Yıl 2028
Okulumdan henüz yeni mezun olmuştum. Güzel hayallerim vardı. Konsolos olarak çalışmaya başlamıştım. İlk iş günüm güzeldi. İnsanlar samimiydi. Her gün gelip kahve ve çay dağıtan Zafer abi, her gün iş yerine saçlarını savurarak gelen sarışın Ezgi, çok yorgun olduğumda bana yardım eden, sürekli gelip benimle dertleşen ve yüzümde bir anlığına da olsa bir gülümseme belirten Kübra, bazen iyi, bazen kötü bir patron olan Taner bey ve kardeşi Tayfun bey. Aslında şöyle bir bakınca hepsi iyi insanlardı. Sadece ofisimin karşısında çalışan Selda çok gıcık biriydi. Sürekli her işe burnunu sokup beni eleştiriyordu. Yine de Selda'ya rağmen işimin ilk haftasını çok güzel atlatmayı başarmıştım. Mutluydum. Ayrıca bir sevgilim vardı. Kutay Güven. Aslında o bir milletvekiliydi. İyi biriydi. Tek sorunu öfke problemlerinin olmasıydı. Üstelik böyle zamanlarda kendisine ve etrafındakilere çok zarar veriyordu. Bu yüzden kendini birkaç kez odaya kilitlediğini biliyordum. Ama bana iyi davranırdı. Öfke problemleri olsa bile bana hiç vurmuşluğu yoktu. Vuramazdı da zaten. Sevgilim de olsa o kimdi ki bana vuracaktı? İyi giyimli biriydi. Bakımlıydı. Her zaman mükemmel olmaya çalışırdı. Ama Kutay'ın pek güzel bir geçmişi yoktu. O kendini yeni bir insan yapmak zorunda kalmıştı. Onun babası da milletvekiliymiş ama öldürülmüş. Kutay sürekli olarak ondan şiddet görmüş. Hatta bodrum katına zincirlemiş. Bu yüzden Kutay karanlıktan nefret eder. Bir mahkum zincirlendiğinde ona bakmak istemez. Ayrıca babası Kutay dokuz yaşındayken onu, kaldıkları evin çatısından atmakla tehtid etmiş. Bu yüzden Kutay yüksekten de korkar. Ama ben bunları fark ettikten sonra bana anlattı. Geçmişini tamamen geride bırakmış, kendini başka bir insana çevirmişti. Babası öldüğünden beri abisi ve annesiyle yaşayıp büyümüştü. Ama annesini de sevmezdi Kutay. Söylediğine göre annesi de babasının yaptıklarına hep göz yummuş. Abisi ise araya girmek istermiş ama babası onu da tehtid edermiş. Ablası ise bu kavgalardan biri sırasında ölmüş. Ablası henüz lisedeyken kavga sesleriyle odadan çıkmış. Balkonda babasının Kutay'ın yakasını tutmuş, onu aşağı atmakla tehtid ediyormuş. Ablası ise araya girmiş ve kardeşiyle babasını ayırmaya çalışmış. Ama babasının anlık öfkesiyle ona elini kaldırdığını görünce içgüdüsel olarak gerilemiş ve ayağı kaymış.
Binadan aşağı düşmüş...
Ve kardeşi ile babasını ayırmak için çıktığı odaya geri dönememiş. Tabii babası kendisinin yapmadığını söyleyerek bundan kurtulmuş. Kutay ise o günden sonra babası ne derse mecburen onu yapmış. Ta ki babası öldürülene kadar. Bunların hepsini bana tek seferde anlatmıştı Kutay. Ben ise sadece dinleyebilmiştim. Ondan daha iyi bir çocukluk geçirdiğim gerçekti. Annem, babam, ablam, abim, küçük kardeşlerim. Bana daha önce asla kötü davranmamışlardı. Bağırdıkları zamanlar ise iyiliğim için yaptıklarını bildiğim şeyler olurdu. Ama Kutay'ı pek sevmemişlerdi, annem ve babam. Sevmediler ama tercihimi de sorgulamadılar. Şu an ise ofisimde oturuyor, bazı evrakları imzalıyordum. Sonra hemen gidecektim. Ama tam işleri bitirmek üzereydim ki kapı birden açıldı. Başımı kaldırdığımda Kübra'nın geldiğini gördüm. Gülümsedim. Severdim Kübra'yı. İyi kızdı. Koyu kahverengi saçlarını topuz yapmış, üzerine sarı bir bluz ve mavi bir pantolon giymişti. Beyaz topuklu ayakkabısının sesi ofisin içinde yankılanıyordu. Yüzünde hafif sinsi ama tatlı bir gülümseme vardı. Muhtemelen başına güzel bir şey gelmişti. Bu gülüşü artık tanıyordum. Kollarını iki yana açarak gelip karşımdaki koltuğa oturdu.
