İçeriğe geç

KARANTİNA

Bölüm 1 · 13 dk okuma

KARANTİNA

Bölüm 1

1 Mayıs, 1999.

İstanbul’un en nezih semtlerinden birinde bulunan bir sitenin içindeki oldukça görkemli binanın en lüks dairesinde; sıradan olmayan bir sabah yaşanmak üzereydi. Beş yaşındaki Onur Zorlu, annesinin deyişiyle ‘minik adam sabahın sekizinde uyanmıştı her zaman olduğu gibi. Yumruk yaptığı elleriyle gözlerini ovalarken; minik çıplak ayaklarım yatağından aşağı sarkıtmıştı. Üstündeki araba desenli mavi pijaması onu öyle tatlı yapıyordu ki... Daha bu yaşta araba aşığıydı, bebekliğinden beri büyüyünce ne olmak istiyorsun sorusuna, “Araba!” diye cevap verirdi. Her sabah olduğu gibi o sabahta kalkarak, annesinin kahvaltı hazırlayıp hazırlamadığına bakmak için koşarak odasından çıktı. Annesi, İstanbul Üniversitesi’nin Ingiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde, ikinci öğretim profesörüydü. Her sabah aynı saatte kalkıp, annesini ona kahvaltı hazırlarken bulduğunda, “Ben de senin gibi siyah renkli çay içebilir miyim anne?” derdi heyecanla. Ama genellikle izin alamayıp portakal suyu içerdi. Oysa bu sabah, minik adamın beklemediği farklı bir şeyler vardı.

“Anne? dedi gözlerini kırpıştırarak Onur. Annesinin yerde kanlar içinde yatan bedenine doğru bir adım attı. Korkmuyordu ama insan annesinden korkar mıydı hiç?

Ses gelmemişti annesinden. Halbuki o ne zaman anne dese, annesi ona ‘AŞKIM' derdi. Şimdi ne olmuştu böyle? Annesi neden cevap vermiyordu?

“Anne... ” diyerek bir adım daha attı, sonra bir adım daha. Minik dizlerinin üstüne çökerek, elini annesinin koluna koydu ve buz gibi olmuş elini tuttu.

“Üşümüşsün anne, bekle!” diyerek ayağa kalkıp koşarak odasına gitti; araba desenli yorganını alıp sürükleyerek götürdü ve annesinin üstünü bir güzel örttü.

“Anne yorulmuş, yerde uyumuş... ” dedi kendi kendine gülerek. Ama içten içe bir gariplik olduğunu hissettiği için de annesinin başından ayrılmadı, bekledi, bekledi, saatlerce bekledi.

“Anne uyan...” diye fısıldadığında gözleri dolmuştu. Bir bebeğin, minik bir çocuğun gözleri dolar mıydı? Evet; Onur Zorlunun beş yaşında gözleri dolmuştu. Biliyordu, annesinin gittiğini, bir daha asla ve asla geri gelmeyeceğini biliyordu. Bittiğini ve bir daha asla başlamayacağını biliyordu annesiyle olan öyküsünün. Annesi gitmişti, kalanların bir önemi yoktu.

“Anne kalk. ” diye bağırdı gözyaşlarının arasından, “Anne... ”

Günler önce izlediği bir çizgi film geldi aklına. Yaralanan bir kuş vardı çizgi filmde, “Hokus pokus!” diyerek müthiş bir sihirle iyileştirmişlerdi o kuşu! Annesinin yüzüne baktı umutla birden.

“Hokuspokus!” dedi annesine, hiçbir şey olmadı. Bekledi, bekledi...

“Hokus pokus!” dedi bir kez daha yine olmadı, uyanmadı annesi.

“Sihir yaptım anne uyan!” Olmuyordu, sihir de işe yaramıyordu. Artık hüngür hüngür ağlıyordu.

“Anne... Seninki gibi siyah çay içebilir miyim?” dedi gözyaşlarının arasından belki cevap verir diye.

Cevap gelmedi. Annesinden bir daha hiçbir zaman cevap gelmedi. Onur küçücüktü, annesinin sesini duymak istiyordu sadece. Tek isteği, tek dileği buydu o an.

“Acıktım anne!” dedi hıçkıra hıçkıra, belki uyanır da yemek hazırlar diye.

“Üşüdüm... ” dedi, uyanır da ısıtır diye.

