İçeriğe geç

Karanlık Varis - Grindelwald & Riddle AU

Bölüm 2 · 19 dk okuma

Karanlık Varis - Grindelwald & Riddle AU

Bölüm 2

1-) Bir Yabancı İle Tanışma / Meeting a Stranger

Karakter tanıtımının ardından, yeni kurgumuzun ilk bölümü ile sizleri baş başa bırakıyorum. Şimdiden keyifli okumalar dilerim. 🩶

Not: Bu AU'da, Gellert Grindelwald ve Albus Dumbledore'un orijinal yaşları ile oynadım. Bu yüzden kurgumuzda, Tommy'e eşlik eden karakterlerimiz hayli genç olacaktır lütfen şaşırmayınız. :)

✯

Londra - Ağustos 1932

Saatin tik taklarını kendisine ninni yaptığı binlerce sessiz geceden birinin daha sonuna gelmiş, güneş bütün ihtişamıyla kendini göstererek, ıssız sokakları aydınlatmaya başlamıştı. Gecenin soğuk yüzü Londra caddelerinden çekilip, yeni bir günün habercisi olan ufak hareketlenmeler başladığında; bu caddelerden birinde köhne bir taş yapının içerisinde pencerenin tahta pervazlarını aşarak, yıpranmaktan yer yer yırtılmış tüllerin arasından sokulan ışıklara kayıtsız kalamayacak olan beş yaşındaki bir bedeni de uyandırdı.

Tom Marvolo Riddle, Wools'taki bir başka gününe başlarken diğer günlerden farklı olarak kalbi heyecanla çarptı. Bugün bu sevimsiz yetimlerle dolu iç karartıcı yetimhanede yaşayabileceği nadir aydınlık günlerden biriydi. Wools senelik şirinlik kotasını dolduruyordu, Tom'un çoğunlukla nefret etmeyi tercih ettiği bu puslu şehrin istisnai güzel noktalarından birine, yeşiller içinde sonsuza kadar koşabileceği bir yere gidiyordu: Hampstead Heath.

Göz alabildiğine uzanan antik ağaçlarla çevrili bu yemyeşil ormanın içerisinde geçireceği koca bir gün, adeta gerçekleşmesi mümkün gözükmeyen o fantastik masallardan biri gibi geliyordu kulağına. Orman demek özgürlük demekti, matronların kesintisiz gözetimi altında, her birinin tuvalete gidiş saatlerinden tutun da kaçar tane ballı çörek yediğine kadar kontrol edildikleri o toplama kampından hallice ortamdan çabucak sıvışarak yaşlı ağaçların içinde kaybolabilir, orada kendisini bekleyecek küçük dostlarıyla bile sohbet etme imkanı bulabilirdi.

Tom, tam olarak ne zamandır var olduklarından emin olmasa da kimi zaman korkutucu olabilen sürüngen dostlarının arkadaşlığına çok alışmıştı. Ne diyebilirdi ki? İki ayaklı, pis kokulu, zorba yetim çocuklardansa, tüm ömrünü sürünerek geçiren engereklerin arkadaşlığı ona çok daha samimi geliyordu. Üstelik onların dilinden anlayabildiğini fark ettiklerinde hayvanların şaşkınlığı, görülmeye değer bir tepkiydi.

"Maurice'in tüm o fare stokunu eritip bitirmesi benim suçum değildi biliyorsun."

"Elbette. Sonuçta sen basit bir bahçe yılanısın değil mi? Zehirli bir engereğe karşı koyman nasıl beklenir?"

"Ne olmasını bekliyordun?"

"Hiçbir şey. O şişko yanağın yiyecek mahzeninin yerini değiştirmesi çok kötü oldu. En azından haftada bir kez tavuk kemirebiliyorduk."

