Kar, gece boyunca hiç durmadan yağmıştı.
Sabah olduğunda parkın içindeki her şey bembeyazdı. Salıncakların zincirlerinden kaydırakların en ucuna kadar ince bir kar tabakası uzanıyordu. Ayak basılmamış zeminde tek bir iz bile yoktu.
Parkın tam ortasında eski bir ahşap bank duruyordu.
Bankın sırt kısmındaki kahverengi boya yıllar önce dökülmeye başlamış, tahtaların bazı yerleri çatlamıştı. Kışın soğuğunda iyice koyulaşan tahtaların üzerine ince bir kar örtüsü serilmişti. Bankın arkasındaki çıplak ağacın dalları, rüzgâr estikçe usulca sallanıyor; üzerlerindeki kar taneleri yere dökülüyordu.
Sessizlik vardı.
Sonra uzaktan bir kahkaha duyuldu.
"Yakala beni!"
---
Annemin en sevdiğim huyu, bana hiçbir zaman "Üşütürsün." dememiş olmasıydı.
Onun yerine her kış aynı cümleyi kurardı.
"Kış, korkulacak bir mevsim değil. Sadece sabretmen gereken bir zamandır."
Çocukken bunun ne anlama geldiğini anlayamazdım.
Şimdi ise her kar yağışında istemsizce o cümleyi hatırlıyordum.
Belki de bazı sözler, yıllar geçse bile insanın içinde yaşamaya devam ediyordu.
Telefonumun alarmı üçüncü kez çaldığında gözlerimi araladım.
Odamın perdesinin arasından süzülen gri ışık, güneşin bugün uğramaya pek niyeti olmadığını gösteriyordu.
Yorganı üzerimden atıp pencereye yürüdüm.
Perdeyi araladığım an dudaklarımın kenarı fark etmeden kıvrıldı.
Kar yağıyordu.
İlk kar.
Sokaktaki arabaların üzeri incecik beyazla kaplanmıştı.
Kaldırım boyunca dizilen ağaçlar, gece boyunca sessizce yaşlanmış gibiydi.
Kar, her şeyi olduğundan daha sakin gösteriyordu.
Belki de bu yüzden seviyordum.
Çünkü kar yağarken dünya, kısa bir süreliğine susuyordu.
"Kar mı yağıyor?"
Kapının önünden gelen sesle irkildim.
Annem.
"Evet."
"Gülümsemenden anlamıştım."
Gülümsediğimi fark etmemiştim.
Annem kapının pervazına yaslandı.
Elinde her zamanki gibi kahvesi vardı.
Saçlarını aceleyle toplamıştı.
Yüzünde yorgun ama sıcak bir ifade vardı.
"Okula geç kalma."
"Çalışmıyor musun bugün?"
Soruyu sorar sormaz pişman oldum.
Yüzündeki gülümseme küçücük de olsa silindi.
"Öğleden sonra."
Başını hafifçe eğdi.
"Akşam biraz geç gelebilirim."
"Tamam."
Kısa cevaplar...
Bizim evde konuşmalar genelde böyle biterdi.
Ne kavga ederdik.
Ne de uzun uzun sohbet ederdik.
Sanki herkes birbirini kırmamak için cümlelerini kısa tutuyordu.
Bazen sessizlik de bir alışkanlık oluyordu.
Hazırlanıp aşağı indiğimde babam çoktan işe gitmişti.
Masanın üzerinde bana bırakılmış yarım tost vardı.
Yanında küçük bir not.
"Başarılar."
Babam sevgisini hep notlarla gösterirdi.
Sanırım konuşmaktan çekinirdi.
Annem montumu uzattı.
"Atkını al."
"Üşümüyorum."
"Şimdilik."
Haklıydı.
Her zaman olduğu gibi.
Kapıyı açar açmaz yüzüme çarpan soğuk hava ciğerlerimi doldurdu.
Derin bir nefes aldım.
Kar kokuyordu.
Bunun gerçek bir kokusu var mıydı bilmiyorum.
