İçeriğe geç

KAYIP

Bölüm 1 · 8 dk okuma

KAYIP

Bölüm 1

1

13 Kasım, Ankara.

Yağmur damlaları yeryüzüne yavaşça süzüldüğünde kaldırımda kara lekeler belirmeye başlamıştı. Kafamı kaldırıp gökyüzüne baktığımda keskin bir rüzgar tenimi bıçak gibi sıyırdı. Sadece gökyüzü gri değildi bu şehirde; suretler de griydi, hepsi aynı tekdüze ifadeyle donatılmıştı. Donuk suratlar, birbirine karışan adımlar, sigara dumanları ve bir sürü gürültü.

Yağmur şiddetini arttırmıştı. Omzuma dökülen siyah dalgalı saçlar ıslanmış, deri ceketime yapışmıştı. Gözlerimi kırpıştırdım. Karşı kaldırımda rüzgarın etkisiyle bir yükselip bir alçalan kahverengi yaprakları izliyordum. İşte hayat, tam olarak böyle bir şeydi.

Üşüdüğümü hissediyordum. Sahi, insan yalnızca soğuk havalarda mı üşürdü? Oysa içimde yanan bir ateş var, diyorum. Buzdan derimin altında cayır cayır yanan bir ateş. Akıtmam gereken bir zehir var, kusmam gereken bir nefret çölü var... Ah, başım dönüyor, sahi, hangi gündeyiz biz? Canım yanıyor, sanki jilet parçaları akıyor damarlarımda.

"Affedersiniz," sesin geldiği yöne doğru baktığımda bir çift kahverengi göz ile karşılaştım. Gökyüzünün griliği dağılmıştı. Yağmur dinmişti, rüzgar artık esmiyordu. Bu da kimdi böyle? Midem bulanıyordu, eve gitmeliyim, diyordum kendi kendime. Kahverengi gözlere cevap verecek gücü kendimde bulamıyordum, aldırmadım. Ancak her kimse, benimle uğraşmak ister gibi yanıma sokulmuştu.

Sessizlik çöktü, biraz sonra yanımdaki kadın kahkahalarla gülmeye başladı. Bir bu eksikti, dedim dudaklarımın altından. Bu şehrin ne delisi biter ne aşığı, ikisi de bir bağlamda aynıdır gerçi, diye düşündüm. Yanımdaki kadın susacak gibi değildi, ona doğru döndüm. Kızıla bürünmüş gökyüzü altında parlayan çekik gözlere baktım. Dudağından taşmış bordo ruju göze çarpıyor, siyah saçları rüzgarın etkisiyle geriye doğru savruluyordu. Bana bir şeyler söylemeye çalışıyordu ancak kahkahaları ona engel oluyordu.

"Ah, kusuruma bakmayın... Siz... Ağzınızda yanmayan sigara ile... Ha ha! O kadar komik ki! Ne diyorum ben yahu? Komik değil de... Nasıl desem? Her neyse, çakmağınız yok sanırım. Sigaranız dakikalardır dudağınızda duruyor da. Buyurun."

İki dudağımın arasında duran ucuz sarma tütün tamamen aklımdan çıkmıştı. Şaşırmıştım, ne ara bu kadar dalgınlaştım hatırlamıyorum. Dün mü oldu bu? Geçen yaz? O günden sonra mı? Bilmiyorum ki! Her şey soluklaştı, renkler kayboldu. Bir an olsun sanki adımı unutacak gibi oldum.

Öksürdü, "Sizinle tanışmak istiyorum, ben Deniz," diyordu üzerinde kanat deseni olan zipposunu uzatırken. Bana doğru iyice yaklaştığında tütün kokusu ile karışmış portakal özlü parfümün kokusunu soluyordum. Sivri çenesini yukarı doğru kaldırdığında dudağının altındaki küçük yara izini fark ettim. "İyi misiniz?"

"Efendim?"

"Ah, beni yanlış anlamayın lütfen... Demek istediğim... Çok dalgın duruyorsunuz, iyi misiniz?"