Tom kıkırdadı. Şişko yanak? Muhtemelen aşçıbaşı Agatha'dan bahsediyor olmalıydılar zira, genç kadın her cuma yetimlere hastalıktan kırılmalarını engellemek için yapılan tavuk çorbalarının öznesi olması gereken tavukların yerlerinde yeller estiğini görerek şok geçiriyordu. Bu durum haftalar boyu devam edip, yetimhane faili bulmak konusunda bir arpa boyu yol kat edemeyince, son çare olarak olası hırsızlara karşı kilerin ve mutfağın yeri değiştirilerek çatı katına taşınmış, olayın failleri de büyük bir gizem olarak kalmıştı.

Elbette bu durum Tom için artık çözülmesi gereken bir problem olmaktan çıkmıştı fakat o da haftalar boyu, gizlice bodrum katında pusuya yatarak tavuk hırsızını yakalamak için uğraşmıştı. Gizem her zaman kendine çekiyordu bu küçük çocuğu. Kimi zaman çözülmek, kimi zamansa sadece oyalanmak için.

"Mutfak artık çatı katında. Ama oraya ulaşabileceğini pek zannetmiyorum. Sanırım saltanatın sona erdi."

Yılanlar irkildiler ve hızla kıvrılarak etraflarında dört döndüler. Tom, bu davranış tarzına alışkındı yüzüne zehir fırlatmaya hazırlanan engerekler dışında karşılaştığı hemen her yılan bu pozisyonu alırdı.

Saldır ya da kaç. Yuvanı koru veya avını feda et.

"Dilimizi konuşuyor musun?"

Tom yüzüne yayılan yarı şeytani yarı meleksi bir gülüşle sırıttı.

"Elbette."

✯

"Bir arada kalın, hepiniz! Hayır Amy, oyuncak bebeğinin kafasını kimin kopardığını bilemiyorum ve o korkunç şeyi pikniğe götüremezsin! Dennis! Sana kaç defa burnunu silmeni söyleyeceğim?!"

Küçük Tom, tek başına oturduğu arka koltuktan başını kaldırmadan, bu köhne otobüsün içindeki gündemi rahatlıkla söyleyebilirdi. Aptal yetimler ve onların aptal çocukluk problemleri! Matronun pes etmeden onlarla hala bu denli ilgilenebilmesine şaşırırdı bazen. Amy, hiçbir zaman mantıklı bir kız olmadı ve Dennis burnundan akan yeşil sümüklerinin insanları tiksindirmesinden asla rahatsız değildi. Bayan Cole, bir kez daha ikisini de insan içine çıkabilir vaziyete getirmek için nemli bezlerle ovalarken küçük Tom düşündü.

"Onlardan daha mı katlanılmazım?"

Öyle olmalıydı. Zira Matron, kolundan sürüklediği çocukların gözlerinin içine bakıp belki bininci kez onları davranışları hakkında uyarmasına rağmen, Tom'a hiçbir zaman açıklama yapmak zahmetine girmemişti. Oysa Tom uslu bir çocuktu. Bayan Cole'ün anlattığına göre en korkunç fırtınaların olduğu gecelerde bile baş parmağını damağına dayar, hemen camın önündeki beşiğinden çakan şimşeklerin ışığı altında sessizce dışarıyı izlerdi. Hiçbir zaman altını ıslatma sorunu olmamıştı, Matron ona sağını solunu öğretmek zorunda dahi kalmamıştı. Henüz bir buçuk yaşındayken, kendi ayakkabılarını doğru eşleştirip giyiyordu ve neredeyse hiç hastalanmazdı.

Ama yine de...

"Sen bir ucubesin." diye hatırlattı kendi kendine. "Matron seninle neden ilgilensin ki? Onlarsa sadece küçük birer çocuk. Tiksindirici, ama normal. Senin gibi değiller."

