İçeriğe geç

Kayboluş

Bölüm 1 · 11 dk okuma

Kayboluş

Bölüm 1

Eşik

Adımlarım sayılıyor, hissizleşen ben miyim, yoksa kelimeler mi? Bir beklentinin içinde hapsoldum sanki, yakaladılar beni. Karıncalanan parmaklarımda kalan uyuşukluk, senden de yardım istiyorum, kurtar beni. Şiirleşen kelimeler anlamını yitirdi, sanki hiçbirini anlamıyor gibiyim, belki de ben beni anlamıyorum. Özür dilerim, istemsiz bir düşüncenin pençesindeyim, ailem. Korku bazen bir korunma mekanizmasıdır, bazen bir yardım çığlığıdır ama ne olursa olsun, napılırsa yapılsın, tanımlar kırılmaz, yargıların eseri olur.

Korkuyorlardı. İlterin tahmin etmekte zorlandıkları, bayılmalarında nefesini kontrol edemediği her dakikadan, her saniyeden korkuyorlardı. İlterin sahip olduğu bu rahatsızlık alışılagelmişin biraz ilerisindeydi. Psikolojik olan bir rahatsızlığı paylaşıyor, kırılma noktası bulma umuduyla doktorların gözlerine bakıyorlardı. İltere baskı yapan psikolojik bir rahatsızlıktan fazlasıydı. Kimse çocuğunun bir yolda veya tanınmayan bir çok insanın içinde bayılmasını istemezdi. Gözle görülen somut durum bayılmak, peki ya arka plan? Derinleşen düşünceler veya kelimeler, sanki sonu olmayan bir çukur gibi, sanki tek dişli bir canavar gibi içine çekiyordu İlteri. Kurtulmak bayıldıktan sonra ayılmakla geçer miydi, yoksa hayatı paylaşıp geçmiş ve gelecekten beslenen soyutların konaklama yeri planlarına karşılık mı vermek daha kolay olurdu? Bu anlatılanlarda, bu düşüncelerde, bu beklentilerde, bu umutlarda tek bir terim, tek bir anlam yatıyor: korku. Korkunun temellerini, korkunun alt başlıklarını içinde barındırıyorlar ve birden... İlter, üşüyor musun kızım? Korku farklı duygularla, endişelerle harmanlanıyor.

Rüyalarım bazen o kadar renkli ki kayboluyorum huzurun içinde, bazen o kadar eksik ki kelimelerim beni suçluyor bir boşluğun kalbinde.

Etrafımda kıkırdayan insanlar var. Neden beni ciddiye almıyorsunuz? Neden beni beklemiyorsunuz?

İlterin sitemle karışmış sayıklamaları yakınlarına sanki bir ciddiyet indirmiş ve odayı saran sessizlik ile garipleşen bakışlar odağına İlteri almıştı. Bu sözlerin, şiirsel cümlelerin bir gösteri malzemesi değil, bir direniş, yardım seslenişi olduğunun anlaşılması zaman almıştı. Ellerindeki en büyük koz samimi, sıcak tebessüm, umut dolu sözler ve içten gelen cümlelerle süslenen sarılmalar olsa da ve hatta bütün dünya bu gösteriye hazır olan bir sirkte olsa, asıl kurtarıcı umut, çekirdeğin kendisiydi.

Anne, Baba, ben yolumu kaybettim, elleriniz nerede?

İlterin odayı kaplayan sakin ve sessiz sesi önce Füsunun, sonra Raufun gözlerini doldurur. Çaresizliği neredeyse yıllardır yaşamak, hem boğazlarındaki düğümü hem de hayallerde yaşamanın getirdiği harabiyetle tükenen bir umuda yol çizer.

Anlıyorum ki bir günüm sonsuzluğumun eşiti, bir beklenti, hiçliğin nefesi, anlamsızlaşan rüyalarda dolaşan ayaklarım, eminim ki bir umudun bekçisi.

Bir nakarat gibi kulağa işleyen tınıda söylenen şiirsel cümleler belki bir tutunacak bir eldi. Beklentiler o kadar fazlaydı ki istekler neredeyse unutulmaya yüz tutmuştu. Belki de kelimeler bu yüzden anlamını yitirdi.

