Kahkahalar, havada uçuşan içkiler, saçmalayanların dansları… Hoş geldiniz düşmanların partisine. Herkes kahkaha atarken o diğer uçta, ben diğer uçta durmuş, elimizde ki şaraplar eşliğinde, birbirimize bakıyoruz. Sırıtmıyor, izliyor. Sadece, onları ve beni izlemek dışında tek yaptığı, şarabından birkaç yudum alıyor.
Onun aksine yüzüme sinsi bir gülüş ekledim. Gözlerimi kıstım, parmaklarım bu bardağı daha çok kavradı. O ise sadece yutkundu. Fark edemeyeceğimi sandı belki de ama fark ettim. Onun aklını okuyamadan aklını okuyabilirdim. Kendimden emindim. Beni korkutabileceğini sanabilirdi ama korkmuyordum. Korku benim için heyecan, kan ve dehşet onun için eğlenceydi. Güçlerimizi ve düşüncelerimizi birleştirsek ne olurdu kim bilir? Belki de düşlerimizi birleştirmeliydik. Bilemeyiz.
Korku onun eseriydi. Büyülemek bana aitti. Kan ona aitti, bundan kurtulmak benim işimdi. Belki o daha zeki ve hızlıydı ama ben ondan daha korkusuzdum. O kanı seviyordu ve ben de büyülemeyi.
O kim mi? O korkunun oğlu Darkn . Ve tek gerçek adını bilen düşmanı benim. Duman.
Ve ben mi kimim? Almira. O bana “Staria,” demeyi tercih ediyor. Onun bana neden bunu dediğini bilmiyorum. Sadece tek bildiğim saçmaladığı. Sorun değil, buna alışkın olmam gerek zaten.
Biz ne miyiz? Sadece düşman. Geçmişi yakan, geleceği yok sayan düşmanlar. Korkuya yenik düşenler ama korkmayanlar. Hızlandığında yavaşlayanlar, büyülemeye çalışırken büyü altında kalanlardan. Sıradanız. Belki de özeliz. Ama burada kaldığımız sürece sıradanız.
Ama ben artık sıradan değilim. Burada ‘sıradan’ adı altında durmak için yokum. Ben özel birisiyim. Ben özel bir kızım. Ben özel bir cadıyım. Belki diğerleri kadar çok şey bilmiyorum ama korkumu ve cesaretimi nasıl yöneteceğimi çok iyi biliyorum. Şimdi onların neden peşimde olduğunun farkındayım. Çünkü ben özelim. Şuan buradayım, her yıl bugün, bu diyarda, bu yerde ‘Düşmanların Partisi’ oluyor. Bunun bir sebebi var mı bilmiyorum. Aslında bu güzel bir şey sanki. Düşmanları daha yakından tanımama sebep oluyor. Özellikle onu. Ona ne lakabıyla ne de adıyla hitap etmek istiyorum. O benim için bir hiç. Ama aslında düşman. ‘Onu’ sadece hiçe saymak istiyorum.
Sırıtmama karşılık o da sırıttı. Komik çocuk. Beni böyle mi etkilemeyi düşünüyor? Aslında siyah dağılmış saçları, keskin çene hattı, bembeyaz teni, ilgi çekici ela gözleri, kalıplı vücudu ve ayrıca oldukça uzun boyu oldukça gerçekten çekici. Ama benim için değil. O sadece bir hiçlikten gelen hiç.
Onu şuan, tekrardan, şöyle bir inceledim. Tek yaptığım buydu zaten. Bu düşmanı yakından tanımaktı. Siyah, üzerine yapışan kıyafeti ve klasik zincirli kolyesi bile onu nefes kesici gösteriyordu. Başka kızların onu izlediğini görüyorum. Ama onun gözü sadece bende. Ağzımı araladım hafifçe ve fısıldadım. “Korkma aptal, sadece duruyorum öylece.”
