İçeriğe geç

KARTAL ATEŞİ

Bölüm 1 · 14 dk okuma

KARTAL ATEŞİ

Bölüm 1

1. BÖLÜM

Kendini yerde bulduğunda ne hissetmesi gerektiğini bilmiyordu. Kızmalı mıydı? Bağırıp çağırmalı mıydı? İsyan mı etmeliydi? Kaderine mi küsmeliydi? Yoksa oturup ağlamalı mıydı? Hiç bilmiyordu. Tüm hatıraları aklından birer birer uçup giderken kendini çaresiz hissetti. Gidecek bir yeri var mıydı? Önceden sorsalardı evet derdi ama şimdi hiçbir şeyi yoktu. Kanatlarını kırmışlardı adeta. Zihni  çorak bir çöle dönerken kendini kapana kısılmış gibi hissetti. Hiçbir şey hatırlamıyor, hiçbir şey bilmiyordu. İsmi neydi acaba? Ailesi var mıydı? Arkadaşları? Sevdikleri var mıydı? Hatırlamıyordu. Hatırlamayadıkça çıldırıyor tırnaklarını kendine geçiyordu. Başını ellerinin arasına alıp çığlık attı. Sırtına yüklenen bu yükü taşımak istemedi. İsyan etti, bu da onun ikinci günahı oldu.            𓄿𓄿𓄿    Valizimi odanın ortasında bırakıp kendimi beyaz nevresimli otelin yatağına bıraktım. 3 saat süren uçak yolculuğundan çok yorulmuştum. Türkiye'den Mısır'a, yapılacak olan yeni arkeolojik kazı için gelmiştim. Yeni mezun olarak katılacağım ilk kazı olacaktı. Bu benim için büyük bir fırsattı. "Şu eşyalarını ortalık yerde bırakma artık." dediğinde başımı kaldırıp kimin geldiğine bakma gereği duymadım. Beni annem gibi azarlayan biri varsa o da Pınar'dır. Söylene söylene valizimi kenara çekip kendi yatağına geçti. "Arkanı hep ben mi toplayacağım?" "Aman be Pınar. Çok takıyorsun." Yastığıma daha sıkı sarıldım. Sesim boğuk çıkıyordu. Uykuya dalmam an meselesiydi. Beni uykumdan ayıran Pınar'ın kafama fırlarrığı yastıktı. "Getirtme beni oraya!" dedi kızgın bir tonla. Uçağa bindiğimizden beri çok gergindi. İkimizde aynı üniversiteden, aynı bölümden mezun olmuştuk. Hatta hayatımızı beraber geçirmiştik. Bu yapılacak kazı ikimizinde ilk profesyonel kazısı olacaktı.   Yolculuk boyunca söylenip durmuştu. Böyle durumlar hep onun streslenmesine sebep oluyordu çünkü yenilikleri sevmiyordu, yenilikler onu geriyordu. Ben ise Pınar'ın aksine çok heyecanlıydım, yenilikleri her zaman çok severdim. Profesörümüz ikimizi yanına çağırıp kazıya siz gidiyorsunuz dediğinden beri yerimde duramıyordum. Bölüme başladığımdan beri tek hayalim buydu ve bu hayalim beni bölüm birinciliğine kadar itmişken üstüne burda olmak beni bulutların üstünde hissettiyordu. Tabii buna kafamı koyduğum yumuşacık yastık da sebep olmuş olabilir.   Gözlerim uykusuzluktan kapandı. Kaç gündür doğru dürüst uyku uyumadığım için bedenim sıcacık yatağa uzanınca kendini bıraktı. Kendimi uykunun sıcak kollarına bırakacakken Pınar kolumu dürttü. "İzel." Cevap vermek için homurdandım. "Uyudun mu?"   Kafamı kaldırıp ona baktım. "Sence?" Sesim hâlâ uykulu çıkıyordu. Başımı tekrar yastığa gömdüğümde yatağın ucuna oturdu ve tekrar kolumu sarstı. "İzel." Adımı uzatarak söyledi bu kez. Bir şey isteyeceği kesindi. Sinirli bir şekilde tamamen kalktım ve yatakta oturur bir pozisyona geldim. "Ne istiyorsun?" "Şey ya.. Çok bir şey değil." dedi. Parmaklarıyla oynmaya başladı. Tırnak ettlerini kopartmaya başlayınca elimi eline atıp parmaklarını yolmasını engelledim. Başını kaldırıp benimle göz teması kurdu. "Kazı alanına gidelim mi?" "Ne?" "Kazı alanına gidelim. Önceden etrafı görmüş oluruz."  