Ben sıradan birisiyim.
Kesinlikle sıradan birisiyim. Bunu asla inkâr etmedim. Herkes gibi yaşar giderim. Herkes gibi başarıyı elde etmek için yarışır, sınavlara girer, gecenin bir körüne kadar ders çalışırım. Herkes gibi yemek yiyip onun artıklarını klozete boşaltırım. Evden okula, okuldan eve gibi son derece sıkıcı ama düzenli bir hayat sürerim. Diyorum ya ben son derece normal bir insanım.
Hayatımın çoğunu da sıradan olarak geçirdim. Hoş hala da bu sıradanlığımdan bir şey kaybetmedim. Neyse işte. Büyük bir arkadaş grubum yoktu. Hatta neredeyse hiç arkadaşım yoktu. Bunu sıkıntı etmedim. Etmiyordum da. Ne de olsa üniversite sınavlarında arkadaşa sahip olmak fazlasıyla tehlikeli bir durumdu. Ve ben hedefim için yaşıyordum o sıralar; tıp.
Eh, kazandın mı, diye sorarsanız -ki sormuyorsunuz, biliyorum. Kazanamadım. Ailem, tek bir kez hak tanımıştı ve babamın isteği üzerine bilgisayar mühendisliğine girmiştim. Hoş bundan gocunmuyordum da. Sıkıcı bir iş değildi. Şu sıkıcı olan hayatımda en çok zevk aldığım zamanları üniversite birdeyken yaşamıştım. Bilgisayar başında oturmak bana çok kolay gelmişti. Eh, sadece bilgisayar başında oturduğum için fazlaca kilo almıştım. Annem bundan yakındığı için beni ağır bir diyete sokarak para vermemeye başlamıştı bana.
Okuldan eve kadar yürüyerek dönüyordum ki bu benim hantal bedenimle bir buçuk saat yürümek oluyordu. Sabahları derse yetişebilmek için de yürüyordum desem acayip yalan söylemiş olurum size. Babam, bana kıyamayıp -daha doğrusu sabah köpeklerin fazla olduğu bir sokağa girip fobi krizi geçirdikten sonra- her sabah beni okula bırakıyordu ama yine de o da annem gibi para vermiyordu. Tüm günümü tek bir elma ile geçiriyordum.
Üniversite birinci sınıfta aldığım tüm kiloları, üniversite ikinci sınıfın sonlarına doğru verdiğimde artık annemi anlıyordum. Ve daha iyisi artık evden okula yürümem yarım saatten bile daha hızlıydı. Ve artık param vardı. Düzenli bir yemek hayatı sürsem arada işin dozunu kaçırmıyor değildim. Yine hepsini bir şekilde yakıyordum.
Üniversite üçüncü sınıfın başlamasına iki buçuk ay kala daimi müşterisi haline geldiğim M's'te çalışan Do Kyungsoo ve onun deli dolu, her şey "Aa, nedeeen?" diye bağırarak isyan eden arkadaşı Kim Jongdae ile yakınlaşmaya başladım. Hatta bir ara birlikte dışarıya bile çıktık. Sonradan öğrendim ki bu ikisi çatlak ile oldukça ortak noktam vardı. Hatta beraber The Spiderman: Homecoming'e defalarca kez gitmiştik. Evet, evet. Defalarca kez. Çünkü Do Kyungsoo, tam bir Spiderman aşığıydı.
Günler birbirini kovalarken onlar hakkında daha çok şey öğrendim. Onlar da benim hakkımda. Ve sonra fark ettim ki evde kardeşimi kızdırmak için yaptığım tüm o şaklabanlıklar onları güldürüyordu. Bunlar sayesinde git gide yakınlaştık. Kyungsoo, göründüğünden daha sevimli ve samimi birisiydi. Jongdae ise... Eh, kibardı ama hala daha trollerin kralıydı.
