Edo döneminin son yılları (Edo dönemi 1603-1867 yılları arasında Japonya’nın askeri şogunlar tarafından yönetildiği, ülkenin dış dünyaya kapalı, samuray geleneklerinin ve Buşido onur kodunun en katı şekilde uygulandığı tarihi dönemdir), Japonya’nın üzerine kanlı bir sis gibi çökmüştü. İmparatorluk ile şogunluk arasındaki güç savaşları, ülkenin her köşesini yakıp yıkıyordu. Ancak dağların arasına gizlenmiş Yamagata köyünde zaman, sadece pirinç mevsimlerine ve sakura ağaçlarının çiçek açma döngüsüne göre akardı. Baharın gelişiyle vadiyi saran pembe sakura örtüsü, bu yoksul köyün acılarını gizleyen zarif bir tül gibiydi. Köylüler için bahar, neşe demek değildi; feodal samuray beylerine ödenecek daha ağır vergiler, daha fazla ter ve daha çok açlık demekti.
Aiko, dizlerine kadar gelen soğuk, çamurlu suyun içinde eğilmiş, taze pirinç fidelerini toprağa dikiyordu. Güneş batmak üzereydi ve sırtındaki sızı artık dayanılmaz bir hal almıştı. Parmakları çamurdan nasır tutmuştu, ama o yine de dudaklarının arasından dökülen eski bir dağ şarkısını mırıldanıyordu. Aiko’nun iç dünyası, bu çamurlu tarlaların çok ötesindeydi. O, doğanın dilini anlayan, kuşların kanat çırpışından yağmurun gelişini sezen, ruhu kirletilememiş saf bir köylü kızıydı. Kalbinde, bir gün bu yüksek dağların arkasındaki dünyayı, denizleri ve büyük şehirleri görme arzusu yatıyordu; fakat bu rüyayı kendine bile fısıldamaktan korkardı. Çünkü o bir köylüydü ve onun kaderi bu tarlada doğup bu tarlada ölmekti.
Birden, vadinin dik patikasından aşağıya doğru rüzgarla birlikte ağır, nefes kesici bir kasvet indi. Dağ kaplanlarının bile uzak durduğu o patikadan bir karaltı belirdi. Tarladaki köylüler şarkılarını kesip buz kestiler. Korku, bir salgın hastalık gibi saniyeler içinde tüm vadiye yayıldı. Herkes işini bırakıp dizlerinin üzerine çöktü, başlarını çamurlu toprağa gömdü. Gelen bir samuraydı. Bir samurayın geçişi sırasında ona bakmak, kör bir saygısızlık demekti ve cezası oracıkta boynunun vurulmasıydı.
Kenji, omzundaki siyah, yer yer yırtılmış ipek kimonosu rüzgarda savrularak yürüyordu. Adımları ağır ama bir o kadar da ölümcüldü. Belinde taşıdığı çift katana, onun sadece bir savaşçı değil, ölümün bizzat kendisi olduğunun nişanesiydi. Yüzünde, kılıç darbelerinden kalma eski bir yara izi vardı. Ancak Kenji’nin asıl büyük yarası, kimsenin göremediği göğüs kafesinin altındaydı. Yıllarca efendisi adına kan dökmüş, kadınların hıçkırıklarına, çocukların çığlıklarına gözünü kırpmadan arkasını dönmüştü. Buşido (Samuray Onur Kodu) ona acımayı değil, sadece itaat etmeyi öğretmişti. Fakat ruhu artık bu vahşetten yorulmuş, kalbi buz tutmuştu. O, efendisiz kalmış bir Ronin’di artık. Bu köye sadece izini kaybettirmek, kılıcını bir daha asla çekmemek ve kendi karanlığında boğulmak için gelmişti. İçindeki suçluluk duygusu, belindeki çelikten çok daha ağırdı.
Kenji patikada ilerlerken, günlerdir aç ve susuz olmanın verdiği yorgunlukla aniden sendeledi. Gözlerinin önü karardı, göğsüne saplanan vicdan azabı nefesini kesti. Bir samuray olarak gururu dizlerinin bağının çözülmesine izin vermek istemedi ama bedeni daha fazla dayanamadı. Kenji, pirinç tarlasının hemen kenarındaki keskin taşların üzerine, büyük bir gürültüyle yığıldı. Katanası çamura saplandı.
