İçeriğe geç

Karar Noktası

Bölüm 1 · 12 dk okuma

Karar Noktası

Bölüm 1

Merhabalaaaar, ilk kurgum ile karşınızdayım. Umarım beni ve kurgumu beğenirsiniz. Sizinle tanışmak için sabırsızlanıyorum.

İyi okumalaaaar 💗💗

____________________________________________

KARAR NOKTASI

İlk Bölüm: Dağların Sessizliği

Sınır karakolunun çevresine soğuk bir sessizlik hâkimdi. Rüzgâr, her geçişinde taşların arasına sıkışmış geçmişin hikâyelerini fısıldıyor gibiydi. Batuhan Yılmaz, askerî aracın içinden bu manzarayı izliyordu. Yıllardır operasyondan operasyona koşmuş, düşmanla burun buruna gelmişti, ama bu topraklarda hissettiği garip bir ağırlık vardı. Burada ne zaman bir şey yolunda gitse, ardından bir felaket gelir gibi hissediyordu.

Araç, karakolun avlusuna girerken toprak zeminde toz bulutları havalandı. Batuhan, hızlı bir hareketle araçtan inip çevreyi süzdü. Herkes işine odaklanmış görünüyordu, ama belli belirsiz bir gerginlik havada asılıydı. Askerlerin yüzleri, yıllardır yaşadıkları tehlikelerin izlerini taşıyordu. Batuhan bu yüzleri tanıyordu; kendininkinden çok farklı değillerdi.

Tam o sırada bir grup çocuğun sesleri dikkatini çekti. Yaşları 6 ile 12 arasında değişen çocuklar, karakolun önündeki toprak alanda kendi dünyalarına ait bir oyun kurmuştu. Aralarından biri plastik bir topu kaptığı gibi uzaklaşıyor, diğerleri kahkahalarla peşinden koşuyordu.Batuhan’ın dudakları bir an için kıvrıldı. Gözleri onların üzerine takılı kalmıştı. Sanki bir anlığına, bu savaşın olmadığı, bu çocukların başka bir dünyada, bambaşka bir hayat yaşadığı hayaline kapılmıştı.

Fakat o hayal, aniden kesildi. Çünkü o sırada o kadını gördü.

Begüm Aydın. Çocuklardan birine eğilmiş, dizindeki sıyrığı inceleyip gülümsüyordu. Begüm’ün üzerindeki beyaz gömlek, birkaç yerinden tozlanmış ve çamura bulanmıştı. Ama buna rağmen duruşunda bir zarafet vardı. Gözleri, sanki ormandan bir parça koparılıp içine yerleştirilmiş gibi kahveydi. Ama o kahve, derin bir kederin izlerini de taşıyordu.

“Batuhan Yılmaz,” diye seslendi bir asker, onu selamlayarak. Batuhan dikkatini yeniden toparladı, yüzündeki katı ifadeyi koruyarak selamı aldı. Ama Begüm’den tamamen uzaklaşamamıştı. Kadının neden burada olduğunu anlamaya çalışıyordu. Bu karakolda görev yapan askerler dışında kimse olmamalıydı, hele ki sivil bir kadın.

Begüm, onun bakışlarını hissetmiş gibi başını kaldırdı. Göz göze geldiler. Begüm’ün yüzünde bir anlık şaşkınlık belirdi, ama bu hızla yerini nazik bir gülümsemeye bıraktı. O gülümseme, Batuhan’ın içindeki tanımlayamadığı bir noktaya dokundu. Ama o, hislerini derin bir yere gömerek başını çevirdi ve hızlı adımlarla içeri doğru ilerledi.

Karakolun içindeki toplantı odası, sade ve işlevseldi. Bir masanın üzerinde açık haritalar, operasyon detaylarını gösteren belgeler ve telsizler vardı. Batuhan, komutanın direktiflerini dinlerken tam anlamıyla odaklanmaya çalışıyordu. Ama Begüm’ün karakolda olması düşüncesi, zihninin bir köşesine yerleşmişti. Burada ne işi vardı? Sivil biri böyle bir bölgede bulunmamalıydı. Onun varlığı, hem kendisi için hem de operasyonun güvenliği için bir risk teşkil ediyordu.

“Yarın sabah bir operasyon düzenleyeceğiz,” dedi komutan.