O da ağzını araladı ve fısıldadı. Belki de o benim ne dediğimi ağzımı okuyarak anlamıştı. Ama ben öylece baktım ona. Yüzümde ki gülüş soldukça onun gülüşü daha da sinsi bir hal almaya başladı. Bunu fark ettiğim an da yutkundum. Şarabım bitmişti. Boş olan bardağa baktım öylece. Başım dönüyordu. Yaslandığım masadan geri çekildim ama çekilmemle masaya elimi koymam bir oldu. Elimdeki bardak yere düştü. Etrafa baktığımda görüntüler bulanıktı. Çok mu içmiştim? İçeceğe bir şeyler mi atmışlardı? Boşta kalan elim başıma gitti, diğer elim ile hala masayı tutuyordum. Ne olduğunu anlayamadan etrafa tekrardan baktım. Sandalyeyi kendime doğru çektim ve oturdum. İki elimde saçlarıma gitti. Kriz mi geçiriyorum? Bunu o mu yapıyor?
Kusma hissi ile beraber ayağa kalktım ve insanları itekleyerek, aralarından hızlıca geçerek tuvalete girdim. Kimse yoktu.
Kusma hissi var ama kusamıyorum. Elimi yüzümü yıkamak iyi gelebilir belki de. Lavaboya doğru yöneldim hızlı adımlarla.
Su soğuktu. Hatta buz gibi. Bu iyi bir soğukluktu. Yüzüme biraz su vurdum öylece. Birkaç saniye boyunca suyu yüzüme vurmaya devam ettim. En sonunda yeterli olmuştu kendime gelebilmem için. Suyu kapattım. Ellerimi lavaboya koydum ve kendime bakıp konuştum. “Neler oluyor Almira? Bu kadar basit mi çöküşe uğraman? Oysaki gayet iyi gidiyordun.” Bunları dedikten sonra tuvaletten çıkmaya yöneldim. Daha fazla kendi kendime konuşarak vakit harcayamazdım.
Belki bunlar son sözlerim belki de değil. Her yaşadığım anı son kez yaşıyormuşum gibi davranıyorum. Bu elimde değil. Bence böyle olunmalı zaten. Hızlı ama son kez yaşıyormuşuz gibi.
Tekrar içki almaya yöneldim. Ne kadar başım dönerse dönsün içki içme arzumu geri itekleyemem. Ama bu sefer ayakta durup onu izlemeyeceğim. Oturacağım ve hiçbir şey olmamış gibi davranacağım. Aldım viskiyi ve geçtim bir köşeye oturdum. Bu kadar gürültüden hoşlanmıyorum, sessizlik istiyorum.
Sessizlik bana hakimdi. Ve ben buraya hükmediyorum.
O hala beni izliyor, gittiğimden beri beni beklediğini biliyordum. Bu oturduğum, rahat koyu kırmızı tonunda ki, koltuktan ayağa kalktım. Viskimi bir dikişte bitirdim. Buraya eğlenmeye gelmiştik sonuçta. Düşman veya dost, ben eğleneceğim. Dans eden insanlara doğru yöneldim. Danstan pek anlamasam bile müziğin ritmine uygun hareketler yapmaya başladım. Eğleniyorum, bu onu sinir etmeye başlamıştı belki de. Ona doğru baktım. Az önce ki sinsi gülüşünün aksine dikkatle beni izlemeye koyulduğunu fark ettim. Yüzündeki sinir buradan belli oluyor. Her ne kadar, aniden, kaşlarımı çatıp ona baksam bile umursamadan önüme döndüm. Kafamı karıştırmaya yetiyordu onun bu bakışları. Ama diyorum ya, ben buraya eğlenmeye geldim ve eğleniyorum. Onun bakışları kimin umurunda?
Bir süre geçtikten sonra arkamda birinin varlığını hissettim. Tamam, burası şuan çok kalabalık ama şuan arkamda birinin beni izliyor oluşu beni tedirgin etmeye yetti. Kendimi korumak zorundayım. Arkama doğru döndüm yavaşça ve onunla göz göze geldim. İlk defa bu denli yakındık. O uzaktan izlemeyi tercih eden birisi, şimdi neden tam da burada?
Kaşlarımı çattım. O ise konuşmadan beni izliyordu. Donuk yüz ifadesi beni daha çok tedirgin etti. Şuan burada bana zarar veremez. Bu, buranın kurallarından biriydi. Düşmanların Partisi’nde kimse kimseye zarar veremez. Ama o kuralları hiçe sayan, kendisini ‘Yüce’ sanan birisi. Şimdi burada savunmasızım. Ama sorun değil. Ölmeyeceğim.