Ama bana göre vardı.
Sokağın köşesine doğru yürürken uzaktan tanıdık bir korna sesi geldi.
Başımı kaldırmadan gülümsedim.
Üç kısa korna.
Boran.
Arabaya yaklaşır yaklaşmaz cam aşağı indi.
"Sayın Kardelen Hanım."
"Efendim?"
"Prensesimizin arabası hazır."
"Bu arabayı baban kullanmıyor muydu?"
"Kullanıyordu."
"Çalmış olabilirim."
Arka koltuğa otururken gözlerimi devirdim.
"Bir gün gerçekten seni polise vereceğim."
"Beni bulamazlar."
"Neden?"
"Çünkü sen ifade vermeye gidene kadar ben kaçmış olurum."
İstemeden güldüm.
Boran zafer kazanmış gibi direksiyona vurdu.
"İşte! Günün ilk gülümsemesi."
"Abartma."
"Hayır, ciddi söylüyorum."
Bir an sustu.
Sonra bana baktı.
"Kar yağınca daha çok gülümsüyorsun."
Camdan dışarı çevirdim başımı.
Belki haklıydı.
Belki de değildi.
Hiç düşünmemiştim.
"Sen de kar yağınca daha çok konuşuyorsun."
"Ben her zaman çok konuşuyorum."
"İşte sorun da bu."
Boran kahkahayı bastı.
Çocukluğumuzdan beri neredeyse her sabah böyle geçiyordu.
Birimiz laf atıyorduk.
Diğerimiz karşılığını veriyordu.
Dışarıdan gören biri kavga ettiğimizi sanabilirdi.
Ama biz bunun konuşma şeklimiz olduğunu biliyorduk.
Arabayı okulun önünde durdurdu.
Kapıyı açtığım an uğultu kulağıma doldu.
İlk ders başlamadan önce okulun en hareketli zamanıydı.
Bahçede toplanan öğrenciler...
Koşuşturanlar...
Bir köşede kahve içenler...
Kar topu atanlar...
Her şey olması gerektiği gibiydi.
Ta ki...
Bahçenin bir ucundaki kalabalık iki yana açılana kadar.
Siyah bir spor araba ağır ağır okulun girişine yaklaştı.
Motor sustu.
Şoför indi.
Arka kapıyı açtı.
Arabadan uzun boylu bir çocuk indi.
Siyah montunun yakasını kaldırdı.
Kulaklığı kulağındaydı.
Kimseye bakmadan yürümeye başladı.
Ama herkes ona bakıyordu.
Fısıltılar bir anda çoğaldı.
"Yine geç kaldı."
"Dün geceki partiye gitmiş."
"Koç yine hiçbir şey dememiş."
"Babası okul yönetim kurulundaymış zaten."
Boran sessizce iç çekti.
"Başladı."
"Ney?"
"Her sabah aynı sahne."
"Kim bu?"
Boran bana baktı.
Sonra yürüyen çocuğa.
"Daha önce hiç karşılaşmadın mı?"
Başımı salladım.
"Hastaydın geçen hafta."
Kısa bir duraksamanın ardından ekledi.
"...Nix."
Çocuğun adını ilk kez duyuyordum.
Ama yüzündeki ifade, ismini ezberlememe yetecek kadar kibirli görünüyordu.
Kimseye selam vermedi.
Kimseye teşekkür etmedi.
Sanki okul onun etrafında dönüyordu da bunu en doğal şeymiş gibi karşılıyordu.
İçimden tek bir cümle geçti.
"Ne itici biri."
Düşüncemi sesli söylemediğime emindim.
Ama yüz ifadem yeterince açık olmalıydı ki Boran dirseğiyle koluma hafifçe dokundu.
"Çok belli etme."
"Neyi?"
"Yüzünü."
"Nasılmış?"
"Sanki beş dakika içinde onu karın altına gömecekmişsin gibi."
İstemsizce güldüm.
"Abartıyorsun."
"Hayır."
