Karşısında bedeni kılıçla yarılmış bir şekilde devrilen Maysa’yı gören Elmira az önce kendisini kucaklamak için gelen ölümün onu teğet geçtiğini görünce derin bir nefes aldı. Maysa’nın yıkılmasıyla arkasında onu yere devireni ancak görebildi. Buraya geldiğinden beri belli belirsiz konuştuğu, kendisini pek de tanımadığı sadece kız kardeşinin ağzından adını duyduğu Arif’ti onu kurtaran. Üzerindeki kıyafetleri parçalanmış, sol omzundan yaralanmış bir şekilde kendisine korkulu ama bir o kadar da kendinden emin gözlerle bakan Arif. Minnet, teşekkür, korku, endişe... aynı anda binlerce duygu ele geçirdi Elmira’nın benliğini. Ona bir hayat borçluydu artık. Mal, mülk, şöhret verilebilirdi artık Arif’in bu davranışı için çünkü o kraliyeti, kraliyetin elinden kurtarmıştı.
“İyi misin?” diye sordu Arif yarası sızlarken. Elmira olduğu yerde toparlandı acele bir şekilde “Asıl sen iyi misin?” Arif’in kanayan yarasına baktı göz ucuyla. Bir yandan da gözleri Hades’i arıyordu. Arifle sırt sırta verip etraflarını izlediler. Kendisini aradıklarının farkında olan Hades onlara istediği şeyi verip ağaçların arasından göründü onlara. “Şans sizden yana prensesim. Bakalım ateş de sizden yana olacak mı?” elinde asa ile geri dönen Hades’in asasını yere vurmasıyla Elmira ve Arif’in etrafını çevreleyen bir ateş oluştu. Ateş öylesine büyüktü ki birbirlerinden başkasını göremiyordu ikisi de. Halka şeklinde yanan ateşin içinde kalan bu iki ayrı dünyaya ait birbirleri hakkında neredeyse hiçbir bilgileri olmayan bu ikili an be an yanmaya hazırlanıyordu. “Valdvian ormanları kraliyet kanına doymayacak!” diye kahkaha atan Hades’in sesini duyabiliyordu ikisi de. Arif kendisini bir gün bekleyen ölümün bu şekilde olacağını hiç düşünmediği için yüzünde kırgın bir gülümsemeyle sessizce kalakalmıştı. En azından inandığım şey uğruna savaştım ve bu uğurda can veriyorum diye kendisini tesellide bulundu içinden. Elmira ise sonu gelen kraliyetini düşündü. Babasının zihni bulanmıştı, Maysa en büyük ihaneti etmişti ve şimdi kendisi de ölüyordu işte. Süreyya için endişelendi. O bu hiç bilmediği sırlarla dolu yerde yalnızdı artık. Vicdanı sızladı. Kız kardeşinin hayatının yerle bir olamsına karşı suçluluk hissetmişti. Bu ateş Arif ile kendisini kül edip yaktığında şüphesiz ki Hades Süreyya’yı da yaşatmayacaktı.