En sonunda dayanamayarak konuştum. “Şuan benimle derdin ne?” ne diyeceğini merak etmiyorum gerçi.
“Benimle gel. Burası çok gürültülü.” oldukça şaşırtıcı bir cevap. Beni köşeye sıkıştırmak istiyor belli ki.
Arkamı dönmeden önce son lafımı söyledim. “Hayır. Rahat bırak beni.” Ve arkamı döndüm. Bu gürültüde şuan onu duymam imkansızdı. Ama o konuşmayı tercih etmedi. Kolumu kavradı ve beni çekiştirmeye başladı. Gözlerimi devirdim. Oldukça güçlüydü, kolumu ondan kurtarmam pek de doğru bir karar olmazdı.
Partiden dışarıya çıkmıştık bile. Hava o kadar serindi ki üstümde ceket olduğu için Tanrı’ya şükrettim. Gözlerimi kapattım ve ne diyeceğini bekledim.
Ama o bana bir şey demedi.
O beni öptü.
Gözlerimi araladım. Ben ne olduğunu kavrayamadan o dudağıma öpücükler kondurmaya başlamıştı bile. Karşılık vermeli miydim?
Evet.
Karşılık olarak ona daha sert öpücükler vermeye başladım. Bunu neden yapıyorduk? Biz kimdik? Biz hiçbir şeyiz.
Hiçlikten gelenler kurtulacak.
Belimden tutup beni kaldırmasıyla bacaklarımı onun beline kavradım. Ellerim ise saçlarındaydı. Beni bu denli tutkuyla öpüyordu. Sanki kimseyi öpmemiş gibi beni öpüyordu ve ben ona karşılığını aynı şekilde veriyordum.
Öpüşmeye dakikalarca devam ettik. O kadar çok arzuyla öpüyordu ki beni bu hoşuma gitmişti. Evet. Bu bir itiraf. Hoşuma gitmişti. Bu yüzden ben de onu arzuyla öpüyordum. Bu bir istek miydi ihtiyaç mıydı bilmiyorum, ama ikimizin de hoşuna gittiği belliydi.
Dudakları, dudaklarımdan ayrıldı ve çeneme doğru kaydı. Çenemden ise boynuma doğru gitti. Ama bu sefer daha yavaş ama çok daha fazla arzuyla öpüyordu. Her bir öpücüğü daha çok hoşuma gidiyordu. Bu elimde değil.
Fazlasıyla tehlikeli biriyle öpüşmem ne kadar doğruydu?
Her zaman doğrulardan yana olan ben şuan en büyük yanlışımı yapıyorum. Ama bunu da doğru olarak sayacağım. Hoşuma giden her şey doğrudan yanadır. Bu bir yanlıştı, biliyorum ama sorun etmeyeceğim. Gerekirse unutacağım. Yanlışlar unutulmak için vardır sonuçta.
Geri çekildi. Nefes nefese kalmıştık. Özellikle de ben nefes nefese kalmıştım. Eli üstümde ki şorttan bacağıma doğru kaymıştı ve hafifçe çıplak tenimde geziyordu. Her bir dokunuşu daha çok hoşuma gidiyordu.
Öylece baktık birbirimize. Yüzüme alaycı bir gülüş ekledim ve kafamı daha çok dikleştirdim. O ise elini duvara dayadı, diğer eli ise hala bacağımdaydı.
“Neden öyle gülüyorsun?” sonunda sessizliği bozdu. Sesinde herhangi bir duyguya yer yoktu. Bakışlarında ve hareketlerinde ise sadece arzuyu hissediyorum.
Bakışlarımı sokağa doğru çevirdim. “Yaptığımız şey komik.”
Sözüm bittiği an da beklemeden konuştu. “Ama hoşuna gitti.”
Bakışlarımı ona çevirdim. Kaşlarımı havaya kaldırdım. “Ama bu komik olmadığı anlamına gelmez. Hoşumuza gitmesi bunu daha da komik kılıyor.” ve tekrar alaycı bir gülümseme ekledim yüzüme.
