İçeriğe geç

KATLİAM'IN KAYIP PARÇALARI

Bölüm 2 · 11 dk okuma

KATLİAM'IN KAYIP PARÇALARI

Bölüm 2

RÜYALAR VE GERÇEKLER

Hava güneşliydi. Kuşların cıvıltısı içime neşe saçıyordu. Kafamı gökyüzüne doğru kaldırıp gözlerimi kapattım. Derin bir nefes aldım. Ailemle birlikte evimize çok uzak olmayan ormana pikniğe gelmiştik. Yere serdiğim piknik örtüsüne evden getirdiğimiz yiyecekleri yerleştirmeye başladım. Annemle babam ormanda gezintiye çıkacaklarını söylemişlerdi ama hala dönmemişlerdi. Ayağa kalktım ve gözlerimle ormanı taradım. Bu ormana çocukluğumdan beri gelirdik sırf ben çok seviyorum diye. Bazen çok bunaldığımda ve yalnız kalmak istediğimde tek başıma buraya gelirdim. Bu ormanın bana huzur veren bir tarafı vardı. Beni olduğum gibi kabul eden bir yerdi burası. Herkesten kaçıp buraya gelirdim ve o da beni sıkıca sarar, kimsenin bulmasına izin vermezdi.

Annemle babamın bulmak için ormanın derinliklerine doğru ilerlerken bir kadının çığlığını duydum. Annemin sesine çok benzeyen bir kadının çığlığını. Sesin geldiği yöne doğru koşmaya başladığımda bir taraftan onlara sesleniyordum.

" Anne! Baba! Ne oluyor? Neredesiniz? İyi misiniz?"

Bir süre koştuktan sonra birden durdum. Orman gitmişti. Ağaçların, toprağın güzel kokusu gitmiş yerine kan kokusu gelmişti. Kuşların neşe saçan cıvıltısı gitmiş yerine silah sesleri gelmişti. Hissettiğim huzur gitmiş yerine korku ve endişe gelmişti.

Kasabanın meydanına gelmiştim. Yerler kanla kaplıydı ama iki kişi dışında başka kimse yoktu. Annemi gördüm. Meydanın ortasında kanlar içerisinde yatıyordu. Yanında beyaz takım elbiseli bir adam elinde tuttuğu silahı ile anneme bakarak sırıtıyordu. Neler olduğunu anlayamamıştım. Tıpkı buraya nasıl geldiğimi anlayamadığım gibi. Gözlerim tekrar annemi bulduğunda koşarak yanına gittim. Sanki olanları daha yeni idrak ediyordum. Annemin yanına gittiğimde dizlerimin üstüne oturdum ve başını kucağıma koydum. Çok kan vardı ama kanın nereden geldiğini göremiyordum. O adam annemi vurmuştu. Peki neden kurşunun açtığı yarayı göremiyordum? Gözlerimden akmaya başlayan yaşlar yanaklarımdan süzüldü usulca." Anne, anne lütfen kendine gel. Anne sen ölemezsin." Yaşadığına dair işaret veren tek şey inip kalkan göğsüydü. Kafamı kaldırdım ve o adama baktım. Nefretle baktım yüzüne ama o hala sırıtarak bakmaya devam ediyordu. "Neden yaptın bunu anneme?" Beni takmayarak arkasını döndü ve ilerlemeye başladı. Birkaç adım attıktan sonra durdu ve bana doğru bakmadan" O bunu hak etti, tıpkı diğerleri gibi." Tekrar yürümeye başladığında ona sesimi duyurmaya çalıştım. "Bunun bedeli ödeyeceksin. Eğer anneme bir şey olursa senin kâbusun olurum." Kafamı tekrar anneme çevirdiğimde gözyaşlarım daha fazla akmaya başladı. Elimi yanağına götürüp parmak uçlarımla hafifçe okşadım. Teni buz gibiydi. Hayır. Olmazdı. Olamazdı. Hem babam neredeydi? Annemi bu şekilde bırakıp gitmiş olamazdı değil mi? Bu kadarı onun için bile fazlaydı çünkü.