“Anne düştüm, kolum acıyor. Sonra üzülür diye düzelterek, “Şaka şaka anne!” dedi gözyaşlarının arasında, “Düşmedim, acımıyor. ”

Ama olmadı, uyanmadı annesi. Saatlerce uğraştı, en sonunda yorgun düştü Onur. Küçük bedeniyle annesinin üstüne uzanarak, yanağına bir öpücük kondurdu. Uyuyakalmak üzereyken kulağına fısıldadı ağır ağır...

“Hokus... pokus... ”

Bu sihir de işe yaramadı. Artık hiçbir hokus pokus geri getiremezdi annesini Onura. O an anlamıştı, sihirler yalandı...

1.Bölüm

Buradayız, ve yan yanayız...

Ben Zeynep, on yedi yaşındayım. İstanbul’da, yaşadıkları her türlü soruna şahit olduğum anne ve babamın yanında yaşıyorum. Hayatımda üç kez okul değiştirdim ve üçüncüsü gerçekleşeli sadece bir gün oldu. Bugün benim yeni okulumda birinci günüm. Babamın işi değiştiği için, bir koleje geçmem konusunda yapılan ısrarlar sonucunda yazıldığım ve okul müdürümüzün “Burada hayat var.” dediği büyük okulumda ilk günümü yaşıyorum. Uç saattir burada olmama rağmen sadece bir derse girebildim çünkü bir felaketin or-tasındayım.

Neler olduğunu çok fazla anlayamadım, sadece şu kadarını fark ettim. Dersten acil bir anonsla çıkarıldık, konferans salonuna toplandık; burası cehennemden beter. Müdür konuşmaya çalışıyor, kimsenin dinlemediğini bile bile bir şeyler anlatmaya çabalıyor. Ben dinliyorum, dinlemeyi sevdiğimden değil, konuşmaları bitiren eylemin dinlemek olduğunu bildiğimden.

“Çocuklar! Eğer şu an susmayan olursa, ismini aldığım gibi kaydını sileceğim!”

Ve sessizlik. Ne olması bekleniyordu, bu şekilde devam edilmesine izin çıkacağı mı? Eski okulum böyle değildi tamam, orada da gürültü olurdu ama burası bir başka. Hiçbir şey umurlarında değil,gülüyorlar. Oysa ciddi bir durum olduğu belli. Onları susturan yegâne tehdit, durumun ailelerine gideceği olmamalı ama bunu onlara anlatamayız. Yine de başımı dikleştirdim, susan suratlara gururla baktım sanki ben susturmuşum gibi. Tam o sırada kızın biri yanımdan “Çekil şuradan!” deyip, kolumu iterek geçince gururumun söndüğünü fark ettim. Aptal kız, en ufak bir sorun yaşamasam olmaz, değil mi? Başımı sahneye çevirdiğimde okul müdürümüzün mikrofona doğru konuşmaya başladığını gördüm.

“Acil bir durumdayız. Şu an bütün sağlık birimleri, okulumuzun içinde bulunduğu duruma kilitlenmiş durumda. Bunu size nasıl söylerim bilmiyorum... Ama söylemek zorundayım. Çocuklar... Bir felaketin ortasındayız.”

Kısa ve net olarak durum buydu, bir felaketin ortasındaydık. Ne olduğunu anlayabilmek için vücudumu dikleştirdim. Ne vardı? Yangın mı, deprem mi? Ne?

“Hocam rehin mi alındık? Beni vursunlar, güzel kızlara bir şey olmasın, selam kızlar.” diye atıldı ön koltuklardaki çocuklardan biri, salon buna inanamaz gibi gülüşürken müdür alnındaki teri sildi.

“Çok daha kötüsünü yaşıyoruz! Dokuzuncu sınıflardan bir kız öğrenci, yarım saat önce revire getirildi. Kendisine salgın bir hastalık teşhisi kondu. Revir doktorumuz Hakan Bey, bunu gerekli sağlık birimlerine bildirdiği an kapıyı kilitlememizi emrettiler. Bütün sağlık ve emniyet birimleri şu an yolda. Ama telefondan anladığımız kadarıyla... Okulumuz karantinaya alınıyor arkadaşlar.”

Şok çığlıkları... inanamaz kahkahalar... Savrulan küfürler... Şaşkın bakışlar ve çatık kaşlar...

Evet... Bir felaketin ortasındayız.