"Sonunda!"
Güldüm bu haline. Önümdeki evraklara baktım. Bir süredir burada durdukları için birikmişlerdi.
"Sen anlat Kübra, şunları bitirmem lazım."
Önümdeki yığına baktı. Yüzünün buruştuğunu gördüm.
"Kızım bu kadar dağınık olmasana. Neden biriktirdin bunları bu kadar? Küçükken bu kadar harçlık biriktirdiğini bile düşünmüyorum."
Dudaklarımdan minik bir kahkaha koptu.
"Sanırım haklı olabilirsin."
"Tabii ki haklıyım. Bu arada, bu gün çok mutluyum. Teyzem iş için yurt dışına gidecek ve küçük kuzenimi bana bırakacak."
"Bu seni gerçekten mutlu mu ediyor?" dedim tek kaşımı kaldırarak. Kübra'yı dinlerken bir yandan da evrakları imzalamaya devam ediyordum.
"Tabii ki ediyor! O kadar tatlı bir kız ki, görmen gerek."
"Adı ne?"
"Beliz. Pek konuşkan bir kız değil. Ama çok tatlı. Görmelisin."
Gülümsedim.
"Aslında pek çocuklara yaklaşan birisi değilim. Onunla konuşmaya çalışınca ağlamayacağına emin misin?"
Büyük bir kahkaha attı.
"Eminim. Asla yapmaz böyle bir şey."
"O halde bir gün getir de tanışalım küçük hanımla."
"Getiririm, getiririm. Çok tatlı kız görmen lazım. Sessiz ama bir kere ısınınca hemen kaynaşıyor."
Kübra'yı severdim. Aşkına defalarca kez karşılık bulamadığı için bu işlerden soğumuştu. Benim yaşlarımdaydı o da. Eminim ki bir gün hak ettiği kişiyi bulacaktı. Ama o bir süre aşk işlerine girmek istemiyordu. Telefonuma bir mesaj gelince göz ucuyla baktım. Kutay yazmıştı.
Kutay: Ofise geliyorum bebeğim. İşin bitince seni bırakırım.
Bunun üzerine imzaladığım evrakları masanın diğer ucuna ittim ve kalanları daha hızlı imzaladım. Kübra kaşlarını çattı.
"Ne oldu? Kim geliyor?"
"Kutay gelecekmiş."
Gözlerini devirdi. Kübra, Kutay'ı pek sevmezdi. Ona göre Kutay, fazla kendini beğenmiş ve bencil davranıyormuş. Aslında bazen öyle olduğunu reddedemezdim. Biraz gözü yukarılarda birisiydi. Ama nazikti. En azından bana karşı.
Kübra ile bir süre konuşup gülüştükten sonra evrakları imzalamayı bitirdim. Tam o sırada kapı çaldı.
"Girin."
İçeri bir kafa uzandı. Koyu kahverengi saçları ve siyah gözleriyle Kutay gelmişti. Dudaklarında minik bir gülümseme oluştu. Sonra Kübra'yı gördü. Bize baktı.
"Rahatsız etmedim umarım."
Kübra tekrar gözlerini devirince gülümsedim.
"Hiç etmedin, çok anlayışlısın sağ ol."
Kutay şaşkınlıkla kaşlarını çattı ve Kübra'ya baktı. Gülümsemesi bozulmamıştı. Muhtemelen kötü bir şey söylediğini anlamamıştı. İmzaladığım evrakların hepsini aldım ve Kübra'ya baktım.
"Biz çıkıyoruz Kübra."
Bana gülümsedi. Kutay'a ise göz devirdi. Sonra yanıma geldi ve yanağıma minik bir öpücük kondurdu. Dudaklarımda sevimli bir gülümseme belirdi.
"Eve geçince beni ara, Gamze"
Kıkırdadım.
"Tamam, canım."