Muhtemelen Joe ve Chloe, yanında olsaydı ona özel olduğunu, diğerleri gibi olmadığını ve o şapşallarla dolu bu yetimhanede yaşamaya sadece kendisinin varlığı sebebiyle katlandıklarını söyleyip avutacaklardı küçük Tom'u. Ah, avunmaya ne kadar da ihtiyacı vardı! O küçük çayır yılanlarını şimdiden özlemişti ama Hampstead Heath'in ona çok daha fazlasını sunabileceğinden emindi.

Paslı hurda yığını, göz alabildiğine uzanan yeşil ormana yanaştığında, Tom kendisinden beklenmeyen bir tez canlılıkla kapıya doğru atıldı ve kendini dışarı attı. Burnu yırtılmaya başlamış ayakkabılarının içindeki çorapsız ayakları, bu küçük aralıklardan çimenliğin yumuşaklığını hissedebiliyordu.

"Beni bu yumuşaklık hissinden mahrum bırakan tüm kalıplardan kurtulsam... Giysilerim ya da kurallar?"

Küçük zihnindeki düşüncelerini susturdu ve anın tadını çıkarmaya karar verdi. Matronun yere savunmasızca bırakmış olduğu piknik sepetinden hakkı olan iki ay çöreğini çalarak hızla ağaçların arasına doğru sıvıştı.

Kaçışını kimse fark etmemişti.

✯

Bir gün, devrinin en karanlık lordu olarak anılacak, oysaki henüz sadece "korkunç" unvanına sahip Gellert Grindelwald isimli genç adam, başını büyük bir meşe ağacına yaslamış, bir sonraki hamlesinin ne olması gerektiğini kestirmeye çalışıyordu. Albus, onu bu kez kesinlikle köşeye sıkıştırmıştı ve şimdi, arkasında yeni yeni toplamaya başladığı o kırılgan kamuoyu, aldığı ilk yenilgide yuvarlanıp gitmişti ellerinden. Gellert öfkeliydi, sürekli düşünüyordu ve etrafına sardığı o gizlilik tılsımlarının altındayken dahi bu muggle şehrine sığınmak zorunda kalışından nefret ediyordu.

Sırf bunun için bile bir kat daha nefret edebilirdi Albus'tan!

Bacaklarını karnına doğru çekti ve sırtını yasladığı ağacın hemen dibine kurulu ufak görünüşlü dev çadırına gözlerini dikerek dalgın dalgın düşündü.

Güç. İhtiyacı olan şey kesinlikle buydu. Gellert, Albus ve onu takip edenlerin ümitlerini kökünden koparıp atacak kadar net bir zafer elde etmeliydi. Bunun içinse çok fazla güç gerekiyordu. Albus, onun tüm engellemelerine rağmen, düzenine karşı isyan ateşini körüklemeyi başarırdı, onu sonsuza dek susturmanın tek yolu buydu. Bu zaferi bir gün kazanmak zorundaydı, yoksa büyüsünün zerreleriyle inşa ettiği Nurmengard'ın soluk parmaklıklarının arkasında yitip gidecekti. Bir yıl on yıl yahut yirmi yıl sonra. Bu savaş kaçınılmazdı.

Gellert, kucağında tutmakta olduğu notlarla dolu kitabını kaldırıp hoşnutsuzlukla burnunu kırıştırdı. Elindekileri sonu tespit edilemeyen sırt çantasının içindekilere tıkıştırırken koyu yeşil renkli bodur çalılıkların arkasında belli belirsiz bir hışırtı duydu.

Sonra da onu hissetti.

Dikenli ve vahşi. En az, arkasına saklandığı çalılıklar kadar. Güzel ve zehirli. Zarif ve saldırgan.

Gellert bu genç büyüyü hissettiğinde aklından geçen ikilemelerin değişkenliğine hayret etti.