dediğinde aslında bunu neden istediğini biliyordum. Dışarıdan bakıldığında çok rahat bir kız gibi görünse de aslında her anında anksiyeteyle boğuşuyordu. Önceden görünce yarın kendini savunmasız hissetmeyecekti. Elimde olan elini destek olmak istercesine sıktım. "Hem bak otele de yakınmış." Beni ikna etmeye çalışıyordu ama ben çoktan ikna olmuştum bile. "Nasıl gideceğiz peki?" "Sen orasını bana bırak."   Heyecanla yataktan kalktı. Beni de kolumdan tutup kaldırdı. Sekerek valizinin üstüne attığı kol çantasını da alarak beni odanın dışına kadar sürükledi. Odanın kartını çantasına koyduğunda emin olduktan sonra aşağıya inmek için asansörün olduğu kısma yürüdük. Aklımda hâlâ nasıl gideceğimiz vardı. Hem yasaktı -yani muhtemelen- hem de gecenin bu saatinde bilmediğimiz bir yerde tek başımızaydık. Tabiiki de Mısır sadece çölden olmuşmayan güzel bir ülkeydi ama yine de güvenli değildi. En azından öleceksek beraber ölürüz diyerek düşüncelerimi bir kenara bıraktım.   O sırada çoktan lobiye inmiş hatta çıkmıştık bile. Pınar'ın hızlı adımlarını takip ettim. En sonunda siyah lüks bir arabanın önünde durduk. Telefonunu çıkarıp saate baktıktan sonra gergince beklemeye başladı. Neden beklemeye başladığımızı anlamadığım için dikkatini çekerek sordum. "Neyi bekliyoruz?" "Bana iki dakika ver. O zaman göreceksin." demesine kalmadan akramdan birine el salladı. Kime el salladığını görmek için döndüğümde adete ben zenginim diye bağıran, üzerinde yıllık maaşım takılı olan bir adamla karşılaştım. Yürüyüşünde şu karşıki dağları ben yarattım edası vardı. "Oha." Demekten kendimi alamadım. Pınar kolumu uyarırcasına çimdikledikten sonra yanımıza gelen ayaklı külçe altına sarıldı. Geri çekilirken bana döndü. "İzel bu Ahmet. Ahmet bu da İzel." diyip bizi tanıştırdı. "Selam." Bozuk Türkçesiyle konuşurken elini uzattı. Nezaketen elini sıkarkan selamına karşılık verdim. "Selam."   Elimi geri çektikten sonra Pınar'a ne oluyor der gibi baktım. Beni anlamış olacak ki anlatmaya başladı. "Ahmet'le internetten tanışmıştık. İşi dolayısıyla ki Türkiye'ye gelemiyordu, buraya geldiğimizi duyunca görüşmek istedi. Otelin sahibi bu arada." dedi gülümseyerek. Pınar akademik olarak genelde çekingen, utangaç olsa da insan ilişkilerinde çok açıktı. Kariyer yapmak onun için ciddi bir meseleydi, dikkat ve çaba gerektirirdi ama ilişkiler konusunda daha rahattı. Tabii bunda gördüğü terapilerin de etkisi büyüktü. Bende onun gibi olmak isterdim ama maalesef onun tam tersiydim. Hiçbir zaman akademik olarak zorlanmamıştım ama insanlarla iletişim kurmak bana hep zor gelmişti. Sanki bu insanlara yabancıydım. "Otelin sponsoru belli oldu. Benim niye haberim yok?" diye sordum bıyık altından. Çocuğun beni anlamadığından emin olmaya çalıştım. Zaten Türkçesi düzgün değildi. "Oldu işte." dedi aynı şekilde. Sorun yokmuş gibi çocuğun koluna girdi. "Gidelim mi?" "Gidelim." Cebinden arabanın anahtarını çıkarttı. Yanımızdani lüks arabanın kilidni açtı. Önce Pınar için ön kapıyı açtı. Pınar bindikten sonra benim içinde arka kapıyı açıp eliyle yönlendirdi. "Buyrun hanımefendi."  