Üçüncü sınıfın ilk dönemi başladığı sıralar, bizim ufak kentimize "o" geldi. Evet, "o". Adı anmak isteyeceğim bir şahsiyet değildi kendisi demek isterdim ama o benim ilk aşkımdı. Hayır, hayır... Lisedeki ilk aşkımdı. Ben de insanım, hatırlatırım. Neyse.
Üniversite okumak için yurtdışına gitmişti ama daha fazla dayanamayıp buraya geri dönmüş, o sene. Onu gördüğümde eski duygularım falan canlanmadı maalesef. Basit bir aşktı ya da hoşlantı demek daha doğru olur. Aşk nedir bilmeyen birisiydim, ne de olsa.
Bizimkilerin, çok yakın bir arkadaşı olduğunu öğrenmiştim. Tamam, o kadar yakın değil ama arada bizimle oturuyordu. Siz bilir misiniz Oh Sehun ile aynı masada oturmak nasıl bir etki bırakıyor insanlarda? Bilmezsiniz, bilemezsiniz. Şöyle diyeyim; herhangi bir yere düşen atom bombasıyla hemen hemen aynı etkiyi bırakıyordu insanlarda. Kaçacak ne yerleri ne de zamanları vardı, Oh Sehun'un aurasından. Tıpkı biz insanların, bir atom bombasından kaçacak zamanımızın olmaması gibi. Bu benzetme biraz fazla olabilirdi, belki ama başka nasıl tanımlasam bilemedim, şu an.
Tüm gözler bizim üzerimizdeydi. Herkes başka işleri yokmuş gibi ne zaman Sehun yanımıza otursa bizi izliyor, Sehun'un her hareketini santim santim takip ediyorlardı. Kasabanın en zengin ve en köklü ailelerinden biri oldukları için bu gayet normaldi tabii ki. Yüz kuşağa aşkın buradalardı. İnsan yadırgayamıyordu bile. Ben ise daha da diken üstünde oluyordum. Jongdae bile daha temkinliydi.
Üçüncü sınıfın, sonlarına doğru Sehun'un yanında ek paketmiş gibi Jongin de katılmıştı aramıza. Jongin ise okulun en ateşli bale bölümü öğrencilerindendi. Tam Sehun'a alışıyorduk derken daha da çok göz eklenmişti ve ah, unutmamam gerekir ki Sehun, Jongin'in etrafında daha da bir uysaldı. Bunun nedenini ise size şu anda söylersem olayın ambiyansı kaçar.
Üçüncü sınıfın yazının sonunda Jongdae bizimle daha az vakit geçirmesinin nedeni olan kişiyle, yani sevgilisi Joonmyeon ve onun yanında operatörden gelen hediye artı on GB gibi göze ve yüreğe hoş gelen ateşli kankileri; Minseok ve Lay ile tanıştırmıştı. Hatta Kyungsoo ve ben bu üçlüye aşırı derecede düştüğümüz için Cehennem'in Üçlü Atlısı lakabını takmayı uygun görmüştük.
Biliyorum, biliyorum. Esas oğlanın sevgilisi olacak herifi tanıtmamı istiyorsunuz ama elimden bir şey gelmiyor. Onunla garip bir şekilde tanışmıştık desem yalan olur. Çok sıradan, çok basit bir sebepten dolayı tanışıklığımız vardı. Sadece biz insanların lanet olasıca sosyal hayvanlar olarak nitelendirilmemizden var olan bir ilişkiydi bu. Öyle ahım şahım bir şey değildi yani.
Esas oğlanın sevgilisi, yani Park Chanyeol bizim komşumuzdu. Evet, evet. Annem ve annesi yılların dostuydu ve bizim onunla ilk tanışmamız ben daha ufacık bir çocukken olmuştu. Benden beş yaş büyüktü ve bir zamanlar rol modelimdi. Kendi reklam şirketi vardı ve bizim küçük şehrimizdeki her reklamı ya da reklam panosunu o yaptığı için kesinlikle Sehun'lardan sonra buraların en zengin insanıydı. Bu konuda kesinlikle ona imreniyordum. Zengin olmaya kim imrenmez zaten?