Ciddiyetini bozmadan omzunu silkti.
"Okulun yarısı onu seviyor, diğer yarısı da ondan nefret ediyor."
"Sen hangi taraftasın?"
Birkaç saniye düşündü.
"Ben... taraf tutmamaya çalışıyorum."
"Bu cevap hiç tatmin edici değildi."
"Çünkü durum da tatmin edici değil."
Tam o sırada giriş kapısının önünde küçük bir hareketlilik oldu.
Birinci sınıflardan olduğunu tahmin ettiğim kısa boylu bir kız, kucağında taşıdığı büyük bir maket kutusuyla koşarak merdivenleri çıkmaya çalışıyordu.
Kutunun kenarı ayağına takıldı.
Bir an sendeledi.
Ardından bütün maket parçaları merdivenlere dağıldı.
Mukavvalar...
Tahta çubuklar...
Renkli kartonlar...
Her şey karın üzerine savruldu.
Kız panikle dizlerinin üzerine çöktü.
"Hayır... hayır..."
Etrafındaki birkaç kişi dönüp baktı.
Ama kimse yardım etmek için hareket etmedi.
Tam o sırada siyah montlu çocuk merdivenlere ulaştı.
Adımlarını yavaşlatmadı.
Yerdeki parçaların üzerinden sakince yürüdü.
Ayağının altında ince bir çıtırtı duyuldu.
Maketin çatısı ikiye ayrıldı.
Çocuğun yüzü bembeyaz kesildi.
"N-ne yaptın?"
Sesinde öfke yoktu.
Sadece hayal kırıklığı vardı.
Nix durmadı.
Sanki hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam etti.
İçimde bir şey gerildi.
"Şaka mı bu?"
Boran kolumu tuttu.
"Kardelen."
Ama çok geçti.
"Hey!"
Sesim düşündüğümden daha yüksek çıkmıştı.
Bahçedeki uğultu bir anda azaldı.
Nix ilk kez durdu.
Yavaşça arkasını döndü.
Kulaklığının bir tarafını çıkardı.
Bakışları doğrudan bana geldi.
Yüzünde ne şaşkınlık vardı ne de öfke.
Sadece... sıkılmış gibi görünüyordu.
"Evet?"
"Bir özür dile."
Kaşlarından biri hafifçe kalktı.
"Neden?"
"Neden mi?"
Dağılan maketi işaret ettim.
"Çünkü az önce emek vererek yaptığı şeyi mahvettin."
Etrafımızdaki öğrenciler tamamen susmuştu.
Kimse nefes almıyormuş gibiydi.
Nix birkaç saniye yerdeki makete baktı.
Sonra yeniden bana döndü.
"Yolun ortasındaydı."
Bu kadar.
Sesinde en ufak bir pişmanlık yoktu.
Bir cümle söylemiş gibi değil de hava durumunu anlatmış gibi konuşmuştu.
Kanım kaynadı.
"Bu yaptığını haklı çıkarmaz."
"Belki."
Kulaklığını tekrar kulağına taktı.
"Ama geri de almaz."
Arkasını döndü.
Ve yürüyüp gitti.
Kalabalık yavaş yavaş yeniden hareketlenmeye başladı.
Yanımdaki çocuk hâlâ kırılan makete bakıyordu.
Hiç düşünmeden yanına çömeldim.
"İyi misin?"
Başını salladı ama gözleri dolmuştu.
"Üç haftadır bununla uğraşıyordum."
Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
Sessizce yerdeki parçaları toplamaya başladım.
Birkaç saniye sonra yanıma başka eller uzandı.
Sonra bir tane daha.
Ardından bir tane daha...
Bazen bir kişi eğildiğinde, diğerleri de cesaret buluyordu.
Başımı kaldırdığımda Boran'ın da gülümseden bir ifadeyle karton parçalarını topladığını gördüm.
"Dünyayı tek başına kurtaramazsın."
"Denemeden nereden biliyorsun?"
Omzunu silkti.
"İşte tanıdığım Kardelen."