Çaresizce annemin başında oturmuş bekliyordum. En kötüsü de annemi o şekilde gördüğüm halde elimden hiçbir şeyin gelmemesiydi. Çok kan vardı ama herhangi bir yerde kurşun yarası yoktu. Nasıl olmazdı aklım almıyor. O zaman nasıl bu kadar çok kan olabiliyordu? Bekledim, bekledim ve daha çok bekledim. Ne babam geldi ne de başka bir kişi. Orada ne kadar vakit oturduğumu bilmiyorum ama ağlamaktan gözlerim şişmiş, başım ağrımıştı. Annemin artık göğsü inip kalkmıyordu. Ne zamandır böyle olduğunu bilmiyordum. Oturduğumuz zemin annemin kanlarıyla dolmuştu. Gözlerim kanlara dalmışken bir şey oldu ve kanlar yavaşça yok olmaya başladı. Ne oluyordu? Anneme baktığımda artık nefes almayan bedeni kollarımın arasında yok olmaya başladı.

"Hayır. Hayır, anne gitme. Ne oluyor? Anne bırakma beni lütfen. Anne!"

********

Yatak başlığına yaslanıp dizlerimi kendime çektim. Gözlerimi boş ve bembeyaz olan duvara diktim. Neden buruda olduğumu bilmiyordum. Gerçi nerede olduğumu da bilmiyordum. En son hatırladığım meydanda olanlardı. Hatırlamak istemediğim de yine meydanda olanlardı. Gözlerimi bu odada açmıştım. Bütün eşyalar beyaz renkteydi. Beyaz yatak, yanında beyaz komodin üstünde bir bardak su, banyoya açılan beyaz bir kapı, banyoda tıpkı burası gibi bembeyazdı. Tüm bunlar yetmezmiş gibi üstümde beyaz bir üniforma vardı. Bu iş sinirimi bozmaya başlamıştı. Gördüğüm kâbusun etkisinden tam olarak çıkamamıştım. Uyanalı ne kadar geçti bilmiyorum ama uyandığımdan beri bu küçük odada işime yarayabilecek bir şeyler aradım ama bulamadım. Kendimi savunacak hiçbir şeyim yoktu. Bilek gücüyle olmazdı çünkü bu adamların silahları vardı. Hatta kim bilir daha neleri... Buradan kaçmak için aklımı kullanmalıydım. Önce iyi bir gözlem yapmak şarttı. Burada kaldığım zaman boyunca neler yapabileceğimi düşünmüştüm ama aklıma gelen tek fikir buydu. Kapının diğer tarafından sesler gelmeye başladığında yatakta doğruldum. Kapı açıldı ve içeriye iki tane siyah üniforma giyen adamlarla birlikte Kuzgun' un eşim diyerek tanıttığı kadın girdi. Neydi adı? Beynimi zorlayarak o anı hatırlamaya çalıştım.

" Sevgili halkım. Biliyorum hepiniz buraya neden sizi topladığımızı düşünüyorsunuz. Size vakti geldiğinde her şeyi açıklayacağım. Ama önce kendimi ve eşimi tanıtmak istiyorum. Ben Kuzgun Yılmaz bu güzeller güzeli kadın ise benim eşim, Belgin Yılmaz."

Belgin Yılmaz. Evet, adı buydu. Karşımda yine beyazlar içerisindeydi. Bu sefer ki tek fark ise elbise yerine üstüne beyaz bir gömlek ve altına beyaz pantolon giymişti. Saçlarını sıkı bir topuz yapmıştı. Tıpkı o günkü gibi. Bakışlarımı yüzüne çevirdiğimde yeşil renkli gözlerinin bana baktığını fark ettim. Dudaklarına ufak bir tebessüm kondurdu. Sahte olduğu çok belli olan bir tebessümdü bu. Sağındaki askerlerinden biri konuşmaya başladığında kafamı ona doğru çevirdim.

" Anka Karakum. On sekiz yaşında. Güzelçalı Lisesinde son sınıfa gidiyormuş. Annesi katliam esnasında ölmüş ama babasının şu an nerede olduğu bilinmiyor."

Ben hem babamın orada ölmediğini öğrenmenin hem de benim hakkımda bu kadar çok şey bilmelerinin şaşkınlığını yaşarken Belgin Hanım şaşkınlıkla yanındaki adama döndü. "Nasıl şu an nerede olduğu bilinmiyor? Herkes meydana getirilmedi mi? "

Adam kafasını yere doğru eğip kısık sesle konuşmaya başladı. "Getirildi Efendim. Fakat adam nasıl olduysa kaçmayı başarmış sanırım." Yani babam kaçabilmiş ama annem ve beni orada mı bırakmıştı? Annemi ölümün pençelerine bırakıp gitmiş miydi? Belgin Hanım tam önüme gelip durdu. Gözlerim gözleriyle buluştuğunda duruşumu daha da dikleştirdim. Korku içermediğini düşündüğüm maskemi takıp gözlerine bakmayı sürdürdüm. Hafifçe tebessüm etti. Tebessümüne karşılık verdiğimde ikimizde samimi olmadığımı biliyorduk.

