Bir yıl önce
🌅
Bazen güneş tepede ışıl ışıl parlasada sizin için mevsim kıştan, sonbahardan hallicedir, diye bir yazı okumuştum geçenlerde. Tam olarak öyle bir duruma düşeceğimi o an için bilemezdim ama insanlık hâli işte, olan olmuştu.
Şimdi yapmam gereken tek şey, işsiz kaldığımı kabullenip otobüse binerek fakirhâneme dönmekti.
Omuzuma binen o ağır yükten midir bilmem, yürümek, kollarımı oynatmak, hatta nefes almak dâhi çok zor geliyordu. Yıllardır çalıştığım yerden kovulmuştum. Dile kolay dokuz koca yıldır çalıştığım kuaförden kazık yemiştim.
İçli bir nefes verip başımı eğdiğim yerden kaldırdım, şöyle bir etrafıma baktım. Hayat, geride kalan herkes için devam ediyordu. Hava güzel olduğu için insanlar turistik yerlere akın etmişti. İstanbul da akış hiç kesilmezdi zaten. Hep kalabalık, hep yoğun, her yerde insan, araba, otobüs, kaosun şehriydi burası.
Kötü şeyleri düşünmek beni daha da bunalttığı için çöktüğüm kaldırımdan kalkıp önümü arkamı sirkeledim. Öğle vakti eve dönmek ne kadar garip hissettirsede bunu yapmak zorundaydım. Otobüs durağına doğru yürürken samsung j7 prime telefonumu cebimden çıkartıp kablolu kulaklığımı yuvasına taktım. Sağ kulağıma kulaklığı astım ama sol tarafım boş kaldı, bir yandan müzik dinlerken diğer yandan şehire kulak vermek zorundaydım.
Otobüs tıklım tıklım olduğu için camın kenarında ve ayaktaydım. Sezen Aksu'nun farkındayım şarkısını açıp akıp giden yola gözlerimi diktim.
Yarım saatten fazladır yoldaydık ve ineceğim durağa yaklaştığımız için insanlardan müsaade isteyip kapıya yanaştım. Bu durakta durduğumuzda bütün kapılar açıldı, isteyen indi isteyen bindi, otobüs tekrardan hareket edecekken bir hışımla takım elbiseli bir adam benim olduğum taraftan otobüse bindi. Hemen yanımda dikilen kişi etrafa yabancı gözlerle bakıyordu. Kapı kapanınca telefonunu eline aldı ve bir şeyler yazmaya başladı, sonrada cebinden bir kredi kartı çıkartıp basmaları için elden ele gönderdi.
Göz ucuyla telefonuna bakma gafletinde bulundum, birde ne göreyim? Yapay zekâya otobüse binince ne yapılır diye sormuş ve kısa bir cevap metni almıştı. Zaten tipinden buranın yabancısı olduğu belliydi. Kartı ona geri ulaşınca etrafına bakındı ve göz göze geldik. E tabii yargılarcasına adamı dikizlersem olacağı buydu.
"Kusura bakmayın," dediğinde şaşırdım, insan göz göze gelince özür diler miydi?
"Kavuşmak çeşmesi durağı ne zaman gelecek?" Anksiyeteden dilim tutulduğu için cevap veremedim. Soracak adamı bulmuştu gerçekten...
Cevao alamayınca mahçup bir tonda "Otobüsün ekranı bozuk ya," diyerek kendini açıkladı. Çok yanlış zamanda bu anksiyete belası beni vurmuştu.
Kendimi sakinliğe zorlayıp hafifçe tebessüm ettim. "Birazdan gelecek durak o zaten, siz buranın yabancısısınız galiba?" Dilimi ısırıp duraksadım, bana neydi ki yabancı olup olmamasından.
Tekrardan adamla bakışınca adamın karelerinde bir terslik sezdim. Sanki bir haltlar çeviriyor gibiydi, neden yapay zekâya sormak yerine bana sormuştu ki? Hemen sağıma dönüp derin bir nefes aldım.
İnşallah bir sapık ile kısa da olsa muhabbet etmemişimdir. Otobüs durunca adam bana teşekkür edip indi. Aslında onunla aynı anda inmek istemiyordum, bir sonraki durakta inip evime yürüyebilirdim. O kişi sapıksa ve burada inince beni evime kadar takip ederse naneyi yerdim. Zaten erkeklerden yeteri kadar korkuyordum, macera aramaya gerek yoktu.
