Fırat'ı hiç beklemediğim bir anda karşımda görmek afallamama neden olmuştu. "Bağırma!" Etrafta az önceki çığlığımdan dolayı bize dönmüş bir kaç kişi vardı. Sorun olmadığını belli etmek için kısaca gülümsedim. "Ne işin var burada?"
"Dışarıda konuşalım." Kolumdan tutup, beni çıkışa doğru yönlendirmeye çalışınca kolumu ani bir hareketle çektim. "Kendim yürüyebiliyorum." Cevap vermeden çıkışa yöneldi. Dışarıya çıkıp, hızla yürümeye başladı. Yağmur yağıyordu, bense topuklu ayakkabılarla arkasından ona yetişmeye çalışıyordum. "Fırat, biraz yavaşlar mısın?" Sanki karşımda başka bir insan vardı, benim tanıdığım Fırat gibi değildi. Ara sokaklardan birine girip durduğunda biraz yavaşlayarak ona doğru yürüdüm. "Senin amacın ne? Canının kıymeti yok mu?"
"Benim işime karışma. Senden yardım mı istedim sanki? Hem burada olduğumu nereden biliyordun?" Derin bir nefes alarak sakince konuşmaya çalıştı. "Ceylin, bu insanlara öyle kafana göre yaklaşamazsın. İyi ki bulmuşum seni, yoksa kim bilir ne olurdu?"
"Sanane ya sanane! Sen gidip nişanlınla ilgilensene." Arkamı dönüp, yürümeye başladım. "Karışma bana." Her şey o kadar hızlı olmuştu ki hiç bir şey anlayamamıştım. Bir anda kendimi onun kollarında bulmuştum. "Benim nişanlım yok Ceylin." Nefesi tüylerimi diken diken ediyordu. Neden bu kadar yakın durmak zorundaydı ki?
"Benim adım Nazlı." Söylediğim şey sanki çok komikmiş gibi kahkaha attı. "Peki, Nazlı olsun bakalım." Eliyle yüzüme gelen saçı çekti, benimle aday eder gibi bir hali vardı. Gözleri dudaklarıma odaklanmıştı, dudağını yaladığında istemsizce bir adım geri attım. "Gitme." Belimden tutup beni kendine çekti ve bir anda dudaklarımız birleşiverdi. Bütün vücudumun alev aldığını hissediyordum. Bu küçük dokunuşun ardından benim isteğimi belli etmem için alan bıraktı. Öpücüğüne karşılık vererek kollarımı boynuna doladım. Karşılık olarak bana daha sıkı sarıldı. Bir kaç saniye sonra dudaklarımız ayrıldığında yüzümde aptal bir sırıtış vardı. Yağmurun altında alnı alnıma dayalı bir şekilde öylece duruyorduk. "Bu işe bulaşmanı istemiyorum." Öpüşmemizin ardından söylenecek ilk şeyin bu olacağını asla tahmin edemezdim.
"En iyisi herkes kendi işine baksın, Fırat. Benim yoluma çıkma yeter." Kollarından kurtulup geldiğim yoldan hızla geriye döndüm. Arkamdan bir şeyler söylüyordu ama onu duymuyordum. Beni öpünce onun söylediği her şeye boyun eğeceğimi mi düşünmüştü? Onun bu kadar eril bir düşünceye sahip olduğunu bilmemek kendimi garip hissetmeme neden olmuştu. Onun hakkında kim bilir bilmediğim daha ne kadar çok şey vardı? En iyisi tanışmadan önce olduğu gibi herkesin kendi işine bakmasıydı, bunlar hiç yaşanmamış gibi...
...
İki gündür Anıl'ı takip etmeme rağmen evi dışında hiç bir şey öğrenememiştim. Belki de babası gibi biri değildi. Belki babasıyla alakası olmayan birinin peşinde boşu boşuna dolanıyordum. Direkt gidip Engin'in kafasına sıkıp bütün kovalamacadan kurtulmayı deli gibi istiyordum ama o zaman bana kim inanırdı ki? Hiç bir şeyi kanıtlayamazdım. Kahvemden bir yudum alıp, vücudumu esnettim. Yaklaşık iki saattir arabada oturmuş evden çıkmasını bekliyordum. Tek başına olmak bu zamanı iyice sıkıcı kılıyordu. Fırat'ı o geceden sonra bir daha görmemiştim, belki de böyle olması en iyisiydi.