Ofisten çıkınca elimdeki evrakların yarısını Kutay aldı ve birlikte danışmanın ofisine bıraktık. Sonra birlikte arabaya doğru yürüdük. Kutay sürücü koltuğuna geçti. Ben de yanına oturdum. Telefonumu çıkardım ve ezbere bildiğim numarayı tuşladım.
"Kimi arıyorsun?"
"Annemi."
Telefon üç kere çaldıktan sonra açıldı.
"Gamze? Neredesin, geliyor musun kızım?"
"Geliyoruz anne. Yoldayız."
"Kim var yanında?"
"Kutay geldi beni almaya, onunla geliyorum."
Annem iç çekti. Fikirden hoşlanmadığı belliydi. Ne zaman Kutay ile birlikte bir şey yaptığımı söylesem aynı tepkiyi verirdi. Sıkılmıştım artık biraz. Ama belli etmezdim. Bakışlarımı Kutay'a çevirdim. Yola bakıyordu. Kısa bir süre sonra annemin sesi kulağıma ulaştı.
"Çabuk gel, Gamze."
"Tamam anne."
Sanki yolda durup halay çekecektim ya. Geliyordum işte. Ama bunu anneme söyleyebilmek için dokuz canlı olmam falan gerekiyordu. Aksi taktirde buna cesaret edemezdim. Telefonu kapattım ve pencereden dışarı baktım. Ardından elimin üzerinde bir el hissettim. Kutay'a baktım.
"Annen hala benimle görüşmeni istemiyor değil mi?"
Yutkundum. Ne denirdi ki buna? Cevap bulmakta zorlanıyordum.
"Öyle değil. Annem sadece endişeleniyor."
"Ben milletvekiliyim, Gamze. Annen boşuna endişeleniyor."
"Öyle düşünebilirsin, ama öyle değil. Endişelenmekte haklı. Bu ülkede ne zaman ne olacağı belli değil. Bunu sen de çok iyi biliyorsun."
Annem ve babamın Kutay'dan nefret etmesinin tek sebebi kişiliği değildi. Ailemin pek tekin olmayan işleri vardı.
İşin özü mafyalardı. Her ne kadar bu hitap ile dile getirmemiş olsalar da her şey açık ve netti. Yine de etrafta korumalar ile gezmek zorunda olmadığım için kendimi şanslı sayıyordum.
Babam beni çok severdi. Ama neyse ki korumalar ile dolaştığımda rahat hissetmediğimi ve baskı altında hissettiğimi bildiği için bunu bana yapmadı. Ama yine de yanımda bir ruhsatlı silah taşımama engel değildi. Yanıma almazsam babamın kızacağını biliyordum. Muhtemelen silahı yanımda taşımazsam beni ömür boyu korumalarla dolaşmaya mahrum bırakırdı.
Belli bir yaşıma kadar annem ile babamın olmadığı yerlere korumayla gitmek zorunda kalmıştım zaten. Ama on sekiz yaşıma gelince ruhsatlı silah almıştım ve korumalarla dolaşmayı bırakmıştım.
Şimdi ise dokuz yaşındaki ikiz kardeşlerim Seren ve Yağız buna mahkumdu. Ama genelde bir yere gitmek istediklerinde onları ben ya da abim Serkay götürüyordu. Yine de meşgul olduğumuz anlar oluyordu. O anlarda genelde babamın ve annemin bilgisi dahilinde korumalarla çıkıyorlardı. Bir milletvekili ve bir mafya ailesi arasındaki fark buydu işte.
Araba evin önünde durduğunda Kutay'a baktım.
"Teşekkür ederim. Akşam sana yazarım."
Tam kucağımdaki çantamı omzuma takmış arabadan çıkıyordum ki Kutay kolumu tutarak bunu engelledi. Kolumu. Kutay bunu sadece gergin ve sinirli anlarında yapardı. Bunun üzerine yavaşça ona baktım.
"Bir sorun mu var, Kutay?"
Dişlerini sıktığını fark ettim. Çenesi kasılmıştı. Kolumu tutuşu da sertti. Ne diye birden sinirlenmişti bu şimdi?
"Sizin tanımadığınız kişileri eve alma gibi bir alışkanlığınız var mı, Gamze?"
Bakışlarım öylece kalakaldı. Ne saçmalıyordu şu an?
"Ne?"
"Sürekli farklı kişiler geliyor buraya. Hepsini tanıdığını sanmıyorum."