Üzerine bir hayalbozan büyüsü yerleştirerek, sessiz adımlarla hala küçük küçük kıpırdanan çalılıklara doğru yaklaştı. Bu büyünün kaynağı onu korkutabilirdi, daha önce hiç bu denli yoğun ve gelişigüzel bir sihirle karşılaşmamıştı. Peşine takılmış uğursuz bir ajanın sihri olabilirdi şüphesiz, fakat Gellert yetişkin bir büyücünün böylesine kontrolsüz güç dalgaları yaymayacağını çok iyi biliyordu.

"Merhaba. Saklanmana gerek yok biliyorsun değil mi?"

Çalılık hafifçe oynamaya devam etti fakat gizemli misafir kendini saklamaya kararlı görünüyordu. Yine de Gellert, çalılıkların arasından koyu renk bukleli bir baş gördüğüne emindi.

"Ormanın bu bölgesinde yalnız başına dolaşmak seni korkutmuyor mu ufaklık? Etrafta pek çok tehlike barınıyor olabilir. Yırtıcı hayvanlar, tehlikeli yabancılar ya da..."

Son kelimesini söylerken alaycı bir ses yükseldi çalılığın içinden. Gellert da güldü.

"İsmim Gellert. Ve şimdi adımı bildiğine göre, o kadar da yabancı sayılmayız değil mi?"

Birkaç saniyelik duraksamanın ardından (muhtemelen küçük bedeninde dev bir irade savaşı veriyordu), çalılıkların arasından Gellert Grindelwald'ın o zamana kadar karşılaştığı en güzel oğlan çocuğu sıyrılıverdi. Bir dakika boyunca ikili karşılıklı olarak birbirini süzdü. Küçük Tom, usulca bu adamın parlak sarı saçlarını ve bu saçların gölgelediği köşeli ve şüpheli çehreyi izlerken, Gellert da oğlanın abanoz siyahı bukleleriyle örtülü tombul yanaklarını ve altında parıldayan iri yeşil gözleri büyük bir merakla izledi.

"Senden korkmuyorum." dedi küçük Tom söze başlama cesaretini göstererek. "Kendimi savunabilecek güçlere sahibim."

"Buna hiç şüphem yok ufaklık." diye karşılık verdi Gellert parıldayan bir gülümseme ile. Gözleri hala oğlandan yükselen sihir bulutunu takip ediyordu. "Bahse girerim, diğer çocukların hayal bile edemeyeceği yaratıcı yollarla savunuyorsundur kendini. Aniden havalanan kitaplar ya da daha iyisi, bulunmaması gereken yerlerde biten iğneler belki.."

Küçük Tom başını kaldırdı. Yüzünde gizleyemediği bir şaşkınlıkla Gellert'le göz göze geldi. Adam ona göz kırptı.

"Nereden biliyorsun? Sen..."

Gellert cevap vermedi. Bunun yerine çantasından çıkardığı küçük bir not defterini parmaklarının arasında salladı, gösteriş yapan bir hokkobaz edasıyla havaya attı ve eline zümrüt yeşili küçük bir top olarak dönen defteri, gözleri şaşkınlıkla irileşmiş çocuğa uzattı.

"Bunu nasıl yaptın?" dedi çocuk hayretten açık kalmış ağzını kapatamayarak.

"Yeryüzünde böyle küçük numaralar yapabilen tek kişinin kendin olduğunu mu sanıyordun?" Gellert geniş bir kahkaha attı. "Biz büyücüyüz ufaklık, bunu bilmen gerek."

"Büyücü..." Tommy'nin gözleri şimdi neredeyse yuvalarından fırlayacak kadar açılmıştı. Yumruk yaptığı ellerini çözmüş, pür dikkat parmaklarını izliyordu. "Biliyordum. Bende her zaman farklı bir yetenek olduğunu biliyordum..."

"Sanırım tahminlerinde yanılmamışsın." Gellert, oğlanın açgözlülükle parıldayan gözlerini izlerken çocuğun küçük zihnine hızlıca bir göz atıp atmaması gerektiğini düşünüyordu. Bu çocuk kimdi, nereden çıkmıştı, neden büyüsü alışılagelmedik biçimde yoğundu ve daha da önemlisi onu başından def etmenin en hızlı yolu neydi?