İlter günlerdir sayıklıyordu. Bu durum Füsun ve Rauf için ne kadar korkutucu ve endişe verici olsa da hala bir umudun pençesinde saklanıyorlardı. İlk defa bu kadar uzun günler hastane atmosferine bağlı kalmışlardı. Konversiyon psikolojik bozukluk hecelerine ayırıp tekrar ederlerdi. Kon-ver-si-yon. Bazen dillerine dolanır, bir şarkı gibi mırıldanırlardı. Yalnızlardı. Belki de delirmemenin ilginç bir yoluydu kızlarının böyle bir bozuklukla başa çıkması. Hayatları boyunca bir gerilim ve kontrol zemini hazırlamıştı. Hatta öyle ki her cümlenin, her kelimenin, hatta her sahnenin sonu sol gözden damlayan bir damla göz yaşı olarak rutinlenirdi.

Ağlıyor musun, İlter?

Hayır anne, hiçliğimi kutluyorum.

Anlamsız bir karmaşanın içinde kelimelerle kurulan cümlenin verdiği ürpertici hissiyat şaşkın gözlerle ilk önce İltere, sonra Rauf'a çevrilirdi. İltere neden bu böyle diye sorulduğunda, sanki umutsuz bir dil ağzına yerleşmiş gibi sarsıcı cevaplar verir ve gözlerini kapatırdı. Aynı hayatın içinde paylaşılan ve nakledilen duygu ve düşüncelerin kayboluşu kaldırılamayacak kadar ağırlaşmış, yavaş yavaş sorular, cevapların korkusundan kendini sessizliğe bırakmıştı.

Odaya Füsun eski çocuk kitapları, küçükken popüler olan CDler bırakır, anılarla dolu olan oyuncakları getirip İtilin şiirsel cümlelerine ayak uyduran hikayelerini anlatırdı. Rauf lazım olan kurulumları yapar. Füsun gittiğinde ne kadar korku dolu hissettiklerini İltere anlatırdı.

Bir haftayı doldurucaz sanırım, Rauf.

Rauf başını onaylar biçimde sallayarak ağzını, sanki kelimelerini yutmak ister gibi, kapatıp dışarı çıkar. Füsun İlterin tam yanında ayakta, sessizliğini dinleyerek bakışlarını odada gezdirir. Ağzındaki kelimeler sanki bir rahatlamanın ışığında çıkıyor gibi odaya savrulur.

Çocuğumun cümlelerinden korkuyorum, yok olmasından, erimesinden korkuyorum, umutsuz kelimelerinden korkuyorum.

İlterin yanındaki koltuğa oturan Füsun derin bir nefes alır.

Ben sana inanmıyorum. Sen bana yaptığım şeyin hep tersini gösterirsin. Böyle de olur dersin, çözüm yolu üretirsin. Bu cümleleri söyleyen, umutsuz olan kişi sen değilsin. Belki anlattığın masallardaki kötü adamlar kaçırmıştır umutlarını.

Gözlerindeki gözyaşlarını hırkasıyla silerek yerdeki parke çıkıntılarına tebessüm eder. O anda şiirsel tını tekrar kulağını dinlendirir.

Bir yolun sonunda bekliyorum çünkü o yolun umudu benim.

Uzatılarak söylenen kelimeleri şarkı nidasıyla dinleyen Füsun kafasını duvara yaslayarak gözlerini kapatır.

Belki bir çaresizliğin çıkılmazı kaybolmak, belki de kaçamamaktır. Ama bilinen odur ki her duygu bir umuda gebedir, her hayal bir anının kamçısıdır. Bunu aynanda almak belki de bir koşturmacadan başka bir anlamın hizmetinde değildir.

Her umutsuzluk kokan cümle, her umut var eden bir beklenti bulgusu cümlesi, İlterin şarkı nidası tınısında belirli aralıklarla odayı doldurur. Bir kaç dakika, bir kaç saat sessizliğe gömülürdü. Artık kimsenin soru sormaması odayı sanki bir boşluğun içine hapsetmişti. Umut dolu gözler bazen şarkı nidalı tınılarla korku dolu titreyen göz bebeklerine dönüşürdü. Sayısız, binlerce düşünce, senaryo, belirli aralıklarla kontrol altına alırdı.

Rauf cesaretini toplar gibi ayağa kalktı, kendini düzeltti. İlterin yatağının yanına oturdu.

Seni bekliyoruz, eve gitmek için bekliyoruz. Hala hangi beklentiden kurtulmak istiyorsun bilmiyorum ama bizim beklentilerimizden kurtulamazsın.