"Burası babamın evi, Kutay. Benim değil. Biliyorsun."
"O halde baban tanımadığın kişileri eve alıyor."
Bıkkınlıkla göz kırpıştırdım.
"iş görüşmesi, Kutay."
"İş görüşmeleri iş yerinde de yapılabilir."
En sonunda patladım.
"Ne bileyim ben, Kutay? İş görüşmesi yapıyorlar işte! Ne uzattın ya!"
Kolumu tutuşu sıkılaştı ve beni hiç beklemediğim bir şekilde sertçe kendine çekti. Kulağıma yaklaştı. "Yakınında dolaşmazlarsa iyi olur. Sevgilinin millet vekili olduğunu kimse unutmamalı, Gamze Altan. İlk önce de sen."
Donup kaldım. Sonra ani bir hareketle ona döndüm. Buraya kadardı. Sevgilim diye kendimi ezdirecek değildim.
"Asıl sen benim kim olduğumu unutmasan iyi olur, Kutay Güven. Ne yapacağımı ya da kiminle yüz yüze geleceğimi sana soracak veya hesabını verecek değilim. Sevgilimsin diye çok zorlama istersen."
Bakışları bende kaldı. Sonra alaycı bir şekilde gülümsedi ve birden tek eliyle boğazımı kavradı. Sıkıydı. Çok değil, ama sıkı.
"Ne zamandan beri bana karşı çıkar oldun, sevgilim? Sana kötü davranmak istemiyorum ama beni çok zorluyorsun. Yapma bebeğim. Sonunda acı çeken sen olursun. Tek hamlemle iş hayatını bitirebilirim."
"Yapamazsın."
"Denemek ister misin?"
Bu kez sessiz kaldım. Lanet olsun ki sessiz kaldım. Şu güç statüsünden nefret ediyordum. Eli boğazımdan hala çekilmemişti ki birden pencere tıklatıldı. Bakışlarımı çevirdiğimde ev girişinde bekleyen korumalardan biri olduğunu gördüm. Kutay bunun üzerine beni bıraktı. Elim boğazıma gitti. Koruma tekrar cama tıklattı. Kapıyı açtım. Kendimi zar zor toparladım.
"Nedir?"
Koruma önce bana baktı. Sonra Kutay'a.
"Uzun süre arabadan çıkmayınca kontrol etmek istedim efendim. Bir sorun mu var?"
Kutay benden önce konuştu.
"Hayır. Sorun yok. Kadir babama selam söyle."
Bakışlarım hızla Kutay'a döndü. Babama, babam mı demişti o az önce?
"Ona baba demeniz için erken, Kutay bey. Serkay beyin duyabileceği bir yerde bir daha böyle konuşmanızı tavsiye etmem."
Tek kaşı kalktı. Ben ise arabadan indim. Koruma kapıyı kapattı. Kutay'ın arabası ise sert bir lastik sesi ise dönüp uzaklaştı. Eve doğru yürürken elim tekrar boğazıma gitti. Boğazımı temizledim. Hala biraz acıyordu. Umarım iz çıkmadan önce odama varabilirdim.
Eve girdiğimde merdivenlerden inen abim Serkay'ı gördüm. Tam da elindeki silahı beline takıyordu. Beni görünce gülümsemişti ki gülümsemesi birden soldu.
Sanırım sıçmıştım şu an. Bunun başka bir tanımını bilmiyordum çünkü. İki saat sorguya çekilecektim. Abimin adımları hızlandı ve hemen yanıma geldi. Bakışları sertleşmişti.
"Boynuna ne oldu, Gamze? O Kutay piçi yaptı değil mi?"
"Abi ne alaka ya. Her şeyi ona bağlıyorsunuz."
"Bana yalan söyleme, Gamze. Eve o orospuyla geldiğini bilmiyor muyum sanki? Ne yaptı o piç sana? Nasıl zarar verdi sana."
"İyiyim abi. Öfkeliydi sadece..."
"Bana onu savunma."
Birkaç saniye duraksadı. Derin bir nefes alıp verdi. Sonra hafifçe boynumdaki muhtemel ize dokundu.
"Neden izin veriyorsun? Sen korursun kendini. Babam bunu görürse neler olacağını biliyorsun değil mi? Ayrıca bu konuda bana da güveme, Gamze. O şerefsiz benim kardeşime nasıl zarar verir, söylesene? Annemle babam konuşma diyorlar. Ayrıl diyorlar. Neden dinlemiyorsun onları?"