Yine de çocuğun zihnine girmek fikrini rafa kaldırdı çünkü bu kadar küçük yaşta bilincine müdahale etmenin ağır sonuçları olabilirdi. Gellert, yetişkin rakiplerine karşı acımasız biriydi ama küçücük bir çocuğun canını yakacak kadar gözü dönmemişti henüz.

"Ah, tahmin etmeliydim, ailen muggle değil mi? Etrafında büyülü evrene dair bilgi edinebileceğin hiç mi kimse yoktu?" hayıflanarak tane tane konuştu sarışın adam.

"O kelime ile neyi kast ettiğinizi bilmiyorum bayım ama benim bir ailem yok." küçük Tom şimdi avucunda sıkıştırmaya başladığı topu saklamak için giysilerinde bir boşluk arıyordu.

"Baszd meg!" (Siktir.) içinden sessiz tutmaya çalıştığı bir küfür mırıldandı. İnsan ilişkilerinde iyi olduğunu düşünürdü fakat çocuklar onun alışkın olduğu insan profiline pek uymuyorlardı anlaşılan.

"O ne demek?" çocuk az önce kırdığı potu hiç umursamamış gibi dikkat kesilerek sordu.

"Önemsiz." Gellert küçük çocuğun kulaklarının bir av tazısı kadar iyi işittiğini fark etti. "Baksana ufaklık, şu an nerede kalıyorsun? Yani akrabaların ya da bir aile dostu... Herhangi biri? Kimin sorumluluğundasın?"

"Yetimhane." çocuğun gözleri bu kez donuklaştı. Gellert daha düşük tonda bir küfür daha savurdu içinden.

"Pekala." dedi bir an için söyleyecek bir söz bulamayarak. "Seni arayacaklardır ufaklık, görevlilerin yanına dönmelisin. Seni götüreyim ve sonra..."

"Ben ufaklık değilim bu yılın sonunda beş yaşımı bitireceğim." dedi Tommy, bir yandan da yumuşak parmak boğumlarını katlayarak hesap yaparken.

"Ah ne iyi. Öyleyse bu yetişkin büyücünün, adını öğrenmek isterim." Küçük çocuğun yüzüne baktı ve tatlı bir gülücük gönderdi ona. Bu çocuğu korkutmayı istemiyordu ve hesaplarına göre ondan kurtulmanın en kolay yolu, geri dönmeye ve kendisini rahat bırakmaya ikna etmekten geçiyordu.

Çocuk berikine şüpheyle baktı. Bir müddet gözlerini adamın dağılmış sarı saçlarında gezdirdikten sonra huysuzca konuştu.

"Tom Riddle."

"Memnun oldum Tom Riddle." diye yanıtladı Gellert, gülümsemesi hafifçe kırılarak. Çocuğun muggle olduğunu haykıran adı ve soyadı zihnine tokat gibi çarpmıştı bazı gerçekleri. Baskılayıp, aşağı itecekleri yüzlerce büyücüden biriydi bu küçük çocuk. Ondan kabus gibi yükselen sihre rağmen hiçbir işe yaramayan safkan soylu aptalların sahip oldukları arasından küçücük bir hoşgörüyü elde edebilmesi için ömrü boyunca mücadele etmesi gerekecekti. Birkaç yıl içerisinde muhtemelen Albus onu Hogwarts'a götürmek için ziyaret ederdi, peki ya sonra?