" Babanın nerede olduğunu biliyorsan ve bizden saklıyorsan işin sonu hiç güzel yerlere gitmez. Ne senin, ne baban, ne de bizim için." Korkuyorlardı. Babamın dışarıda olması onları korkutuyordu. Gidip başkalarına yaptıkları katliamı söylemesinden mi korkuyorlardı yoksa bu işin altında yatan başka şeyler mi vardı?

" Babamın dışarıda olması sizi neden bu kadar korkutuyor ki?" Umursamaz tavırla sorduğum soru galiba onu sinirlendirmişti. Ne için? Kafamı eğip onlara itaat etmediğim için mi? Açıkçası sinirlenmeleri işime gelirdi çünkü böylece kimlerle karşı karşı olduğumu öğrenmemi kolaylaştırırlardı. Çünkü korku insanın dediklerinde sakladığı benliklerini ortaya çıkarırdı.

" Bize karşı gelmek gibi bir hata yapma Küçük Hanım. Sonuçlarına katlanabilir misin pek emin değilim." Belgin Hanım arkasını dönmüş giderken yatağa oturdum ve kafamı yatağın başlığına yaslayıp gözlerimi kapattım. Askerlerin biri giderken diğeri kalıp duygu belirtmeyen bir ifade ve buzdağı gibi olan sesiyle konuşmaya başladı.

" Sen ve diğer çocuklar, Bay ve Bayan Yılmaz için daha değerlisiniz. Diğerlerinden ne farkınız var bilmiyorum ama onlar böyle düşünmüşlerse eğer mutlaka bir bildikleri vardır. Onları sorgulamak ne bana ne de size düşer. Sizin göreviniz sadece sizden istenileni yapmak ve itaat etmek. Onlarla iyi geçinmeye bakın ve güzel bir hayat yaşayın. İşin sonunda size istediklerinizi verebilirler. Şu an bütün yeni gelenler yemekhaneye gidiyorlar. Karnınızı güzelce doyurduğunuzda sizi daha rahat odalara alacağız. Bugün güzelce dinlenmelisiniz. Zaten yakında fazlasıyla yorulacaksınız. Yemekhaneye kadar ben eşlik edeceğim. " Eliyle kapıyı göstererek önden ilerlememi istedi. Benim ise aklım hala söylediklerindeydi. Bizden başkaları da vardı ve biz onlara göre daha değerliydik. İyi de bizim farkımız ne ki? Ayrıca fark ettiğim diğer şey ise buradakilerin Belgin ve Kuzgun Yılmaz'a fazlasıyla bağlı olduklarıydı. Adamlar onların ne yaptıklarını sorgulamıyor bile. Bir robot gibi sadece onlara emredilen şeyleri yapıyorlardı.

" Hadi! Daha ne kadar bekleyeceğim seni?" Eli bu sefer kolumu tutmak için uzandığında ona izin vermeyip kolumu kendime doğru çektim. Odadan çıktığımda onunda çıkmasını bekledim. O da çıktığında koridorun sonundaki asansöre doğru ilerledik. O asansörü çağırdığında bende gelene kadar etrafı incelemeye başladım. Uzun bir koridor boyunca kapılar vardı. Uyandığım odanın aksine burası griydi. Loş ışık etrafı net olarak görmeme izin vermiyordu. Ayrıca rutubet yapmış gibiydi. Etrafta hiç cam yoktu.

Kafamı yanımdaki askere çevirdim. "Senin adın ne? Siz benim hakkımda birçok şey bilirken ben hiçbir şey bilmiyorum bu adil değil." Bakışları dümdüz karşıya bakarken " Benim hakkımda bilmen gerek tek şey istesen de ağzımdan burasıyla ilgili bilgi alamayacağın. Eğer çok bilmek istiyorsan adım Yağız."

Düşündüğüm kadar aptal değilmiş demek ki. Ağzından laf almaya çalıştığımı anladı. Hâlbuki daha başlamamıştım bile. Ama kabul etmeliyim ki adını söyleyeceğini düşünmemiştim.

