İçeriğe geç

Katliam

Bölüm 4 · 11 dk okuma

Katliam

Bölüm 4

4.Bölüm:Kurtuluş Yolu mu?

Beraber gökyüzünü izliyorduk. O geldikten sonrada biraz konuşmuştuk. Neden geldiğini sorduğumda bana çatıdan sesler geldiğini ve merak edip buraya geldiğini söyledi. Yaklaşık iki saat daha oturduk sonra o aşağı ineceğini söyledi ve gitti. Bende ayaklanmış çatı katını geziyordum. Fazla büyük değildi ama küçük de değildi. Dört tarafını da gezmiştim hiçbir şey yoktu o yüzden aşağı kata indim. Merdivenleri üçer üçer iniyordum.

En alt kat merdivenlerine geldiğimde durdum. Durmamın sebebi alt kattan sesler gelmesiydi. İki insan konuşuyor gibiydi. Biraz indim merdivenlerde şimdi sesler daha net geliyordu. Konuşan kişiyi de anlamamak elde değildi. Selindi konuşan abisiyle konuşuyor olmalıydı çünkü diğerleri uyuyordu emindim. Bomba patlasa Bartu ve Mine uyanmaz. Abim ise benim geceleri hep uyandığımı bildiği için diğerlerini yalnız bırakmazdı. Konuştuğu kişi kesinlikle Topraktı. Biraz daha yaklaştım. Artık tamamen duyuyordum. Selin derin bir nefes aldı ve konuşmaya başladı.

''Ne diyorsun? Bunu yaparsak kurtulabiliriz Toprak.''

''Hayır! Bunu yapamayız. Bu kadar kötü bir insan olmamalısın Selin. Onlarda bizim gibi kurtulmaya çalışıyor bunu onlara yapamayız. Sakın bir daha beni böyle bir şeyi konuşmak için çağırma ve bunu yapmayacaksın.'' Toprak arkasını dönüp ilerlemeye başladı. Beş adım attı ve arkasını döndü.

''Son olarak ben senin abinim. Bana Toprak diye seslenemezsin.'' bu söylediği son noktayı koymuştu zaten. Ama ben hala anlamamıştım. Bizim hakkımızda konuşuyorlardı bu kesin bir bilgiydi. Selinin kötü bir şey hakkında konuştuğu da kesindi. Beynimde bir sürü senaryo oluşmuştu bile. Belki de beraber tesisten çıkacaktık ve bizi yaratıkların önüne atacaklardı. Kim bilebilirdi? Genelde altıncı hissim kuvvetlidir. O yüzden düşündüğüm her şey doğru çıkardı. Yani bu tahmin ettiğim senaryonun olma olasılığı yüz üzerinden doksan dokuzdu. Seline fazla güvenmiyordum zaten.

Ben bunları düşünürken Toprak yanıma gelmişti bile ama ben fark etmemiştim. Bana bakıyordu. Ben de ona. Bu bakışmanın ardından bir iç çekti ve derin bir nefes aldı. Biraz bekledi ne söyleyeceğini düşünmüş olmalı. En sonunda karar verdi ve konuşmaya başladı.

''Bak Defne duyduğun hiçbir şey gerçekleşmeyecek. Buna izin vermeyeceğim. Bizi duyduğunu da biliyorum saklamaya çalışma. Tamam mı? İnsanlara zarar veren birisi değilim zaten.''

''Tamam.'' hemen kabul etmemem biraz şaşırmıştı. Yeni tanışmıştık ne de olsa. Ama bu durumda birbirimize güvenmemiz gerekirdi. Yoksa kime güvenecektik?

''Senden bir ricam olacak Toprak. Bu olanları diğerlerine söyleme. Olur mu?''

''Tamam. Söylemeye-'' sustu. Sustu çünkü bir ses geldi. Kapı açılma sesi. Ama içeriden gelmedi bu ses. Hemen yanımızdan.

Toprak ile bakışlarımız birbirine döndü hemen. İkimizde anlamıştık ne olduğunu. Neler olacağını da. Biraz daha baktık birbirimize ve aynı anda koşmaya başladık. Alt kata koştuk. Merdivenleri bitirdik. Kapının yanına gelince de durduk. Tahmin ettiğimiz gibi. Dış kapı açıktı ve yine tahmin ettiğimiz gibi Selin dışarıda bir elinde metal bir levha diğer elinde ise demir bir çubuk. Bu kız hiç rahat durmuyordu.