Sandığınız gibi aramız kötü değil. Çünkü kötü olacak ne yakındık ne de öyle bir şey yaşamıştık. İnanın bana şu koskoca hayatımda onunla sadece birkaç kere konuşmuşluğum vardır. Ah, ta ki şeye kadar. Mezun oluncaya kadar.
Bilirsiniz, ailelerimiz kendileri okumamış ya da aynı yollardan geçmemiş gibi mezun olunca anında işe girmemizi bekler ama ben yazılımcı olmaya kafayı taktığım için yüksek lisansımı da araya sıkıştırmaya karar vermiştim ve aileme yan dal olarak grafik tasarım okumama izin vermelerine dair taleplerde bulunmuştum. Oyun yazmak ve o oyunun grafiklerini kendim çizmek istiyordum. Ve bu basit bir teklifti. Ne masraflı birisiydim ne de istediğim şey masraflıydı. İstesem bir bilgisayarı grafik tasarıma uygun şekile getirebilirdi- Ha, ne diyordum? Ah, hatırladım. Ailem bu talebime kızmadı ama beni tüm yaz -hatta tüm lisans dönemim- boyunca Park Chanyeol'ün reklam şirketinde bilgisayar teknik elemanı olarak çalıştırmaya karar verdi. Ki zaten onlar da böyle birilerini aramaktaymışlar.
Her neyse... Dördüncü sınıfın sonunda tüm arkadaşlarım gibi ben de bir işte çalışmaya başladım. Kyungsoo, onunla çalıştığım fast food restoranında baş elamanlardan birisi oldu. Jongdae, Joonmyeon ile beraber deli Kyuyoon'un kuaför salonunda işe girdi. Minseok ve Lay ise Atina kafede garsonluk yapıp kız tavlama derdindeydiler. Sehun ise babasının işinin başına geçmişti. Jongin ise kültür merkezinde bale resitallerine çıkıyor ve aynı zamanda beş yaşındaki kızlara bale dersi veriyordu. Kısacası her şey rayındaydı, anormal bir şekilde hem de. Onların hayatı da benimki gibi sadeydi ve biz bundan mutluyduk.
Her Sehun'un dairesinde buluştuğumuz akşam, o gün başımızdan geçen saçma sapan şeyleri anlatıyorduk mesela. Hoş benim anlatacağım en büyük saçma sapan şey her daim allem edip kallem edip bilgisayarını bozan Park Chanyeol'dü. Bu Sehun'a garip geliyordu çünkü onun anlattığına göre Park Chanyeol buraların en iyi bilgisayar kullanan insanıydı. Tabii ki de ben buna inanmıyordum o zamanlar çünkü herif bir şekilde bilgisayarın orasını burası bozup virüs bulaştırmayı beceriyordu bir şekilde. O olay yaşanıncaya kadar da inanmayacaktım ve inanın bana kendimi o zamandan sonra dünyanın en süzme salak insanı ilan etmiştim. Ve inanın bana "o" malum olayın olması için benim hem grafik tasarım bölümünden mezun olmam hem de yazılım lisansımı tamamlamam gerekmişti, yani bu ortalama dört buçuk yıl ediyordu.
Biliyorum, okuduktan sonra siz de beni süzme salak ilan edeceksiniz. Yok mok demeyin, edeceksiniz. İnanın ve güvenin bana. Çünkü, onun elinde adeta bir fok balığına dönmüştüm. Adeta katil balinalar gibi yıllarca oynamıştı benimle, zekice ve acımasızca.
Her neyse, bu kadar spoiler ve merak ettirme seansı yeter. Şimdi kurdele kesme vakti. Alın elinize annenizin asırlık dikiş kutusundaki asırlık makası ve saçınızdan bir tutam kesin. Evet, şimdi tabelayı sesli okuyun, çünkü vahşi doğa ve onun acımasız kanunlara giriş yaptınız:
"Dünyanın en iyi vahşi doğa belgeseli kanalına hoş geldiniz."
Eh, hoş bulduk o zaman.