Duraksadım, gözlerim Deniz'den ayrılıp yavaşça sokağa doğru kaydı. Her yer ıslanmıştı. Sokak lambasının sarı rengi yansıyor, yollarda belli belirsiz şekiller oluşturuyordu. Kaldırım aralarından fışkıran ıslak çimlerin kokusu etrafı sarmıştı. Sokağın başındaki durakta sadece ikimiz vardık. Karşı kaldırımdaki binaların ışıkları bir bir yanmaya başlamıştı. Cadde boylu boyunca Doğu Avrupa ülkelerini andıran ıssızlıktaydı.

"İyiyim, teşekkür ederim," diye mırıldandım eğilerek. Zipponun küçük ateşi gökyüzünün içinde dans ediyordu. Sigaram alev aldığında ucuz tütünü içime çektim. Acı tat dilimi yakarken gözlerim usulca kapanmıştı. "İnanın, neden dalgınım hiç bilmiyorum... Belki de... Hayır... Ah, bilmiyorum."

Rüzgar tüm gücüyle esiyor, siyah saçlarım yüzüme karışıyordu. Deniz, demek. İçinde fırtınaları barındıran, kükrediğinde dalgalarını savuran, derinlerinde incileri saklı Deniz. "Ve ben de sizinle tanışmak isterim... Adım Berfu."

"Memnun oldum Berfu... Ha ha! Ne güzel isim, anlamı nedir peki? Ah, bir de, sanırım dalgınlığını anlıyorum. Bir zamanlar ben de aynı dertten muzdariptim. Uykusuzluk, vitamin eksikliği falan değil bu. Belki dedin, zestat, değil mi?" diye sordu hafif gülümseyerek. Yanaklarında oluşan kırışıklıklar içimi ısıtmıştı. Sarma tütünü yavaşça paketinden çıkardı, dudağına yerleştirdi. "Bu dalgınlık belasını redepra da yapar lustral de. Hangisini kullanıyorsun?"

Deniz'in siyah bukleleri göğsüne düşüyordu. Yırtık tişörtü ile üşümüyor mu diye düşünüyordum. Altında ekose eski bir etek ve dizine kadar çektiği deri botları vardı. Onu izlerken ister istemez yutkundum, damağım kurumuştu. "Berfu... Farsçada kar tanesi demek... Bir de şu ilaç konusuna gelecek olursak... Ne redepra ne de lustral, bilemedin," dedim sırıtarak. Deniz'in yüzü garip bir ifadeye büründü, şaşırmış gibi bakıyordu. "Paxil kullanıyorum. Çok tuhaf... Sizin, senin, ilaçlar hakkında bu kadar bilgili olman... Umarım sen de iyisindir... "

"Kar tanesi... " diye mırıldandı Deniz. Boşluğa bakıp dalar gibi oldu. Sonra aniden bana dönüp gözlerimin içine baktı. "Ve evet, iyiyim! Eskiden ben de ilaç kullanırdım... Çok eskiden! Ha ha, ergenlik yıllarımda. Ancak şu an onlara ihtiyaç duymuyorum. Bilirsiniz, şu ilaçlarla ilgili komplo teorilerine hak veriyorum. Biliyor musunuz, her şey kafamızın içinde, demek istiyorum." dedi ellerini şakaklarına götürürken." Şu beyin var ya, her şey bunun akışında. İster Tanrı de, ister enerji de, fark etmez, bir yaratıcı bunu yarattı ve kullanmamız için bize güç verdi. Onu bozan da düzelten de biziz. Bu arada paxil kullanmana şaşırdım... Ben de paxera kullanmıştım, aynı şey sayılır. Ah, hepsi aynı bok işte, bilirsin...." dedi.

Sustum. Kaldırımın kenarında hızlı adımlarla yürüyerek sığınacak yer arayan kediye baktım. Kahverengi tüyleri ıslanmıştı, belki de üşüyordur, diye düşündüm. Belki açtır, belki susuz. Peki bunun beyin ile ne ilgisi var? Akışmış! Akış! İçimdeki pisliği tükürüp atabilirim, ama çamurun içinde çırpınırsam daha çok kirlenirim. Ne yapmalı? Çırpınmalı mı, boyun mu eğmeli? Hayır, başım dik ve çamur lekelerimle gurur duyuyorum!