Kapının kapanmasını beklerken arkadan sert bir kuvvetle ittirildik ve ben dahil bir kaç kişi sendeledi. Araç harekete geçmişken kaldırıma düştüm ve aynı anda kapılar kapandı. Dizimin kanamaya başlamasıyla pantolonum hafiften kırmızıya boyanınca çekip giden otobüse arkasından baktım.
Benimle birlikte yere kapaklanan bir kız daha vardı, o otobüsün orta kapısından, ben arka kapısından şutlanmıştım. Haydi o kemikleri sayilabilcek kadar zayıftı, benim gibi 57 kilo kızı hangi cengaver uçurmuştu anlamış değildim.
Üfleyerek yerden kalkıp o kızın yanına gittim, tipide biraz gıcığa benziyordu da neyse... İyi mi değil mi bir sormalıydım. Yanına gidip yere eğildim. Uzun sarı saçları yüzünü çepe çevre örtmüştü. Sanki ağlıyordu da, önce ne diyeceğimi bilemedim. Sonra sevecen bir tavırla başımı hafifçe eğdim.
"Hanımefendi, iyi misiniz?" Başını kaldırıp bana bakınca yemyeşil gözleri parladı.
"Yarama mı üzüleyim yoksa ilk defa birinin bana bu soruyu sorduğuna mı?" Lafını bitirdikten sonra tekrar göz yaşlarına boğuldu. Olayları bir tık abartıp romantize etmeyi seviyordu sanırım. Yinede çantamdan tek kalmış yara bandını çıkarttım. Sağ dirseğini ovalıyordu. Göz ucuyla bakınca ufak bir yara olduğunu gördüm, benimki gibi sıcak kan pantolonunu sarmamıştı.
"Yara bandı ister misiniz?" Minnettar bir gözle bakıp başını salladı. "İsterseniz ben yapıştırayım, sol elle zor olur." Sanki büyülü bir şeye bakarmış gibi bakarak müsaade verince bandı dirseğine yapıştırıp ayağa kalktım.
"Çok teşekkür ederim, borcumu nasıl ödeyebilirim?" demesine şaşırdım, ufacık şey için bir bedel ödemesi gerekmezdi.
"Ne borcu? Siz iyi olun yeter." Gözleri dizime kayınca abartılı bir tepki verdi. "Ayol dizinden oluk oluk kan akıyor!"
İçimden yuh yani desemde dışımdan zoraki tebessüm ettim. "Bir şey yok, ben hallederim." Hemen ayağa kalkıp koluma girdi. Ne yapmaya çalıştığını anlamıyordum, niye böyle davranıyordu?
"Seni bir eczaneye falan götürelim, mikrop kapar yaran." Kolumu çekip nezaketimi korumaya çalışarak bir adım uzaklaştım ama öyle ısrarcıydı ki kolumdan yakalayıp beni sürükleyerek zaten yakınlarda olduğunu bildiğim eczaneye götürüp pansuman yaptırdı. Eczanede pansuman yapıldığını bile bilmiyordum.
İşimiz bitince yine sokağa çıktık. Bu defa koluma girmedi, onun yerine elini uzattı, tokalaştığımızda "Ben, Mihrimah Şahsoy." diyerek kendini tanıttı. Bende kısaca karşılık verdim.
"Meltem Işık."
Ellerimiz ayrıldığında telefonu çaldı. Ama cevaplamadan önce söylemek istediği bir şey var gibiydi.
"Tanıştığımıza çok memnun oldum canım, instagram kullanıcı adım ismimle aynı, oradan yazarsan takipleşiriz."
Başımla onaylayıp "Bende çok memnun oldum." dedim. Telefonu kapanıp tekrar ısrarla çalınca bana el sallayıp aramaya cevap vererek uzaklaştı.
Garip biriydi ama kötü niyeti de yok gibiydi. Sanki ona yaptığım iyilik karşısında ne yapacağını şaşırmıştı. Neyse, üstüne çok düşünmeye gerek yok, çünkü eve gidip hesap vermem gereken bir ailem var, değil mi?
Arkamı dönüp bizim sokağa doğru yürümeye başladım. Telefonumun şarjı bittiği için müzikte dinleyemiyordum. Elimde ne varsa çantama tıkıp eve vardım.
🍉
Yazardan
Mihrimah, ısrarla arayan abisine bıkkınca cevap verdi.
"Ay Alooo? Ne var yani zır zır arayıp duruyorsun!"