Teşekkür manasıyla başımı salladıktan sonra arabaya bindim. Kapıyı kapattıktan sonra sürücü koltuğuna geçti. Kontağı çalıştırdıktan sonra kendime engel olamayıp sordum. "İsmin Türkçe ama dilimizi fazla bilmiyorsun gibi." "Eee, evet. Benim anne Türk, baba buralı. Burada büyüdüğüm için zor öğrendim ama alıştırma yapıyorum." Bir eli direksiyonu tutarken diğer eli Pınar'ın bacağındaydı. Gülümsemesini gördüğümde kendimi mutlu hissettim. Uzun zaman sonra ilk defa biriyle mutluydu. Başarısız ilişkilerinden sonra bunun ona ilaç gibi geldiği belliydi. Ama yine de tam olarak güvenmek doğru değildi.    Bir süre sonra onlar kendi aralarında konuşmaya devam ettiler. Bende yolu izleyip hafızama kaydettim. Gecenin bu saatinde bile her yer cıvıl cıvıldı. Dışarıdan bakınca buranın gece hayatı eğlenceli gözüküyordu. Bir an yoldan geçen insanlardan biri olmak istedim. O hayatı yaşamak istedim. Çünkü benim böyle bir hayatım yoktu. Gecelerimi evde geçirirdim. Hatta günümün tamamını evde geçirmeyi tercih ederdim. Bana kalsaydı asla dışarı çıkmazdım.   Psikoloğum bu durumu annemle babamın şehit oluşuna bağlıyor. İkisi de polisti ve öldüklerinde ben daha altı yaşındaydım. Hatırladığım tek şey hem babamın arkadaşı hem de Pınar'ın babası olan Yusuf amcanın bana sarılışıydı. Haberi aldığım gün, babaannemdeydim. Komşunun oğlu bana uçan balon vermişti. Sapsarıydı. Elimde balonumla annemle babamın dönmesini bekliyordum. Kapı çaldığında koşarak kapıyı açtığımda karşımda Yusuf amca ve iki tane daha polis vardı. Babaannem polisleri görünce ne olduğunu anlamış ve fenalık geçirmişti. Babaannemi de orada kaybettim. Böylece var olan tek akrabamda ölmüş oldu.   Yusuf amca beni çocuk esirgemeye vermek istemediği için o bana bakmaya karar verdi. Kendimi ilk başta onlara yük gibi hissettim. Benim için hazırladıkları odaya kendimi kilitlemiştim. Rahat etmem için her şeyi yapmışlardı. Yatağımı, oyuncaklarımı, kıyafetlerimi evimizden kendi evlerine taşımışlardı. Odamın duvarlarını pembeye boyayıp tavanına yıldızlar asmışlardı. Beraber asmıştık hatta. Pınar'la konuşmaya başladığımız gün o gündü. Odama bir kutu yıldızla gelmiş "Bak sana uzayı getirdim!" demişti. Sonrasında beni hiç yalnız bırakmadı.   