Yüzünü yüzüme daha çok yaklaştırdı ve fısıltıyla konuştu. “Hoşumuza gitmesi bizi ‘düşman’ kılar mı?” dudakları dudaklarıma değiyordu konuşurken.
Sadece donuk bir yüz ifadesi ile ona baktım. “Ne bu şimdi? Arkadaş olmak için ilk adım mı?”
“Sen…” deyip sustu ve gözlerini kapatıp konuşmaya devam etti. “Düşmanınla öpüşür müsün ve bu hoşuna gider mi?”
Ne diyeceğimi bilemeden ona baktım. Haklıydı belki de. Ama ben buraya eğlenmeye geldiysem hem düşmanla hem de dostla istediğimi yaparım.
Ama Darkn benim oyuncağımdı. Eğlenmeyi sevdiğim bir oyuncak.
“Oyuncağımsın,” dedim onun ne diyeceğini merak ederek.
Gözlerini açtı, yüzünü yüzümden uzaklaştırdı, kafasını dikleştirdi ve daha net bir ses ile konuştu. “Oyuncağın ile oynamayı bilmiyorsun Staria.” Sustu ve yüzüne aynı benim gibi dalga edercesine bir gülüş kondurdu. “Oyuncakla nasıl oynanır öğretmemi ister misin?”
Bacaklarımı indirdim ve deri ceketimi düzelttim. Yerde olan kafamı kaldırıp ona baktım. “İtiraf etsene.”
Yüzünde ki gülüş soldu. “Neyi?”
“Seninle nasıl oynadığımı.” Ve dalga geçtiğimi anlamıştı.
Elini duvardan çekti ve cebine koydu. Histerik bir gülüşle başka yöne doğru baktı. “İtiraf etsene.” Bakışları bana doğru döndü.
“Hm… Neyi?” bu sefer sıra ondaydı. Hazırım.
“Oynayamadığını.”
Kahkaha attım. Ondan daha çok belli ediyordum duygularımı ama önemli değil. O duygularını gizlemeye çalışırken kendini bir hiç ediyordu. Ben duygularımı belli ederken olanları kabulleniyordum.
“Az önce…” deyip sustum. Sadece tepkisini merak ediyorum. “Benimle oynamaya çalıştın…” kafamı ona doğru yakınlaştırdım ve fısıltıyla konuştum. “Hayır, hayır, hayır… İstediğini aldığını sandın ama hayır, hayır, hayır… Ben eğlendim. Ve ben oyuncağımla eğlendim.” Sinsi bir gülüşle onun tepkini izliyorum sadece.
Gözlerini kıstı, çenesini sıktı ve bana öylece baktı. Baştan aşağı beni süzdü. Ve sadece gülümsedi. Ne diyeceğini merakla beklerken o bir şey dememeyi tercih etti belli ki. Arkasına bakmadan yürümeye başladı. Ve ben ise sadece kahkaha attım. Tüm sesim bu boş sokakta yankılandı.
Eğlenmiştim. Ve bu hoşuma gitmişti. Oyuncağımla bir dahaki sefere daha çok eğleneceğim.
Islık öttürerek yolda yürümeye başladım. Geceleri bunu yaparak yürümek hoşuma gidiyordu. Ama benim için bu saatlerde, buralarda, yürümek oldukça tehlikeli. Her an birinin saldırma ihtimali oldukça yüksek. Ama kimin umurunda? Ölmek için gelmedik mi zaten ölümden korkmanın anlamı ne olabilirdi ki?
Ellerim ceplerimde, saçlarım dalgalanmış, makyajım akmaya başlamıştı. Tek istediğim bugünün tadını çıkarmak.