Duraksadım. Neden verecek cevabım yoktu? Haklılar mıydı? Muhtemelen evet. Ama dinlemiyordum. Bu da benim pervasızlığımdı.
"Ben odama gitsem iyi olacak, abi. Sen de bunu şimdilik kimseye söyleme. Lütfen."
Bıkkın bir nefes verdi. Annemden aldığımız siyah saçları bakımlıydı. Babamdan aldığımız yeşil gözleri ise şu an sert bakıyordu. Herkes abimle benim çok benzediğimi düşünürdü. Benziyorduk da. İkimiz de anne babamızdan aynı saç ve güz rengini almıştık. Kömür siyahı saç ve yeşil göze sahiptik. Tek farkımız, abim Serkay'ın yüz hattı daha sertken, benim yüzüm daha ovaldi. Abimin çenesi daha keskindi. V çenesi vardı. Benim çenem ise minicikti. Ve abimin saçları düz, benimkiler ise kıvırcık ile dalgalı arasındaydı. Ama onun dışında abim ve ben çok benziyordum.
İkiz kardeşlerim Seren ve Yağız ise anneme çok benziyorlardı. Her şeylerini annemden almışlardı. Siyah saç ve siyah göz. Ama saçları da düzdü. Ablam Yelda ise ailemizde babama benzeyen tek kişiydi. Düz koyu kahverengi saçları ve yeşil gözleri vardı. Babam gibi sert bakıyordu. Ama yakınlarına karşı çok tatlı bir insandı. Ailenin ikinci çocuğuydu. Ben ise üçüncü.
Ailenin en neşeli ve aynı zamanda en huysuz üyesi ben olabilirdim. Tek bir kişiliğim yoktu. İyi anlamda. Bazen çok güçlü bir kadın olurdum, bazen ise çok kırılgan olurdum. Bazen çok şirin olurdum, bazen ise çok huysuz olurdum. Genellikle hangi durumda olduğum bakışlarımdan anlaşılırdı. Ayrıca normal zamanda aşırı konuşkan biriydim. Çok fazla. Ama huysuz, sinirli veya üzgün olduğum zamanlarda çok az konuşurdum. Depresyonlarım çok uzun sürmezdi. Ama çok ağır geçerdi.
Abimin sert bakışlarının üzerimde olduğunu unutmuştum ki tekrar ona baktığımda bu bana çok ağır vurdu. Bakışları hem yumuşak, hem de aynı anda sertti.
"Bunu unutacağımı sanma, Gamze. O Kutay ile de konuşacağım. Bunu yapmamamı bekleme benden."
Bunu söyledikten sonra kapıya yöneldi ve çıktı. Ben ise bıkkınlıkla nefesimi verip odama yürüdüm.
Aynaya baktığımda ise gerçekten kırmızı bir iz olduğunu gördüm. Dolabımdan gri bir fular aldım ve boynuma taktım. Babamın ya da annemin bunu görmemesi gerekiyordu. Görürlerse verecekleri tepkileri şimdiden tahmin edebiliyordum. Abimin, babama hiçbir şey anlatmayacağını varsaymıştım. Zaten Kutay'a gerçekten öfkelenmiştim. Bir süre onunla görüşmek istemiyordum.
...
Akşam yemeği için masada toplanmıştık. Babamın ve annemin karşısında, abimin yanında ben oturuyordum. Seren ve Yağız yan yana otururken ablam Yelda, onların karşısında tek oturuyordu. Genelde pek sosyalleşmeyi sevmezdi zaten. Yanındaki tek kişiler biz ve eskiden beri tanıştığı arkadaşlarıydı. Bunlar dışında başka kişilerle görüşmezdi. Yemeğin ortasında birden babamın bakışlarını üzerimde hissettim.
"Gamze."
Bakışlarımı tabaktan çekip babama baktım. Yanındaki annem ile birlikte bana bakıyorlardı. Havaya aniden bir gerginlik yayıldı. Öyle ki henüz dokuz yaşında olan Seren ve Yağız bile gerilmişti. Bakışlarımı abime çevirdim. Ama bakışlarında, babama bir şey anlattığına dair bir şey görememiştim.
"Efendim, baba?"
"Seninle bir şey konuşmamız gerekiyor."