Dolan gözlerin verdiği tebessümle İlterin başı sola yatar, gözleri aralanır.

Umudum var, her şeyi duyabiliyorum.

Sözleri hem Raufun hem Füsunun kulaklarında yankılanır. Bilinçli bir şekilde konuştuğuna inanamaz şekilde İltere bakarlar. İlterin yorgun bakışı, masum tebessümü, ağzından ben canavar değilim, rüyalarımda beni kaybettiniz, terkettiniz, şimdi neden ben bir canavarmışım gibi bakıyorsunuz dökülür. Sinirini kontrol edemeyen füsunun ağzından bir kahkaha savrulurken İlterin yanına koşar, ellerini tutar, umutlu gözlerle gözlerinin içine bakar. Bir tebessümün o kadar fazla anlamı var ki ne kelimeler ne cümleler açıklama için yetişebilir.

İlterin hastane çıkışı yeniden yapılır. Aynı korku, aynı endişe, belki de tekrar gelicek bunun ürpertisiyle yaşamak, tükenmişliğin vücut bulmuş hallerini bize verir, bizi yeniden yaratır.

İlterin aklında kalan geçmiş tek bir soruya dönüşür:

Hep bu korku, hep bu boşluk içinde mi olacağım? Bir beklentinin kucağında umut buldum. Ne için bu savaştan çıkmak istedim ki ben?

Buğulanan odanın içinde tavanı inceleyen İlter her şeyin anlamını yitirdiğine kanaat getirirken öteki yandan bu durumun onun için hazırlanmış bir yenilenme olduğu inancına kapılır. Sanki bütün duygular kilitli bir bulmacanın ürünü gibidir. Kelimeler anlamını yitirirken şarkı nidası içinde tınılarını dile getiren annesi arkasında belirir.

Bir yolun sonunda bekliyorum çünkü o yolun umudu benim.

Yüzlerinde derinleşen tebessüm kalplerini ısıtırken sessizliği bozan İlter:

Çocuğunun cümlelerinden korkma anne, o hep umudunu bulur, dönüp dolaşıp hep bir umuda sığınır.

Gözlerindeki şaşkınlığı gizleyemeyen Füsun:

Sen beni duymuşsun.

Dalgaya kayan sesiyle İlter:

Sen de benim tınılarımı ezberlemişsin.

İkisi de dolu gözlerle bağdaş kurup birbirlerine bakarlar. O kadar açıktır ki bu anı ağlayarak kapatmak, ama bu anıyı sulu gözlere teslim etmemek için direnen yüzler vardır. Sadece bir hayat mücadelesi değil, birçok duygunun itaatinin çatışmasını içlerinde saklarlar.

Bazı kelimeler unutulmaz, bazı kelimeler unutulmamalıdır. Neticesinde beklenti bir arayışın içindeyken bir bilinmeyenin yanında da konaklayabilir. Belki bir kayboluşu ya da bir tükenmişliği destekleyen bir cümle içinde saklı kalır kimi zaman.

İlter’in odası sabah güneşiyle aydınlanırken zihninde dönen çocuk İlter, ona sanki bir şey anlatmak ister gibi oyun oynuyordur. İlter, sahip olduğu çocukluğuna koşarken ellerini onu tutma umuduyla uzatır ama adımlar hızlanır ve kovalamaya dönüşür. İlter, “Neden, neden benden kaçıyorsun? Benim sana zarar vereceğimi mi düşünüyorsun?” der ve beklediği cevabı “Bana ulaşmak istediğin zaman beni yakalayabilirsin. Sen bir çukursun ve ben içine girmeyeceğim.” şeklinde alır. Ama bu cevap İlter’i kaskatı keser. Sanki bir şey anlaması gerekiyor gibi, sanki farkında olmadığı bir çıkmazın içinde kaybolmuş ve uyandırılmaya çalışılıyor gibidir. Aniden açılan gözleriyle odayı süzer. Bu gerçeklikten uzak rüyanın gerçekçi etkisi öylesine etkilidir ki kendine kurduğu güvenlik bölgesi yanılsaması kalkmaya başlar.

İlter, küçüklüğünden beri bir şey hissetmekten, yoğun olan çoğu duygudan kaçmak zorunda kalır ve kabuslarına her işlediğinde kendini rahatlattığı çoğu materyal veya bölge sanki birer birer erir. İlter, bu rüyanın bir kere daha hayatını etkilemesine izin vermek istemez. Savaşmak ister, kendi güven duygusunu kimseye ihtiyacı olmadan güçlendirmek ister.