''Selin o elindekileri bırak ve buraya gel. O aklındakini yaparsan sende ölürsün .'' bu dediğimle gülmeye başladı. Bir anda da sustu. Aynı deliler gibi davranıyordu.

''Ben hiçbir şekilde ölmem Defne. Peki sen yaşayabilir misin?'' Ne saçmalıyordu bu kız? O nasıl ölmeyecekti acaba.

''Selin o elindekileri hemen bırakıp buraya geliyorsun! Annem ve babam seni görse senden nefret ederlerdi eminim.'' Selinin bu duyduklarıyla bakışları yumuşadı. Sonra yüzüne bir sırıtış ekledi.

''Hayır abi. Yanlış biliyorsun aksine benimle gurur duyarlardı. Onların yapmak istediklerini ben yapıyorum.'' Dedi ve elindeki demir çubuğu havaya kaldırdı. Toprakla ben endişe ile etrafımıza bakındık. Bunu gerçekten yapacaktı. Bu kız delirmişti.

Selin demir çubuğu tam levhaya vuracakken bir şey oldu. Hiç kimsenin beklemediği bir şey. Selin bile şaşırmıştı. Ne mi olmuştu? Birisi Selin'in kafasına saksı fırlatmıştı. Evet birisi bunu yapmıştı. Ve ben saksıyı havadayken görmüştüm. Tam kafamızın üstünde uçtu ve Selin'in kafasında parçalara ayrıldı.

Selin hala şaşkınca bize bakarken saymaya başladım.

'' 1... 2... ve 3'' Selin bayıldı. Bir anda yere yığıldı ve elindeki demir ile levhada yere düştü. Ama toprağa düştükleri için pek ses çıkmamıştı. Ben yavaşça Selin'e doğru ilerlemeye başladım. Yanına geldiğimde eğildim ve çenesinden tutup kafasını kaldırdım. Kafası kanıyordu ama pek önemli bir şey değildi. Ölmezdi.

''Nasıl bildin? Bayılacağını.''

''Göt korkusundan bayıldı. Herkes öyle olur genelde. Fark ettiysen ben 2 dediğimden kafasından bir kan damlası süzüldü ve kirpiklerinde asılı kaldı. Selinde bunu gördü. 3 dediğimde ise bayıldı. Bunu genelde korkak insanlar üzerinde denerim. Ve hep işe yarar. Kanı görünce öldüklerini düşünürler. Aslında Selinin korkak olduğunu düşünmüyorum. Aksine çok cesur bir kız gibi duruyor.'' bana şaşkınca bakıyordu. Ben ona düz bir şekilde bakıyordum. Biraz daha öyle baktı ve sonra kendini toparlardı. Konuşmaya başladı.

''Peki saksıyı kim fırlattı?''

''Bartu. O hedefi hep tam on ikiden vurur.''

''Evet çok başarılıyımdır.'' Bartu gururla konuştu. Biraz Selin'e baktı ve Toprağa döndü.

''Kardeşini içeri taşı da Defne bir baksın.'' Toprak hemen onayladı ve kardeşini kucağına aldı. Bu haline Bartu ile ben güldük. Korkmuştu biraz.

...

Selin ile ilgilenmiştim. Fazla derin bir yarası yoktu ama kendisi baya abartmıştı. Bartuya saldırmaya bile çalışmıştı. Bunun üzerine Bartu onu bir daha bayıltmak zorunda kalmıştı. Bu durumdan mutluydum. Kız çok ses yapıyordu.

''Kardeşin hiç sana benzemiyor.''

''Evet çok farklıyız. O hep hırçın olandı. Ben ise sakin ve aklı başında olan kardeştim. O hep belaya bulaşır kurtaran kişi ise ben olurdum.''

''Aynıymışız. Bende hep kardeşlerime yardın ederdim. Özelliklede abime.'' bu dediğime ikimizde gülmüştük. Oradan bakınca zaten abimden büyükmüşüm gibi görünüyordum. Abim benden genç görünüyordu.

''Onun abin olduğunu öğrendiğimde baya şaşırmıştım. O senden daha küçük görünüyor.''

''Ne yazık ki.'' sağ taraf da kalan masaya uzanıp bir şişe su aldım. Kapağını açtım ve içmeye başladım.