Okulda ilk günüm. Annem daha evden çıkarken alnımdan öptü ve bugünümün iyi geçeceğine emin olduğunu söyledi kulağıma. Gülümsemeye çalıştığımı hatırlıyorum. Ama içten içe biliyordum, işin içinde ben varsam o iş iyi gitmezdi. Ben tehlikeliydim ve benim psişik bir uğursuzluğum vardı. Hiçbir yere alınmamalı, hatta bu okuldan derhal atılmalıydım. Benim yüzümdendi, hiçbir sorun yaşamayan okul benim uğursuzluğum yüzünden yaşıyordu bu sorunu, emindim. Ayağımın tozuyla gelip...

“Şimdi sizden tek istediğim şu, sorun çıkarmayın. Kaç gün burada kalırız bilmiyorum ama bu geceyi burada geçireceğimiz kesin. Okulun içindeki her odanın kapısı tek tek açıldı. Spor salonu, kantin, kütüphane, yüzme salonu, sahalar, projeksiyon odası... Sınıflar zaten açıktı ve açık kalacak. İstediğiniz yerde vakit geçirebilirsiniz, tek istediğim sorun çıkmaması. Zaten bir öğrencimizin acısını yaşıyoruz, bir de sizden birinin başına gelecek başka bir olayı kaldıramayız. Ve dikkat etmenizi istiyorum, bu hastalık hepinize bulaşmış olabilir. Eğer herhangi bir belirti gören varsa anında revire gidecek!” dedi ve emreder gibi ekledi.

“Anlaşıldı mı?”

“Anlaşıldı.” Boğuk, mutsuz, korku dolu bir cevaptı bu. Hepimizin ağzından çıkan bu sözcükten sonra salon dağıldı. Ne yapacağımı bilmiyordum, okulda tanıdığım kimse yoktu. Güvendiğim bir tek telefonum vardı. Nerede vakit geçirecektim, ne yapacaktım? Annemleri arayıp haber vermeliydim belki de ama istemiyordum, binlerce soru cevaplamak istemiyordum. Telefonu kaldırdığım gibi uçak moduna aldım ve dışarıdan gelen aramalara kapatıp sadece internetini açtım. Koridorda ağır ağır ilerleyerek kendimi kızlar tuvaletine atıp, boş tuvaletlerden birine girdim. Klozetin kapağını kapatıp üstüne oturdum, kulağıma kulaklıklarımı taktım; dizlerimi yukarı doğru çekerek başımı dizlerime yasladım. Bu şekilde saatlerce durabilirdim ve aslında bakarsanız durdum da. Saatlerce, klozetin üstünde oturarak ve şarkı dinleyerek burada böylece bekledim. Bir ara uyuyakaldığımı hatırlıyorum. Ne kadar uyuduğumu bilmiyorum ama rüyamı bile hatırlamayacak kadar derin uyudum.

Tuvaletin içi havasız gelmeye başlayınca çantamı almak ve dışarı çıkmak için ayağa kalkmıştım ki bir an çantamın yanımda olmadığını fark ettim. Şok içinde tuvalette kendi etrafımda dönüp bir kez daha bakındığım sırada durum aklıma geldi. Çantamı bir geri zekâlı gibi sınıfta bırakmıştım, anında tuvaletten çıktım. Aynada kendi yansımamı gördüğümde, üstümü başımı düzeltmem gerektiğini fark ettim. Elimi saçıma götürdüğüm sırada gözüm önce tuvalet camına kaydı, dışarısı karanlıktı. Saat yediyi geçmiş olmalıydı. Gözlerimi tekrar aynaya çevirdiğimde birdenbire tuvaletin ışıkları bir kez gitti geldi. Kaşlarımı çatarak bir adım attım.

“Kimse var mı?” diye seslendim kabinlere doğru. Ses çıkmayınca tekrar aynaya dönüyordum ki bu sefer ışıklar tamamen gitti. Olduğum yerde sıçradım korkuyla.

“Kimse yok mu?” diyerek kapıya yöneldim. Ellerimle tutunarak, tuvaletin kapısını açtım ve dışarı çıktım. Koridor karanlıktı; aslına bakarsanız şu an okulun içi tamamen karanlıktı. Düşmemeye dikkat ederek ağır ağır yürürken, nereye gittiğimin farkında bile değildim. İlerledim, koridorun sonuna ulaştığımda karşıdaki camdan cadde ışıklarının az da olsa içeri vurduğunu fark ederek başımı diğer koridora doğru uzattım.

O an garip bir şey oldu.