Evden çıkan arabayı görmemle kendimi birden saklamaya çalışarak kendimi arkaya atıp, aşağı doğru kaydım. Tabi bunu yaparken kahvenin elimde olduğunu unutmasam daha iyi olabilirdi. "Lanet olsun."
Fazla sıcak olmayan kahvenin üzerime dökülmesini göz ardı etmeye çalışarak göz ucuyla çıkan arabada kimlerin olduğunu görmeye çalıştım. İki saattir burada olmama rağmen bu arabanın girdiğini görmemiştim. Dün gecede başka kimseyi görmediğime göre büyük ihtimalle sabahtan beri burada olan birisiydi. Arabanın sürücü koltuğunda ki kişiyi görmemle kendimi tekrar ölüm gecemi anımsarken buldum. Bu o adamlardan biriydi, katilimin adamlarıydı. Yaşadığım şoka rağmen kendimi hızlıca toparlayıp, araba daha fazla yaklaşmadan kendimi tamamen sakladım. Arabanın plakasını defterime not edip, derin bir nefes aldım. Aferin Ceylin, doğru yoldasın.
...
Çok geçmeden Anıl'da evden çıkıp, kulübe gitmişti. Arabadan inerken üzerime ceketimi giydim. Biraz dışarıda oyalanıp, içeri girdim. Kendimi kaybolmuş hissediyordum. Eğer ben o gece ölmüş olsaydım, insanlar hiç bir şey olmamış gibi hayatlarına devam edeceklerdi.
İçeriye girdiğimde Anıl'ın ortalarda görünmemesini fırsat bilerek direkt bara yöneldim. Şuan tek ihtiyacım kahveden daha sert bir şeyler içmekti. Bir gece için takibi bırakıp, hala yaşıyor olmamı kutlayabilirim diye düşündüm. Barmenin uzattığı içkileri hiç düşünmeden içecek kadar sinirlenmiştim. Basan ateşten ceketimi çıkarıp yanımdaki tabureye koydum. Herkese, her şeye anlamsız bir nefret duyuyordum. Benim ölmüş olmam gerekiyordu.
"Güzel gömlek." Kafamı gömmüş olduğum avuçlarımdan kaldırıp, karşımda oturan kişiye baktım. Kendime koyduğum önemli bir kuralı unutmuştum: Düşmanının olduğu bir mekanda sarhoş olma! Şimdi bunun cezası olarak Anıl Aydan karşımda duruyordu. Onu babasının yaptıkları yüzünden bir güzel dövmek istiyordum. Biraz daha sarhoş olsam, yapadabilirdim.
En azından sarhoşken kavgacıdan çok eğlenceli bir insan oluyordum. Tek bir sorun vardı, çok yanlış bir yerde eğlenceli olmuştum. Hala cevap vermeden salakça sırıtarak düşmanımın oğluna baktığımı fark ettim. Birde bu yetmezmiş gibi hıçkırmaya başladım. Ne kadar konuşmasamda bu durum onu eğlendirmişe benziyordu. Sonunda beynim kurguladığı cevabı verme zahmetinde bulundu ve ben sonunda bir cevap verebildim. "Kendi tasarımım. Nasıl ama? İstersen sana da bir tane yapabilirim. Bir kahve ve gömlek. Çok basit ama önemli olan dökme açısı..." Saçmalamaya başladığımı fark ettiğimde dilimi ısırarak kendimi susturdum. Anıl çok eğleniyordu, bundan emindim. Sonuçta kaç gündür takip ediyoruz adamı, olsun o kadar.
"Sana çok yakışmış. Benim üzerimde o kadar iyi durur mu bilemedim." Eğer onun kim olduğunu bilmiyor olsam, onunla kesinlikle arkadaş olurdum, belki de daha fazlası. Gözümün önüne gelen düşünceleri kovmak için elimi yüzümün önünde sallayarak düşüncelerimi yok etmeye çalıştım. Çok zekice bir hareket! Bileklerimden yakalayan Anıl, gülerek bakıyordu. "Ne yapmaya çalışıyorsun acaba?" Bir an için planımı kastettiğini sansamda beynim hızlıca kendini toparladı, kısmen.