Sessizlik çöktü, iç çektim. Kafamı çevirdiğimde Deniz ile göz göze geldik. Kahverengi gözleri parladı, gözleriyle beni süzüyordu. Bir an üşüdüm, sanki Deniz'in karşısında çıplak kalmıştım. Yanaklarımın ısındığını hissettim. Kalbim atmayı mı durdurmuştu, neden nefes alamıyordum?

O ne kadar da güzel bir kadındı.

"Kaç yaşındasın?"

"On dokuz."

Tütün ciğerime inmişti, duman burun deliklerimden süzülerek havaya karıştı. Sanki zaman yavaşlamıştı, yağmur damlalarına karışan rüzgarın uğultusu kulaklarıma dolmuştu. Elektrik lambasının altında Deniz'in parlayan yüzünü seyrediyordum. Aniden botlarını kaldırıma vurdu ve güldü. "Bingo! Seninle aynı yaşta olduğuma hayatta inanmazdım, ha ha!"

Deniz'in kahkahaları caddede yankılanıyordu. Güldüğünde gözleri kısılıyor, sigara içmekten kalınlaşan sesi duyuluyordu. Sarma sigarayı ağzına götürürken ilgili bir tavırla bana doğru yaklaştı, "Üniversiteye gidiyorsun değil mi?"

"Yok hayır, gitmiyorum," dedim kuru bir sesle. Boğazım acıyordu, bir şeyler içsem iyi olur, diye düşündüm. "Çalışıyorum. Bir de sınava hazırlanıyorum."

"Anlıyorum... Ben lise terkim." dedi sigarasını ağzına doğru götürürken. Bir anda aramızın soğuduğunu hissettim. Ses tonundaki yorgunluk canımı yakmıştı. Yutkundum, bakışlarımı sokağa çevirdim.

"Nerede çalışıyorsun peki?"

"Metromall'de bir mağazada."

Sokağın ilerisindeki köpek sesleri kulağımıza ulaşıyordu. Gece iyiden iyiye bastırmış, karanlık çökmüştü. Soğuk rüzgarlar tenimizi keserek yürüyordu. Deniz usulca kafasını bana doğru çevirip söze başladı.

"Berfu neyin var, ha? Gül biraz," dedi sol eliyle omzumdan tutarken. Sigara dumanı yüzüne yayılmıştı. Yağmur damlası elmacık kemiğinden çenesine doğru süzülüyor, sonra aşağıya doğru yavaşça damlıyordu. Dudakları yukarı doğru kıvrılıp gülümserken yine gözleri kısılmıştı. Gözleri gözlerime değerken bir şarkı mırıldanmaya başladı.

"Yok, öyle el gibi durma, gül biraz,

Sana gülmeler yaraşır,

Yok, öyle güz gibi soğuk olma,

Güz ayrılık taşır..."

Deniz'in bir kadına göre oldukça kalın sesi kulaklarıma doluyor, beynimin içinde yeni dünyalar doğuruyordu. Çiçekler açmıştı, kuşlar cıvıldıyordu, gülümsedim. "Sen çok güzelsin! Gözlerin, saçların, gülümsemen... Ah keşke hiç büyümesen!"

"Teşekkür ederim... Büyümek mi, neden öyle diyorsun?" diye sordum. Ağzımda metalik bir tat vardı. Deniz, bakışlarını benden kaçırıyordu. Yutkundu, sonra sigarayı dudağına götürdü. Derin bir nefes aldıktan sonra zehirli dumanı gökyüzüne üfledi. Mekanik bir hareketle kafasını bana doğru çevirdi. Kahverengi gözlerinden bulutlar geçiyordu. Deniz'in yüzünde aniden beliren ciddi bir ifade vardı.

"Biliyor musun Berfu, şiir severim ben, bir de gençliği. Gençlik de bir bakıma şiirdir zaten, anlıyor musun? Ve evet, şiir kalabilmek için genç kalmak gerekir."