Gözlerimi kırpıştırdım, sıkıca kapattım ve tekrar açtım. Gördüğüm şeyin gerçek olmadığına, yanıldığıma emindim ve bu yüzden sakindim, sakin olmalıydım... Aman Tanrım... Şu an sakin kalamazdım. Gözlerimi tekrar kapattım, ellerimle iyice ovdum açtım. Oradaydı...Hâlâ oradaydı...Yerde; kanlar içinde yatan sarı saçlı, uzun boylu zayıf bir kız vardı. Şok içinde oraya doğru bir adım attığım sırada, birinin beni arkamdan yakaladığını fark ettiğim an, ağzımdan büyük bir çığlık bırakıyordum ki bir el ağzıma kapandı.

“Sakın!” dedi elin sahibi. Gözlerim kocaman açılmış, ela gözlerin ardındaki sis bulutunu görmeye çalışırken ellerinden kurtulmaya çalışıyordum. Ela gözlerin sahibi ise beni bırakmaya niyetli değildi, öyle güçlüydü ki kıpırdayamıyordum. Bana gözleriyle emreder gibi bakıyordu,

“Sesini çıkarmayacaksın.” diye fısıldadı. Korkuyla tir tir titreyerek ona baktığım sırada, başını sağa ve hemen sonra ağır ağır sola salladı.

“Ağzını açacağım ve sesini çıkarmayacaksın.”Başımı salladım korkuyla ve tereddütsüzce baktığını gördüm. Elini ağır ağır elimden çekti gözlerini gözlerimden ayırmadan. Ağzımı açtığı anda ufak bir çığlıkla koridorun soluna doğru koşuyordum ki beni tekrar tutup, ağzımı bir kez daha kapattı. Tanrım...Katil oydu...Cinayeti görmüştüm! Ve katil oydu!

“Sen laftan anlamaz mısın?” Eliyle ağzıma beni öldürmek istermişçesine baskı yaparken diğer eli de kolumu sıkmakla meşguldü. Beni de öldürmek üzereydi. Kolları arasında yaralı bir kuş gibi çırpınıyordum. Telaştan, mantıklı tek bir düşünce bile geçmiyordu aklımın ucundan. Keşke Franz Kafka nın Dönüşüm kitabını okusaydım da öyle ölseydim! Onu okumadan ölmek istemiyordum.

“Sus.” diye fısıldadı, “Kes sesini, yoksa birazdan kendini de o sarışının yanında bulacaksın.” Haklıydım, katil oydu ve beni öldürmekle tehdit ediyordu. Hayatım buraya kadardı. Ölümümü böyle hayal etmemiştim; ölümüm denizde olsun isterdim, okulumda değil, en nefret ettiğim yerde değil. Ama en azından kendimi, katilim bana bir film sahnesini yaşıyormuşum gibi hissettirecek kadar yakışıklıydı diye avutabilirdim. Kızıla dönük yeni çıkmaya başlamış kirli sakalları; kalkık kahverengi saçları, ateş gibi olup soğuk bakmayı başarabilen ela gözleri... Tabi öldükten sonra kendimi avutabilecek hâlde olursam!

“Aferin, işte böyle.”Ben ölümüme odaklanıp sakinleştiğimde, durumu onayladığını fark ettim. Minik bir bebeğe tuvalet alışkanlığı kazandırır gibi sabırla baktı yüzüme; iyice sakinleşmemi bekliyordu. Kolumdaki eli gevşemişti, gerçi kaçmaya kalksam yine sertleşecekti ama kaçmayacak, öleceksem ölecektim.

“Şimdi, ağzını açacağım ve adam gibi konuşacağız.” Önerisi beni güldürecek nitelikteydi ama böyle bir anda gülecek değildim. Başımı salladım.

“Aferin, dedi bir kez daha. Eli yavaş yavaş ağzımdan çekildiği an, yüzüne tükürerek,

“Onu öldürdün!” diye haykırdım. Karşımda kaya gibi sert duruyor, yüzündeki tükürüğümü bile silmiyordu. Cidden bir gariplik vardı. Kimin yüzüne tükürseniz yapacağı ilk iş tükürüğü silmek olurdu ama bu çocuğun umurunda bile değildi. “Sen aptal mısın?” Sorusunu hiç hoş bulmayarak kaşlarımı havaya kaldırdım,

“Sen...Sen onu öldürdün...” diye yineledim bir kez daha. Taşlaşmış gözleri milim kıpırdamıyordu. Ellerini duvara, iki yanıma dayadı ve yüzüme onaylamazca baktı.