Köylüler dehşet içinde daha da geriye kaçıştılar. Bir samuraya dokunmak, onun lanetini üzerine çekmek demekti. Ölse bile kimse elini sürmezdi; çünkü bir köylünün eli, kutsal savaşçı sınıfına değerse bu bir suç sayılırdı.
Ancak Aiko öyle düşünmedi. O anda ne feodal yasaları gördü ne de ölüm korkusunu. İçindeki bastırılamaz şefkat duygusu, yüzyıllık korku geleneklerini bir anda yerle bir etti. Çamurlu tarladan hızla çıktı, etrafındakilerin "Dur Aiko, delirdin mi!" fısıltılarına kulak asmadan koşarak Kenji’nin yanına geldi.
Kenji, bilincini kaybetmek üzereyken başucunda bir gölge hissetti. Elini refleksle kılıcına götürmek istedi ama dermanı yoktu. Gözlerini hafifçe araladığında, hayatında ilk kez bu kadar yakından bir köylü kızının yüzünü gördü. Aiko’nun gözlerinde, kış ortasında açan sakuralar gibi bir sıcaklık vardı. Korkudan eser yoktu; sadece saf, derin bir insani endişe barındırıyordu. Aiko, heybesinden çıkardığı bambu matarasını titreyen elleriyle Kenji’nin kurumuş, çatlamış dudaklarına uzattı.
"İçin beyim, bu dağların suyudur, size can verir," dedi Aiko. Sesi, karlı zirvelerden süzülen serin bir pınar gibi yumuşaktı.
Kenji suyu açlıkla içerken, Aiko’nun çamurlu parmakları yanlışlıkla Kenji’nin kirli yüzüne ve yara izine değdi. O kısacık dokunuşla, Kenji’nin göğsünde yıllardır hissetmediği, varlığını bile unuttuğu garip bir sıcaklık filizlendi. Bir samuray olarak ona her zaman mesafeli, acımasız ve duygusuz olması öğretilmişti. Köylüler onun gözünde sadece toprağı işleyen, isimleri bile olmayan gölgelerden ibaretti. Ama bu kız, ona bir ölüm makinesi gibi değil, sadece yardıma muhtaç yaralı bir insan gibi bakıyordu. Bu bakış, Kenji’nin çelikten örülmüş dünyasında ilk çatlağı oluşturdu. İçindeki buzlar, kızın gözlerindeki güneşle erimeye başlamıştı.
Kenji, katanasının kabzasına tutunarak zorlukla doğruldu. Bakışlarını sertleştirmeye çalıştı ama sesindeki titremeyi gizleyemedi. "Bana yardım etmemeliydin, köylü kızı," dedi pürüzlü, derin bir sesle. "Bir samurayın hayatına dokunmak uğursuzluk getirir. Benim ellerim kanlı, benim gölgem bile seni yakar."
Aiko, adamın bu ürkütücü sözlerine rağmen geri adım atmadı. Aksine, hafifçe eğilerek samuray geleneklerine göre değil, kalbinin sesine göre selam verdi. Gözlerinin içi parlıyordu. "Benim adım Aiko, beyim. Ve bizim buralarda toprağa düşen her cana su verilir. İster kurumaya yüz tutmuş bir pirinç fidesi olsun, ister elinde dünyanın en keskin kılıcını taşıyan yorgun bir savaşçı. Toprak kimseyi ayırt etmez."
Kenji, Aiko’nun bu bilgece ve cesur sözleri karşısında donakaldı. Bu kızın saflığı, onun tüm askeri ezberlerini bozmuştu. Kenji, köyün kenarındaki terk edilmiş, yıkık dökük ahşap kulübeye doğru topallayarak yürürken arkasına dönüp bakmadı. Ama kalbinde, kılıcından daha ağır bir şeyin; bu köylü kızının yüzünün ve kokusunun ağırlığını taşıyordu. Savaş meydanları geride kalmıştı belki, ama ikisinin iç dünyasındaki o büyük, sınıf farklarını yıkan duygu savaşı yeni başlıyordu.