Arif’in yarasına daha dikkatli baktı bu sefer Elmira. “Canın çok yanıyor mu?” suçlu hissediyordu konuşurken çünkü bu savaşa giren herkes Kare’yi korumakla mükellefti ama Arif öyle değildi. O Süreyya’nın yanında olmak için gelmişti buraya. Arkadaşını yalnız bırakmak istemiyor ve onun güvende olduğuna emin olmaktı tek amacı. “Biraz” diyerek yanıtladı bu gönüllü kahraman Arif. “Özür dilerim. Senin burada, bu halde olmaman gerekirdi.” af dilemesi gerektiğini düşünüyordu Elmira. Ömrünün şu son anlarında bunu yapması gerektiğini düşündü. “Halkını koruman gerekiyordu ve gerektiği gibi de yaptın, bunun bir özrü yok.” genç prensesin üzerindeki suçluluk hissinin farkındaydı Arif ve bu hissin onu haksız yere işgal etmesine gönlü razı olmadı. “Seninle doğru düzgün tanışamamıştık bile ama şimdi birlikte ölümü bekliyoruz.” bulunduğu durumu hem şaşkınlıkla hem de kırgın bir tavırla ifade etti Elmira. Elini uzaatı Arif Elmira’ya “Ben Arif, dünyadan.” buruk bir gülümsemeyle sıktı Arif’in uzattığı eli Elmira “Ben Elmira, Kare’den.” Ne kadar kalmıştı can vermeye? Ne kadar süre yandıktan sonra acıyı hissetmeyeceklerdi? Bir mezarları olacak mıydı ya da mezarlarını yapacak insanlar kalacak mıydı? Delicesine bir yığın soru zihinlerindeydi. Ellerinden ise gelen sadece ateşe dokunup bu anı hızlandırmak olurdu. “İsmin çok güzel, daha önce duymadığım bir şey.” Arif’ti konuşan. Oyalamak istiyordu prensesin zihnini. Acıyı beklemek, ansızın yakalanmaktan daha zordu. Arif’in bu oyununa ayak uydurmak istedi Elmira ve cevap verdi. “Asil soylu, vazgeçilmeyen kişi.” demek. Beğendiğini göstererek başını salladı Arif “Güzelmiş.” Ateş artık neredeyse diplerindeydi. İkisi de dip dibe girmiş birbirlerine tutunuyorlardı. “Açıkçası hayal ettiğim bir ölüm şekli değildi.” kıpırdamamaya özen gösteriyordu Arif konuşurken. “Hayal ettiğin ölüm şekli mi vardı?” bu sefer Elmira’ydı konuşan. “Yine de bu hayalimde bile canlanmazdı.” Arif olduğu yerde ateşin etkisiyle ter içinde kalmıştı. Yalnız olmadığını hissetmek acısını azaltacakmış gibi sıkı sıkı sarıldı Arif’e Elmira. Arif’te aynı şekilde başını prensesin omzuna gömüp gözlerini kapatarak sarıldı Elmira’ya.
Çığlık, arbede, kan, savaş, kılıç, ölüler... tüm bu hengame arasında yanan ateş bütün Süreyya’nın bütün dikkatini üzerine topladı. Kalabalığı aşıp ateşe doğru koştu. “Elmira!” diye seslendi cevap gelmemesini umarak. Bu ateşin içinde kalanın o olması en son istediği şeydi. Arif ve Elmira aynı anda cevap verdi. “Süreyya!” biraz olsun rahatladı ikisi de. Kurtarılmak için umutları vardı ama Hades’in gözü üstlerindeydi. “Bizi bırak Süreyya. Hades burada. Hemen kaç. Kendini kurtar. Geldiğin yoldan ait olduğun yere geri dön.” Arif2ti konuşan. Kendisinden vazgeçmişti çoktan genç adam, arkadaşının kurtuluşunu diliyordu. “Sizi buradan kurtaracağım ama ateşi söndüremiyorum.” kimsenin umudu kurtulacaklarından. Kurtuluş kendinden vazgeçmekle mümkün demişti kahin. Meğer kabullenmeliymişler ölümü. “Güçlerin Süreyya, güçlerini kullan. Su elementini kullan, o nu hisset ki sana yağmur versin.” Süreyya güçleriyle bir şeylere hükmedebiliyordu evet ama hükmettiği şeyler insanlardı, bir suya hükmetmek aklına bile gelmiş bir şey değildi ki. Kız kardeşinin sunduğu bu fikre itiraz etmek yerine hemen işe koyuldu Süreyya. Vakti yoktu, en azından denemeliydi. Ellerini havaya kaldırdı ve gözlerini kapattı. Sadece suyu düşündü. “Prenses sizin, sözlerim ise kaderindir. Yağmur ol söndür ateşi, söndür ki kurtulsun kraliyetin eşi.” havada duran ellerinin arasında önce bir ağırlık hissetti Süreyya. Ağırlık başlarda belli belirsizken kısa süre içerisinde katbekat artmış ve genç prenses artık taşıyamaz olmuştu. Gözlerini açtığında ellerinin arasında koca bir su kütleri olduğunu gördü. Zihni allak bullak oldu, korkuyla sarsıldı. ‘Bunu nasıl yaptım?’ diye sorguladı. Zihni sarsıldığında su kütlesi de sarsıldı ve dağılır gibi oldu. Oluşturduğu bu kütleyi bozmamak için derin derin nefes alıp zihnini az önceki gibi temizledi. Yavaşça yaklaştı ateşe. Bir adım ötesi ateşe değmekti neredeyse. Ellerinin arasındaki su kütlesini yavaşça yukarıya doğru itip halka şeklinde yanan ateşin içine doğru atmasıyla kendi de dahil olmak üzere kız kardeşi ve yakın arkadaşı sırılsıklam olmuş bir şekilde sönen ateşin ardından göründüler. Sıkıca sarıldı ikisine de Süreyya. “Teşekkür ederim, teşekkür ederim” diye sayıkladı neye teşekkür ettiğini bile bilmeden. Kendine ediyordu aslında. Kendine ve ona yardım etmeyi seçen suya.
