İçeriğe geç

Karanlık ve Çiçek

Bölüm 1 · 12 dk okuma

Karanlık ve Çiçek

Bölüm 1

1. Bölüm: Gece Gelen Fısıltı

Her şey sessizdi.

Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Mina çoktan uyumuştu—çiçekli elbisesiyle değil tabii, ama battaniyesinin altında burnuna kadar çekilmiş uyku arkadaşı olan tavşanına sıkıca sarılmış haldeydi. Defne odanın köşesindeki çalışma masasındaydı. Siyah kıyafetlerinin içinde gölgelerle neredeyse kaynaşmış gibi görünüyordu. Gözlüğünü hafifçe düzeltip elindeki defteri kapattı.

Tam ışığı kapatmak üzereyken...

Bir tıkırtı duyuldu.

Sanki duvarın içinden gelen bir ses gibiydi. Önce Defne kulak kabarttı. Sonra tekrar.

Tık. Tık. Tık.

Düzenli, yavaş ve ürpertici bir tıklama…

Defne ayağa kalktı. Odanın diğer ucundaki duvara yaklaştı. Elini yüzeye koydu. Soğuktu. O an Mina, uykusunda döndü ve fısıldar gibi bir şey mırıldandı:

“Ablacım… kapı… açılıyor…”

Defne’nin kalbi bir anlığına duracak gibi oldu. Çünkü… o an kapı gerçekten de—tıslayarak—açılmaya başladı. Ama içeriden değil… dışarıdan da değil… sanki duvarın içinden.Defne, kapının kendi kendine açıldığını görünce, bir an donakaldı. Gözleri biraz daha karardı, derin bir nefes aldı. "Sadece rüzgar, sadece eski tahta zemin," diye kendi kendine fısıldadı. Ama içindeki korku, yavaşça büyüyordu.

Kapı tamamen açıldığında, odadaki hava bir anda soğudu. Defne, korkuyla donmuş bir şekilde, gözlerini açtı ve o karanlık boşluğa doğru bir adım attı.

İçerisi… bambaşka bir dünya gibiydi. Duvarın içi, normalde taşla kaplıydı, ama şimdi duvar birdenbire açılmış ve burası sanki bir mezar odasıydı. Karanlık, nemli ve iğrenç bir hava vardı.

Ve orada… Bir silüet.

Defne'nin gözleri korkudan büyüdü. O silüet, başını yavaşça ona doğru çevirdi. Gözleri tamamen beyaz ve derin boşluklar gibi görünüyordu. Yüzü… insan gibi değildi. Sadece bir maske gibiydi, ama bir insan maskesi değil, yavaşça eriyen bir şeyin yüzüydü.

Defne geri adım attı, kalbi küt küt atıyordu. Ama o an, silüet ağır adımlarla ona doğru yaklaşıp elini uzattı. Defne, elini çekmeye çalıştı, ama korku onu hareket ettiremedi. Bir adım daha attı… Bir çığlık içini yakaladı, ama ses çıkmadı.

“Defne…” dedi bir ses. Kendi sesine benziyordu, ama bir o kadar da… yabancıydı. "Gel..."

Defne, ellerini titreyerek başını çevirdi. Kız kardeşi Mina, uyandığında odanın karanlık köşesinde onu çağırıyordu. Ama bu, Mina’nın sesi değildi.

Defne o an, hiç yapmadığı bir şey yaptı. Gözlerini kapatıp sımsıkı tuttu. Fakat iş işten geçmişti. Kalbi duracak gibi hissetti ve bir an gözleri karardı. Dünyası dönmeye başladı ve her şey… karanlığa gömüldü.Defne gözlerini kapatıp sımsıkı tuttuğunda, dünya sanki bir anda kayboldu. Başındaki uğuldamalar gittikçe büyüdü, derin bir boşluğa çekiliyordu. Ama o korkunç varlık hala yaklaşıyordu. Adımlarının yankısı, odanın dört duvarında yankılanıyor, zihninde çığlıklar yükseliyordu.

İçindeki korku, bedeni sarmıştı. Her şey bulanıklaşıyor, her nefes daha ağır geliyordu. O an, sanki bir güç onu içeri çekiyordu. Göğsü, nefes almakta zorlanacak kadar daralmıştı. Zihnindeki sesler daha güçlü hale geldi:

“Defne… Burada olman gerek. Burada kalmalısın…”

Bir şey daha, bir şeyin gözlerindeki korku... Gerçekten karşısındaki şeyin insan olup olmadığını bilemiyordu. Ona dokunduğunda ne kadar soğuk olacağını, ne kadar ölü olduğunu düşündü. Korkusu bedenini tamamen sarmıştı.

