
Gecenin o kan kusan, sessiz kıyameti yerini sabahın ikiyüzlü aydınlığına bırakmıştı. İstanbul, geceki günahlarını saklamak ister gibi erkenden uyanmış; korna sesleri ve simitçi bağırışlarıyla o lal çocuk maskesini yüzüne geçirmişti.
Güneşin perdeden sızıp gözüme vuran çiğ ışığı ve alarmın o ritmik sesiyle gözlerimi açtım. Üstümdeki yorganı kenara itip yatakta dikeldim, ayaklarım çıplak zemini döven terlikleri buldu. Yüzüme düşen darmadağın saçlarımı geriye itmek için elimi kaldırdığımda, burnuma o tanıdık, paslı metalik koku doldu. İstemsizce dilimin ucundan hırçın bir küfür döküldü: "Siktir..." Dün gece o kadar temizlememe, ateşte yıkanmama rağmen o adamın —ki ona adam demek için sekiz milyar şahit gerekirdi— leş kokusu ellerimden çıkmamıştı.
Bıkkınlıkla çenemi sıkarak saate baktım; dersimin başlamasına tam 1 saat, 30 dakika ve 22 salise vardı. Zamanı böyle milimetrik hesaplamak benim için bir zorunluluktu. Sabahın köründe genzimi yakan bu metalik kokuyla daha fazla yaşayamazdım, lavaboya geçtim. Musluğu açıp suyun o ritmik sesini zihnimin perdelerini temizlemek ister gibi birkaç dakika dinledim. Ardından, bir kimyacının kendi laboratuvarındaki en ilkel ama en etkili silahına, karbonat yöntemine başvurdum.
Önce avucuma bir yemek kaşığı kadar beyaz toz döktüm. Üzerine sadece birkaç damla soğuk su ekleyerek parmaklarımla karıştırıp koyu, pürüzsüz bir macun kıvamına getirdim. Elde ettiğim bu macunu, tıpkı bir günahı derimden sökmek ister gibi avuç içlerime, parmak aralarıma ve tırnak diplerime hırsla sürttüm. Bir iki dakika boyunca derimi acıtacak kadar sertçe ovaladım; karbonat o parazitin tenime bıraktığı son hatırayı emip yok ederken cildimi de kurutuyordu. Son olarak ellerimi bol soğuk suyla durulayıp kuruladım. Normalde bu kuruluk hissine karşı krem kullanılması gerekirdi ama ben o yapay, yapışkan hissiyatı sevmediğim için evde merhem dışında hiçbir kimyasal nemlendirici bulundurmazdım.
Ellerimi temize çıkardıktan sonra, kokunun sadece tenime değil, sanki tüm bedenimin gözeneklerine sızdığını fark ettim. Doğru ya, dün o paraziti parçalarken kanı üzerime de sıçramıştı. Dolaptan temiz bir beyaz gömlek, klasik bir pantolon ve duş malzemelerimi alarak banyoya geçtim. Duştan çıktığımda saat neredeyse tamamen kurulmuş bir saat gibi işliyordu; banyoda tam 39 dakika 15 saniye kalmıştım.
Şimdi diyeceksiniz ki, "Giray, senin tahmini hesaplaman bile bu kadar net mi?" Evet. Fazlasıyla dikkatli, takıntılı ve dakik biriyim. Çocukluğumun o sert, kurallarla örülü soğuk duvarlarından bana kalan tek miras bu kronometrik zihindi. Son olarak dalgalı saçlarımı geriye doğru taradım; dikdörtgen formlu deri çantama çocukların notlarını ve sınav kağıtlarını yerleştirip evden çıktım.
Binadan aşağı indiğimde sokak beni kendi curcunasıyla karşıladı. Simitçinin genizden gelen o "Simit!" nidası, az ötede oynarken birbirine mızmızlanan küçük çocukların sesleri kulaklarına doldu. Yüzümde, az önceki o karanlık heriften eser bırakmayan, son derece masum bir gülümseme belirdi. Bir katil, bir cani ya da bir vahşi olabilirdim; ama hayatın bu küçücük, temiz anlarından en değerli mutlulukları yakalamayı hâlâ biliyordum. Bunu bana hayatımın en değerli, en saf kadını öğretmişti: Annem.