“Köyden bir çocuk rehin alınmış. Begüm Aydın, bu konuda bizimle birlikte çalışacak.”

Batuhan, adını duyduğu anda başını kaldırdı. “Çalışacak mı?” diye sordu, sesinde belli belirsiz bir öfke vardı.

Komutan sakin ama kararlı bir şekilde başını salladı.

“Begüm, bölgede gönüllü olarak görev yapan bir psikolog. Çocukların güvenli tahliyesi ve alınan kişinin durumunu değerlendirmek için bizimle birlikte olacak.”

Batuhan, dişlerini sıkarak bir şey söylemeden başını eğdi. Bu, hiç hoşuna gitmemişti. Psikolog ya da değil, Begüm’ün bu tehlikenin ortasında olması akıl alır gibi değildi.

Toplantıdan sonra, soğuk havanın yüzüne çarpmasına izin vererek dışarı çıktı. Gökyüzü, akşamın alacakaranlığına bürünmüş, uzaklardan köyden gelen ince bir duman yükseliyordu. Ellerini ceplerine soktu, ama soğuk ellerinden önce zihnini uyuştursun istiyordu. Tam o sırada Begüm’ün ayak seslerini duydu.

Kadın, elinde birkaç dosyayla karakolun bir köşesinden dönüp ona doğru ilerliyordu. Yüzünde biraz yorgun ama ısrarcı bir ifade vardı. Dosyaları taşırken dikkatini dağıtan bir şey olmuş gibi, neredeyse Batuhan’a çarpıyordu.

“Afedersiniz,” dedi Begüm, dosyalarını düzeltmeye çalışırken.

Batuhan bir adım geri çekildi.

“Burada ne yapıyorsunuz?” diye sordu, sert ama kontrollü bir ses tonuyla.

Begüm, başını kaldırıp ona baktı. Gözlerindeki kahverengi parıltı, karanlıkta bile dikkat çekiciydi. Hafifçe gülümsedi.

“Görevimi yapıyorum. Sizin gibi,” dedi, sakince.

“Bu görev değil,” diye karşılık verdi Batuhan, kaşlarını çatarak. “Bu, kendini tehlikeye atmak.”

Begüm, dudaklarını sıkıca kapadı, bir an için sustu. Ama sonra çenesini kaldırdı.

“Eğer tehlike altında olan bir çocuğun hayatını kurtarabilirsem, bu tehlikeye değer. Sizin anlamadığınız şey bu.”

Batuhan bir şey söylemek istedi ama kelimeler boğazında düğümlendi. Begüm, başını çevirip yoluna devam ederken arkasında sadece toz bulutları değil, Batuhan’ın zihninde büyüyen bir soru işareti bırakmıştı.

…

Karakolun loş ışıklarının altında bir grup asker, günün yorgunluğunu atmak için küçük bir sohbetin içine dalmıştı. Avluya yayılan gülüşmeler, bölgedeki tehlikeye rağmen insan olmanın unutulmaz bir parçasıydı. Batuhan, avlunun köşesinde ellerini cebine sokmuş, onları sessizce izliyordu. Ama gözlerindeki soğuk ifade, mesafesini koruyordu.

“Komutanım!” diye seslendi genç bir asker. Ses, beklenmedik bir neşeyle doluydu. Bu, Efe’nin timinden en genç üyesi olan Efe’ydi. Yüzünde her zaman umutlu bir ifade taşır, bu yüzden “ufaklık” diye anılırdı. Efe, elindeki çay bardağını sallayarak Batuhan’a doğru yaklaştı.

“Komutanım, biraz eğlenmek istiyoruz. Katılmaya ne dersiniz?”

Batuhan kaşlarını hafifçe kaldırarak ona baktı.

“Eğlenmek mi?” dedi. Sesinde belli belirsiz bir alay vardı.

Efe, başını onaylarcasına salladı.

“Evet, komutanım. Yarın ne olur bilmeyiz. Bu yüzden bugünü değerlendirmek gerekmez mi?”

Batuhan, bir an için diğer askerlerin yanına baktı. Mehmet, kendisine verilen radyo cihazını tamir etmeye çalışırken mırıldanıyor, diğerleri ise onun bu çabasını alaycı yorumlarla izliyordu.