Ama ben onu duymuyordum.
Çünkü gözlerim okulun kapısından içeri giren siyah montlu çocuğa takılmıştı.
Bahçedeki kalabalık yavaş yavaş dağıldı.
Kırılan maketin parçalarını kutuya yerleştirdikten sonra kız, uzun bir nefes verdi.
"Sanırım artık bunu teslim edemeyeceğim."
Sesinde öfkeden çok hayal kırıklığı vardı.
"Belki tamir edilebilir."
Kız kırık çatı parçasını eline aldı.
Parmağıyla çatlağın üzerinden geçti.
"Olabilir... ama eskisi gibi olmaz."
Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
Bazı cümleler sadece teselli etmek için söylenirdi.
Ben ise hiçbir zaman o cümleleri kurmayı becerememiştim.
Kutunun kapağını kapatmasına yardım ettim.
"Ben Kardelen."
Kız başını kaldırdı.
Yorgun ama içten bir gülümsemeyle elini uzattı.
"Liyana."
"Memnun oldum."
"Bu tanışma biraz... felaket oldu."
İkimiz de istemsizce gülümsedik.
"Sanırım unutulmaz da oldu."
Liyana birkaç saniye okul kapısına baktı.
"Buraya bu yıl taşındım."
"Gerçekten mi?"
Başını salladı.
"İlk günüm."
İçimde küçük bir sızı hissettim.
İlk gününün böyle hatırlanmasını kim istemezdi ki?
"Merak etme."
Kaşlarını kaldırdı.
"İlk günler bazen kötü başlar."
"Sonra?"
"O kadar da kötü devam etmez."
Liyana bana dikkatle baktı.
"Sanki kendini ikna etmeye çalışıyorsun."
Haklıydı.
Gülümseyip omuz silktim.
"Belki biraz."
Tam o sırada ilk ders zilinin sesi okul bahçesinde yankılandı.
Öğrenciler aceleyle binaya yönelmeye başladı.
Kutuyu Liyana'nın elinden aldım.
"Bunu birlikte taşırız."
"Gerçekten gerek yok."
"İlk gününde en azından bir arkadaşın olsun."
Liyana'nın yüzündeki şaşkınlık, yerini küçük ama gerçek bir gülümsemeye bıraktı.
"Teşekkür ederim."
Liyana'nın yüzündeki şaşkınlık, yerini küçük ama gerçek bir gülümsemeye bıraktı.
"Teşekkür ederim."
"Rica ederim."
Kutuyu birlikte kaldırdık. Sandığımdan daha ağırdı.
"İçinde tuğla mı var?"
Liyana hafifçe güldü.
"Keşke olsaydı. En azından bu kadar uğraşmam gerekmezdi."
Koridora doğru yürümeye başladık. Okulun girişindeki sıcak hava yüzüme çarparken montumun üzerine konan kar taneleri yavaş yavaş eriyordu.
Koridor beklediğimden de kalabalıktı. Dolap kapaklarının sesleri, birbirine karışan sohbetler ve zilin ardından hızlanan adımlar...
Liyana etrafına çekinerek bakıyordu.
"Gerildin mi?"
Bir an duraksadı.
"Biraz."
"Yeni okul yüzünden mi?"
"Yeni okul... yeni şehir... yeni insanlar."
Sesinde alışmaya çalışmanın yorgunluğu vardı.
"Bazen insan en çok kendini tanıtmaktan yoruluyor."
Bu cümle beni şaşırttı.
Çünkü tam olarak hissettiğim şeyi söylemişti.
"Kaçıncı taşınmanız?"
Başını hafifçe eğdi.
"Beşinci."
"Ben de küçükken taşındım."
"Zor muydu?"
Derin bir nefes aldım.
"İlk başta."
"Sonra alıştın mı?"
Koridorun penceresinden dışarı baktım. Kar hâlâ aynı sakinlikle yağıyordu.
"Alışıyorsun."
Bir an durup gülümsedim.
"Ya da alıştığını sanıyorsun."