Ben buraya ne için gelmiştim? Tek bildiğim bana buradan değerli ve özel bir cadı olduğumun söylenmesi. Cadılık. Bu da neyin nesi? Gerçi kalacak, tehlikeli yer de sayılsa, bir yerimin olması güzel. Burada saçma dolu bir hayat sürdüreceğim. Her yer çöplükten ibaret değil midir zaten? Burası her ne kadar güzel gözükse de kalınması gereken bir yer değil. Ama ben gerçekten dedikleri gibi özel bir genç, 19 yaşında, biriysem burada kalabilirim. Evet. Bana öğreteceğini söyledi o kadın. Adı neydi? Evet, evet… Hatırladım. Gülbahar. 60’larında olan bu cadı denilene göre zamanında çok güçlüymüş. İnanması daha güç tabii. Bana bazı şeyleri göstermeye başlamışlardı ki o sırada dışarıdan çığlık sesleri gelmeye başlamıştı. Pencereden baktığımızda yaralı birini biri bacaklarından biri kollarından tutmuş bir yere taşıyordu. Bu çok ürkütücü çünkü burada hastane yok sadece şifalandırmak için bir ev var, bu ev sadece birkaç oda ve iki banyodan oluşuyor. Gittiğim an tabii araştırma yapmıştım, hoş ki bu yer güzeldi, yanımızda onların demesine şifacı kadın koşarak yanımızdan ayrlmıştı. Biz de o gün peşinden koşmuştuk onun. Yaralı gencin yanına gitmiştik. Gittiğimizde ilk beni odada istemediler ama bana bir kanıt göstermek maksadıyla yanlarında tutmuştular.
Kadın birkaç anlayamadığım söz söylemişti. ‘Aman Tanrım,’ diye fısıldamıştım sessizce o sıra. ‘Bu bok da neyin nesi?’
Elbet benim gibi bu konularda bilgisiz biri için bunlar korkutucu olmalıydı ama değil. Öğrenmeliyim sonuçta ve bunlar harika!
Adını bilmediğim o genç çocuk bağırmayı kesmişti ve uykuya dalmıştı. Ve diğer adını bilmediğim şifacı ellerini çocuğun boynunda ki yarasından çekmişti. İncelemek için biraz öne doğru gelmiştim ve kafamı eğmiştim. ‘Siktir!’ diye geçirdim içimden. ‘Bu bok harbiden işe yarıyor.’ Yarası kapanmaya başlamıştı ama belli ki hemen geçmeyecekti izi. Bunun için de Tanrı’ya şükürler olsun. Tam Tanrı’ya şükrettiğim sırada arkamda ki kıvırcık saçlı kadın kulağıma doğru eğilip, fısıltıyla konuşmuştu. “Amma da küfür ediyorsun.” Gözlerimi iri iri açıp ona baktım.
“Nasıl yani?” şaşırmıştım ve sesim olmadık zamanda, gereksiz yere, yüksek çıkmıştı.
“Ben Ahu. Zihin okuyabilen bir cadıyım. Ve senin zihnini okumak oldukça iğrenç.” demişti yüzünü ekşiterek.
“Ah, üzgünüm! Bazen içimden iğrenç kelimeler geçiririm öylece. Elimde değil.” ve sona zoraki bir gülümseme eklemiştim.
Herkesin gözü bendeydi o gün, o sırada. Şifacı kaşlarını çatıp eğildiği yerden dikleşti ve kafasını kaldırmıştı. “Ne geçirdi içinden Ahu.” Şifacının bunu demesiyle adı Ahu olan bu zihin okuyabilen manyağa bakmıştım.
'Lütfen,’ diye geçirmiştim içimden. ‘Söyleme.’
Ahu gülümseyip şifacıya bakmıştı. “Sadece harika olduğunu geçirdi içinden. Sanırım zamanla senden ders almak isteyecek.”
“Ah evet!” diyerek olayı saçmalayarak uzatmaya çalışmıştım. “Öyle! Harikasınız.”
“Adım Asya,” demişti şifacı. “Ahu’nun kız kardeşiyim ve buranın en önde gelen cadılarından biriyim. Adımı gerçekten bilmiyor muydun?”
“Tabii ki biliyordum!” hiç olmadık zamanda yalana başvurmuştum. Aptal Almira.
Ve olay böylece kapanmıştı. Bu yere geleli sadece 2 hafta olmuştu ve Gülbahar adlı öğretici cadının insanların zihinlerini yönettiğini, Ahu’nun zihin okuyabildiğini, Asya’nın şifacı olduğunu öğrenmiştim. Peki ya ben? Ben ne için buradaydım?
