İçeriğe geç

Karen's Arenası

Bölüm 1 · 4 dk okuma

Karen's Arenası

Bölüm 1

Geçmişin Yansıması

Obsidia Yedi Yaşındayken;

Sabahın erken saatleriydi. Küçük kız yatağından kalkmış ve özenle hazırlanmıştı. Üzerinde sadece çok önemli günlerde giydiği sarı elbisesi vardı. Ailesi ona yeni elbise almazdı, o da elinde olanları kullanmayı öğrenmişti.

Hızla odasından çıkıp koridorda koştu küçük kız, çok mutluydu bugün. Fakat aşağı indiğinde mutluluğundan eser kalmamıştı. Annesi, babası ve kız kardeşi yoklardı. Onu almadan gitmişlerdi... Eğer gelmek isterse ayak takımından olanlarla gelmesi emredilmişti.

Gururuna bunu yediremedi küçük kız, içten içe öfkelendi. Kinlendi. O bir prensesti. Üstelik en büyük çocuk, yani veliaht prensesti. Ağlamak istedi çocuk yanı, fakat ona bakan ayak takımının yanında ağlamayacaktı. Hüznü geri itti kendi içinde, öfkesini kuşandı yer yüzünde.

Göz yaşlarını hak eden tek yer gökyüzüydü onun nezdinde...

Günümüz;

Sabahın erken saatlerinde daha gün yeni ağrıyordu. Herkes derin bir uykudaydı, bir kişi dışında.

Obsidia her zamanki gibi antrenman yapıyordu herkesten gizli. Sarayın çatılarından atlıyor, ölümle yüzyüze geliyor ama içindeki hırsla pes etmiyordu. Herkes tarafından görülmeyen ve "Gölge Prenses" olarak bilinendi o. Saray davetlerine katılmazdı. Ona göre saçma olan diplomasi derslerine girmezdi. Ailesiyle yüz yüze bile gelmezdi akşam yemekleri dışında.

Ağır bir programı vardı. Küçüklüğünden beri gün doğmadan bir saat önce uyanır, gün battıktan 5 saat sonra ise uyurdu. Gizlice muhafızların eğitimine sızar, kendini gizleyip sokak dövüşlerine katılırdı. Bunların hepsi tek bir şey içindi.

Karen's Arenası

Büyük ve ihtişamlı, 8 ülkenin tam ortasında bulunan ve her sekiz ülkeye komşu olan bağımsız topraklar. Barış adası diyenlerde olurdu ama en çok orada savaş yapılırdı çünkü savaş olmadan barışın mümkünatı yoktu. Her 30 yılda bir varisler gönderilirdi o topraklara. Her varis "Evren'in Hükümdarı" ünvanı için savaşırdı. Bu ünvanı kazanan kişi tam 30 yıl bütün bu 8 ülkeye hükümdarlık ederdi.

Şuana kadar kazanan tek bir insan yoktu, kazananlar hep en güçlü ırklardan olanlardı. İnsan ırkı buna üzülürken Obsidia buna seviniyordu. Ona göre bu savaşı kazanan ilk insan olmak her halkın kendisine olan saygı ve hayranlığını artıracaktı.

Evet, Obsidia Karen's Arenası'na hazırlanıyordu...

Yıllarını buna harcamış ve kendini hiçbir yerde göstermemişti. Halk, krallar ve kraliçeler, diğer varisler... hiçbiri Obsidia'nın yüzünü ve görünüşünü bilmiyordu ama Obsidia 7 varisinde bütün her anını ezbere biliyordu. Biri dışında. Gökyüzü Veliahtı'nı hala tanımıyordu çünkü Gökyüzü Veliahtı gökyüzü dışında hiçbir yerde antrenman yapmıyordu.

Kendisi kadar gizemli bu adam nedense yeryüzüne indiğinde insanlar hiç fark etmiyordu.

Güneş doğmaya başladığında Obsidia 1 saatlik antrenmanını bitirmiş odasına giriyordu. Banyoya girmeden önce aynadan kendine baktı;

Dışarıdan siyah görünen ama altında beyaz olan uzun kıvırcık saçları bukle bukleydi. Gri gözleri ruhsuz bakıyordu. 1,78 boyuyla ortalamanın üzerinde bir boya sahipti ve bu çok hoşuna gidiyordu. İnsanlara üstten bakıp korku salmak kendine olan güvenini yeniliyordu. Kum saati bir vücudu vardı. Zayıf olmak için özellikle büyük bir çaba sarf ediyordu. Sağlıklı bedeni savunmasız görünsede aslında çok güçlüydü. Amacı zaten buydu. İnsanların onu küçümsemesi. Bedeni verdiği efor yüzünden terle parlıyordu. Tam gülümseyecekken boynunda ve göğüs çatalında gördükleriyle kaşlarını çattı.