''İlk içeri girdiğinizde ben seni seksen yaşında sanmıştım.'' İçtiğim su boğazıma durmuştu. Yarısını da püskürtmüştüm. Öksürmeye başladım. Dalga geçtiğini anlamıştım ama bir anlık şaşkınlıkla olmuştu.

Ben öksürürken sırtıma vurmaya başladı.

''Helal helal. Ne oldu birden de boğazına durdu?'' ciddi mi diye bakışlarımı ona çevirdiğimde bana sırıtarak bakıyordu. Öksürmem en sonunda bitince ona tamamen döndüm ve kafasına silleyi çaktım. Hak etmişti.

''Salak komik misin sen şimdi? Seksenmiş.'' kafasını tutarken bana sırıtarak baktı ve başını aşağı yukarı salladı. Hala dalga geçiyordu.

''Gübre seni. Bundan sonra adın gübre.'' Bir anda sırıtması soldu. Bana ters ters bakmaya başladı. Sonra elini kaldırdı ve işaret parmağıyla kafama iki kere vurdu.

''Burada ne var?''

''Beyin.''

''O neden çalışmıyor hiç.''

''Yoo çalışıyor. Sadece sen garip olduğun için benim Einstein beynimi anlamıyorsun.'' elimi kaldırıp kafamı okşamaya başladım.

''Sen alınma canım. Bu arkadaş garip olduğu için bizim gibi dahileri anlayamıyor.''

''Gübre ne alaka peki?'' Benim beynim ile olan konuşmamı bitirmemi ister gibi bakıyordu. Bende bitirdim ve konuşmaya başladım.

''Toprak değil misin sen? Çiftçiler bitki yetiştirirken gübre kullanmıyor mu? Eee içinde gübrede var. O yüzden artık senin adın gübre. Ama eğer beni çok sinirlendirirsen sana inek boku demeye başlarım. Haberin olsun.'' bana ters ters bakıyordu. Birbirimizi sevmediğimiz her halimizden belliydi. Bu sefer o sırıtıp konuşmaya başladı.

''O zaman sende ağaçsın. Ağaç Defne.''

''Ağaçları severim. Gübre.''

''Ağaç Defne.''

''İnek boklu Toprak.''

''İnek boklu Toprak.'' bu ses susmamıza neden oldu. Ben söylememiştim bunu. Ama içimizden biride söylememişti. İnsan sesi değildi. Yaratıklar konuşamıyordu zaten. Neydi bu?

''Boklu Toprak. Böcekli Toprak.'' ses devam edince dayanamayıp arkamı döndüm. Arkamızda Bartu vardı. Bize bakıyordu ama asıl konu o değildi. Bartu'nun elinde bir şey vardı. Bir demir. Bir kafes. Büyük bir kafes. İçinde kuş olan büyük bir kafes. Bir papağan.

''Lan kuşu dükkanların birinde buldum. İki saattir Bartu demesi için çalıştırıyordum. En sonunda pes edip sizinle tanıştırmaya getirmeye karar verdim. Sakince geliyorduk. Defne bir bağırdı kuş yere düştü. Beş saniye öylece durdu. Sonra yeniden tüneğe çıktı ve konuşmaya başladı. İlk cümlesi de ne biliyor musunuz? 'İnek boklu Toprak'. Şuan çocuğunun ilk kelimesinin baba olduğunu öğrenen bir anne gibiyim.'' dedi ve sahte göz yaşlarını sildi. İlk birkaç saniye kuşa baktık Toprakla. Sonra birbirimize baktık. İki saniye dayanabildim. Öyle bir kahkaha patlattım ki Selin'in korkudan zıpladığını gördüm. Yere yattım ve karnımı tutup gülmeye devam ettim.

''Top- Toprak kuş bile biliyor lan!'' Ben delicesine gülmeye devam ederken gülüşüm solmak zorunda kaldı. Toprak yüzünden tabi. Elindeki bardağı kafamdan aşağı boşalttı. Bir anda oldu. Suyu ne zaman aldığını bile anlamadım. Ben daha nefes alamadan Toprak bağırdı ve asıl olay o zaman başladı.

''Defne seni geberteceğim! Hayvana maskara ettin beni!'' dedi ve üstüme atlayıp saçımı çekmeye başladı. Bende tabi karşılık veriyordum Bir elimle kulağını çekiyor diğeri elimle ise yüzünü pataklıyordum. Bacaklarımı kıpırdatamıyordum bile. Üzerime oturmuştu resmen. Alt vücudum yoktu şuan.