Biraz öylece yürüdüm, dakikalar hızla geçiyordu. Burada belli ki zaman hızlı akıyor. Bu hoş. Vaktin hızlı geçmesi benim için hoş. En sonunda bir sahil kenarında buldum kendimi. Islık öttürmeyi kestim ve gözlerimi kapatıp dalgaların sesini dinlemeye başladım. Öylece durdum, ellerim hala ceplerimdeydi. Yüzümde istemsizce bir gülümseme oluştu. Banklara doğru yaklaştım. Ama bir ses o sırada durmamı sağladı.
“Hey!” bu tanıdık sesin kime ait olduğunu anlayamadan doğruca arkama doğru döndüm. O ilk geldiğim zaman yaralanan çocuktu. Gözlerim boynuna kaydı. Hala ufak tefek izler duruyordu.
“Selam.” Zoraki bir gülümseme ile selam vermiştim.
Birkaç adım attı ve tam sağ yanımda durdu. Gözlerim ondan denize doğru kaydı. Simsiyaha bürünmüş deniz ne kadar da hoştu değil mi?
Sadece dalgaların sesi… En sevdiğim de buydu zaten. O sırada sesi bozan adını bilmediğim yanımdaki çocuk oldu. “Çok güzel değil mi?”
Gözlerim hala kapalıydı. “Evet… Öyle.”
“Konuşmayı sevmez misin?”
“Yabancılarla konuşmayı sevmem.” Net cevabım üzerine tepkisini görmek için gözlerimi açıp ona baktım.
Histerik bir şekilde gülümsedi sadece. Dudağını yaladı ve gözlerini kısıp bana doğru döndü. Onun da elleri, aynı benim gibi, cebindeydi. “Adımı merak etmiyor musun? Çok da yabancı sayılmayız ha?”
“Adın ne?”
“Doruk. Ve sen de…” deyip sustu benim cevap vermemi bekledi.
“Almira.”
“Tanıştığıma memnun oldum Almira.”
“Ben de Doruk.”
Sanırım şimdi arkadaş olmuştuk. Aklıma gelen bir soruyla ona doğru döndüm. “O hafta… Yani benim yeni geldiğim hafta ne oldu? Neden yaralandın?”
Fısıltıyla ama güler yüzle beni cevapladı. “Aptal cadının biri işte.”
Kahkaha attım. “Cidden burada böyle şeylerin olduğu doğru mu yani?”
Kaşlarını çatıp bana baktı. Ve şaşkınlıkla ağzını araladı. “Sen burada ki hiçbir şeye inanmıyor musun?”
Kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum. “Buraya nasıl geldiğimi bile bilmeyen ben şimdi gerçekten burada ki insanlara güvenip inanmalı mıyım? Tek bir inandığım kişi var, onun dışında kimsenin ne olduğu ile ilgilenmiyorum.”
Darkn…
“Sen buraya nasıl gelmiştin cidden?” deyip eliyle saçlarını karıştırdı ve gözlerini şaşkınlıkla açıp bana doğru baktı. “Doğru ya!”
İşte bu şimdi her şeyi öğreneceğim demek…
Peşinden koşuyordum. Yağmur yağmaya başlamıştı. “Beni rahat bırak Almira lütfen. Bunu söylememek için onlara yemin ettim.” Doruk hızlı hızlı yürüyordu ve ben de onu durdurmak için çaba sarf ediyordum.
“Doruk eğer söylemezsen… Eğer söylemezsen her şeyi mahvederim!” en sonunda dayanamayarak bağırmıştım.
Korkuyla durdu ve bana doğru döndü. “Cidden hatırlamıyor musun? Bunu sana ben anlatamam. Git onlara sor. Bana değil!” onun da sesi yüksek çıkmaya başlamıştı.
Kolundan tuttum ve onu durdurmaya çalıştım. O ise sadece kolunu çekmeye çalışıyordu. “Lütfen Doruk. Her şeyi mahvederim. Onlara sorduğumda her şey kötü olur.” Yalvarırcasına çıkan ses tonum ağlamaklıydı da aynı zamanda.
Durdu, bana doğru döndü tekrardan. “Tamam,” dedi sakince. “Anlatacağım. Ve sen de beni rahat bırakıp hiçbir şey anlatmamışım gibi yapacaksın söz mü?”