Uzun, şimşek şeklinde birbirine bağlanan siyah izler...

Obsidia neredeyse her gün aynı saatlerde vücudunda bu izleri görüyordu. Vücudunda bu izler oluştuğunda bazen kendini aşırı güçlü hissederken bazen ise bitkin oluyordu. Nedenini bilmiyordu ama bu izler onu hem sinirlendirirken hemde hoşuna gidiyordu.

Üzerindekileri indirdi ve kirli sepetine attı. Hızla banyoya girip küveti doldurdu. Sıcak suda uzun süre uzanmak onu rahatlatıyordu. Bir saate yakın banyoda kaldı. Daha sonrasında banyodan çıkıp ıslak bedenine havluyu sardı. Odaya tekrar girip gardırobuna ilerledi. Siyah bedenine yapışan deri pantolonunu giydi, üzerine gömleğini geçirdi ve daha sonrasında korsesini giyip ipleri özenle bağladı. Ayaklarına siyah çizmelerini geçirdi ve üzerine siyah başlıklı pelerinini giydi. Saçları bukle bukle olmuştu, yanakları kızarmış, burnunun üzerindeki hafif çilleri belirginleşmişti. Pelerinini kafasına geçirdi ve odadan çıktı.

Son anda unuttuğu şeyi fark edince içinden kendine kızarak odaya geri girdi. Hızla masanın üzerindeki hançerini alıp bacağındaki kılıfa yerleştirdi. Tam odadan çıkacakken camda bir tıklatma sesi duydu. Cama döndüğünde neredeyse birkaç yıldır olduğu gibi yine bir kuş gördü. Bu sefer hangi kuş olduğuna bakınca martı olduğunu gördü. Gelen 8 çeşit kuş vardı... Martı, bülbül, güvercin, kırlangıç, karga, kuzgun, serçe ve... Her yıl birkez gelen o canlının ne olduğunu kendiside bilmiyordu.

Camı açtı ve martıya baktı. Önce başını okşadı sonra ise şöyle dedi.

"Gitmem gerekiyor, akşama doğru hava kararırken gelirsen yemek verebilirim. Camı açık bırakacağım, üşürsen girersin"

Bu sözlerden sonra Obsidia odadan hızla çıktı ve muhafızlar dışında kimseye selam vermeden ilerledi.

Kendi atının bölümüne gelince durdu. Bembeyaz olan at sahibini görünce homurdandı. Obsidia kapıyı açıp onu dışarı çıkardı ve üzerine bindi. Atına eğer takmazdı. Veya hızlı gitmesi için zorlamazdı. Sevmiyordu, ona göre eziyetti bu. Obsidia atının iç güdülerine güvenir ve onun götürdüğü yere giderdi. Eğer özellikle bir yere gitmesi gerekirse atının boynuna dokunarak ona yönü belirtirdi.

Bugün özellikle gitmesi gereken bir yer vardı. Toprak varisinin evine gitmesi ve onun antrenmanını izlemesi gerekiyordu. Bu sayede rahatça onun savaş taktiklerini ve zayıflıklarını bulacaktı.

Atını yönlendirerek toprak varisinin sınırlarına doğru ilerledi. Bu seyehat birkaç gününü alacaktı. Tahmini olarak 2 gündü. Sınrılar birbirinden uzak olunca gitmesi zor oluyordu. Ayrıca birde sınır devriyeleri ile uğraşıyordu.

Hava kararmaya başlayınca atını durdurdu. Ve atından indi, atını besledi ve kendi dinlendi. Daha sonra yola devam etti ve gecé karanlığında ilerledi. Güneş doğmaya başlayınca durdu ve biraz uyudu. Öğlene doğru yola devam etti ve hava kararınca sınır devriyelerine varmıştı. Atından indi ve atına döndü. Küçüklüğünden beri eğitilen atının başını sevdi.

Tüylerini severken "Eve geri dön" dedi.

Atın gidişini izledi ve sınır devriyelerin gezdiği bölüme baktı. Sağ tarafta insanlar, sol tarafta toprak muhafızları vardı. Bu biraz zor olacaktı.

Bölüm sonu

1 yorum