“Mehmet, bu aleti tamir etmek mi daha zor, yoksa senin gibi birini operasyonda taşımak mı?” diye sordu Levent, timin en deneyimli ve şakacı üyesiydi.

Mehmet, gözlerini radyodan ayırmadan homurdandı.

“Beni taşımak zorunda kalmazsınız, çünkü hep önden giderim.”

Levent kahkaha atarak yanıtladı.

“Doğru, çünkü tehlikeyi her zaman ilk sen fark edersin, değil mi? Hele o köydeki danadan nasıl kaçtığını unutmadık.”

Diğerleri kahkahalarla gülerken Mehmet başını kaldırıp hafif kızararak karşılık verdi. “O dana tam bir canavardı, abi! Gözlerini açmış üzerime koşuyordu, gözlerinden kötü niyet akıyordu! Ayşe Teyze bir daha ahırın kapısını açık bırakıp danayı kaçırırsa yakalamak için uğraşmam haberiniz olsun. "

Efe araya girerek heyecanla ekledi, “Komutanım, o gün Mehmet abiyi danadan kaçarken görmek… Efsaneydi!”

Batuhan’ın yüzü bir anlık bir gülümsemeyle yumuşadı ama hızla tekrar ifadesiz bir hal aldı. “Danadan korkan birine sırtımı nasıl dayayacağımı tekrar düşünmem gerekecek.” dedi, sesi alaycı bir tonda.

Askerler, komutanlarının nadir görülen bu şakasını duyunca kahkahayı iyice yükselttiler. Batuhan’ın, aslında içten içe onlara değer verdiğini ve bu tür anlarda biraz olsun rahatladığını biliyorlardı.

Bir süre daha bu küçük muhabbet devam etti. Ancak Batuhan, her zamanki gibi geri çekilip mesafesini korudu. Askerleriyle yakınlık kurmak, onun için bir zayıflıktı. Yıllar içinde bunu öğrenmişti. Her şehit asker, canından koparılan bir parça ve yaşayan ruhsuz anılar demekti. Timinden birkaç kişi onun ne düşündüğünü anlamaya çalışarak kısa bakışlar atarken, Batuhan’ın dikkatini başka bir şey çekmişti.

Karakolun biraz uzağında, çocukların kaldığı barakanın önünden gelen hafif bir ışık. Orada, Begüm vardı. Elinde bir defter tutuyor, bir yandan çocuklardan biriyle konuşuyordu. Batuhan'ın dikkatini dağıtan bu sahneydi. Begüm’ün saçları rüzgârda hafifçe savruluyor, ince gömleği omuzlarına hafifçe düşüyordu. Görünüşünde, buranın karanlığına ve sertliğine ait olmayan bir zarafet vardı.

“Komutanım,” dedi alçak bir ses, gülüşünü saklamaya çalışarak. “Begüm Hanım’a böyle sert bakarsanız, sizi hiç sevmeyecek.”

Batuhan, başını hafifçe çevirip Efe’ye baktı.

“Senin için savaş alanında endişelenmem gerekmiyor. Dilinle kendini ilk kaybeden olacaksın.”

Efe, biraz bozulmuş gibi göründü ama ardından başını eğerek gülümsedi. “Haklısınız komutanım. Ama söylemeden duramadım.”

Batuhan bir şey söylemeden yoluna devam etti ve köydeki evine doğru yola çıktı.

...

Sınır karakolunun üzerindeki alacakaranlık, yavaş yavaş geceye teslim olurken rüzgârın sesi daha da keskinleşmişti. Batuhan, dışarıda sert adımlarla yürürken ayaklarının altındaki toprağın çıtırdayan sesi bile huzursuz ediciydi. Gökyüzü, karanlığın altında tamamen kaybolmuştu. Gözleri, alışkanlıkla karakolun her köşesini süzüyor, etraftaki en ufak hareketi bile fark etmeye çalışıyordu. Ama o gece, başka bir şey dikkatini dağıtıyordu: Begüm.