Bu oyunun gerektiğinden fazla uzadığını düşünen Hades elindeki kılıcı savurarak yanlarına geldi. Hades’ten gelen kılıç darbesi Elmira’yi karın boşluğundan yaralamış ve yere savurmuştu. Süreyya boş durmayıp elindeki kılıcı bu sefer o savurdu Hades’e karşı. Arif yaralanan prensesi oradan uzaklaştırmak için Elmira’yı kucaklayıp oradan uzaklaştırmaya çalışırken beklenmedik bir şey oldu. Hades elindeki kılıcı Süreyya’dan uzaklaştırıp Arif’e doğru fırlattı. Hades’in elinden fırlayan kılıç ise Arif’in yaralı omzuna isabet edip olduğu yere devirmişti delikanlıyı. Acı içinde kıvrandı Arif. “Arif!” Süreyya’nın çığlıkları yankılandı kan kokulu ormandan. Arif ancak iki adım atabilmişti sadece. Kucağında kendisi gibi yaralı olan Elmira’ya “Sizi koruyamadım” diye mırıldandıktan sonra gözleri kapandı. Arif’in yere yığıldığını gören Süreyya elindeki kılıcı karşısındaki düşmanına doğru savurup onun canını almak için tüm gücünü ortaya koydu. Güçlerini kullanmak istiyordu Süreyya. Sözleriyle Hades’e de emirler verip hükmü altına alabilirdi ama olmuyordu. Kendisini yere sermek isteyen bu adamla karşı karşıya gelen kimse güçlerini kullanamıyordu.
Yere yığılan Arif’in ve kucağında yaralı olan prenses Elmira’nın kanları birbirine karışacak kadar akmıştı. Yaralı prenses kardeşinin onun için var gücüyle savaştığını gördü belli belirsiz. ‘Ben yoksam o var’ diye teselli etti kendisini ve vücudunu ele geçiren acıya daha fazla dayanamayarak kapattı gözlerini.
Süreyya’nın çığlığını duyan baş muhafız derhal bir birlik toplayarak kalan ordularının komutasını yardımcısına devretti ve yanlarına geldi. Önce sırayla yerde yatan yaralı prensesi Elmira’yı ve Arif’i şifacıların yanına taşıdı. Hemen birliklerinden bir kısmını toplayıp Süreyya prensese yardım etmek için emir verdi. Kardeşinin ve arkadaşının intikamını almak için ruhunu ele geçiren intikam hissi içerisinde boğulan Süreyya’nın pes etmeye niyeti yoktu, elindeki kılıcı Hades’e doğru savurmasıyla karşısındaki adamın yüzünün sol kısmında bir yara açtı. Bir anda Hades’in yüzü kendi kanıyla kaplandı. Acı içinde Süreyya’nın üzerine yürüyen Hades’i bu sefer baş muhafızın birlikleri karşıladı. Prensesleri ile düşmanları arasına giren ordu birlikleri azılı düşmanlarının üzerine yürüyüp bu savaşı sonlandırmak istiyordu artık. Birbirinden farklı bunca insan tek bir hedef doğrultusunda can vermeye ve can almaya istekliydi. Ordu, Hades’i bir halka içine sıkıştırmış üzerine yürüyordu. Hades ise tek başına olmasına rağmen üzerine yürüyen orduyu etkisiz hale getirmek için tüm gücüyle savaşıyordu.