Neden şu an ellerim masanın altında titriyordu? Babamdan pek korkmuşluğum yoktu. Bana hep değer verirlerdi. Hatta babam genelde işindeki -mafyalık işindeki- öfkesini bize göstermemeye çalışırdı. Ondan korkmamızı istemiyordu. Biliyordu ki saygı ve korku aynı şeyler değil. Bu yüzden hepimize sevgiyle yaklaştı. Abimin doğumundan, Seren ve Yağızın doğumuna kadar hepimizi sevgiyle büyütmüşlerdi. Ama Kutay meselesinde ne kadar ciddi olduklarını biliyordum. Haklılardı da.
"Ne konuşacağız?"
Babamın bakışları benden bir santim bile sapmadı.
"Bu gün eve Kutay ile mi geldin?"
"Evet."
Babam çatalını bıraktı. Bu da, meselenin uzayacağı anlamına geliyordu.
"Korumalardan biri, bu gün Kutay'ın sana el kaldırdığını söyledi."
Annem dişlerini sıktı. Buradan bile görebiliyordum. Ne cevap vereceğimi kestiremiyordum. Abimin bir elinin sırtımda hissettim. Yanımda olduğunu söylüyordu. Derin bir nefes aldım.
"Aslında o tam olarak öyle değil."
Beni hiç bölmediler. Ama bakışlarım Seren ve Yağıza kaydığında babam yerinden kalktı. Yanıma geldi.
"Gel."
Ben de yerimden kalkarken abim de benimle birlikte hareket etti. Yalan söylersem buna engel olacağını biliyordum. Üçümüz birlikte babamın çalışma odasına gittik. Babam karşımıza, abim ise benim yanıma oturdu. Babam bakışlarını tekrar bana dikti.
"Anlat kızım, dinliyorum."
"Kutay beni işten almaya geldi. Ama eve gelince birden sinirlendi. Sanırım iş için eve gelenleri çok fazla görünce sinirlendi. Sonra birden-"
Buna devam etmeli miydim emin değildim.
"Kutay birden sinirlendi ve boğazımı sıktı."
Babamın bakışları anında alevlendi.
"Ne yaptı?"
Sessiz kaldım. Tam o sırada abim konuştu.
"Ben o piçle konuşacağım, baba. Senin bir şey yapmana gerek yok."
"Olmaz öyle, Serkay. Yeter artık. Kimse benim kızıma el kaldıramaz. Böyle bir şey hiç yapamaz."
Hemen atıldım.
"Baba bir şey yapmayın."
Babam daha da sinirlendi.
"Ne demek, bir şey yapma Gamze? Ne dediğinin farkında mısın sen? Boğazını sıkmış o piç!"
Alt dudağımı gerginlikle ısırdım. Haklıydı. Haksızdım. Ama yine de karşı geliyordum. Saçmalıyor muydum? Belki de.
"Özür dileyecektir," diye saçma bir açıklama yaptım. Hem abim, hem de babam bakışlarını aynı anda bana çevirdiler. Bu bakışı biliyordum. Sus, bakışıydı bu. Ben de öyle yaptım.
"Tamam," dedi babam.
"Yeter bu kadar. Akşam yemeğe çağır şunu. Ama yemekte onun için ne olur bilmem. Bu geceden sonra onun seni terk etmeyeceğine de söz veremem, Gamze."
...
Akşam olmuştu. Boynumdaki fuları çıkarmamıştım. Ama üzerime altın sarısı ışıltılı bir gündelik elbise giymiştim. Rahat ama açık olmayan bir şey olmasına dikkat etmiştim. Yağız ve Seren'e önceden yedirip odalarına çıkarmıştık. Ablam sağımda, abim ise solumdaydı. Annem ise babamın yanında kollarını kavuşturmuş, huysuz bir şekilde bakıyordu.
Kutay'ın gelişi herkese bir ağırlık çöktürmüştü. Ve Kutay eve girdi. Kahverengi gözleri anında beni buldu. Öfke ve kıskançlık arası bir bakış vardı. Neye öfkelenmişti? Boğazı sıkılan bendim burada!
Ben biraz daha sakin ve gergin bir ortam beklerken bir anda abim Kutay'a ilerleyip çenesine bir yumruk geçirdiğinde Kutay yana sendeledi. Gözlerim büyürken sesim biraz yüksek çıkmıştı.
"Abi!"