Bir adım daha atmak zorundaydı. Ama o adımı atabilecek gücü kalmamıştı.

Bir an her şey yavaşladı. Sanki zaman durdu. Varlığın eli ona yaklaşırken, son bir çaba ile arkasına dönecekmiş gibi oldu. Fakat o kadar güçlü bir baş dönmesi yaşadı ki, gözleri karararak, vücudu güçsüzleşti. Hızla yere düşerken, gözleri kapandı ve her şey bir anda karanlığa gömüldü.Defne'nin düşüşüyle oda, bir anda ölüm sessizliğine büründü. Karanlık, her köşeyi sarmıştı. O an, duvarda asılı olan saat bile sesini kaybetmiş gibiydi. Her şey sustu, sadece soğuk bir rüzgarın sesi kaldı.

Mina, uykusunun derinliklerinden bir şekilde uyanmıştı. Ne olduğunu tam olarak anlamamıştı ama… o garip hissi almıştı. Bir şeyler ters gidiyordu. Gözlerini açtı, ilk başta karanlıkta hiçbir şey göremedi, ama bir şeyin eksik olduğunu fark etti. Ablasının olmadığı bir odada, garip bir huzursuzluk vardı. Yavaşça yatağından kalktı.

“Defne?” diye fısıldadı. Gözleri karanlıkta parlıyor, kalbi hızlıca çarpıyordu. Hemen ışığı açmaya koştu ama… ışık yanmadı. Odanın havası, sanki bir felaketin eşiğindeymiş gibi soğumuştu.

Hızla odanın ortasında yere düşen ablasına baktı. Defne’nin gözleri kapalıydı. Korku, Mina'nın bedenini sardı.

"Ablacım…" diye yaklaştı. Ama o an, odanın köşesindeki garip silüet yeniden belirdi. Bu kez biraz daha yakın, biraz daha belirgindi. Mina'nın kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu. Tam o sırada, bir ses duydu:

"Mina…"

Ses, o kadar derindi ki, sanki birden fazla insan konuşuyordu aynı anda. Defne’nin sesi gibi… ama değildi.

Mina korkuyla geri adım attı, fakat bir şey onu orada tutuyordu. O korkunç figür, sanki yerinden kıpırdamadan ona doğru bakıyordu. Mina derin bir nefes aldı, ardından gözlerini kapatıp, her şeyin bitmesini bekledi. Ama o an… bir ışık parlaması oldu. Işığın kaynağı, Defne'nin yanındaki eski kitaplıktı.

Bir şey onu çağırıyordu. Mina sessizce doğruldu ve o eski kitabı çekti. O kitap, defnenin sürekli okuduğu bir kitaptı, belki de içinde bir şey vardı… belki bir büyü ya da bir gizem.

Ve işte o zaman, Defne’nin gözleri, yavaşça açılmaya başladı.Mina, ışığı yakalamaya çalışırken bir an bile gözlerini o korkunç varlıktan ayırmadı. O şey, hala aynı şekilde dimdik duruyordu, gözleri tamamen beyaz, ama aynı zamanda içi boş bir bakışla ona doğru yaklaşıyordu. Her adımda, varlığın etrafındaki hava daha soğuk hale geliyordu.

Mina, kalbi hızla çarparken, ilk kez korkusunu hissetti. Ama hiç duraklamadan, arkasına bakmadan koşmaya başladı. Gözlerini kapatmak yerine, ne kadar korkmuş olsa da, kaçmak zorundaydı.

Adımlarını hızlandırdı, kalbi boğazında atıyordu. O korkunç varlık hala peşindeydi. Ama ne kadar hızla koşarsa koşsun, sanki aradaki mesafe hiç kapanmıyordu. Adımlarını kesmeden, hızla defnenin yanına gitmeye çalıştı. Ablasının bayıldığına inanmak istemiyordu. "Hayır, olmaz… O bir şekilde uyanacak," diye kendi kendine fısıldayarak koştu.

Ama duvardan gelen o korkunç tıkırtılar… yine yükselmeye başladı. Defne’nin odasının duvarları sanki hayaletler gibi yankı yapıyordu.

Mina, bir yandan sırtına doğru gelen soğuk rüzgarı hissetti, bir şeyin ona yaklaştığını bildiği için nefesini hızla alıyordu. Ama ne zaman biraz daha hızlansa, bir adım daha gittiğinde, silüet de ona daha yakınlaşıyordu.

Bir an, nefesini tuttu. Gözleri kararmaya başlamıştı, ama bir şekilde arkasına bakmadan yoluna devam etti. Defne’ye ulaşması gerekiyordu.