“Sence onu öldürsem ve buna şahit olduğunu görsem, anında seni de öldürmez miydim? Bir katil konuşmaya çalışmaz. Bunu tahmin edemeyecek kadar korkmuşsun, şu hâline bak korkudan öleceksin.” Yutkundum, gözlerimi kaçırıp karşı camdan yansımamı görmeye çalıştım. Karşımdaki çocuğun uzun boyundan kendimi göremiyordum bile. Ama ne hâlde olduğumu tahmin edebiliyordum; tir tir titreyen, iki büklüm kalmış, kahverengi saçlı, zayıf bir salaktım şu an.

“Bana, susmazsam beni de onun yanına göndereceğini söyledin.” dediğimde, sert çocuğun dudağının tek kenarının kıvrıldığını gördüm,

“Şakaydı,” dedi tekdüze bir sesle, “kusura bakma.” Şok içinde baktım yüzüne.

“Beni öldürmekle tehdit ettin ve kusura bakma mı diyorsun!” Başını salladı tahammülsüzce.

“Evet, şimdi susacak mısın?”

“Susmayacağım! Sen ne tür bir aptalsın?” Tek gözünü kapatıp anlam vermeye çalışır gibi baktı bana.

“Aptal... Güzel kelime! Ama arkadaşlar bana Onur der.”

“Memnun oldum, gerçekten şu an tek ihtiyacım adını öğrenmekti! Neler yapıyorsun, anlatsana. Hobi olarak insanları ölümle mi tehdit edersin?” Başını onaylamazca sağa sola doğru salladı. Bakışları yan koridorda bulunan cesetle buluşunca burnunu çekti.

“Tehdit etmekle kalmam,” diye tısladı. Evet, kelimenin tam anlamıyla tısladı... Ve devam etti,

“Şimdi kapa çeneni. Bak... Bu cesedi birlikte gördük aynı anda ve olayın üstünü birlikte kapatacağız.”dedi.

“Nasıl bir psikopatsın sen? Şu anda bir ölüyle birlikteyiz... Bir cinayet işlenmiş. Nasıl bu kadar soğukkanlı olabiliyorsun!” Burnunu çekti bir kez daha. “Ben ölülerle aynı ortamda bulunmayı çocukluğumda öğrendim. Ölü annemle yedi saat aynı evde kalmak zorunda olduğum gün.” Boğazıma bir şey takılı kalmış gibi yutkunmaya çalıştım ama olmadı. Bu gerçek olabilir miydi? Gözlerimi gözlerine dikerek, gözlerinde bir kanıt aradım. Ela gözleri sert ve duygudan yoksundu. İçimden bir ses, bunları yaşamış bir insan bu kadar sert olamaz derken diğer bir ses, asıl bunları yaşamış bir insan kendini taşa çevirir diye bas bas bağırıyordu.

“Ben... Üzgünüm... Yani... Başın sağ olsun...” diye gevelediğim sırada sırıtmaya başladığını gördüm. Yüzüme sırıtarak uzun uzun, rahatsız edici bir şekilde baktı,

“Başım mı sağ olsun!” diye mırıldandı dalga geçer gibi, “Akimın yarısı biraz ötemizde duran şu cesette, şimdi diğer yarısı geçmişimi sorguluyor, değil mi? Üzgünmüş... Üzgün olman hiçbir şeyi değiştirmez, bu kadar zayıf olma.” Onu üstümden yavaşça itmeye çalışıyordum ki kaşları havaya kalktı.

“Çekil, gerçekten ölüp ölmediğine bakmak istiyorum.” Önümden çekildiği an şaşkınlıkla baktım yüzüne, çekilmesini beklemiyordum.

“Yiyorsa git bak.” diye mırıldandı, “Ama çabuk ol, sonra adam gibi konuşacağız.” Aynı cümleyi ikinci kez kuruyordu ve bu artık sinirlerimi bozmaya başlamıştı. Omuz silkerek yerde yatan kıza doğru bir adım attım sanki bir şey yapabilecekmişim gibi. Yapamazdım, haklıydı. Sandığınız gibi kolay değildi; yerde öylece kanlar içinde yatıyordu ve suratı bembeyazdı. Yanma gidip nabzını kontrol etmek benim için imkânsızdı. Yutkundum, dikkatlice Onur denen şu çocuğa doğru döndüm. Beni izliyordu; bilmiş bir ifade vardı yüzünde.