Düşmanı ile arasına ordunun girmesini fırsat bilen Süreyya gözlerini kapattı önce. Kendisini hissetmeye çalıştı. Nefes alışverişini düzeltti. Beraberinde ise kalp atışları yavaşladı. Damarlarında dolaşan kana kadar hissetmeye çalıştı vücudunu. Süreyya güçlerini kullanmaya çalışırken kara bulutlar çöktü üzerlerine, herkesi yerinden sarsan bir rüzgar ile birlikte yağmur başladı Valdvian ormanlarında. Yer yerinden oynuyor her şey ve herkes sallanıyordu, Süreyya hariç. Bir kalkan oluşturmuştu genç prenses kendi etrafında, iki yana açtığı ellerinden süzülen ışık onu koruyan bir kalkan oluştururken etrafı yerle bir edecek kadar da sarsıyordu herkesi. Yavaşça açtı gözlerini Süreyya. Kimseyi göremiyordu karşısında. Az önce düşmanıyla arasına giren ordu yok olmuş karşısında sadece yarattığı rüzgara direnmeye çalışan düşmanı kalmıştı. Kendinden emin adımlarla yaklaştı ona Süreyya. Hades’in karşısında güçlerini kullanabilen kimse olmadığını biliyordu ve kendisinin bunu nasıl yaptığını anlayamamıştı henüz. Sadece o değil karşısındaki düşmanı da anlayamamıştı olup biteni. Hades elinde sıkıca tuttuğu kılıcıyla karşı koymaya çalışıyordu Süreyya’ya ama onun oluşturduğu kalkanı yıkmak mümkün değildi. Çabalarının karşılıksız kalmasına sinirlenen Hades onun gözünde fazla uzayan bu oyunu bitirmek için o kadar istekliydi ki ona karşı koymayı bırakıp Süreyya’nın yarattığı kalkanın içine girmekte buldu çözümü çünkü ona ancak bu şekilde ulaşabilirdi. Kalkanın içine girdiğinde fırtına durmuştu, yağmur üzerine yağmıyor, rüzgar esmiyordu. Zaman olduğundan daha ağırdı sanki. Omuzlarına yükler binmiş de hareket etmek olduğundan daha zor bir hal almış gibiydi. Süreyya’nın ise yüzündeki tek bir mimik bile hareket etmiyordu. Sanki Hades’in kalkanın içinde olduğunu bile görmüyor gibiydi. Süreyya Hades’in o kadar dibine gelmişti ki neredeyse vücutları birbirine değmek üzereydi. Sağ elini Hades’in yüzünde açtığı yaranın üzerinde gezdirdi. Akan kanı eliyle onun yüzünden temizledi önce daha sonra ise düşmanının omzuna götürdü elini. Hades’in omzunu sıkmasıyla dizlerinin üzerine devrildi karşısındaki esmer adam. Karşı koyamıyordu hiçbir şeye Hades, hareketleri öylesine ağırlaşmıştı ki. Konuşmak istiyordu ama konuşamıyordu. Çığlık atıp avaz avaz bağırıyordu ona göre ama azıcık bile çıkmıyordu sesi. Önünde diz çöken adamı saçlarından kavrayıp kafasını geriye doğru verdi Süreyya. Kendisi de yavaşça eğildi düşmanının kulağına doğru “Sen benim kardeşime dokunmayı hak edecek biri değilsin” diye fısıldadı önce. Onun için basit bir fısıltıydı bu ama Hades’in beyninde karıncalar dolanmasına neden oluyordu bu ses tonu. Belindeki hançeri çıkarıp iki göğsünün arasına sapladı düşmanının. Açı içindeyken bile ses çıkaramadı Hades. Ellerini vücudundan akan kana götürebildi sadece. Elini