Sonunda, o eski kitaplıkla karşı karşıya geldi. Tam kitabı açıp, belki içinde bir şey bulabilecekken, dönüp bakmaya cesaret edemedi.

Tık. Tık. Tık.

Her bir tıklama, sanki kalbini sıkıştırıyordu. Geriye doğru adım atmaya başladı. Bir çığlık, yavaşça kulaklarına ulaştı. Hangi ses olduğunu bile bilmiyordu ama o çığlık, sanki defnenin sesi gibi yankı yaptı.

Mina, bir adım daha atarak, kapıdan hızla çıkmaya karar verdi. İçerisi artık dayanılamaz bir hale gelmişti, bir süre sonra çıkmak zorundaydı.Mina, odanın kapısını sonuna kadar açarken, bir an bile geriye bakmamaya kararlıydı. Kalbi küt küt atıyor, her saniye geçen zaman sanki bir ömre bedel gibi geliyordu. Defne'yi kurtarmak için her şeyi yapmaya hazır hissediyordu. Odaya doğru adım attı, ama tam kapıyı kapatmak üzereyken…

Bir güç onu geri çekti.

Önce, sanki bir rüzgar onu itmiş gibi bir hisse kapıldı. Ama sonra, o rüzgarın aslında bir kollar olduğunu fark etti. Bunu hissettiğinde, çok geçti. İçeri doğru bir kuvvetle çekildi ve elleri, soğuk, kasvetli bir tutuşla kavrandı.

Gözlerini açtığında, gözleri kararmış, yavaşça dönen bir dünyada buldu kendini. Bir gözlükçü dükkanının camına benzer, tüm odanın dışına bakan bir beyaz ışık vardı. İçerisi neredeyse boştu, sadece eski mobilyalar, korkunç varlıkların fısıldadığı yerler vardı. Her şey aniden kesildi.

Bir çığlık koparak duyuldu.

Mina, en son odadan çıkmaya çalıştığı an kaybolmuştu. Her şeyin, içindeki yazıda ne anlama geldiğini bilmiyor…Defne’nin gözleri, yavaşça açılmaya başladı. Başının etrafında uğuldayan sesler, karanlığın derinliklerinden gelen fısıldamalar… Kafasında bir ağrı vardı, ama başka bir şey daha vardı. Bir eksiklik, bir boşluk. Gözlerini zorlukla açarken, gözleri karanlık odanın içinde kaybolmuştu.

"Mina…" diye fısıldadı. Kafasında yankılanan adı, sanki ona bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Ama ses o kadar uzaktı ki… İçindeki korku büyümeye başladı. Defne hızlıca doğruldu, ama vücudu sanki hala uykuda gibiydi.

Hızla yataktan kalktı, odanın içinde dolaşmaya başladı. Gözleri odanın her köşesini taradı. Mina'yı bulamıyordu. Her şey çok sessizdi. Çok sessizdi.

İçindeki panik, daha da büyüdü. O kadar korkuyordu ki, neredeyse nefes almakta zorlanıyordu. Bir şeyler olmuştu. Mina bir şekilde kaybolmuştu. Ve Defne… onun nerede olduğunu bilmeyecek kadar korkuyordu.

Defne, koşarak odadan çıktı. Koridor tamamen kararmıştı. Sadece ay ışığı, pencereden odanın içine sızıyordu. Hızla adımlarını attı. Mina'nın oda kapısı açıktı. Ama Mina orada değildi. Odayı taradı. Ne yatakta, ne yerde… hiçbir şey yoktu.

Bir şey vardı.

Odadaki hava ağırlaştı. Defne’nin kalbi hızla atıyordu. "Mina…" diye tekrar fısıldadı. Ama bu sefer, sesini bir adım daha yükseğe çıkarmak zorunda hissetti.

Birden, yerde bir iz fark etti. İz, odadan çıkmıştı. Defne, korkusuna rağmen o izi takip etmeye başladı. Her bir adım, onun yavaşça karanlık bir yola sürüklendiğini hissettiriyordu.

İz, odanın dışındaki karanlık koridora kadar uzanıyordu. Defne, yavaşça ve dikkatlice takip etti. Kalbi hızlı atıyor, adımlarını gizlice atıyordu. Sanki bu yolu takip ettikçe, Mina'nın kaybolan sesi daha da uzaktan geliyordu.

Ama birden, derin bir gülüş duydu. Korkutucu, soğuk ve hiç beklemediği bir gülüş. Defne, o gülüşün o korkunç varlığa ait olduğunu çok iyi biliyordu.