"Saçma düşünceleri kovuyorum." Sözlerim üzerine büyük bir kahkaha patlatmıştı. Ne kadar sarhoşta olsam barmen ve çevredeki bir kaç kişinin bize bakmasına neden olmuştu. "Niye bu kadar çok içtin, anlat bakalım? Burada senin kadar sarhoşuna her gün rastlanmıyor." Söylediğinde haklıydı, kaç gündür ayık bir şekilde burayı inceliyordum ve aşırı sarhoş kimseyi görmemiştim. Bunu düşünmeyi ayık bir şekilde yapmam gerektiğini düşünerek kendimi şuan kendimi ele vermemeye odaklamam gerektiğini fark ettim.
"Beni öldürdüler." Ağzımdan çıkan kelimelere inanamadım. Kesinlikle tek yapmam gereken ana odaklanıp, kendimi kurtarmaktı. Meraklı bir şekilde içkisini yudumlarken beni dinliyordu. Büyük ihtimalle saçmalayan bir sarhoş olduğumu düşünüyordu. Önümdeki içkiyi fark edip büyük bir yudum aldım. Aferin bana, ne de güzel kurtarıyorum kendimi. "Sonra ne oldu?"
"Bilmiyorum." Büyük bir yudum daha. Bir tane daha... Sevdiğim bir şarkının çalmasıyla taburede oturarak saçma sapan dans etmeye başladım... Daha sonra barın üzerine çıktım... Gecenin geri kalanı parçalar halinde gözümde canlanıyordu. Sahil... Kumlar... Ay ışığı... Kusmam... O sırada saçlarımı toplayan hayal meyal hatırladığım bir el... Motor sesi... Merdivenler... Yumuşacık bir yastık... Rüya görmediğim adeta ölü gibi uyuduğum bir gece...
...
Gözlerimi açtığımda burnuma gelen içkiyle karışmış kusmuk kokusu yüzümü buruşturmama sebep oldu. Kendimi zorlayarak yatakta doğruldum. Basım dönsede kendimi toparlamaya çalıştım. Buraya nasıl geldiğimi hatırlamaya çalışsamda hafızam hiç yardımcı olmuyordu. Baş ağrımdan gözlerimi açamıyordum.
Odanın kapısının açılmasıyla gözlerimi açıverdim. Gelen her kimse gayet rahat hareket ettiği hissediliyordu. Otel kartını takıp, görebileceğim bir alana doğru yürümesini beklerken olabildiğince sessiz bir şekilde şifonyerden silahımı alıp, emniyetini açtım. Karşıma çıkan Fırat yüzüne doğrultulmuş namluyu görünce çok şaşırmışa benziyordu. "Sana da günaydın."
"Ne işin var burada?"
"Önce silahı indirsen." Silahın emniyetini kapatıp şifonyere koydum. "Dün gecenin aksine kendini koruyabilecek kadar bilinçli olmana sevindim."
Neden kafamı çevirdiğim her yerde karşıma çıkıyordu. İlk önce kendini unutturuyor sonra hiç olmadık yerlerden çıkıveriyordu. "Neden buradasın Fırat?" Sesim beklediğimden kırgın çıkmıştı. Onun hakkında çoğu şeyi bilmememe rağmen neden her hareketi bu kadar tanıdık geliyordu.
"Hatırlamıyor musun gerçekten?" Bu durum hoşuna gitmişe benziyordu. Sandalyeyi çekip karşıma oturdu. " O kadar içtikten sonra normal gerçi ama kırıldım doğrusu sevgilim."
"Dalga geçmeyi bırakta ne olduğunu anlat. Başım çatlıyor zaten. Ne kadar sarhoş olursam olayım, dünyada kalan son erkekte olsan seninle sevgili olmam, kendimi tanıyorum."
"Dün gece öyle demiyordun ama." Bu sözler üzerine beynimi inanılmaz derecede zorlasamda bir şey bulamamıştım. "Dalga geçmeye devam edeceksen gider misin? Gerçekten hiç çekilmiyorsun." Onun gibi birisini sevemezdim, üstelik başımda bir sürü iş varken dikkatimin dağılmasına izin vermezdim. Üstelik bir kaç gece önce bana emirler verdiğinide unutmamak gerekirdi.
