İstanbul'un en nezih semtlerinden birinde bulunan bir sitenin içindeki oldukça görkemli binanın en lüks dairesinde;sıradan olmayan bir sabah yaşanmak üzereydi.Beş yaşındaki Onur Zorlu,annesinin deyişiyle "minik adam" sabahın sekizinde uyanmıştı her zaman olduğu gibi.Yumuruk yaptığı elleriyle gözlerini ovalarken ;minik çıplak ayaklarını yatağından aşarı sarkıtmıştı.üstündeki araba desenli mavi pijaması onu öyle tatlı yapıyordu ki ... Daha bu yaşta araba aşığıydı,bebekliğinden beri büyüyünce ne olmak istiyorsun sorusuna,"Araba!" diye cevap verirdi.Her sabah olduğu gibi o sabah da kalkarak ,annasinin kahvaltı hazırlayıp hazırlamadığına bakmak için koşarak odasından çıktı.Annesi, İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde ikinci öğretim profesörüydü. Her sabah aynı saatte kalkıp annesini onu kahvaltı hazırlarken bulduğunda, "Ben de senin gibi siyah renkli çay içebilir miyim anne?" derdi heyecanla.Ama genellikle izin alamayıp portakal suyu içerdi.Oysa bu sabah, minik adamın beklemediği farklı bir şey vardı.
"Anne?" dedi gözlerini kırpıştırarak Onur.Annesinin yerde kanlar içinde yatan bedenine doğru bir adım attı.Korkmuyordu ama insan annesinden korkarmıydı hiç?