"Mina…" diye bağırarak sesini yükseltti. Ama odanın köşesinden gelen bir çığlık bir anda her şeyi yok etti.

Defne, korku içinde ilerlemeye devam etti. Ama bir şey fark etti: o gülüş, gerçekten Mina'ya ait gibi geliyordu.Defne, korku içinde izleri takip ederken, adımları yavaşça bir kapıya yaklaşıyordu. O kapı, eski ve terkedilmiş gibi duran bir odanın kapısıydı. Kapı, biraz aralık duruyordu, içeriye karanlık bir sis sızıyordu. Mina'nın sesi uzaklardan, zayıf ve çaresiz bir şekilde geliyordu. Ses o kadar tanıdık ve bir o kadar da korkutucuydu.

Defne içeri adım attığında, tam karşısında bir silüet belirdi. Gözleri karanlıkta parlıyordu, ama bu sefer başka bir şey vardı. O tanıdık gülüş…

“Defne…”

Defne'nin kalbi bir anda durdu. O sesi, çok iyi biliyordu. Sesin sahibini tanıyordu. Yavaşça, korkarak başını kaldırdı. O kişi, gerçekten de beklediği kişi değildi.

İçerideki karanlıkta, Defne'nin sevgilisi, Mert, ona doğru yürüyordu.

“Mert?” diye fısıldadı Defne, şaşkınlıkla. Mert, karanlıkta bir adım daha attı. Ama bakışlarında bir şeyler değişmişti.

Mert, yavaşça gülümsedi. Ama o gülüş, Defne’ye yabancı geliyordu. Gözlerinde soğukluk vardı. O kadar tanıdık bir yüz, ama bir o kadar da uzak.

"Neden?" diye sordu Defne, sesinin titrediğini fark etti. Mina'yı neden kaçırdın? diye soracakken, Mert ellerini yavaşça kaldırdı.

“Mina’yı kaçırdım, çünkü…” Mert duraksadı. “Çünkü bu geceyi bekliyordum, Defne. Hem seninle hem Mina’yla birlikte bir yolculuğa çıkacağız. Ama Mina önce… biraz daha karıştırsın işlerimizi. Her şeyin bir sırası var.”

Defne’nin gözleri fal taşı gibi açıldı. “Ne demek istiyorsun?” dedi, artık sesinin korkusu yerini derin bir öfkeye bırakmıştı.

Mert bir adım daha attı, ama bu sefer daha yakındı. Defne, geri adım attı, ama Mert daha da yaklaştı. “Beni anlamıyorsun, Defne. Bu sadece bizim için değil, hepimiz için gerekli. Mina’yı burada tutmam gerekiyor.”

O an, Defne’nin kafasında binlerce düşünce birbirine çarpıyordu. Mina'yı kaçıran, onun ablası olmasına rağmen sevdiği adam mıydı? Mert’in yüzündeki yabancı gülüş, gerçek bir korku yaratıyordu.

“Mina… Neden ona zarar veriyorsun?” Defne’nin sesi biraz daha yüksek çıkmaya başlamıştı. Ama Mert, hiç acele etmeden Defne’yi izledi. Gözlerinde hala bir parıltı vardı.

“Zarar vermek değil, doğruyu buluyoruz. Bunu sana anlatmam lazım, Defne… Ama her şeyin bir zamanı var.”

Defne, onun gerçek niyetini anlamaya çalışırken, gerçekten ne oluyordu? Mert neden Mina'yı kaçırmıştı? Defne'yi ve Mina'yı bir araya getiren şey aslında neydi? Mert, sadece bir sevgili değil miydi?

Ve o zaman, Mert gözlüğünü çıkardı. Defne, onun gözlerindeki yabancı ifadeyi fark etti. Mert'in gözleri, derin bir boşluk gibiydi. Ve Defne, o an her şeyi fark etti.Defne'nin kalbi hızla atıyordu. Gözlerinde korku ve öfke karışımı bir ifade vardı. Mina'yı kurtarmalıydı, bu geceyi sonlandırmalıydı. Ama her geçen saniye, sanki bir tuzak daha sıklaşıyor ve her şey daha karanlık hale geliyordu.

Mert, tam önünde duruyordu. Defne, ona doğru birkaç adım atarak, Mina'yı almak için son bir umutla onu ikna etmeye çalıştı.

"Mina'yı bırak, Mert! Lütfen! O masum bir çocuk, buna dayanamaz!" diye bağırdı Defne, gözlerinden yaşlar süzüldü.

Ama Mert’in yüzündeki soğuk gülümseme, onu daha da korkutuyordu. "Defne, seni seviyorum ama sen anlamıyorsun…" dedi, sesinde bir acı vardı, ama aynı zamanda bir tehdit de barındırıyordu. "Her şeyin bir yolu var, bu geceyi atlatmalıyız."