Bana baktı. Sonra biraz manyak bir şekilde gülümsedi. Yeşil gözleri, siyah saçlarının altında parladı. Deli olacaktım!
"İçimde kalırdı, güzelim."
"Abi sana inanamıyorum."
Babamın sesini duydum sonra.
"İnan, Gamze. Çünkü daha inanamayacağın çok şey var."
Babam, Kutay'ın yakasından tuttuğu gibi onu duvara yasladığında bir adım geri çekildim. Ablam kolumu tuttu. İfadesi tahmin ettiğimin aksine sabitti.
"Bırak yapsınlar. Aklı başına gelsin de bir daha sana el kaldırmaya cesaret edemesin."
Babam, Kutay'a en öfkeli ve öldürücü bakışlarını atarken, Kutay ise onu tutan ellerden kurtulmaya çalışıyordu. Sonra bana baktı tekrar.
"Bunun için mi çağırdın beni, Gamze? Beni abinle babana dövdürmek için mi?"
"Salak salak konuşma be!"
"Ben milletvekiliyim! Hiçbiriniz böyle kalmazsınız! Duydunuz mu? Gamze. İyi düşün. Pişman olursun!"
Abim bir yumruk daha çaktı. Kutay'ın dudağı patladı.
"Sen hala ne konuşuyorsun ulan piç kurusu?"
Ama tam o sırada kapı çaldı. Ortamdan uzaklaşma isteği duyarak kapıya ilerledim. Elim büyük kapı koluna dokundu ve açtı. Ama gördüğüm görüntü kapıyı anında tekrar kapatmak istememe yetti. Kalbim kasılırken bir adım geriledim.
Düşmanımız olan aile. Karazer ailesi. Aileden Aras Demir Karazer, kardeşi Buğra Alkın Karazer ve babaları Ersem Yekün Karazer.
Aileleri biraz küçüktü. Dört kişilerdi. Aras, ondan bir yaş küçük kardeşi Buğra, babaları Ersem ve anneleri Neslihan Gül Karazer. Yıllardır onlar ile düşmandık. Ersem Yekün Karazer ve babam hiç anlaşamamıştı. Toplantılarda hep uzak, sevkiyatlarda hep soğuklardı.
Kapıyı üstlerine kapatmaya çalıştım ama Ersem Yekün ayağını kapının önüne koyup beni engelledi.
"Gelmeyin! Defolun evimizden!"
"Bekle," dedi Ersem Yekün, tahminimden daha sakin bir sesle.
"Sana zarar vermek istemiyoruz."
Ve o sırada babamın arkamda adımlarını duydum. Arkasına döndü.
"Serkay, götür o piçi dışarı!"
Aras'la bakışlarımız kesişti. Anında öfke kapladı bakışlarımı. Onun ise ifadesi bozulmadı.
Kumral saçları, deniz mavisi gözleri vardı. Zaten duyduğuma göre gemi kaptanıydı. Küçüklükten beri denizleri çok sevdiğini duymuştum. Ben ise korkardım denizlerden. Ayağım yere değmediğinde çığlıklar atar, kıyameti koparırdım. Sonra arkamda öfkeli adımlar duydum.
Geriye dönüp baktığımda ise babamın silahını çıkardığını gördüm. Gözlerim hemen kocaman oldu.
"Baba dur!"
Durmadı tabii ki.
"Çekil, Gamze."
"Çekilmiyorum."
Babamın karşısında durduğumda bakışları benden ayrılmadı. Aras ve Babası Ersem'e çevirdim bakışlarımı tekrar.
"Sizde defolun evimizden."
Bakışları üzerimden çekilmedi. Sonra babamın arkasından abimin de geldiğini gördüm. O sırada Aras Demir Karazer'in sakin ve alçak sesini duydum.
"Geçenki sevkiyat hakkında konuşmaya geldik. Adamlarımız vuruldu."
Abimin net sesi ortamı böldü.
"Bizim bir ilgimiz yok. Gidin başkasını yoklayın."
Birkaç saniye bakışlarımız kesişti. Aras'la birbirimize yoğun bir şekilde baktık. Bakışlarında bir şeyler gördüm. Ama ne gördüğümden tam olarak emin değildim. Kalbimi aladuman edecek şeylerden habersizce öylece durduk. Ne olacağını zaman gösterecekti. Acılar gelip geçecek, heyecan getirdiği acılarla birlikte hem kalbimize, hem de dünyamıza yayılacaktı.