“Hislerim önemli olduğu için mi bu kadar kuvvetli, yoksa önemini yitiren bir varlık olduğum için mi kuvvetlendiler?”

Bazen her gün bir hastane köşesinde, bazen yılda bir kere bile bu anları yaşamamak; sanki hedef şaşırtan bir düşman gibi yanındaydı, zihninde onun için planları olan bir düşman.

Üşüyorum, yalnız harabe bir boşlukta ağlıyorum, kimsesiz odalarda ve korkuyorum yokluğumu daim kılan varlığımdanvarlığımdan.

Bir şiire bedeldi belki düşünceleri, belki de bir romana, bir hikâyeye, bir senaryoya… İçinde yeşeren umutlara. Ama öyledir ki korkuları susturan bir hobi yuvası olduğunda basitleşen, aranmayı bekleyen bir unsurdan fazlası değildi.

İlter yere yavaşça oturur ve bağdaş kurup sakinleştiğinden emin olur. Bir anda kapı açılır ve Füsun’un gözleri İlter’in bakışlarını yakalar.

“Günaydın. Birkaç günün yorgunluğu üstünde, biliyorum ama eminim yatak daha rahattır, canım.”

İlter gülümseyerek ayağa kalkar.

“Günaydın. Ben de birazdan odadan çıkıyordum. Sadece kontrolümü elimden tekrar kayıyor mu anlamak istedim.”

Füsun’un istemsiz dolan gözleri İlter’e güven verir. İlter bu konuların içinde nefes alarak büyümek zorunda kalan bir çocuktur ve konuşmayı uzatmak istemez. Ağzı aralanır ama elini yukarı kaldırarak devam etmek istemediğini belli eder.

Odadan gelen ayak seslerine odaklanan Rauf, Füsun ve İlter’e odaklanarak tebessümde bulunur.

“Günaydın. Uyanabilmişsin, İlter.”

Gülümseyerek yanıt veren İlter, o gün hiç bitmeyen bir kahvaltının kahkahalarını paylaşır. Parlayan gözler tek bir masada buluşur.

Belki yalnızlık hiç yanıma gelmeyendir. Ben suçlamışımdır onu. Ben zarar vermişimdir kaçan sorumluluklardan ötürü. Bu yüzden mi hiç bir şeyi görmeyen benimdir, belki?

İçinde milyonlarca fikir, düşünce, hayal, geçmişin tozlu günlerini saklamak ne kadar yorucu olsa gerek. Bunun yanında sıkı tutulamayan arkadaşlıklar cabasıdır. İlter’i arayan, soran birini bulmak zordur. İlter’in beklenilmeyen anlarda hastaneye gitmesi, kalması ve bunların belki ağlayarak, belki gülerek, belki öylece durarak insani duygularla yaşanması bazı insanları uzaklaştırır. Bir sorumluluğun altına girip kabullenmek zordur. İlter bunu bilir, kızamaz ama içinden “Ben ne yapardım? Aynı şeyleri bir insan için ister miydim?” diye düşünür.

Bazı sözler beklentilerin altındadır ve bazı hayatların düşünceleri bizimle yarışamayacak kadar çamurludur.

İlter iç çekerek “Baba, geldiğini duydum.” der.

Rauf donuk gözlerle İlter’in yanına oturur.

“Normalde kapı sesini bile duymazsın. Bu dalgınlıkla bana bir kumpas kurulmuş.”

İlter’in dolan gözleri, kafasını onaylar biçimde sallar.

“Evet, artık alıştım sanırım.”

İlter’in gözleri ellerinde, tırnaklarında, parmaklarında gezerken babası küçük bir albüm uzatır.

“Bu albüm abinle senin. Belki bakmak istersin diye düşündüm.”

İlter sendeleyen gözlerle albümü eline alır. Sayfaları karıştırarak bebekliğinin, çocukluğunun zihninde dolanmasına izin verir. Sanki anıları teker teker tazelenir, sanki tekrar tekrar o anda bulur kendini. Etrafında oluşan buğuyla Rauf’a bakar.

“Teşekkür ederim. Sanırım ihtiyacım vardı.”