Arabanın birden durmasıyla düşüncelerimden sıyrıldım. Ne olduğunu görmek için etrafıma baktığımda kazı alanına geldiğimizi anladım. Araba bir ormanın önünde durmuştu. Ahmet arabadan hızlıca inip Pınar için kapıyı açtı. Daha fazla vakit kaybetmeden bende indim. Pınar üstünü düzelttikten sonra Ahmet'e döndü. "Sen burada kal." "Olmaz, bende geleyim." diye karşı çıktı. "Tehlikeli olabilir." "Hayır, zaten doğru bir şey yaptığımız söylenemez. Gelip iyice başımızı belaya sokma." Pınar böyle diyince Ahmet alınmış bir şekilde "Bela mı oluyorum?" dedi. Bu ufak tartışmanın biraz daha süreceğini anlayınca ufaktan kenara çekildim. Sırtımı aracın kapısına dayayıp bekledim ama bitecek gibi değildi. Dikkatlerini çekmek için hafifçe öksürdüm. "Pınar." "Bir saniye İzelcim." Bana bakmadan eliyle bie yaparak konuştu. İkiside beni takmayarak küçük tartışmalarına devam ettiler. Sıkıntıdan artık kendimi yiyeceğim için "Oldu o zaman." diyerek aralarından sıyrıldım. Kavgalardan veya onları izlemekten hoşlanmazdım. Kazının yapılacağı ormana doğru sallana sallana, biraz da etrafa baka baka yürüyordum. Gece olduğu için pek bir şey göremiyordum ama burası çok güzeldi. Renk renk çiçekler, boy boy ağaçlar vardı ve aslında bunlar bu ülkenin coğrafi koşullarına uymayan türdendi. Coğrafyacılar buranın diğerlerinden farklı bir toprak özelliği olduğunu fark edince araştırma yapmaya başladılar. Araştırmalar sonuncunda toprağın altında fosil kalıntıları bulunca incelenmesi için arkeolaglar çağırıldı, yani biz. Bunun ne olduğunu öğrenebilirsek insanlık tarihini tamamen değiştirebilirdik. Yeni başlayan kariyerimi hızlıca göklere çıkarabilirdim.   Kazı alanına geldiğimde içimi tuhaf bir his kapladı. Kendimi burada olduğum için çok rahatsız hissettim. Hafiften esen rüzgar üşütecek kadar soğuk olmasa da içimi ürpetti. Yanımda hırka olmadığı için kollarımı kendime sardım. Titreyerek olduğum yerde kaldım, sanki bedenim zincirlenmiş gibiydi. Gitmek istiyordum ama vücudum bana itaat etmeyi reddediyordu. Etrafımda yardım isteyebileceğim biri olup olmadığını kontrol ettim ama kimse yoktu. Pınar'dan da çok uzaktaydım. Kendi kendime lanet okurken bir gölge gördüm. Daha çok biri gibiydi. Alanın etrafına çekilmiş güvenlik tellerini geçmiş, toprağı kazıyordu. O an zincirlerimden kopmuş gibi adama doğru hareket edip bağırdım. "Hey! Ne yapıyorsun!" Hızla yanına gidip telleri aştım. Gerginliğimden Türkçe konuştuğum için adamın beni anlayıp anlamadığını bilmiyordum ama beni farkettiği kesindi. Tam tepesinde durduğumda bana bakıyordu. Eğildiği yerden kalkıp bana dik dik baktı. "Yasak olduğunu bilmiyor musun?" diye sordum. Dil ayarım hâlâ Türkçede olduğu için beni anlamadığını düşündüm. Tam ağzımı açıp bir şey daha söyleyecekken bir eli kolumu tutup beni kendine çekerken diğer eli de ağzımı kapattı. "Bağırma. Milleti başımıza mı toplamak istiyorsun?" dediğinde bozguna uğradım. Türkçe biliyordu, aksanı ise çok düzgündü. Az önceki şaşkın ifadesi yok olmuş, sert bakışları benimkini delip geçiyordu. Bir şey söylemek istedim ama dudaklarımın üstüne kapanmış eli konuşmamı engelliyordu. Korkudan hızlı atan kalbimde durumu daha iyi bir hale getirmiyordu. "Şimdi elimi çekeceğim ve bağırmayacaksın, tamam mı?" dediğinde başımı salladım. "Güzel." diyip elini yavaşça çekti. Kolumdaki tutuşunu gevşetmedi. "Ne arıyorsun burada