“Tamam, konuşalım.” Haklı çıktığı için gururlu görünüyordu. Başını salladı,

“Kimse bilmeyecek.” diye açıkladı kısaca, “Sadece okul müdürüne söyleyeceğiz ve cinayet konusu yayılmayacak.”

“Neden? (!)” dedim merakla itiraz eder gibi. Bence herkes bilmeliydi.

“Çünkü okul müdürü benim babam, tamam mı? deyince, şok içinde baktım yüzüne. Okul müdürünün oğlu muydu bu çocuk! Okul müdürünün oğluyla birlikte, okulda işlenmiş bir cinayete tanık olmuştum! Tanrım... Neler oluyordu?(!)

“Kaos yaratmak istemeyiz,” diye devam etti, “öğrenilmesi felakete sebep olur. Sadece ikimiz bileceğiz, sen ve ben, anladın mı? Eğer bir başkasının ağzından bu olayla ilgili tek bir kelime duyarsam, bunu senden bilirim ve...”

“Hassiktir!” Onur’un sözünü kesen tanımadığım erkek sesini duyduğum anda şok içinde korkuyla yerimde sıçradım. Elimi Onur’un koluna götürdüm, ikimizin de bakışları koridorun sağma, bizim hemen yanımıza yönelince, tanımadığım iki erkeğin cesede doğru şaşırarak baktıklarını gördüm. Bakışlarımı Onur’a çevirdiğimdeyse; yüzünde korku değil küfür dolu bir ifade vardı.

“Size şu siktiğimin okulunda bir kere de peşimden gelmeyin demiştim.” dedi sıkıntıyla Onur, demek ki tanıyordu. Şu an durum o kadar garipti ki korkunun yarattığı saflık geçtiğinde sinir krizi geçirecektim. Yanımızda bir ceset vardı ve ikimiz arasında kalacak dediğimiz sırada Onur’un iki arkadaşı daha öğrenmişti.

“Hassiktir abi hassiktir!” dedi çocuklardan biri; şu simsiyah saçlı olan. Onur bana doğru döndü,

“Burak ve Mert, arkadaşlarım.” Yutkundum, çocuklar gözlerini sarışın kızın ölü bedeninden ayıramıyorlardı. Onur onlara doğru dönerek derin bir nefes aldı,

“Kendinize gelin. Yarım saattir başındayım, kıpırdanma yok, yaşam belirtisi yok. Kız öldü, yapılacak hiçbir şey yok. Bakın, bunu tekrarlamayacağım. Bu iş, sır olarak kalacak. Şu an okulun içinde bir katil var, eğer bu yayılırsa okulda kaos çıkar ve bu durum okulun sonu olur. Şimdi beni dinleyin. Hepimiz burada kalıp, dikkatli bir şekilde sessizce hayatımıza devam edeceğiz.”dedi. O an kafama dank etti her şey. Hassiktir, diye düşündüm Burak gibi. Hassiktir... Okulda bir katil var! Cesetten öte, bir katil var! “Abi sen delirdin mi?(!) Herkese yaymak zorundayız, bu lanet yerden kaçmak zorundayız!” Mert, içimden geçenleri söyledi resmen. Burada kalamazdık, bir katil, bir ceset ve bir hasta vardı bu okulun içinde. Biz... Bir felaketin ortasmdaydık.

“Kaçmak yok, beni dinleyeceksiniz. Bu işte birlikteyiz ve ayrılmayacağız. Katil bulunacaksa biz buluruz. Kimseye anlatmak ve hiçbir yere gitmek yok. Her şey düzelene kadar buradayız ve yan yanayız. Anlaşıldı mı? Mert? Burak? yeni kız?”

“Zeynep...” diye fısıldadım ismimi durumun yarattığı darbeyle.

“Anlaşıldı mı?” diye tekrarladı yüzüme bakarak.

Donuk bir yüzle bakarken yüzüne, cevap verebilecek modta değildim. Şu an yere çömelip bağıra bağıra ağlamak ve sonra üzüntüden ölmek istiyordum. Bunlar başıma geliyor olamazdı, ben bunları yaşıyor olamazdım. Ama yaşıyordum, buradaydım ve bunları yaşıyordum. Daha önce adını bile bilmediğim üç çocukla aynı kaderi paylaşıyordum. Ve artık bir takımdık.

“Anlaşıldı.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.