Kendini buna kapatmaya çalışsa da zihninde sürekli aynı sorular dönüyordu. Bu kadın, savaşın tam ortasında ne arıyordu? Çocukları iyileştirmek… Bu onun inancıydı, evet, ama bu topraklarda inançların ne kadar kırılgan olduğunu bilmiyor muydu? Burada sadece silahın, kurşunun ve korkunun sesi hüküm sürerdi. İnsan ruhunu iyileştirmek mi? Efe için bu fikir, sınır ötesindeki rüzgâr kadar uzaktı.

Efe, derin bir nefes alıp yüzünü soğuk havaya döndü. Bir anda, hafif bir ışık fark etti. Begüm, karakolun terasında, terastan çıkan ışığın önünde duruyordu. İnce bir şal omuzlarından sarkıyor, rüzgâr saçlarını hafifçe savuruyordu. Ellerini göğsünde birleştirmiş, ufka doğru bakıyordu. Sanki bu karanlık dağlarda bir şey arıyormuş gibi, ama ne olduğunu sadece kendisi biliyordu.

Batuhan istemeden de olsa ayaklarının onu bu kadına doğru yönelttiğini fark etti. Bu kadını anlamaya çalışıyordu, ya da belki de kendine bile itiraf edemediği bir merakla onu çözmek istiyordu.

“Burada ne yapıyorsunuz?” diye sordu, sesi sert ama tedirginlikten arınmış değildi. Begüm, aniden irkilip ona döndü. Ama yüzündeki şaşkınlık, hızla yerini sakin bir ifadeye bıraktı.

“Gökyüzüne bakıyordum,” dedi, hafif bir gülümsemeyle. “Bu kadar karanlık bir yerde yıldızlar daha net görünür sanıyordum, ama pek bir şey göremedim.”

Batuhan, kaşlarını çattı. “Yıldızları göremiyorsunuz çünkü bu bölge ışıkların değil, gölgelerin hâkimiyetinde. Burada hayal kurmak lüks.” dedi, sesinde sert bir gerçeklik vardı.

Begüm ise başını hafifçe eğerek gülümsedi. “Gökyüzünü göremiyor olmamız, onun orada olmadığı anlamına gelmez, değil mi?” dedi.

Bu cevap, Batuhan'ı bir an için duraklattı. Begüm'ün sözlerindeki inatçılığı mı, yoksa hâlâ iyiliğe olan inancını mı kıskandığını anlamıyordu. İçinde bir şeyler kıpırdandı.

“Burada gerçekler hayallerden daha ağırdır.” dedi Batuhan, sertçe. “Bu topraklar, neye inandığınızla değil, ne kadar dayanıklı olduğunuzla ilgilenir.”

“Belki de insanlar buradan geçtiği için böyle hissediyorsunuz,” Begüm, gözlerini ufka çevirerek. “Bazen en karanlık yerler bile, doğru dokunuşla değişebilir.”

Batuhan, başını iki yana salladı. “Siz çok safsınız.” dedi neredeyse bir fısıltıyla.

Begüm bir an sustu. Sanki bu kelimeyi tartıyormuş gibi. Ama sonra yüzündeki gülümseme kaybolmadan cevap verdi. “Belki. Ama bu, buraya ait olmadığım anlamına gelmez.”

Tam o sırada, uzaklardan gelen bir ses bu garip anı böldü. Bir çatışma sesiydi bu. Patlamanın ardından yükselen silah sesleri, karakoldaki tüm sessizliği parçaladı. Batuhan, refleksle silahına uzandı. Begüm, bir anlık bir şaşkınlıkla başını sesin geldiği tarafa çevirdi, ama Batuhan çoktan harekete geçmişti.

“İçeri girin!” diye sertçe bağırdı Batuhan. Sesi kararlı ve tartışmaya kapalıydı. Begüm bir şey söylemek için ağzını açtı ama Batuhan'ın bakışlarındaki ciddiyeti görünce susup hızlıca geri adım attı.

Efe, telsizine uzanıp birimlerle konuşmaya başlarken Begüm, karakolun güvenli bir köşesine sığınmış, kalbi hızla çarpıyordu. Bu savaşın ne kadar gerçek olduğunu bir kez daha hissediyordu. Batuhan ise çoktan sahaya dönmüş, yüzündeki her duygu kırıntısını kapatmıştı. Ama bir şey belliydi: Bu çatışma sadece dışarıda değil, içeride de yeni bir ateşi körüklüyordu.