Defne, gözyaşları içinde adım attı. "Bunu yapmana izin veremem, Mert!" dedi, bağırarak. "Bu hiç doğru değil! Mina'yı bırak!"

O sırada, Defne'nin zihninde bir düşünce canlandı. Bir şey yapmalıydı, kaçmalıydı, bir yol bulmalıydı. Ama Mert’in gözlerindeki o derin boşluk her geçen saniye onu daha da korkutuyordu. Mert bir yabancıya dönüşmüştü, ama o yabancı, en yakınındakisi oluyordu.

Birden, içerideki atmosferde bir değişiklik oldu. Bir silah sesi duyuldu.

Defne'nin vücudu, bir anda sertleşti. Kulakları patlayan sesle birlikte, bütün dünyası aniden kararmış gibi hissetti. Göğsünde acı bir yanma hissetti. Bir an için hiçbir şey anlamadı. Sesin ne olduğunu bilmeden, gözlerini açmaya çalıştı.

Ama bir adım daha atarken, vücudu zayıflamaya başladı. Beyninde sesler yankılanıyordu.

"Defne!" diye bağırdı Mert, ama sesinde artık öfke yoktu. Yavaşça, silahın ucunu hala ona doğrultuyordu. "Bunu yapmalıyım, Defne. Bunu anlamalısın."

Mert, bir adım daha attı. Ama Defne’nin vücudu yere düştü, yavaşça bilincini kaybediyordu. İçinde, Mina'nın kaybolmuş yüzü ve Mert'in son sözüyle karanlık bir boşluğa düşüyordu.

Bir an, her şey durdu.

Defne’nin son duyduğu şey, Mert'in pişmanlık dolu bakışlarıyla karışan o korkutucu sessizlikti.Defne, karanlıkta yavaşça bilinçsiz bir şekilde yere düştü. Kalbi atıyordu, ama her şey bulanık ve uzak gibiydi. Mert’in yüzü gözlerinin önünden geçerken, içindeki korku ve çaresizlik ona bir anda hakim oldu. Bir silah sesi, vücudunun acıya teslim olması, her şey birbirine karışmıştı.

Mert’in sesini duydu, ama artık neredeyse bir yankı gibiydi: "Bunu istemedim, Defne." Ama bu cümle, hiçbir anlam taşımıyordu.

Mert, silahını yere bıraktı ve Defne’yi hızla kucakladı. Gözlerinde pişmanlık vardı, ama artık çok geçti. Defne’nin hayatta kalması için zaman azalmıştı. Mina hala kayıptı, ama şu an Defne için tek önemli şey, hayatta kalmaktı.

Mert, Defne’yi hızlıca kucaklayarak, karanlık koridorda koşmaya başladı. Adımları hızla çarptı, her adım bir umut ışığı gibiydi. Bir yanda pişmanlık, diğer yanda korku vardı. Defne’nin hayatta kalması için her şeyini riske atıyordu.

Ama Mert’in içindeki korku ve pişmanlık, onu harekete geçiren tek şeydi. Bir hastaneye yetiştirmek zorundaydı. Ama zamanla yarışıyordu.

Bir süre sonra, Mert bir hastanenin acil kapısına ulaşmayı başardı. Hem nefes nefese, hem de korku içinde, Defne'yi acil servise taşımayı başardı. Doktorlar hemen müdahale ettiler. Defne’nin durumu çok kritikti, ama Mert bir an bile durmadı. Defne’nin hayatını kurtarmak için ne gerekiyorsa yapacak, onun her şeyinden sorumlu olduğunu hissetti.

Acil serviste, Defne’nin etrafı doktorlar ve hemşirelerle çevrildi. Mert, bir köşede beklerken, korku içinde bekliyordu. Defne'nin hayatı her geçen saniye daha da zorlaşıyor, ama hala bir umut ışığı vardı.

Mert, ellerini kafasına koydu, gözlerini kapattı. "Bunu sana yapmam gerekirdi, Defne," diye mırıldandı kendi kendine. "Ama seni kaybetmektense, her şeyin en karanlık yönüne gitmeye razıyım."

Bir süre sonra, doktorlardan biri Mert’e yaklaştı. "Durumu çok kritik, ama şansımız var. Birkaç saat içinde, her şey belli olacak."

Mert, derin bir nefes aldı ve gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Defne'nin hayatını kurtarmak için her şeyini riske attığını biliyordu. Ama hala yapması gereken çok şey vardı. Mina’yı bulmalıydı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.