Bir yandan ileride onu bekleyen siyah araca yaklaşırken diğer yandan oflayıp pofluyordu.
Abiside telefonun ucunda sinir krizi geçiriyordu.
"Kızım, ben sana kaç kere dedim! Peşimden gelme, buralar sana göre değil dedim. Sen neye dayanarak Zeyrek'ten kalkıp İstanbul'a kadar geliyorsun?"
Çantasında bulduğu sakızı ağzına atan Mihrimah aracına yaklaşmıştı, babası tarafından görevlendirildiğini gizlediği için umursamaz bir tavır takınmak zorundaydı.
"Üf abi, amma abarttın. Ben buradaki bir davete katılmak için geldim, hemen üstüne alınıyorsun. Ayrıca peşimde iki araba koruma var, daha ne istiyor olabilirsin?"
Peşinde sadece iki tane koruma vardı, neyseki abisinin bunu bilmediğini düşünüyordu.
"Mihri, beni çıldırtma. Davet falan yok biliyorum, peşinde iki tane üflesem uçacak gibi duran arkadaşların var, bunları bana yutturamazsın. Çabuk otele gel."
Ya da abisi artık onu ezberlemişti.
Mihrimah arabaya yerleştiğinde arkadaşına sürmesi için işaret verdi, zaten amacı abisinin isteğiyle yanına gitmek olduğundan "Tamam be." diyerek görüşmeyi sonlandırdı ve başarmanın verdiği gururla tebessüm etti.
Halit, telefonu koltuğa bırakıp arabasını süren şoföre hızlı gitmesini söyledikten sonra eliyle yüzünü sıvazladı. Kardeşi, babasına yaranmak için canını tehlikeye atıp duruyordu. Babasının üstün çabayla kazandığı rakipler ya da düşmanlar birden fazla kez Zeyrek dışındalarken onlara suikast kurmuştu. Tüm bunlara rağmen, Mihrimah asla güvenlik tedbiri almadan aylak aylak dolaşıyordu.
Elinde avucunda kalan iki üç kişinin de babası gibi bir herif yüzünden heba olmasını istemezdi.
Diğer yandan Mihrimah'ın arkadaşlarından biri olan Doğan Can arka koltuğa dönüp göz kırptı. "Korkulur senden ha, abin anlamadı ama onunla aynı otobüse bile bindin. Takip ettiği kızla ondan daha çok iletişime geçtin." Önüne dönüp alkışlamaya başladı. "Kimin bacısı bu kadın ya!"
Arabayı süren arkadaşları Orçun ise direksiyonda ritim tutarak "Kimin bacısı buuu, bu bizim bacımız birazcık havalı..." sözleriyle ortama renk kattı.
🍉
Eve girdiğimde selam vermek istesemde buralar o kadar sessizdi ki bir şeylerin yanlış gittiğini anlayıp sessizliğe ayak uydurdum. Ayakkabılarımı girişteki dolaba koyup terliklerimi giyindim. Yavaşça oturma odasına gelince annemin başına tülbent doladığını gördüm.
Kapının pervazına yaslanıp dertten tasadan boynumu büktüm. "Kara haber tez yayılmış, ha Hasibe Hanım?" Başını onaylamaz şekilde iki yana ağır ağır salladı. "Kara haber değil bu evlâdım, zifiri karanlık bir haber." Dizlerini dövmeye başlayınca hemen yanına gidip ellerimle kendine bunu yapmasını engelledim.
Ne olursa olsun ona kıyamıyordum. Annenin iyisi kötüsü olmazdı. Her hâline hürmet gösterilirdi.
"Anne, yapma böyle. Bak hem sen demiyor muydun, Allah bir kapı kapatırsa bin kapı açar diye, he?"
Ellerimi ellerinin arasına alıp gözlerimin içine çaresizce baktı. Hep böyle bakıyordu da bu seferki farklıydı. İlk defa bir bahaneye sığınmak yerine cidden öyle olduğu için bu hisse kapılmıştı.
"Meltem, senin ortaokul diploman bile yok, nasıl iş bulacaksın? Ne yapacağız? Kardeşlerin hep okula gidiyor, onlarda çalışamaz. Ne hallere düştük biz!"
Yine aynı şeyi yapıyordu. Musibet karşısında direnç, sabır ve ya bize yardımı dokunacak hiçbir duruşu yoktu. Her zamanki gibi.