Boğazını temizleyerek ciddi bir yüz ifadesi takındı. "Başına bir iş açmaman için seni takip ettiriyordum." Ve ben bunu hiç fark etmemiştim. Beni takip eden kişi Fırat yerine başkasıda olabilirdi. "Durumunun iç açıcı olmadığını öğrendiğimde yanına gelmem gerektiğini anladım." Yüzü daha da gerilmişti. "Geldiğimde Engin'in oğluyla gayet eğleniyor gibiydin. Anıl'la dans edip, bağırarak şarkı söylüyordun. Sonra seni almak için yanına geldim, sende benimle kavga etmeye başladın. Bende sevgili olduğumuzu, biraz tartışığımızı söylemek zorunda kaldım. Anıl araya girince olay biraz büyüdü. Sonra seni sahile götürdüm kendine gelmen için. Sonrada odana getirdim. Kendine bir şey yapma diye ayılana kadar bekledim. Şimdi kendinde olduğuna göre seninde istediğin gibi ben gidebilirim." Hatırladığım küçük parçalar bu hikayeyle bir araya gelsede hala sorularım vardı.
"Neden kendime zarar vereceğimi düşündün ki?"
"Dün gece yaşamaman gerektiğini söyleyip, denize girdin. İlk başta şaka yaptığını düşündüm ama orada olup seni durdurmasam büyük ihtimalle yapardın." Dün geceki ruh halimi hayal meyal hatırlasamda bunu yapabileceğimi biliyordum. Ellerimi sıkıca tutup, gözlerimin içine baktı. Daha önce hiç görmediğim bir hüzün vardı gözlerinde. "Lütfen, bir kez olsun beni dinle. Bu insanlardan uzak dur. Seni de kaybedemem."
Bir şeyler söylemek istesemde ne diyeceğimi bilemeyerek kalakaldım. O kadar üzgün bakıyordu ki, hatta belki de yalvarır gibi. Onu böyle görmek istemiyordum ama istediği şeyi yapamazdım. Hem başka kimi kaybetmişti ki? "Yapamam. Bu işin peşini bırakırsam dün gece yapmaya kalktığım şeyi başarana kadar tekrar denerim. Bu kadar suçluyken yaşamamın tek sebebi o adamdan alabileceğim intikam." Beni yolumdan döndürmeyeğini biliyordu. Gözlerindeki korkunun farkındaydım.
Tam bir şey söyleyeceği sırada telefonu çaldı. Camın önüne geçerek hararetli ama kısık bir şekilde telefonda konuşmaya başladı. Yaptığım şey her ne kadar yanlışta olsa onu dinlemeye başladım. "Neden bu saatte yapıyorlar? O da orada olacak değil mi, eminsin? Bu işte bir gariplik var. Sen herkese haber ver, hemen geliyorum." Telefonu kapatıp, bana döndü. Sanki hiç bir şey duymamış gibi öylece duruyordum. Birden yüzüne renk geldiğini fark ettim. Her nereye gidiyorsa önemli bir şey olduğu kesindi.
"Benim gitmem lazım, sonra görüşürüz." Hızlı bir şekilde ceketini giyip, odadan çıkmak için kapıya yöneldi. Bir şey unutmuş gibi arkasını dönüp, aceleyle konuştu. "Sen sakın odadan çıkma. Benim için en azından bunu yapabilirsin diye düşünüyorum." Cevap vermemi beklemeden dışarıya çıktı. Ne saklıyorsun, Fırat. Birkaç saniye düşünüp, hızlıca kararı verdim. Ayakkabılarımı giyip, silahımı sırt çantama attım. Üzerimde dün gece yarı ayık şekilde giydiğimi hatırladığım eşofmanlarla dışarıya çıktım. En azından kendim giyindiğimi hatırlayabiliyordum. Fırat'ı gözden kaçırmazdım. Otelden çıktığımda Fırat arabasına binmişti. Hareket etmesiyle hızlıca koşup, daha yeni inen yolcuyu biraz iterek taksiye atladım.
"Öndeki siyah arabayı takip eder misin?" Şoför şaşkın bir şekilde bana bakıp, durumu değerlendiriyordu. Buna vaktim yoktu. "Arabadaki sevgilim. Kavga ettik, kendine bir şey yapmasından korkuyorum. Lütfen gözden kaçırmayalım." Korkmuş ve ağlamaklı görünmeye çalışarak şoförü ikna ettim ve yola koyulduk. Hep sen beni takip edecek değilsin ya Fırat bey. Bu kadar gizem yeter, ne işler karıştırıyorsun öğrenme zamanı geldi.
