca yemeğiyle ilgileniyordu. Bir şey düşünüyormuş gibi görünüyordu. Ama o kafasının içinde bir beyin olduğundan şüpheliydim. Bakışlarımı ondan ayırdığımda Egemen'in Ada'ya göz kırparak ağzına zeytin attığını gördüm. Ada'nın gülümseyen suratını gördüğümde aralarında bir şey olduğunu anlamam uzun sürmemişti. Gözlerim Berkan'ı bulduğunda yemekleri çiğnemeden yuttuğunu gördüm. Şu an öyle görünen ben olmalıydım.
Kollarımı masanın üzerine koyarak başımı sağ avucuma yasladım. Gözlerim tekrar Berkan'ı bulduğunda sandalyenin üzerinde bağdaş kurduğunu görerek gülümsedim. Alya ile küçükken bizde sandalyeye öyle otururduk. Ah ona olan özlemim her saniye giderek büyüyordu.
"Ona hala söylemedin. Öyle değil mi Feza?" Ada'nın sesi kulaklarıma doluştuğunda benden bahsedildiğini anlayarak oturuşumu düzelttim. Bana söylemesi gereken şey neydi? Feza yeni doldurduğu kahvesinden bir yudum alırken kaşlarını hayır anlamına gelecek şekilde kaldırdı. Söylemesi gereken şey önemli miydi acaba? Ben Feza'nın kirpiklerinin arasından gözlerine bakmaya çalışırken onunda kafasını kaldırarak bana bakmasıyla elektrik çarpıntısı yaşamışçasına irkildim. Bende bıraktığı etki ona olan nefretimden kaynaklanıyor olmalıydı.
"Neyi söylemedin bana?" Dedim artık söylemesi gerektiğini belirtircesine. Herkes susmuş Feza'nın ağzından dökülecek kelimeleri beklerken o bundan zevk alıyormuşçasına konuşmuyordu.
"Önemsiz bir şey. Yine de duymak ister misin?" Gerçekten önemsiz miydi? Merak, içimde filizlenirken derin bir nefes aldım. Soruma cevap vermek yerine beni oyalıyordu. Ben sessiz kaldığımda Ada konuşmuştu.
"Eminim bilmek isteyeceğin bir şey Çağla." Benim hakkımda hiçbir şey bilmeyen bir kıza göre fazla kendinden emin bir cümle değil miydi bu?
"Konuş Feza Karahanlı." Ada'nın sözlerine inanarak sert bir şekilde Feza'ya seslendim. Ancak o hala rahat bir şekilde kahvaltısını yapıyor bir yandan da kahvesini yudumluyordu.
"Senin aleyhine olacağını bilsen bile mi?" Aklım daha fazla karışırken kaşlarımı çatmış söyleyeceklerini bekliyordum.
"Söyleyeceğim şeyi öğrendikten sonra yanımda kalmak isteyeceksin. Buna rağmen duymak istiyor musun?" Yüzümde iğrenirmiş gibi bir ifade belirdi. Beni onun yanında kalmak istetecek bir gücün varlığına inanmıyordum.
"Beni kaçırıyorsun, emir veriyorsun, bu salonda bile zorla tutuyorsun. Eğer elinde gerçekten yanında kalmak isteyebileceğim bir şey olsaydı şimdiye dek söylemez miydin Feza Karahanlı?" Ağzına zeytin atarken hayır anlamına gelen bir cıklama sesi çıkarttı.
"Onun bununla alakası yok. Ben zor kullanmayı seviyorum."
Benimle dalga geçmesi sinirlerimi bozarken daha fazla söyleyeceği şeyi beklemek istemedim. Karnımı zaten doyurmuştum. Bu masada daha fazla oturmama gerek yoktu. Sandalyeden kalkarak arkamı döndüğümde Feza'nın sakin sesi kulaklarıma ilişti.
"Alya yaşıyor."