Silah sesleri gittikçe yaklaşırken, Begüm’ün karakolun duvarına yaslanmış gözleri, ufkun ötesinde yanıp sönen küçük bir ışığa takıldı. Onu kimin yaktığını bilmiyordu. Ama bir anlığına o ışık, kendi içindeki tüm korkulara meydan okuyordu. Batuhan ise o sırada telsizle talimatlar verirken, bir an durup Begüm'e baktı. Kadının kararlılığı, bu savaştan çok daha büyük bir tehlike gibi geliyordu. Ama bunu kendine itiraf etmek, onun için bile erken sayılırdı.

Yine de, bu gece onların hayatında bir dönüm noktası olacaktı. Çünkü dağların sessizliği bir kez bozulduğunda, bir daha asla eski haline dönmezdi.

Bir anda gelen yüksek bir ses ile Begüm irkildi. Bütün karakolu saran bir patlama sesi duyulmuştu. Hızla silahların sarılan askerler, kısa sürede gruplaşmış ve destek çağırmaya koyulmuşlardı. Batuhan, telsizin sarıldı.

"Güneyden yoğun bir saldırı var! Tekrar ediyorum Şehit Piyade Er Salih Ay karakoluna saldırı var! Üsteğmen Batuhan Yılmaz destek istiyor!"

Batuhan, bir cehennemin ortasında olduğunun farkındaydı ve endişeleniyordu. Onu endişelendiren şey bu cehennem değil, arkasındaki kadının küllerini görmek istememesiydi. O zaten cehennemdi, ateşti, sinirlenince ateşi çoğaltandı ama yanındaki kadın su gibiydi. O, alevlerin arasında nefes alamazdı fakat Batuhan bu konuda yanılıyordu. Ateşi dindiren de, insana can veren de, dünyaya can olan da korktuğu su değil miydi? Batuhan küllerden değil de, suya yenilmekten korkuyordu.

Düşüncelere dalan Batuhan'ı telsizden gelen ses uyandırmıştı: "Keskin nişancılar, Kuzey ve Güney hattına odaklanın! Destek hattı kurulsun! Hiçbir şekilde içeri sızmayacaklar!"

Batuhan gözünün ucuyla arkaya bakıp Begüm'ü kontrol etti. Ardından dürbünüyle Kuzey yamacını kontrol etti. 20 kişi kamufle olmaya çalışarak orman yolunda ilerliyordu. Telsizini dudaklarına yaklaştırdı ve konuşmaya başladı:" Orman yolunda yaklaşık 20 kişi var ve muhtemelen daha fazlası da var. Keskin Nişancılar, temizleyin."

Bir keskin nişancının vurduğu kurşun teröristlerden birini vurunca, diğerleri silahlarına sarılıp ateş açtılar. Askerler, çapraz ateşe başlayınca silah sesleri tekrardan yükseldi.

Batuhan hemen bölgeye inip timi ile birlikte müdahale etmeliydi. Hızla Begüm'ü kolundan tuttu ve merdivenlerde sürüklemeye başladı.

"Nereye gidiyoruz? Dışarısı çok tehlikeli! Kafayı mı yedin?"

Batuhan bir şey demeden şifreli odayı açtıktan sonra Begüm'ü yavaşça itip kapıyı kilitledi. Sert ve uyarıcı sesiyle konuşmaya başladı.

"Hanımefendi askerim ben, unuttunuz sanırım. Dışarısı tehlikeli olunca, ben gideceğim zaten. Ben yanına gelene kadar buradan çıkmıyorsun ve tehdit altında hissettiğinde de masanın üzerindeki telsizden bana sesleniyorsun tamam mı?"

Begüm sessizce başıyla onaylayıp masanın yanına geçti. Batuhan silahını alarak kapıyı kilitleyip dışarı çıktı. Efe'yi görmesiyle yanına ilerledi ve yanına çöktü. Komutanını gören Efe'nin içine yeniden bir cesaret ve umut doldu çünkü komutanı varsa, yaşam var demekti.

Teröristlerin kurşunları karakolun duvarlarına çarparken Batuhan da tetiğe geçti. Ne olursa olsun bu geceyi güneşle aydınlatmalılardı. Güneş timi ve diğer bütün timler de bu geceyi aydınlatmaya yeminlilerdi.

...