"Metânetli ol anne. Aç açıkta kalmadık ya. Elbet bir yolunu bulurum. Hallederim Allah'ın izniyle." Dilimin ucuna başka şeylerde geliyordu da onları zehir yutar gibi geri çevirdim. Şimdi olmazdı. Kavganın zamanı değildi.
Oturma odasından çıkıp kız kardeşlerimle kaldığımız yatak odasına girdim. Kapıya yaslanıp yere çöktüm. Eve gelince içim daralıyordu. Zaten basık ve karanlık havaya sahip olan evimizin duvarları üstüme üstüme hücum ediyordu. Ne yapacağımı bilmiyordum, açıkçası iş bulamayacağıma çok emindim çünkü merdiven silmek için bile diploma isteniyordu.
Göz yaşlarım kirpiğimin ucuna gelince hemen ayağa kalktım. Ağlamak için doğru yerde değildim. Kıyafetlerimi alıp banyoya gittim. Duş alırken ağlamak daha gizlenmiş hissettiriyordu.
Suyu ayarlayıp duşakabine girdim ve suyu israf etmemeye dikkat ederek duşumu aldım. İşim bittiğinde kıyafetlerimi giyindikten sonra yüzüme krem sürmek için aynanın karışısına geçince gözlerimin kıpkırmızı olduğunu gördüm. Ben en fazla bu kadar gizlenebilen biriydim...
🍉
Akşam yemeğini bu defa ben hazırlıyordum. Yani çoğunlukla ben yapıyordum da bu defa okuldan gelmiş aç kardeşlerim kıvrana kıvrana yemeğin pişmesini beklemiyordu.
Tarhana çorbası bizim en sevdiğimiz şeydi. Çünkü babamızdan yadigâr kalan yemeklerin başını çekerdi. Ardından kööte yapmıştım. Zeyrek'te buna böyle deniyordu. Köfteli papatetsli sulu yemekti aslında yaptığım şey. Yanınada pilav yapıp sofrayı kurdum.
Kısa bir müddet sonra üç kardeşimde peş peşe eve gelip kokudan dolayı mutfağa doluşunca gülmeden edemedim. Güle eğlene yemeğimizi yedikten sonra annem bir anda "Ablanız işten kovuldu." deyiverdi. Amacı neydi anlamamıştım.
Kardeşlerim o sözün üstüne bana hem madden hem manen destek olmuştu ama ben sorunu onlara yansıtmadan halletmek isterken annem yoluma taş mı koymuştu gül mü, orasını kestiremiyordum.
🍉
Yazardan
Mihrimah, otele varınca vip asansöre binip abisinin ofisine çıktığında onu gören çalışanlar başıyla selam verdi. Hepsini nazikçe karşılayıp Halit'in odasına kapıyı tıklamadan dan diye girdi.
Neyse ki abi kardeş olarak bu konuda birbirilerine karşı hassasiyetleri yoktu, evde de genel olarak odalarının kapısını birden açıp karşılıklı olarak çorap, kablo, kupa vs gibi eşyalar fırlatırlardı.
Halit, kardeşini görünce bariz bir şekilde rahatlayıp kollarını açtı, Mihri ise pıtı pıtı abisine koşup sarıldı. Onu çok seviyordu ama babasından yana olmasına bu bile engel değildi.
"Beni bazen acayip korkutuyorsun sarı çiyan." Güzel sözler eşliğinde saçlarının arasına konan öpücükten sonra sinirlenerek geriye çekilen Mihrimah ters bir bakış kuşanıp ağzındaki sakızı itici şekilde çiğnedi.
"Şükürler olsun ki 'Sarı' yım. Ya senin gibi karanlıkta görünmeseydim... Aman Allah'ım, çok korkunç olurdu."
Halit, kaşlarını havaya kaldırıp kardeşine karşı korkutucu görünmeye çalıştı. "Birincisi küçük hanım, ten rengi ayrımı yapman çok yanlış. İkincisi eğer ben kumral genleri almasaydım sana sarı ah kalırdı. Kıymetimi bil."
Mihrimah, inci gibi dişlerini sergileyerek kahkaha attı. "Küfürlerini sansürlemene gerek yok, Halit Şahsoy. Relax ol. Kardeşin bu işin vakkosu."
Az önce tavsiye ettiği gibi rahat bir tavırla camın karşısındaki deri koltuğa oturup orta sehpadaki elmalardan en kırmızı olanını ele geçirip bir ısırık aldı.
Halit ise eğlenmeyi bırakıp kardeşinin ağzındaki baklayı çıkartmasını istiyordu. Fazla vakti yoktu, bu yüzden seri şekilde kardeşinin önüne dikildi.