''Bırak beni!''

''Bırakmam!'' o saçlarımı kopardı ben yüzünü tırnakladım. Bartu bizi ayırmaya çalışıyordu ama Toprak yapışmıştı bildiğin. Ayrılmıyordu. Selin ise kibirle bakıyordu bize.

Saçlarımın kalmadığına emindim. Onunda yüzünde kanamayan yer kalmamıştı. Ama ikimizde durmuyorduk. İnat eder gibi daha sert yapıyorduk. Kedi köpek gibiydik şuan. Böyle kavga etmeye devam edecektik de. Ama Bir anda yükselen kalın erkek sesi bizi durdurdu.

''Lan kalk kardeşimin üstünden. Defne sende çek toynaklarını adamdan. Tanrım çıldıracağım!''

...

Birbirimize öldürücü bakışlar atıyorduk. Toprak karşı masada oturmuş bana ters ters bakıyor bende cama yaslanmış ona ters bakışlar atıyordum. Toprak en sonunda göz devirip kafasını sağa eğdi ve ağzının içinde bir şeyler mırıldandı. Bu yaptığı sinir bozucuydu. Birisi bana göz devirdiğinde sinir oluyordum ama bunu ona belli etmeyecektim. Yoksa sürekli yapar beni sinir ederdi.

''Ya kaç yaşına gelmişsiniz saç baş kavga etmek nedir? Delirdiniz mi?'' abim yarım saattir bize söyleniyordu. Ama daha çok bana kızıyordu. Kendimi koruyamadığım için beni suçluyordu. Adam kene gibi yapışırsa ben ne yapabilirim?

''Kardeşinin anladığı dil bu biz ne yapalım?''

''Anladığım dil bu mu? Sen beni delirttin lan kahpe.''

''Düzgün konuş.''

''Gayet düzgün konuşuyorum.'' bana sinir oluyordu bende ona. Benimle konuşmak bile onu delirtiyordu. Bende deliriyordum.

''Çocuk gibisin.'' bu konuşan Selindi. Çok garip bir kişiliği vardı. Abisine benzemiyordu. Abisi en azından bazen iyiydi. Bu kızda zerre insanlık yoktu.

''Bu konu seni ilgilendirmiyor Selin. Lütfen karışma.'' bu dediğimle gözlerini devirmiş ve önüne dönmüştü. Bu kız ileride çok sorun çıkaracaktı. Şimdiden anlamıştım.

''Neyse kavga etmeniz için bir sebep kalmadı. Gidin uyuyun.'' abimin sözüyle ikimizde ayaklanmıştık. Merdivene geldiğimizde Toprak durmuş ve bana dönmüştü. Elleriyle zarifçe merdiveni işaret etmiş ve konuşmaya başlamıştı.

''Önden hanımlar.'' aramızdaki buzları eritmek istiyordu. Bende aramız soğuk olsun istemiyordum ama iki zıt karakterdik. Sürekli kavga edecektik belliydi. Yine de ona alışmaya çalışacaktım.

''Teşekkür ederim beyefendi.'' sanki yarım saat önce kavga eden biz değilmişiz gibi mutlu bir şekilde ilerlemeye başladık.

...

''Ne yiyeceğiz?'' Mine uyanmış ve bizi de uyandırmıştı. Ne gerek vardı kalkmaya? Uyumalıydık.

''Zıkkım. Yer misin?'' Mine sinirle bir nefes aldı. Birbirimizi çekemiyorduk sabahları. O sabahları hep neşeli olurdu, etrafa neşe saçardı, saçları uyandığında hep düzgün olurdu. Ben ise patlamaya hazır bomba gibi olurdum saç baş karışmış, göz altları mosmor bir sinir yumağıydım. Etrafa şuan negatif enerji saçıyordum.

''Mini bir market var. Oradan yiyecek şeyler alabiliriz bence.'' abimin önerdiği fikri Bartu ve Mine hemen kabul etti ve beraber markete gittiler. Ben ise tembel hayvanın hızında ilerliyordum arkalarından. Ben beşinci adımımı atmadan onlar markete ulaşmıştı bile.

Ben yavaş yavaş ilerlerken arkamdan adım sesleri duydum. Büyük ihtimalle Toprak ve Selin geliyordu. Tahminlerimde yanılmamıştım. Selin yanımdan hızlı adımlarla geçip gitti. Ben ise hala yaşlı dedelerden bile yavaştım.