Onun saflarına katılıp kendisine karşı savaşır mıydı acaba? Gellert Grindelwald'ın yükselen iktidarında onun gibi yetim bir muggle doğumlu çocuğa ne olacağını sorgulayacak mıydı? Korkacak mıydı Gellert'tan? Gözlerine şöyle bir baktığında bu küçücük yüreği hiçbir şeyin kolay kolay korkutamayacağını anlıyordu, çocuk bunu açık bir dille de ifade etmişti zaten. O halde nefret mi edecekti ondan? Bu daha olasıydı. Albus, özellikle ilgiye ve sevgiye muhtaç bir çocuğun beynini yıkamak konusunda son derece başarılı olurdu.

"Çok derin düşünüyorsun. Onları biraz yüzeye çıkar."

Tombul parmaklarıyla alnını işaret ederken, gözlerini kısmış, pür dikkat Gellert'in açık mavi gözlerine dikmişti minik oğlan. Bir engerekten daha zehirli olabilecek hissi veren öldürücü bakışlarını onun üzerinde tuttuğunda; Gellert, zihninin etrafında dönüp duran sihir kıvılcımını hissetti.

Çocuk, zihnine girmeye çalışıyor olamazdı değil mi? Lanet olası velet beş yaşındaydı, bu mümkün olamazdı.

Yine de bir an için merak üstün geldi. Oğlanın nereye kadar ilerleyebileceğini görmek istedi, o tanıdık dikenli büyüye zihnine sokulabilmesi için küçük bir boşluk yarattı ve sihir, hevesle anılarının arasına doluşmaya başladı.

Merlin... Beş yaşındaki bir çocuk, yetişkin büyücülerin bile ustalaşmak için yıllarını harcadığı bir büyüyü nasıl böyle başarılı bir şekilde kontrol edebildi?

Gellert ani bir heyecan dalgasının yanaklarına vurduğunu hissetti.

Güç... Umutsuz zaferi için ihtiyacı olan o sınırsız cephane...

"Hayır, böylesi çabalamadan kazanmana sebep olurdu." düşüncelerini tekrar küçük Tom'un kazamayacağı derinliklere iterken karşı çıktı oğlana. "Başarıya ulaşmak istiyorsan yüzeyi eşelemekten daha fazlasını yapmalısın ufaklık."

Küçük Tom öfkeyle soludu ve sonraki yirmi dakikayı, sonuçsuz kalan zihnefend girişimleriyle geçirdi. Gellert onun başının etrafında öbek öbek toplanmış yağmur bulutlarını andıran büyüyü görebiliyordu ve bu küçük dikenli varlığın zihninin kontrolünü ele geçirmek için belli belirsiz kafasının etrafında vızıldamasından adeta keyif alıyordu. Çocuk çok yorulmuştu, belli ki daha önceden mugglelar üzerinde rahatça kullanabildiği yeteneğinin Gellert'a karşı işe yaramaz hale geldiğini görmek onu büyük bir hayal kırıklığına sürüklemişti.

Oysa Gellert ona ne kadar harika olduğunu söylemek istiyordu.

"Bu zamanla geliştirebileceğin bir yetenek. Yaşın henüz çok küçük Tom, büyüyü benim yaşımdaki biri kadar kusursuz kılman imkansız. Fakat bilmelisin ki, yaşına göre olağanüstü bir başarı sergiledin. Bu sana verilmiş bir hediye olmalı."

Tom huysuzca başını kaldırdı.

"Kaç yaşındasın?"

"Birkaç ay içerisinde 25. yaşımı dolduracağım." diye yanıtladı hafifçe gülerek.

"Çok yaş." dedi Tom homurdanarak. Parmaklarıyla uzun bir süre saydı ve en sonunda bir şeyler düşünüyormuş gibi gözlerini kıstı. "Senin yarı yaşına geldiğimde büyüyü yapabiliyor olmam gerekir."

"Üstelik hırslıyız da." Gellert içten bir kahkaha patlattı. "Nedir bu acelen ufaklık? Önünde ustalaşmak için uzun yılların olacak."

""Senin yaşına geldiğimde, en fazla senin kadar başarılı olursam, vasat bir büyücü olurum." omuz silkti. "Ben en üstün olmalıyım!"