" Ağzından laf almaya çalışmıyordum. Sadece sıkıldım ve konuşmak istedim. Neden hemen öyle düşündün merak ediyorum." Bana cevap vermemişti. Aramızdaki gerginliğin artmaya başladığını hissettim. Bu beni oldukça rahatsız etmeye yetti. Asansöre bindiğimizde kartını çıkarıp okuttu ve üçüncü kata bastı. İkimizde sessizce asansörün bir an önce çıkmasını bekliyorduk.

En sonunda çıktığında sağa döndük ve kocaman bir kapı bizi karşıladı. Yağız önüme geçip kapıyı açtı ve içeri geçti. Hemen ardından ben geçtiğimde tam karşımdaki duvarın tamamen camdan olduğunu fark ettim. Yağız, masalara doğru ilerlediği sırada bana " İstediğin yere oturabilirsin," diyerek eliyle masaları gösterdi. " Her yer senin."

Onu dinleyerek adımlarımı en arkada, cam kenarında olan masaya doğru yönlenirdim. Masa dört kişilikti ve her sandalyenin önüne içi yemek dolu tabak koymuşlardı. Bir tane sandalyeyi çekip oturduğumda dışarıyı seyretmeye başladım. Aslında çok fazla yüksek değildi. Atlarsam kemiklerimi kırabilirdim ya da en iyi ihtimal ölüp kurtulurdum buradan ve annemin sıcak kolları arasına giderdim. Annemin en son ki anı gözümde canlandığında gözlerim dolmaya başladı. Gözlerimi kapattım. Kafamı iki yana salladım ve gözyaşlarımı geri yuvalarına gönderdim.

Karşımdaki sandalyenin çekildiğini fark ettiğimde kafamı kaldırdım ve meydanda gördüğüm deniz gözlerle karşılaştım. Hiçbir şey demeden sadece karşıma oturdu. Ben ona dikkatli bir şekilde bakarken o kafasını bile kaldırmadan önündeki yemeğe bakıyordu. Eline çatalı aldığında sanki canını sıkacak bir şey düşündü, kaşlarını çattı ve çatalı geri bıraktı. Kafasını kaldırdığında göz göze geldik. Gözlerimi kaçırıp yüzünü incelemeye başladım. Sarı, dalgalı saçlarından bir tutamı alnına düşmüştü. Keskin yüz hatları ona farklı bir hava katıyordu. Şekilli dudakları düz çizgi halini almıştı. Üzerinde tıpkı benim üzerimde de olduğu gibi beyaz bir t-shirt vardı. Kaslı olduğu belli olan kolları masanın üzerinde duruyordu. Sağ kolunda dirseğinin hemen altında bir iz vardı. Bıçak izi gibi olan yaranın eskiden olduğu belliydi ve ben onun nasıl olduğunu şimdiden merak etmiştim. Onu çok fazla izlediğimi fark ederek yine gözlerine baktığımda onun da hala bana baktığını gördüm. Bu sefer göz temasını kesmediğimde ağzını bir şeyler söylemek için araladı fakat arkadan gelen seslerle vazgeçip o tarafa döndü.

" Pars neler oluyor? Bunların gerçek olmadığını söyle lütfen." deniz gözlü, sandalyesinden kalktığı gibi genç kızın yanına gitti ve onu kollarının arasına aldı. Genç kız kollarını adının Pars olduğunu öğrendiğim çocuğun beline dolayıp kafasını onun omzuna yasladı ve hıçkırarak ağlamaya başladı. Pars'ın eli kızın saçlarını okşamaya başladı. Daha fazla bakamadığımda kafamı camdan tarafa çevirdim.

İlk baktığımda nerede olduğumuza dikkat etmemiştim çünkü o an sadece buradan atlasam ölür müyüm diye düşünüyordum. Etraf terk edilmiş binalarla doluydu. Biraz uzağımızda bir orman vardı. Eğer buradan kaçmayı başarabilirsem oraya gitmeyi düşündüm çünkü orman beni tüm bu kötülere karşı koruyabilirdi. Beni saklayabilirdi.