''Sen bu hızla bir yere varamazsın.''

''Pek umurumda değil. Sen gidip yesene.''

''Ben senden önce gidersem bütün yemekler biter. Biraz hızlan.''

''Git ye sen.'' bu dediğimin ardından bir sabır çekti. Ben bunu üstüme alınmamıştım. Hala yavaş yavaş yürüyordum. Böylede devam edecektim.

Kendimi yormadan güzel bir şekilde ilerlerken belimde iki el hissettim. Durup arkamı döneceğim an hızla ilerlemeye başladım. Bu belimdeki eller beni itiyordu.

''Sen gelene kadar biz uyumaya başlarız.'' söylene söylene itiyordu beni. Şikayetçi değildim sonuçta uğraşan ben değildim. O güç uyguluyordu ben ise yorulmadan ilerliyordum.

''Sağa dönmeyi unutma.'' derin bir nefes aldı. Sinirleniyordu. İnsanları sinir etmek eğlenceliydi.

''Ya konusu açılmışken konuşayım. Biz yemek falan diyoruz da ya yemekler biterse? Etler zaten bozuldu.''

''Haklısın. Bir kaç güne buradan çıkmalıyız ama nasıl yapacağımız hakkında pek fikrim yok.''

''Etrafta bir kaç gündür yaratık görmüyoruz. Bence her yer sakinken gitmeliyiz. Bu arada internet çekiyor mu?'' Geldiğimizden beri mantıklı düşünemediğim için internete bakmak aklıma gelmemişti. Toprak biliyor olmalıydı çünkü sürekli telefonuna bakıyordu. Bizimle olmadığı zamanlar hep telefonuylaydı.

''Bu konuda şanslıyız çünkü internet çekiyor. Ve bu tesiste hala elektrik var. Büyük ihtimalle şehrin her yerinde vardır. Daha elektrikleri kesmemiş olmalılar.''

''Kesecekler mi?''

''Bir felaketin içindeyiz keseceklerdir. Sularda gidecek bir kaç güne. Yani kısacası temel ihtiyaçlarımızı bile karşılayamayacağız.'' bu duyduklarım pekte iç açıcı değildi.

Biz bunları konuşurken masaya varmıştık bile. Hemen bir sandalye çekip oturdum ve elime su şişesini aldım. Kapağını açıp şişeyi ağzıma yaklaştırdığım an durmak zorunda kaldım. Bir terslik vardı. Benim dışımda kimse yemek yemiyordu. Toprakta şaşırmıştı. Ve hepsi telefonlarına bakıyordu.

''Mine bir şey mi oldu? Niye hepiniz telefonlarınıza bakıyorsunuz?''

''Defne bir haber var. Ama sevinsek mi sevinmesek mi bilemedim.''

''Ne haberi? Bakın lafı dolandıranları hiç sevmem direk söyleyin.''

''Anlatacağım ama sözümü kesme.'' tamam anlamında başımı salladım ve konuşmasını bekledim. Derin bir nefes aldı ve konuşmaya başladı.

''Buradan kurtulabiliriz. Gemi ve uçaklar ile kaçabiliriz. Bir son dakika haberi var. Nerde bulunuyorsak hazırlanmamız gerektiğini söylüyorlar. Bizi başka ülkelere götürecekler. Bu nasıl oldu bilmiyorum ama hasta olmayan insanların gelmesine izin veriyorlar. Yalnız bu biraz zor olacak. Biz kendi imkanlarımızla hava alanlarına ve limanlara varmaya çalışacağız. Bu hastalık şuan sadece Türkiye de var. Zaten ilk hasta da burada çıktı biliyorsunuz. Yani diğer ülkeler güvenli bölge bizim için. Ama oraya varana kadar ölebiliriz. Kimse güvende olacağımızı söylemiyor. Ama hemen karar verip yola çıkmalıyız. Bu kurtarma çalışmaları sadece yarın olacak. Zaten bunları bir kere yapma şansımız var. Çok ses çıkacağı için yaratıklar hemen bulunduğumuz yere gelecektir. Kısaca böyle. Sence gitmeli miyiz?'' bu kurtulmamızı sağlayabilirdi. Ama ölebiliriz ve ben kimseyi böyle bir tehlikeye atmak istemiyorum.

Bu iyi bir şey miydi? Emin değildim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.