Vasat? Gellert, ilk defa bir eleştirinin aynı anda hem kalbini kırıp, hem de eğlendirdiğini hissediyordu.

"Benim vasat bir büyücü olduğumu sana düşündüren nedir?"

"Eğer söylediğin gibi, büyü gücü yaş ilerledikçe gelişiyorsa (Gellert onun tümevarıma dayalı düşünce dizinine hayran olmuştu.) en yaşlı büyücüler en ileride olanlar olmalı. Ve benim onlarla boy ölçüşebilmem için, yaşıtlarımdan iki kat hızlı gelişme göstermem gerekli. Boy uzaması gibi düşünün. Yaşıtlarınızdan daha hızlı uzarsanız, kendinizden büyük çocuklarla aynı yaşta görünürsünüz." elleriyle başının üzerinde bir yerleri gösteriyordu.

"Peki neden büyük çocuklarla akran gibi görünmek istiyorsun?"

Tom ona ters ters baktı.

"Elbette dayak yememek için bayım, gerçekten soruyor musunuz? Büyük uzuvlar, büyük tehdit demektir. Uzun bacaklar da hızlı kaçma olanağı sağlar benimkiler gibi. Bu yüzden onlardan kurtulup ağaçlara tırmanabiliyorum, böylece beni yakalayamadıkları sürece güvende oluyorum." Küçük elleriyle bu kez ayaklarını gösterdi.

"Seni dövüyorlar mı?" Gellert, şimdi çocuğun bacaklarındaki yeşilimsi morluklardan gözlerini alamıyordu.

"Siz iyi misiniz?" Tom gözlerini kocaman açarak sordu. "Yoksa bir anlama sorununuz mu var?"

Bu kez susup kös kös oturan Gellert oldu.

İkili bir müddet konuşmadılar. Küçük Tom, bu adama karşı gardını düşürmemekte kararlıydı fakat Gellert'in onda gördüğü şeyi o da Gellert'ta görüyordu. Adamın büyülü enerjisi onu neredeyse boğmak üzereydi ama oğlan kaçıp uzaklaşmak yerine sadece daha çok sokulmak istiyordu ona. Tommy, hiçbir insanda böylesine güçlü bir aura algılamamıştı, büyüsü başının etrafında güneş gibi parıldıyordu. Küçücük zihninde uyanan hayranlık duygusuna yoğun bir isyanla karşılık verdi. Bu adamın ondan üstün olduğunu kabul edemezdi, ne kadar büyük yahut güçlü olursa olsun.

Ya o güçle bana zarar verirse?

Yapamazdı. Bu orman, binlerce olası müttefik içeriyordu küçük Tom için ve ufacık iki diş darbesi bu kendini beğenmiş altın saçlı adamı ("Gellert" diye hatırlattı kendine. Komik isim değil mi? kendi adı bile kulağa güzel gelmeye başlamıştı.) süratle komaya sokabilirdi.

Kendini savunmasız hissetmeye daha fazla dayanamayarak birkaç küçük tıslama sesi çıkardı. Bir dakika geçmemişti ki, çalılıkların arasından başını uzatan pürüzsüz güzel gözlü bir engerek korkarak süründü ve hemen yanı başında durarak, çocuğun küçük avucunda başını dinlendirdi.

"Zavallı hayatımda bir konuşan efendi ile karşılaşabileceğimi hiç tahmin etmezdim."

Tom gülümsedi. Çataldili henüz bebek peltekliğini kaybetmemişti. Sözcükler yuvarlana yuvarlana döküldü dudaklarından.

"Yanımda oturan adamı görüyor musun? Eğer bana doğru bir hamle yaparsa onu sok. Tüm zehrini akıt ona."

"Konuşan efendinin isteği benim için emirdir. Onu öldüreceğimden kuşkunuz olmasın."