Saat 06.00

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, karakolun havlusu ve sınır bölgesi sessizliğe bürünmüştü. Batuhan, yorgun bir şekilde karakolun merdivenlerini çıkıp şifreli odaya geldi. Kapının çoktan açılmış olduğunu görünce kaşları çatıldı. İçeride olan Efe, komutanını görür görmez selamını verdi.

"Psikolog nerede asker?"

Psikolog lafını duyar duymaz Efe'nin dudağı kıvrıldı.

"Yenge, çocuklara bakmaya gitti."

Batuhan ters ters bakıp sessizce avluya ilerledi. Karakolun etrafında sessiz bir huzur vardı. Ama bu sessizlik, zaferin değil, yenilmemenin sessizliğiydi.Batuhan, yorgun ama dimdik bir şekilde, avlunun ortasında durmuş, karakolun duvarlarındaki kurşun izlerini inceliyordu. Gözlerinde başka bir savaşın izleri vardı. Kendi içinde bir hesaplaşma...

Tam o sırada Begüm, elinde bir tas sıcak çorbayla yanına yaklaştı. Yüzünde ne korku ne de çekingenlik vardı. Batuhan’ın yanına geldiğinde, sessizce durdu.

"İşte burada olmamalısın," dedi Batuhan, sesinde hem yorgunluk hem de öfke vardı.

"Burası tehlikeli. Sana bunu kaç kere söylemek zorundayım?"

Begüm gözlerini kısmış, aldırış etmeden ona bakıyordu. Batuhan’ın kendisine çevrilmiş sert bakışlarına rağmen kararlılığını yitirmedi.

"Ben bir sivil olabilirim," dedi, sesi titremiyordu, "Ama bu ülkenin evladı olduğumu unutuyorsun. Sen bana bağırsan da, beni kovsan da, yine bir yolunu bulur peşinden gelirim. Bana ihtiyacınız var."

Batuhan, onun bu sözlerini duyduğunda bir an sessiz kaldı. Gözlerini Begüm’ün gözlerine dikti, ama bu kez o sertlik yerini başka bir ifadeye bırakmıştı. Bu, anlamaya çalışan bir bakıştı. Yorgunluğu, hiddeti ve belki de kendi çaresizliği, o anda çözülmeye başlamıştı. Narin görüntünün altında dimdik duran bir irade vardı. Cesaret, kararlılık ve saf bir inanç...

"Bu bir oyun değil, Begüm. dedi nihayet, sesi kısılmıştı.

"Burada her an ölüm var. Bunu anlıyor musun?"

Begüm, bir adım daha ona yaklaştı. "Sen de ölümü her an hissediyorsun," dedi alçak bir sesle.

"Ama hâlâ buradasın. Çünkü buranın sana ihtiyacı var. Benim de size ihtiyacım var. Bu savaşı tek başına kazanamazsın, Batuhan."

Batuhan, uzun bir süre konuşmadı. Sadece onun gözlerine baktı. Bu bakışlarda ne öfke ne de itiraz vardı artık. Sanki Begüm’ün sözleri, içinde uzun zamandır kemikleşmiş bir duvarı çatlatmıştı.

Sonunda gözlerini yere indirdi, derin bir nefes aldı. "Pes etmiyorsun, değil mi?" diye sordu alaycı bir tebessümle.

Begüm hafifçe gülümsedi. "Pes etmek benim

karakterimde yok."

Batuhan, bu cevaba başını hafifçe salladı. Gözlerini tekrar ona kaldırdığında, ifadesi yumuşamıştı.

"Peki," dedi.

"Ama bu, seni koruyamayacağım anlamına gelmez. Bu benim görevim, Begüm. Seni hayatta tutacağım."

Begüm, gülümseyerek elindeki çorbayı uzattı.

"O zaman sana güç vermek de benim görevim. Çorbayı iç lütfen."

Batuhan, uzanıp çorbayı aldı. İkisi de uzun bir süre sessiz kaldı. Gün geceyi aydınlattığı gibi, Batuhan ve Begüm'ün arasını aydınlatmıştı.

____________________________________________

Tekrardan merhabalar efendiiiim.

Bölümü nasıl buldunuuuuz?

Karakterler nasılll?

Kalemimi nasıl buldunuuuz’

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.