Bu düşüncelerin sıcaklığıyla ana yola doğru yürüdüm. Parmak uçlarım hâlâ hafifçe sızlarken, yoldan geçen sarı bir taksiye elimi sallayıp durdurdum. Taksiye daha binmeden, direksiyondaki yaşlı adamın sesini duydum: "Nereye gideceğiz, oğlum?" Araca binip arka koltuktaki yerimi alırken, sesimdeki o pürüzsüz nezaket maskesini takarak, "Beşiktaş’a bey amcacığım," dedim. Adam başıyla sessizce onayladı, vitesi büyütürken radyonun düğmesine uzandı. Eski hoparlörlerden dökülen ses, Sezen Aksu’nun "Ey Aşk" isimli şaheseriydi.
Şarkı akıyor, içimdeki o karanlık denizin dalgalarını sakinleştiriyordu. Ne zaman ki o nakarat kulaklarımdan içeri sızdı, işte o an kalbimin bir köşesi sızladı:
"Ey aşk
Derin bir suya dalar gibi
Evin yolunu arar gibi
Annem saçlarımı tarar gibi
Daima sana sığınırım..."
Annem... Bu kelime zihnimde çaktığı an, taksiyi durdurup aşağı inmek istedim. Kısa mesafe olmasına rağmen yol boyunca bana saygısızlık etmediği, beni içimdeki o çocukluk anılarıyla baş başa bıraktığı için amcaya taksimetrede yazanın çok üzerinde bir miktar uzattım. Çantamı alıp indim. Çalıştığım lisenin o büyük kapısının önüne geldiğimde, açık kapıdan içeri süzüldüm.
İlk dersim kendi sınıfım olan 12-C’yeydi. Koridorun solundaki ikinci oda... Her zamanki hazin, yavaş adımlarımla sınıfa doğru ilerledim. Kapıyı usulca açıp içeri girdim. Benim girmemle birlikte, sınıftaki o tanıdık gürültü bıçak gibi kesildi ve çocuklar saygıyla ayağa kalkıp, "Günaydın hocam," diyerek beni selamladı.
"Günaydın çocuklar," dedim ve ciğerlerime o tebeşir kokan havayı çekerken derin bir nefes aldım. "Açın kitapları. Bugün konumuz: Asitler ve Organik Maddelerin Çözünmesi."
Masanın üzerindeki siyah tahta kalemini alıp konuyu tahtaya yazmaya başlamıştım ki, kapı iki kez tıklandı. Gür ama bir o kadar sakin bir sesle, "Gir," dedim. Kapı açıldı ve içeri giren bedeni gördüğümde zaman bir anlığına durdu.
Üsteğmen Tufan’ın kızı Alara...
Daha önce de söylediğim gibi; kendi halinde, terbiyeli, başarılı ve normalde sınıfa enerji saçan bir kızdı. Daha doğrusu, düne kadar öyleydi. Şu an karşımda duran kız, ömrünün ilkbaharında bir çiçek gibi solmuştu. Gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüş, gömleğinin kollarını sanki dün geceki o pisliğin morartılarını saklamak ister gibi avuç içlerine kadar çekmişti. Onu baştan aşağı süzerken, içimde bir yerlerde o vahşi hayvanın yeniden hırıldadığını hissettim. İstemsizce içim acıdı; bir öğretmen olarak öğrencimi, bir insan olarak o masumiyeti bu halde görmek berbat bir histi. Düşüncelerimi toparlayıp sesime o mesafeli tonu verdim: "Geç yerine."
Sadece bunu diyebildim. Alara ürkek, temkinli adımlarla yürürken her zamanki tekli sırasına değil, kızlardan birinin yanına, sığınacak bir liman arar gibi geçti.