gecenin bir vakti?" "Asıl sen ne arıyorsun?" dedim. Sesim kızgındı ama yüksek olmamasına dikkat ettim. "Önce ben sordum." dedi kendinden emin bir sesle. "Teknik olarak ilk ben sordum." Kolumu sertçe sarstı. "Tartışma benimle! Söyle, neden buradasın?" "Arkeoloğum ben. Burada yapılacak kazı için geldim. Şu an tam da işimin üstüne basıyorsun." dedim meydan okurcasına, biraz da korktuğumu gizlemeye çalışarak. Tabii ne kadar başarılı olduğum muammaydı. Karşımdaki adamı tanımıyordum, bana neler yapabileceği hakkında hiçbir fikrim yoktu. Şu an bana bıçağı saplayıp kaçabilirdi, parçalara ayırıp dünyanın dört bir yanına kargolayabilirdi, cesedimi asit dolu bie küvetin içine atıp yavaş yavaş erimemi izleyebilirdi. Buna rağmen sanki kendimi koruyabilirmişim gibi kafa tutuyordum. Oysaki ben panik anında bayılabilecek biriydim ama yine de bozuntuya vermedim. "Bu kalıntı bana ait. Şu an bana ait olan şeyin üstüne basıyorsun." dedi beni taklit ederek. Kendime engel olamayarak "Nereden senin oluyormuş be?" diye çıkıştım. Susmam ve konuşmam gereken yerleri cidden bilmiyordum.    "Bağırma dedim." diyip tutuşunu daha da sıkılaştırdığında kolumu kurtarmak için çektim ama o kadar sıkı tutuyordu ki sanki kolum sıkışmış gibiydi. "Bu kalıntı devlete ait. Onu öylece alamazsın." "Kim demiş?" "Kanun demiş, yasalar demiş." diye çıkıştım. "Hiçbir şey yokmuş gibi öylece karaborsada satamazsın." dediğimde aklıma gelen en mantıklı ihtimal buydu. Bir çok tarihi eser, kalıntı ve benzeri şeyler karaborsada ilgi görüyordu. Eğer bu adam evine süs eşyası olarak almıyorsa muhtemelen satıcaktı. Bir şey demedi ilk başta, duraksadı. Sonra konuştu. "İstediğim gibi satarım. Ne yapabilirsin ki?" "Polisi arayacağım, içeri attıracağım seni görürsün!" Boşta olan elimle telefonumu ceplerimde aradım. Beni aniden sarsmasıyla irkildim. "Aklından bile geçirme. Sen daha o telefona ulaşamadan ciğerini sökerim!"   Yutkundum. Yapabilirdi. Şu an çığlık atıp yardım istemeliydim. Ama çığlığımı ağzıma geri sokacağını biliyordum. O yüzden hiçbir şey yapmadım. İstesemde yardım çağıramazdım çünlü telefonum yanımda değildi. Arabada düşürmüş olmalıydım. Tamamen savunmasızdım. Şu an yapabileceğim tek şey beni bulmaları için dua etmekti. "Şimdi uzaklaş buradan ve beni gördüğünü unut." Tuttuğu kolunu ittirerek bıraktı. Gitmedim. Gidemedim. Kitlenmiştim. "Ne duruyorsun? Kaybol." Kazmaya devam etti. "Yapamam." Gidersem mesleğimden, kalırsam canımdan olacaktım ama gidemedim. "Ayrıca yanlış yapıyorsun. Böyle yaparsan zarar vermekten başka bir işe yaramaz." "Madem bu işlerden anlıyorsun al sen yap o zaman." Elindekileri bana doğru uzattı. "Ben mi?" "Arkeolog değil misin? Kaz işte." "O öyle bir şey değil! Zaman lazım, malzeme lazım. Öyle kazma kürekle olmaz." "Yapmayacaksan git, oyalama beni." Küreği tekrardan toprağa sapladığında durdu. Sanki aklına bir şey gelmiş gibiydi. Sinsi bir gülümsemeyle bana baktı. "Şimdi ben bunu buradan çıkaracağım, etrafındaki toprakla