Sandalye çekilme sesi duyduğumda kafamı o tarafa çevirdim. Pars çaprazımdaki sandalyeyi çekmiş kızın oturmasını sağlamıştı. Hemen sonra o da kendi sandalyesine oturdu. Kıza dikkatle bakıp onu incelemeye başladım. Bakır rengi saçları omzunun hizasındaydı. Kahverengi gözleri ağlamaktan kızarmış, dudakları şişmişti. Zayıf vücudu titriyordu. Onu sakinleştirmek için elini kızın sırtına koyan Pars ile göz göze geldik. En sonunda kız da kafasını kaldırıp beni fark etti. Belki de başından beri beni fark etmişti ama umursamamıştı. Kızarmış gözleriyle beni inceledi sonra konuşmaya başladı. Artık sakinleşmiş ve daha iyi görünüyordu.

" Tanışamadık, kusura bakma yaşanılanlar hala bir kâbus gibi. Annem ve babam..." Yeniden akmaya için hazırlanan gözyaşlarını geri göndermek için gözlerini kapattı. Birkaç saniye öyle kaldıktan sonra gözlerini açtı. Başarmıştı, gözyaşlarını geri göndermişti. Konuşmaya devam etti.

" Adım Meriç. Annem ile babamı bu şerefsizlerin yaptığı Katliam' da kaybettim. Bizi neden buraya getirdiklerini biliyor musun? Bize hiçbir şey söylemeden buraya getirdiler." Sanki herkes aynı şeyleri yaşamamış gibi bir de açıklama yapmıştı.

Önce bildiklerimi kendime saklamayı düşündüm ama daha sonra 'Saçmalama Anka! Onlar seninle aynı tarafta.' diyen iç sesimin söylediklerini düşündüm ve haklı buldum. Onlara doğru birazcık önce eğilip kısık sesle konuşmaya başladım.

" Beni buraya getiren asker bir şeylerden bahsetti. Adı Yağız'mış. Bizim diğerlerinden daha değerli olduğumuzdan bahsetti."

Meriç gözlerini açarak " Ne! Başkaları da mı varmış?" dediğinde kafamı salladım ve konuşmaya devam ettim." Onlarla iyi geçinmemizi ve itaat etmemizi istiyorlar. Bütün bunlar sonucunda bize istediklerimizi verebilirlermiş. Bir de buradan çıktıktan sonra bizi daha rahat odalara alacaklarmış." İkisi de sessizce konuşmayı bitirmemi beklemişlerdi. Ne düşündüklerini bilmiyorum ama muhtemelen benim de ilk duyduğumda düşündüklerimle benzerdir. Bir süre sessizlik devam etti. İkisi de kendi düşüncelerine dalmıştı ve bende onların konuşmasını bekliyordum.

Pars'ın sesi kulaklarıma dolduğunda kafamı ona doğru çevirdim. "Başka bildiğin bir şey var mı?" dediğinde iyice düşündüm. Başka bildiğim bir şey var mıydı? Babam vardı. Ardına bile bakmadan kaçıp kurtulan babam. Onların babamı bilmesine gerek görmedim. Kafamı iki salladım. "Hayır, yok. Yağız'ın bana söyledikleri sadece bunlar." Pars bana dikkatle bakarken Meriç hala olanları kavramaya çalışıyordu. O sırada yemekhanenin içinde bir ses yankılandı. Herkes pür dikkat sesin geldiği yöne bakıyordu. Askerler ayaklanmış bazıları eline silah alıp ona doğrultmuştu. Yağız'a baktığımda oturduğu yerden olan biteni izliyordu.

Genç bir erkek elindeki tabağı yere doğru fırlatmıştı, bir yandan da küfürler ederek bağırıyordu. Arkadaşları olduğunu düşündüğüm birkaç kişi onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Genç ona doğru çevrilen silahları görünce daha fazla sinirlendi. Etrafına göz gezdirdiğinde masada duran bıçağı gördü. Hızlıca eline aldı. Arkadaşlarının dediklerini umursamıyordu. Gözleri öfkeyle doluydu ve bu öfke kendine zarar vermesine neden olacaktı. Bıçağı aldı ve elinde silahla ona doğru gelmeye başlayan adama fırlattı. Adam tam göğsündeki bıçağa baktı ve olduğu yere yığıldı. Genç hala sinirini atamamış biçimde etrafa baktı. Askerler onun üzerine doğru yürürken silah sesi yankılandı yemekhanenin içinde. Silahı ateşleyen kişiye baktığımda onun da bana baktığını gördüm. Hem de yüzündeki sırıtışla.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.