Bu teşekkür, kendini sarılmanın sıcaklığına bırakırken rüyalar zihnin ele verdiği zayıflıkları ele alacağını bilerek bir korkunun kucağında uyuklayarak geçecek zamandan endişe eden İlter…

Bir varoluşun varlığı var içimde, tutunmayı bekleyen. Bir annenin çocuğunun olmasını beklemesi gibi bir umut var içimde, hazır olmamı bekleyen.

Kahkaha atarak Rauf’a dönen İlter’in ağzından:

“Şu an hastanede olsaydık keşke. Sözlerim şarkı nidalı tınılarla size eşlik ederdi.”

Kahkahalar odada yükseldikçe en kötü anın bile zamanla zihindeki korku dolu günler yerine başarılan bir anı olmasına zemin hazırlar.

Aynı kelimeler, hatta cümleler; bir kayboluş mu, bir öznelin aykırısı mı? Geciktiğim düşlerde bekleyin beni, geri döneceğim bir gün.

İlter’in gözlerinde açıklanamayan bir öfke, açıklanamayan bir boşluk vardı. Sanki savaşması gereken bir insanmış gibi gücünü gösterebileceği bir uğraş arıyor, kendini hazırladığını düşünüyordu. Bu tavrın hem Füsun’u hem Rauf’u ne kadar korkutsa da bu düşüncelerin, bu olayların sadece zihnini bulandırdığını ve bir kimlik bunalımı yaşıyor olabileceğini düşünmekten başka ellerinden bir şey gelmiyordu.

İlter, hastaneden geldiği 2. günden beri sürekli bir şeylerden kaçmaya çalışıyor veya bir anda hiç olmayan olayların kavgasını yapıyordu. Aniden ayağa kalkıyor ve:

“Hayır! Hepiniz bir yalancının koyunusunuz! Benden uzak durun!”

diyerek odasına kaçıyor ve kendisini kilitliyordu. Ne kadar sakinleştirilmeye çalışılsa da üzerine gidilmiyor, bayılmasını tetikleyecek her şeyden kaçınılıyordu. Bir gün düzelme umuduyla saatlere, takvimlere bakılıyor, bir gün geçeceğine inanılıyordu. İçlerinde ufak bir korkunun esiri olmaktan korkuyorlardı.

Ya hiç düzelmezse?

Vazgeçmek kolay olur muydu? Hayır, kolay olmamalıydı. “Kolay” böyle bir tabir değildi.

Kayboldum anne, kayboldum baba. Gökyüzü kadar derin bir mavilikte kayboldum. Anne, kayboldum baba. Sonsuzluk kadar bir boşlukta.

Gözlerindeki umut sönerken her denk gelen bakışta umudu canlandırıyor ve tekrar aynı noktaya geri dönülüyordu. Füsun kendini yere bırakarak:

“Neden, İlter? Neden düşlerin, duyguların sana bu kadar zarar veriyor? Biz seni küçüklüğünden beri koruyoruz ama seni yıllarca senden koruyamadık.”

titreyen sesiyle İlter’in gözlerine bakar, bir ışık arar gibi, bir beklenti içine girer gibi.

İlter yere eğilerek:

“Beni hep korudunuz, anne. Benim hep muhafızlarım oldunuz ama bunları yaparken bana kendimi nasıl koruyacağımı öğretmediniz. Ben kendimi düşman seçen bir aykırıyım, bu dünyaya, bu evrene.”

Buğulu gözlerle ayakta doğrulurken odasına yürüyen bedeni, arkasına bakmasını engelleyen bir zihnin etkisindeydi. O anı unutmak, belki de bayılmamak için bir çaba içindeydi.

Aynı evin içinde bazen kızlarıyla, bazen kızlarına benzeyen biriyle anlaşmaya çalışan bir anne baba; korkularla, endişelerle yemeklerini paylaşıyor, zamanın olabildiğince her şeyin düzeldiği bir zamana hemen geçmesini bekliyorlardı. Beklenti, en ufak bir olanağı bile imkânsız hissettiren bir kumardı. Hayallerden nefret ettirir, öfke dolu sözleri konuştururdu. Sonra kelimeler sessizleşirken düşünceler konuşurdu.

Bir bataklığın içindeyim. Kendimi bekliyorum. Üzmeyeceğim onu. İzin vermeyeceğim gitmesine. İstiyorum onu.

Cümleler ne kadar anlamsızlaşsa da bir umudun kamçısı en ufak bir sesin dahi anlamını gözetirdi oysaki.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.