yaraya götürüp ittirdi onu Süreyya. Sırt üstü devrildi yere yaralı adam. Genç prenses yine eğildi düşmanının yanına elindeki hançeri bırakmadan üzerine oturdu yaralı adamın. İki eliyle tuttuğu hançeri bir kere daha hızla indirdi adamın üzerine. Bu sefer karın boşluğuna gelmişti. “Arif’in hiçbir suçu yoktu.” diyebildi sadece sonra ise o ana kadar tuttuğu göz yaşları durmaksızın akmaya başladı gözlerinden. Kalp atışları hızlandı, hıçkırıkları eşlik etmeye başladı göz yaşlarına devamında, nefes alışverişi bozuldu. Az önce oluşturduğu kalkan yavaş yavaş yok oldu etrafından. Az önce büyük bir kin ve nefretle savaştığı adamın kanlar içindeki bedeni yanında boylu boyuna uzanıyordu. Uzaklaşmak istedi ondan, oradan. Birkaç adım atabildi ve bulunduğu yere çömeldi. Dizlerini kendine doğru çekip kollarıyla sarmaladı ve başını kendi kucağına gömüp yüksek sesle ağlamaya başladı. Sesini kısmak istiyordu ama yapamıyordu. Bir anda kendisini başrolünde bulduğu bu oyun arkadaşının canına mal olmuştu. Daha yeni bulduğu kız kardeşini almıştı ondan. Henüz yeterince tanışmamışlardı bile.
Bir el dokunduğunda omzuna dizlerinden kaldırabildi başını ancak Süreyya. “Prensesim iyi misiniz?” baş muhafızdı konuşan. “Elmira, Arif... onlar nasıl?” baş muhafızın ne dediğini anlamamıştı bile Süreyya. Kız kardeşini ve arkadaşını merak ediyordu sadece. Etrafına bakındı Süreyya. Herkes neredeydi? Onca insan nasıl kaybolmuştu gözden? “Prensesim şatoya gidelim isterseniz.” yerinden doğruldu Süreyya ve muhafızdan uzaklaşmak için geri adım attı. “Herkes nerede? Neden şatoya gidiyoruz? Hades’i ne yapacağız?” kaşları çatıldı muhafızın. Anlayamadı prensesin dediklerini. Şaşkınlığını gizlemesi gerekiyordu ama başarılı olamamıştı genç adam. “Neler oluyor?” diye üsteledi Süreyya. “Prensesim bu konu hakkında sizinle konuşmak benim vazifem değil bu yüzden şatoya dönmeliyiz.” kafası iyice karışmıştı Süreyya’nın. Neden hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu muhafız? “Hades’i de götürmeliyiz.” diyerek yanıtladı onu Süreyya. Muhafızın yüzünde aynı ifade yerli yerinde duruyordu. Hades’in kanlar içinde yatan bedeninin olduğu yeri gösterdi Süreyya “İşte orada.”. Süreyya’nın gösterdiği yerde değil Hades kuru bir ot bile yoktu. “Buradaydı. Onunla burada savaştım. O da buradaydı. Öldürdüm onu. Birileri bir şey yapıp onu kaçırmış olmalı.” kafası karışmıştı Süreyya’nın. Bir şeyler oluyordu ve onun hiçbir şeyden haberi yoktu. Kendisine tuhaf bir yaratıkmış gibi bakıyordu muhafız. “Askerlerim onu arayacak prensesim. Siz çok yorgun görünüyorsunuz. Şatoya gidelim, dinlenin.” Süreyya ne diyeceğini bilmiyordu. Bir gariplik olduğu belliydi ama bunu anlamak için de şatoya gitmesi iyi bir fikir olabilirdi bu yüzden muhafıza karşı gelmek yerine onu dinleyip birlikte şatoya döndüler.