"Babamın seni peşimden gönderdiğini biliyorum, Mihri. Amacını da biliyorum, sonuç olarak ne istediğini de." Ona doğru bir adım atıp hafifçe eğildi.
"Ama bak, benim bir tanecik kardeşim. İşim başımdan aşkın, birde senin babamla iş birliği yapıp saçma sapan heveslere kapılmanı istemiyorum."
Mihrimah onu kâle almadığını belli ederekten elmadan bir ısırık daha aldı. Öylesine alaycı görünüyordu ki az önce burada olan abisinin küçük hanımı gitmiş, yerine şeytanın küçük hanımı gelmiş gibiydi. "Babam beni koşullarla ve ya dümdüz, öyle ya da böyle seviyor. Ama seni kusursuzluğuna rağmen hiç kabullenmiyor abi. Ve sana itiraf edeyim ki beni peşine taktı. O kıza ulaşmaman için görevlendirildim. Karşılığında da Haluk denen adamla evlenmeyeceğim."
Son cümlesinde Halit "Hah!" diye yükselip güldü. "Sende buna inandın öyle mi?" Arkasına dönüp batan güneşe baktı. Ellerini saçlarının arasına geçirip sakin kalmaya çalıştı.
"İnandım değil, öyle olacağını biliyorum. Eğer o kıza hiç bulaşmazsan bende o yaşlı bunakla evlenmek zorunda kalmam!"
Halit, zaten bildiği şeyi kardeşine hatırlattı. "O kız dediğin kişiye ve ailesine dokuz yıl borçluyuz Mihri, hatırlatırım! İki şeyi aynı anda idâre etmeye çalışıyorum ama sen bana hiç yardımcı olmuyorsun. Neden?"
Mihrimab sinirden gülüp tek bacağını sallamaya başladı. "Çünkü sen, zerre düşünmeden kardeşini seçmek yerine bir taşla iki kuş kurtarmaya çalışıyorsun." Aniden ağlamaya başlayınca ayağa kalkıp abisinin karşına geçti. Sesini yükselterek konuşmaya devam etti. "Kötü haber şu ki, kuşlardan biri, yani BEN, öz kardeşin nikah günü bile aldı."
Halit, duyduğu şeyle sarsılırken Mihrimah gözlerinden akan yaşları silip acı acı başını onaylar şekilde salladı.
"Yapamıyorum, kaçamıyorum! Hangi deliğe girsem buluyorlar beni. Anlıyor musun? Sen iki kuş kurtarmaya çalışırken ikisininde kanadını kırıyorlar. Bu iş iyice karpuz suyuna dönüyor."
Zorla yutkunup kendisine sarılmak isteyen abisinden uzaklaştı.
"Sana dışarıdan güzel görünüyor karpuz suyu, başaracağına çok eminsin, ama o su; senin gecikmene dayanamıyor, çöp gibi kokuyor."
Bıkkınca ve kısılan sesine rağmen son bir hamleyle "Yapma abi," dedi. "Yapma işte. Beni seç, senin yüzünden bir günüm daha karanlık geçmesin. Halledemediğini kabullen. O kıza da ümit vereceksin değil mi? Sen daha benim işimi göremiyorsun başkasına yetemezsin!.."
Hıçkırıklarına mani olamadığı için elindeki elmayı koltuğa bırakıp aracına giden Mihramah'ın arkasında abisinin omuzuna yüklenen kilolarca yeni yükler ve bir avuç kalp kırıklığı kalmıştı.
Halit, daha doğru düzgün yardımını ulaştıramadığı Meltem ile kardeşini aynı anda kurtarmaya, koruyup kollamaya çalışmaya devam mı edecekti, yoksa bir tarafı seçip öbürünü karanlığına mı terk edecekti?
Zor kararları küçük düşünürsek verebilirdik.
Bu yüzden hızlı bir seçimle çoktan ikisi arasında seçim yapmıştı bile.
🍉
Bölüm bitenziiii
Merak etmeyin bu dramatik girişten sonra buram buram yaz kokan bi ikinci bölüm okuyacaksınız, bundan bir yıl sonrasını okuyacağız ve arada sırada o geçen bir yılın flash back'ini alacağız 👸🏻
Daha çok yeniyiz ama bizi nasıl buldunuzzz bi yorumlarda yazınnnnnn💅
(2200 kelime okudunuz)