Bakışlarımı ondan çekip sınıfa döndüm. Kürsünün arkasına geçtim, kalemi parmaklarımın arasında çevirirken gözlerim sınıfın arka sıralarında duran Merve’ye takıldı. Merve... Dün gece kafasında şişe kırdığım, asit küvetinde eritip kalıntılarını Boğaz'ın derinliklerine savurduğum o midesiz parazitin öz kızı. Gözleri telefonundaydı, dudaklarını kemiriyor, sürekli yanındaki arkadaşının kulağına bir şeyler fısıldıyordu.
Ders defterini imzalamak için masaya eğildim. Kalemi bastırırken, arka sıradan Merve’nin arkadaşına söylediği o titrek sözler sınıfın sessizliğinde kulağıma çalındı: "Annem sabah karakola gitti... Babam dün geceden beri eve gelmemiş. Telefonu da kapalı. Başına bir şey gelmesinden çok korkuyorum."
Merve’nin bu sözleri söylediği an, ön sırada oturan Alara’nın omuzları aniden kasıldı. Parmak uçlarının sırayı nasıl hırsla sıktığını, nefesinin nasıl kesildiğini kürsüden görebiliyordum. Alara, dün gece kendisine saldıran o iğrenç adamın, sıra arkadaşının babası olduğunu biliyor muaydı? Muhtemelen hayır... Ama "dün gece" ve "kayıp" kelimeleri, onun zihnindeki o taze travma çatlaklarını bir deprem gibi sarsmıştı.
Defteri imzalayıp kapağını sertçe kapattım. Çıkan o tok ses sınıftaki fısıldaşmaları bıçak gibi kesti. Ayağa kalktım, ellerimi önlüğümün ceplerine koyup tahtanın önüne geçtim. Yüzümde, sadece benim bildiğim o hırçın, canice gülümseme belirdi. Adaletin bu ikiyüzlü tiyatrosu karşısında içimdeki canavar keyifle geriniyordu. Dün gece dünyadan sildiğim o mikroorganizmanın bedeli, şimdi o parazitin masum kızının gözyaşlarıyla ödeniyordu.
Merve’ye baktım içimden. "Baban gelmeyecek küçük kız," diye geçirdim. "O artık bu şehrin dalgalarına karışmış kimliksiz bir toz yığını."
Bakışlarımı tekrar sınıfa çevirdim ve elime hidroklorik asit formüllerinin yazılı olduğu kitabı aldım. Sesimi sabitleyerek derse döndüm:
"Evet çocuklar, asitlerin organik maddeler üzerindeki etkisinden bahsediyorduk. Unutmayın, güçlü bir asit, dokunduğu et ve kemik yapısını saniyeler içinde hücresine kadar çözer. Öyle bir çözünmedir ki bu, geriye ne bir DNA molekülü kalır, ne de o maddeden bir eser... Maddenin dünyadaki varlığı, hiç var olmamış gibi silinir."
Ben konuyu anlatırken, Alara başını sıraya gömmüş sessizce titriyor; Merve ise arkada hiç gelmeyecek olan babasından bir mesaj bekliyordu. Ve ben, her iki hayatın da kaderini dün gece elleriyle değiştirmiş olan o katil, tahtaya beyaz bir tebeşirle kusursuz formüller çiziyordum.
Tahtaya vuran her tebeşir darbesi, sınıftaki o ağır dilsizliği daha da derinleştiriyordu. Tık, tık, tık... Zaman, parmaklarımın ucunda beyaz formüllere dönüşürken, göz ucuyla arkadaki o iki hayatı tartmaya devam ediyordum.
"Asit," dedim, sesimdeki o mekanik ve buz gibi tonu koruyarak. "Kendisine ait olmayan bir yabancıyı kabul etmez. Temas ettiği an reaksiyon başlar ve o organik yapı, kendi acısı içinde eriyerek yok olur. Tıpkı bu şehrin sokaklarındaki bazı lekeler gibi... Doğru kimyasal, her şeyi aslına, yani hiçbir şeye döndürür."
Sınıf, anlattığım şeyin soğukluğundan mı yoksa tahtaya çizdiğim denklemlerin karmaşasından mı bilinmez, derin bir nefes darlığı yaşıyor gibiydi. Merve, elimin altındaki tebeşirin çıkardığı her seste babasının telefonunun çalmasını umar gibi dik dik sırasına bakıyordu. Oysa onun beklediği o sinyal, dün gece Boğaz'ın hırçın sularında çoktan boğulmuştu.