Üşüyordum, kollarımı birbirine sardım. Deniz'in sözleri biter bitmez sokağın başında siyah bir araba belirdi. Far lambasının beyaz ışığı merceğime yansırken titredim. Rüzgar tenimden akıp gidiyordu. Yere düşen sigaramı siyah botlarımla ezdim. Deniz saçlarını eliyle geriye attı. Biten sigarasını botlarıyla ezerken durmadan küfürler savuruyordu. Nihayet araba yanımıza geldiğinde Deniz'in camları açılan arabaya doğru yaklaştığını gördüm.

"Seni adi herif," diyordu gülerek. "Daha ne kadar beklemem gerekiyordu?"

Sözleri bitince arabada her kim varsa onu dinlemeden bana doğru yöneldi. Çenesini yukarı doğru kaldırmıştı, yüzünde muzip bir gülümseme vardı. Yara izi gözüme ilişti. Benimle vedalaşmak niyetinde miydi? Hiç tanışmamış gibi, iki yabancı gibi mi olacaktık? Ben de gülümsedim, hayat demek buydu.

Deniz'in bukleli siyah saçları rüzgarın etkisiyle savruluyor, ince yırtık tişörtü tenine yapışıyordu. "Berfu," diyordu kalınlaşan keskin sesiyle. Elleriyle kolumdan tutup kavradı. Nefes alıp söze başladı. "Nedense seninle uzun zamandır tanışıyormuş gibi hissediyorum. Bilmiyorum bu his nasıl anlatılır ancak seninle uzun uzun konuşmak istiyorum. Bu teklif oldukça ani ve zamansız olacak, farkındayım. Yine de sana sormak istiyorum, bizimle gelmek ister misin?"

O gün nereye diye sormadım, neden diye sormadım, kime diye sormadım. Hepsi, hepsi önemsizdi. Kahverengi gözlere ilk kez baktığım andan itibaren Deniz'in etkisinin altına girdiğimi hissediyordum. Dudaklarından dökülen büyülü kelimeler bir sarmaşık gibi vücuduma sarılmıştı. Aramızda tarif edilemez bir bağ oluşmuştu, biliyordum. Kalbim kaburgalarımdan fırlayacak gibi atıyordu. Kan yanaklarıma sıçramış, gözlerim buğulanmıştı. Sırıttım, hayat demek buydu.

O soğuk sonbahar gününde yağmur taneleri gökyüzünden yavaşça süzülürken hayatım boyunca hiç bu kadar mutlu olduğumu hatırlamıyordum. Deniz'in göz bebeklerine baktığımda yüzümü gördüm. Sivri hatlarım vardı, bu nedenle insanların genelde benimle ilgili ilk görüşü soğuk birisi olduğum olurdu. Gözlerim daima uykusuz olduğumdan baygın bakardı. Çatlamış dudaklarım oldukça sağlıksız görünüyordu. Siyah dalgalı saçlar rüzgardan dağılmıştı. Acaba Deniz benim hakkımda ne düşünüyordu?

Bakışlarımı Deniz'e doğru çevirdim. Deniz'in soğuktan kızarmış elleri titriyordu. Ellerini kendime yavaşça çektim. Ellerini ellerimin arasına alıp ısıtmaya başladım, "Evet, ani oldu ama biliyor musun, ne fark eder ki? Sizinle gelmek istiyorum."

Deniz'in yüzü aniden canlandı ve gözleri parladı. Sonrasında tüm sıcaklığıyla bana sarıldı. Gözlerim yaşardı, her an ağlayacak gibiydim. Denizin kolları arasındayken sahildeki kum taneleri gibi ufaldığımı hissettim. Kalbimin atışını kulağımda duyuyordum sanki. Boğazım kurumuştu, yutkundum. Deniz'in tütünle karışmış o güzel kokusunu içime çekerken biliyordum: Bu hikayenin sonu biz hasta ruhlar için belliydi.

*Destek olursanız sevinirim, teşekkür ederim.

Halime Ünal.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.