birlikte. Sonra bir yere götüreceğim. Sende gelip bunu temizleyeceksin, tamam mı?" "Ne?" "Kendimi tekrarlattırma bana. Tamam mı, anlaştık mı? "Tamam." dedim. Ama ben tamam demeyecektim ki. Boşluğuma geldi. İtiraz edecekken lafı ağzıma tıktı. "Güzel, haberleşiriz. Şimdi git." "Nasıl yapacaksın ki?" Sinirle küreği tekrardan toprağa sapladı, bir kolunu küreğe dayayarak bana baktı. "Sen hep böyle soru mu soracaksın?" dedi bıkkın bir sesle. "Sana ne diyorsam onu yap. Şimdi git, haber bekle benden." "Telefon numaran yok mu? Nasıl ulaşacaksın bana?" "Telefon kullanmıyorum." dedi düz bir sesle. "Ne demek? İnsanlarla nasıl iletişim kuruyorsun?"  Şaşkınlığımı gizlemeyerek sordum. Bir insan neden telefon kullanmaz ki? Onun gibi biri için önemli olması gerekmez miydi? "Biriyle iletişim kurmak istersem gider onu bulurum." Bir şey daha söylemek istedim ama bana engel oldu. "Yeter. Git artık. Başımı ağrıtıyorsun."   Arkamı dönüp gitmem için yeterli bir cümle oldu. İki adım sonra durduruldum. "Adını söylemedin." "İzel." "İzel.. Güzel isim." "Seninki?" diye sordum. Tipi düzgündü. Umarım adı da düzgündür. Abdullah falan olsaydı muhtemelen ciddiye alamazdım. "Yalım." dedi. İlk başta kulağa tuhaf geliyordu ama güzel bir isimdi aslında. Yalım. Gerçek ismi miydi acaba? "Bu arada, İzel." dedi bana yaklaşarak. "Biliyorsundur ama ben yine de uyarımı yapayım." derken eli saçıma gitti, kulağımın arkasına atarken "Buradan gittikten sonra polise gidersen ya da herhangi birine bir şey söylersen..." Saçımdaki elini boynuma indirdi, parmağıyla boynuma hayali bir çizgi çizdi. Ne demek istediğini anladığımda yutkundum. "Anlamana sevindim. Unutma, tek senin canını almakla kalmam."   Anladığımı göstermek için başımı salladım sonra oradan hızlı adımlarla uzaklaştım. Tökezleye tökezleye yolumu bulmaya çalıştım. Nefesim sıkıştı. Biraz ilerdeki bir ağaca sırtımı dayadım. Bir suçluya yardım ve yataklık yapacağım fikri, Pınar'ın da hayatını benimle beraber tehlikeye attığım gerçeği kadar ağır değildi. Mesleğimden olabilirdim, hapis yatabilirdim ama ona bir şey olursa kendimi hiç affetmezdim. Ellerimi başımın arasına alıp ne yapacağımı düşünürken tanıdık bir ses adımı söyledi. "İzel!"   Pınar'ın sesini duyduğumda yaslandığım yerden doğruldum. Sesin geldiği yönü anlamaya çalışarak bende ona seslendim. "Pınar, buradayım!" Olduğum yerde kaldım. Zaten o kadar üşümüş ve korkmuştum ki hareket edecek halim kalmamıştı. Adım sesleri daha da yaklaşırken sonunda Pınar'ı gördüm. Yanında Ahmet'le çabucak yanıma geldi. "İzel." Sıkıca sarıldı. "Buz gibi olmuşsun. İyisin değil mi?" "İyiyim, iyiyim." "Her yerde aradık seni, neredeydin?" diye sordu endişeli bir sesle. "Önden gideyim dedim ama yolumu kaybettim." dedim onu yatıştırmak için. Sonra koluna girdim. Gerçekten ayakta durmakta zorlanıyordum, dizlerimin bağı çözülmüştü. "İyi olduğuna emin misin? İstersen hastaneye gidelim." dedi Ahmet. O da endişelenmiş gibiydi. "Yok, iyiyim. Sadece buradan gitmek