Liyana cevap vermedi.
Ama bakışlarından beni anladığını hissettim.
Koridorun sonundaki sınıfın önüne geldiğimizde kapının üzerinde büyük harflerle 11-B yazıyordu.
"Bizim sınıf."
Liyana şaşkınlıkla bana döndü.
"Gerçekten mi?"
"Sanırım şans bugün tamamen senden yana değilmiş."
"Niye?"
"Çünkü ilk gününde hem maketin kırıldı..."
Kapıyı açıp hafifçe gülümsedim.
"...hem de bütün yıl boyunca benimle aynı sırada oturmak zorunda kalabilirsin."
İlk kez içten bir kahkaha attı.
"Bu tehdit miydi?"
"Biraz."
"Galiba göze alacağım."
Sınıfa birlikte girdik.
Birkaç kişi yeni yüzü fark edip dönüp baktı.
Fısıldaşmalar başlamıştı bile.
Liyana'nın omuzları hafifçe gerildi.
Bunu fark edince kutuyu sırasının üzerine bıraktım.
"Boş ver."
"Neyi?"
"İnsanlar ilk gün hep bakar."
"Sonra?"
"Sonra alışırlar."
Tam o sırada öğretmenin sesi sınıfın arkasından yükseldi.
"Demek yeni öğrencimiz geldi."
Sınıftaki bütün gözler aynı anda Liyana'ya çevrildi.
Yanında dururken derin bir nefes aldığını hissettim.
İçimden sessizce tek bir şey geçirdim.
Bu okulun ilk günü, onun son kötü günü olsun.
Öğretmen masanın önüne yaslandı.
Elindeki yoklama listesini kapatıp Liyana'ya gülümsedi.
"Hoş geldin. Kendini bize kısaca tanıtmak ister misin?"
Liyana derin bir nefes aldı.
"Ben Liyana. Bu yıl buraya taşındım. Mimari tasarımla ilgileniyorum... Sanırım şimdilik bu kadar."
Sınıftan hafif bir alkış yükseldi.
Tam yerine geri oturacağı sırada kapı yeniden açıldı.
Kimse dönüp bakmadı.
Sanki herkes kimin geldiğini biliyormuş gibiydi.
Ağır adımlar sınıfın içinde yankılandı.
Öğretmen bile konuşmasını yarıda kesmedi.
Sadece başını hafifçe kaldırıp,
"Geç kaldın yeni öğrenci."
dedi.
"Fark ettim."
Sınıfta birkaç kişi sessizce güldü.
Ben ilk kez onu bu kadar yakından görüyordum.
Normalde aynı sınıfta değildik ancak o Boran'dan öğrendiğim kadarıyla geçen yıl devamsızlıktan sınıfta kalmıştı.
Siyah montunu çıkarıp arka sıradaki yerine bıraktı.
Yüzünde sabah bahçede gördüğüm o aynı umursamaz ifade vardı.
Sanki biraz önce yaşananlar hiç olmamıştı.
Sanki birinin haftalarca emek verdiği maketi kıran kişi o değilmiş gibi...
Bir an göz göze geldik.
Sadece bir saniyeliğine.
Sonra bakışlarını benden çekti.
Hiçbir şey olmamış gibi yerine oturdu.
Kalemimi biraz sert bıraktığımı fark ettim.
Liyana bana eğildi.
"Tanıyor musun onu?"
Başımı iki yana salladım.
"Hayır."
"Öyleyse neden sana bakıyormuş gibi hissettim?"
Cevap vermedim.
Çünkü ben de aynı şeyi hissetmiştim.
Ders başladı.
Öğretmenin sesi sınıfın içinde yankılanıyordu ama dikkatim çoktan dağılmıştı.
Defterimin boş sayfasına farkında olmadan küçük bir kar tanesi çizdim.
Sonra bir tane daha.
Ve bir tane daha.
Pencerenin ardından kar yağmaya devam ediyordu.
O gün henüz bilmiyordum.
Karların hayatımdaki yerini...