Ön sırada, gömleğinin kollarını etine gömercesine çeken Alara ise yavaşça başını kaldırdı. Göz göze geldik. O ürkek, darmadağın bakışlarında dün gecenin o karanlık parkından kalan korkunun kırıntıları vardı. Ama tuhaf bir şey oldu; sesimdeki o mesafeli ama gür tonu, dün geceki o karanlık sokağın ortasında duyduğu o hırçın canavarın sesiyle bir anlığına eşleştirir gibi gözlerini kıstı. Bir şüphe, bir saniyeliğine o kan çanağı gözlerinde şimşek gibi çaktı. İnsan hafızası garipti; travma anında duyulan tek bir frekans, gündüzün en aydınlık sınıfında bile sahibini ele verebilirdi.
İçimdeki canavar, onun bu tereddütlü bakışından kaçmak yerine, daha da dikleşti. Tebeşiri masaya bıraktım. Çıkan o sert sesle Alara irkilerek bakışlarını kaçırdı ve tekrar sırasına gömüldü. Şüphe, şimdilik korkunun gölgesinde ezilmişti.
Tam o sırada, dersin bitimine tam 4 dakika 12 saniye kala, koridordan sert ve otoriter adımların sesi duyuldu. Sınıf kapısı iki kez net ve güçlü bir şekilde vuruldu.
"Gir," dedim.
Kapı açıldığında içeri giren müdür yardımcısı değil, bizzat Üsteğmen Tufan Bey’di. Üzerindeki o nizami, vakur askeri duruşuyla sınıfa adım attığında, gözlerindeki o gizlemeye çalıştığı endişeyi ve dün gecenin getirdiği o derin uykusuzluğu hemen fark ettim. Bir babanın kızını koruyamamış olmaktan doğan o ezik ama hırçın gururu omuzlarındaydı. Gözleri sınıfta hızla gezindi, Alara’yı buldu ve ardından bana döndü.
"Giray öğretmenim, bölüyorum kusura bakmayın," dedi, sesindeki o komuta eden tonu yumuşatmaya çalışarak. "Alara’yı almam gerekiyor. Evde acil bir durum var."
Sınıftaki çocuklar meraklı gözlerle Üsteğmen'e bakarken, Alara sanki bu anı bekliyormuş gibi hemen çantasını omzuna taktı. Rengi tamamen uçmuştu. Başını öne eğerek, sınıftaki hiç kimseyle, özellikle de arkasında oturan Merve’yle göz göze gelmemeye çalışarak hızla kapıya doğru yürüdü. Merve ise hâlâ sırasına gömülmüş, babasının telefonunun neden kapalı olduğunu düşünerek kendi sessiz kıyametini yaşıyordu. Katil, kurbanın kızı ve kurtarılan kız... Üçümüzün kader çemberi, bu sınıfta sessizce dönmüştü.
Tufan Bey, Alara’nın omzunu hafifçe tutarak kapıdan çıkmadan hemen önce durdu, bana döndü ve gözlerimin içine baktı. "İyi dersler hocam," dedi. O an, dün gece onun evladını bir mikroorganizmadan kurtaran adamın tam karşısında durduğunu bilmeden, bana hafifçe başını salladı.
Defteri yavaşça kapattım, üzerimdeki beyaz önlüğü düzelttim ve ona aynı soğukkanlılıkla karşılık verdim: "Teşekkürler Tufan Bey, geçmiş olsun."
Onlar koridorun derinliklerinde gözden kaybolurken, ders zili çaldı. Sınıf bir anda gürültüye boğulurken ben elimdeki tahta kalemini masaya bıraktım. Tufan Bey’in gözlerindeki o sert koruma içgüdüsü, Alara’nın zihnindeki o şüphe kırıntısı ve Merve’nin babasını bekleyen o çaresiz bakışları... İstanbul’un gündüzü, gecesinden çok daha tekinsiz bir oyuna ev sahipliği yapmaya çoktan başlamıştı...