Ben de “Tamam,” dedim. “Söz.” Bu benim burada verdiğim ilk söz, ilk yemindi.
Ben verdiğim sözleri tutmayan, yeminleri bozan bir aptalım sadece.
Yağmur yavaşlamaya başladıkça bana doğru bakıyordu sadece. Ve kafasını olumsuz anlamda sallayıp, eliyle saçlarını karıştırıyordu.
Ben buraya nereden düşmüştüm?
Geldik bomboş sokağa, sarhoşlar yok, kimse yok. Oturduk bir kaldırıma. Sigara yaktı ve bana doğru uzattı. “İster misin?”
“Bu da soru mu?” deyip elinden sigarayı aldım. Bu yanlıştı biliyorum, ama benim için sorun değil. Benim gözyaşlarım akıyor, içim yanıyor. Bu sorun değilken sigara içmem mi sorun olacaktı?
Benim sigaramı yaktıktan sonra kendi sigarasını yaktı. Ve derin bir iç çekti. Daha fazla dayanamadan konuştum. “Hadi, anlatsana!”
“Başlıyorum o zaman. Ama sorular ile ilerleyeceğiz.” Korku dolu bir iç çekiş.
“Tamam. Evet. Lütfen.”
“Aileni hatırlıyor musun?” ilk beni bıçaklayacak olan o soru geldi.
“Hayır,” dedim öylece.
“Pekala… Onların öldüğünü hatırlıyor musun?”
Gözlerimi irice açtım. Ve bağırdım. “Ne?!”
“Almira… Bak beni güzelce dinle, olur mu? Sen buranın katilisin. Katil bir cadı. Ailesini öldüren katil bir cadı. İsteyerek veya istemeyerek bilmiyorum. Burada herkes senden korkuyor, çekiniyor. Ona göre davranmak ve hareketlerine dikkat etmek zorundasın.”
Gözlerimden akan yaşlara engel olamadan konuştum. Kekelemek istemediğim için sakin olmaya çalıştım. “Tam olarak ne diyorsun? Ben ailemi hatırlamazken sen bana nasıl olurda katil olduğumu söylersin?” sesim sonlara doğru yüksek çıkmıştı hatta sokakta yankılanmıştı.
“Ben değil onlar söylüyor! Kendine de itiraf etmek zorundasın. Sen bir katilsin! Ve biz katillerden korkmayız.” Ayağa kalktı, sigarasını yere attı ve ayağı ile ezdi. Bana doğru eğilerek korktu. “Burada ben de ne işin olduğunu bilmiyorum. Tek bildiğim bir katil oluşun.” Ve arkasına bakmadan yürümeye başladı.
Herkes böyle yapmak zorunda mıydı?
Tekrardan bağırmaya başladım. “Yalan söylüyorsun! Önce korkak olduğunu kabullen ve insanlara yalan söylememen gerektiğini bil! Bu siktiğimin yerinde ne boklar yiyorsunuz bilmiyorum ama ben hiçbir şey yapmadım! Duyuyor musun beni?” ve sanki hiçbir şey olmamış gibi gitti.
Vücudum yanıyordu, içim alevler içindeydi. Ama yine, şiddetlenen yağmurun etkisiyle, yürümeye başladım.
Sadece ağlıyorum. Böyle olmak zorunda mıydı? Ben… Katil… Değilim. Evet, aptalım, eziğim, kendimi üstlerde görürüm, kendimden nefret ederim ama ben katil değilim ve hiçbir zaman olmadım.
Az önce, Doruk gelmeden önce, geldiğim sahile geri döndüm ve banka doğru yöneldim. Islak olması umurumda değil.
Gözlerimi kapattım. Bu bana tek iyi gelen şey. Ellerim titriyordu. Ama bu benim de dahil kimsenin umurunda olmayacak zaten.
Aile mi? Ben kimsesiz eziğin tekiyim. Ve kimseyi hatırlamıyorum. Eğer önemli olsalardı eminim aklımın bir kenarında izleri olurdu.
Ama sadece kalbimde ezikler var. Çünkü kalbim hep ezildi.