Şatoya girdikleri ilk andan itibaren herkes koridorlara çıkmış kendisine bakıyordu. Aralarında fısıldaşarak konuşuyordu hepsi. “Neden herkes fısır fısır konuşuyor hakkımda?” diye düşündü kendi kendine. Şatoya ilk geldiği gün babasıyla tanıştığı odaya götürdü onu muhafız ve yine o zamanki gibi kapıda bekledi. Süreyya odaya girdiğinde karşısında bu sefer tahtında oturan babasını değil kız kardeşi Elmira’yı gördü. “Elmira iyisin. Sana bir şey oldu diye çok endişelendim.” gözleri doldu Süreyya’nın. Kız kardeşini sağ salim karşısında gördüğüne o kadar çok sevindi ki kalbi yerinden çıkacak gibi oldu adeta. Koşarak yanına gitmek istedi. Ona sarılmak ve şükretmek istiyordu bu ana. Ama eliyle durdurdu kardeşi onu. Kendisine yaklaşmasına izin vermedi. “Neler oluyor Elmira? Benim kardeşin. Yeni tanışmış olsak da birlikte yaşadığımız onca şeyden sonra bu mesafe de neyin nesi?” Kaşları çatık, kendinden emin bir tavırla oturduğu yerden hiç kalkma tenezzülüne bile girmedi Elmira. “Birlikte geçirdiğimiz onca şey mi?” Alaycı bir tavır takındı Elmira. “Savaştan kaçıp gitmenden bahsediyorsun herhalde. Hem de Hades’i de alarak. Söylesene Süreyya onunla ne zaman anlaştınız? Sana onu kaçırman karşılığında ne teklif etti? Görüyorum ki sözünde durmamış. Perişan halde aynı ormanda bulduk seni.” Elmira2nın dediklerinden hiçbir şey anlamıyordu Süreyya. “Ne saçmalıyorsun Elmira? Savaşa gittik. Hades seni ve Arif’i yaraladı ve ben de onu öldürdüm.” çatık kaşlı ve kibirli bir tavır takınan kız kardeşi şimdi bir kahkaha patlatmıştı. Sahte ve kulak tırmalayan bir kahkaha. “Öldürdün öyle mi? Sen kendince ne tür bir oyun oynamaya çalışıyorsun bana? Prensesi olduğunu öğrendiğin bir yerde kraliçe olma hırsına bu kadar çabuk bürüneceğini düşünmemiştim Süreyya. Seninle gerçekten iki kız kardeş olabileceğimizi düşünmüştüm ama görüyorum ki senin hedeflerin çok farklıymış.” Elmira o kadar öfke doluydu ki gözlerinden ateş çıkacak gibiydi nerdeyse. Nefretle konuşuyordu. Hatta belki üzerine saldırmamak için bile zor duruyordu. “Ne söylediğinin farkında mısın sen? Ben hiç bilmediğim bir yere geldim ve burada kalıp sana yardım etmemi istediğin için de burada kaldım. Birlikte savaşa gittik ve ben her şeyi karşıma alıp, kendi canımdan vazgeçip Hades ile savaştım. Canımı ortaya koydum. Sen ise geçmiş karşıma kraliçe olmak için bunları yaptığımı söylüyorsun.” Süreyya’da artık sakinliğini korumaya çalışmıyor ve kendini anlatmak için çabalarken öfkeleniyordu. Elmira oturduğu yerden kalkıp Süreyya’nın dibine kadar geldi ve tam karşısına dikildi. “Sen bana ihanet ettin. Savaş ortasına düşmanımızı alıp kaçtın.” Süreyya, Elmira’nın dediklerinden hiçbir şey anlamıyordu. “Kaçmadım. Ben Hades ile savaştım” üzerindeki kanları gösterdi Süreyya. “Bu üzerimdekiler bugün yaşadığımız savaştan kalma işte. Hades’in kanı.” Bu sefer Elmira’nın yüzünde anlamadığını belirten bir ifade belirdi. “Bugün yaşadığımız savaş mı?” Başını evet anlamında salladı Süreyya. “Valdvian ormanlarında Hades ve yandaşlarıyla girdiğimiz savaş işte, bugün. Bir kalkan oluşturdum ve onu o kalkanın içine aldım. Onun karşısında kimsenin güçlerini kullanamayacağını söylemişti herkes ama kullandım. Sonrasında da zaten baş muhafız buldu beni ve buraya geldik.” Elmira bir süre sustu ve kız kardeşinin anlattıklarını sindirmeye çalıştı. “Süreyya.” yutkundu Elmira ve devam etti “Savaş biteli neredeyse bir yıl oluyor ve biz bunca zamandır seni arıyoruz.”