"Kornaya basıp, sağa çekmesini isteyeyim abla?" Bu soru karşısında ne diyeceğimi bir an için bilemedim. Adam benim için üzülmüşe benziyordu, insanlara bu şekilde yalan söylemek kötü hissetmeme neden oluyordu. "Hayır, şuan hala sinirlidir. Gideceği yere kadar biraz sakinleşir en azından." Beni başıyla onaylayarak arabanın peşinden gitmeye devam etti. Limana girdiğinde taksiyle daha fazla ileri gitmemeye karar verip, ücreti ödeyip taksiden indim.
...
Burası tahmin ettiğimden daha büyüktü.Fırat'ın gittiği tarafa doğru hızlı adımlarla yürüdüm. Konteynerler nerede olduğunu görmemi engelliyordu. Konteynerlerin arasından geçerek onu arıyordum. Dar bir aradan geçtikten sonra karşılıklı duran iki grup fark ettim. Gruplardan birinde Anıl'ın olduğunu görmemle geriye doğru çekilerek saklanmaya çalıştım. Her ihtimale çantamdan silahı çıkardım. İki elimle hayatım ona bağlıymış gibi sıkıca sarıldım. Anıl'ın burada ne işi vardı ve Fırat neredeydi? Sakinleşip, aralarında geçen konuşmayı dinlemeye başladım. "Bu benim problemim değil." İlk duyduğum ses Anıl'dı.
"Benim problemim sensin ama. Bu teslimatı senin yapacağın söylendi, eksik gelen mal da senin problemin bu yüzden." Anıl'ın durumdan memnun olmadığı belliydi. Kafamı uzatarak neler olduğuna baktım. Büyük babasının adamlarından birisi olan adam omzuna dokunarak, kulağına bir şeyler fısıldadı. Anıl cevap olarak onu başıyla onayladı. Karşısında ki adama tehditkar bir şekilde "Siz nasıl isterseniz." diyerek adamların arkasından geçerek oradan ayrıldı.
Az önce Anıl'ın kulağına bir şeyler söyleyen adam konuşmaya başladı. "Madem öyle anlayacağınız dilden konuşalım. Maalesef çok önemli bir müşteri değilsiniz." Adam bu sözlerinin üzerine belindeki silahı çıkarmıştı, onun ardından geriye kalan herkeste silahını eline almıştı. Karşısında ki adam gayet sakin görünüyordu.
"Küçük patronun korktu mu yoksa? Gövde gösterisi yapmak sana kaldı desene." Adam bunun üzerine silahını karşıdaki adama yöneltti. "Bu bir gösteri değil." Adamın cevap vermesine vermesine izin vermeden açtı. İki grupta siper almak için bir yer bulup çatışmaya başlamıştı. Vurulan adam her şeyden habersiz yerde yatıyordu. Ne olduğunu anlamadan öne doğru bir kaç adım atarak açıklığa çıktığımı fark ettim. Şok içinde gözümün önünden geçen mermilere yere düşen insanlara bakıyordum. Kesinlikle odada kalmalıydım.
Aniden geriye çekilmemle elimdeki silahı yere düşürdüm. Hala şok içinde açıklıktan gelen ışığa bakıyordum. Beynim gördüğü şeyleri kabul etmeyi reddediyordu. Titrediğimi bile fark edemeyecek kadar birkaç metre ötede yaşanan vahşete odaklanmıştım.
"Ceylin, kendine gel. İyi misin, bir şeyin var mı?" Sesler başka bir dünyadan geliyor gibiydi. Bütün ilgim tek bir yere odaklanmıştı. "Lanet olsun, neden bir kere olsun sözümü dinlemiyorsun?" Fırat bir kaç saniyeliğine durakladı, parmaklarının vücuduma dokunduğunu hissedebiliyordum. Korkuyla konuştu. "Ceylin, vurulmuşsun. Beni duyuyor musun? Kendini bırakma sakın." Sesler gitgide uzaklaşıyordu. Yerden yükseldiğimi hissettim. Kendimi garip bir şekilde yorgun hissettim, gözlerim açık tutamayacağımı bildiğimden uykuya teslim oldum. "Ceylin beni bırakma. Sana ihtiyacım var."