istiyorum." dediğimde kimse itiraz etmedi. Daha da bir şey konuşmadan arabaya doğru yol aldık. Ben üşüdüğüm için Pınar kendi hırkasını bana giydirmişti. Arabaya vardığımızda Pınar benim için kapıyı açtı ve içeri güzelce oturduğumdan emin olduktan sonra o da yanıma oturdu. Ahmet sürücü koltuğuna geçti, arabayı çalıştırıp otele doğru sürdü. Yol boyunca Pınar ateşimin olup olmadığını kontrol etti. Sonunda otele vardığımızda arabadan indik. Sanki evime gelmişim gibi mutlu olmuştum. "Bizimle geldiğin için teşekkür ederim, seni de yorduk." diyerek Ahmet'e teşekkür etti. Ahmet gülümseyerek "Önemli değil, senin için her zaman buradayım." dedi. Birbirlerine sarıldıktan sonra vedalaştılar. Pınar'la kol kola girerek odamıza çıktık. Odaya girer girmez kendimi yatağa attım. Pınar da kendisini atmadan önce çantasını boşalttı, çantasından çıkan telefonumu bana uzattı. "Şu telefonunu yanında taşı. Sana ulaşamayınca aklım çıktı." Telefonu aldım, bir dahaki sefere daha dikkatli olacağımı söyledim. Bir şey demeden kendini üstünü bile değiştirmeden yatağa attı. O da yorulmuştu. Hızlıca uykuya daldı ama ben uyuyamadım. Biraz kafamı dağıtmak için telefonumla oynadım. Sosyal medyaya girip biraz ülkenin nabzını yokladım. Yine gündemde güzel bir haber olmadığını görünce telefonu kapatıp şarja taktım. Tekrar uzanmadan önce vücudumu esneteyim derken bir şey gördüm.   Balkona açılan pencerede bir silüet vardı. Gözlerimi ovamayıp tekrar baktım, hâlâ oradaydı. Bugün ormanda gördüğüm adama çok benziyordu. Buraya kadar beni takip mi etmişti? Balkona nasıl çıkmıştı? Otel yüksek korumalıydı, öylece odaya giremezdi. Tırmanamazdı da 11. kattaydık.   Nasıl geldiğinin bir önemi yok, şu an buradaydı! Telaşla kendimi savunabileceğim bir şey aradım. Oda da su ısıtıcı dışında başka bir şey yoktu. Lanet otel odası. Hızlıca ısıtıcıyı kaptım ve balkona doğru yürümeye başladım. Hem Pınar'ı uyandırmamaya çalışıyordum hem de ona geldiğimi çaktırmamaya çalışıyordum. Yavaş yavaş balkon kapısına doğru ilerledim. Elimi kapı kulpuna attım ve hızlıca açtım. Elimde su ısıtıcısıyla hazır beklerken görmediğim şeye şaşırdım. Görmedim çünkü hiç kimse yoktu. Ben balkona geldiğim gibi kaybolmuştu sanki.   Gözlerime inanamadığım için tekrar gözlerimi ovuşturdum, yine bir şey yoktu. Havadaki elimi indirdim. Balkona kısaca bir göz gezdirdim ama kimse yoktu. Belki filmlerdeki gibi demirliklere tutunuyordur ya da pencereye tırmanmıştır diye her yere iyice baktım ama şey yoktu. Işınlandı mı be bu adam?   Hiçbir iz bulamayınca derin bir nefes aldım. Muhtemelen hayal görmüştüm. Kendi aptallığıma gülerek balkon kapısını sıkıca kapattım, odaya geri döndüm. Elimdeki ısıtıcıyı aldığım yere koydum. Gerçekten orada biri olsaydı ısıtıcıyla saldıracaktım. İçinde soğuk su bile yoktu. En fazla saniyelik bir korku yaşatırdım. Yine kendime gülüp yatağıma uzandım, komidinin üzerindeki gece lambasını kapatıp uyudum. Yarın büyük gündü.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.