Tom muzaffer bir edayla arkasına yaslanmışken, iki kuvvetli kolun kendisini hızla kaparak havaya kaldırdığını fark edince histerik bir çığlık koptu boğazından.

"Merlin. Bu küçük canavarın bir çığırtkandan farkı yok. Sessizlik tılsımı olmasaydı, bir de çocuk kaçırmaktan yargılanıyor olacaktım." Gellert içini çekti.

"Bırak beni! Ne yaptığını sanıyorsun bırak!"

"Çataldili anlamıyor olmam, kafandan geçenleri tahmin edemeyeceğim anlamına gelmez." Gellert boşta kalan koluyla asasını çekerek üzerine atılmakta olan engereği ikiye bölerken sinirli bir tonla konuştu. "Cinayete teşebbüs etmek için çok küçük değil misin, seni yılan yavrusu?"

"Böyle durumlarda gerekli oluyor!" Tom boğuk feryatlar eşliğinde çırpınırken aklına gelen ilk hamleyle, sivriltmiş olduğu tırnaklarını Gellert'in kollarına sapladı. Adam acıyla kolunu çektiğinde serbest kaldı ve canhıraş bir hamleyle ondan uzağa attı kendini. Fakat birkaç adımdan sonra ayakları birbirine dolanmış gibi ansızın yere kapaklandı. Doğrulmaya fırsat bulamadan, adamın kollarının tekrar onu kavradığını hissetti.

"Rahat dur ufaklık, sana zarar vermeyeceğim ama henüz ölmeye de niyetim yok."

"Bırak! Dokunma!"

Panikle tekrar tıslamaya başladı fakat ormandan yeni yılanlar akın edemeden vücudunda dolaşan sihri hissetti.

"Sana zarar vermeyeceğim."

Tom'un havayı döven bacakları yavaşladı ve yabancının onu kucağına almasına izin verdi. Adam doğru söylüyordu, doğru mu söylüyordu? Yalan söylese anlardı Tom, daha önce pek çok yetişkinin yüzüne bakmış ve anlamıştı. Ve şimdi Gellert onun çok yetenekli olduğunu söylüyordu. Gellert'in büyücü olması bir şeyi değiştirmezdi değil mi? Yalanın büyülüsü büyüsüzü olmazdı.

"Dokunma." diye sızlandı.

Gellert kaskatı kesildi. Çocuğun solukları yavaşlamıştı ama yine de kendini ondan uzak tutmaya çalışıyor gibiydi.

"Ona zarar verme niyetinde olmadığına ikna oldu mu gerçekten? Bir çocuğun, yetişkinler tarafından uğratılabileceği zararlar konusunda deneyimli görünüyordu."

Sinirden titremeye başladığını hissetti.

"Siktir, onu hemen bırakmalıyım."

"Şimdi seni indireceğim, fakat üzerime yılan salmayacaksın, anlaşıldı mı?"

Tom'dan cevap gelmeyişini, bir evet olarak yorumlayarak çocuğu aşağı indirdi. Buruşan gömleğini ve yakalarını düzelttikten sonra ellerini omzuna koydu ve onu gözlerine bakmaya zorladı.

"En güzelini sona sakladın, ha ufaklık? Yani bir elimi neredeyse paramparça etmiş olmanı kast etmiyorum, kast ettiğim onlar." parmağıyla kendilerine yaklaşmakta olan sürüngen grubunu işaret etti.

"Yılanlarla konuşabilirim." Tommy tükürür gibi bir sesle kabul etti. "Ona, bana saldırmaya kalkışırsan, seni ısırmasını söyledim. Ve dediğimi yaptı, sadece beni korumaya çalışıyordu."

Dizlerinin üzerine çömeldi ve ikiye ayrılmış yılandan kalanlara baktı. Gellert, küçük bir çocuğa böyle bir manzara göstermiş olduğu için bugün üçüncü kez lanet etti kendine.

"Ve sen onu öldürdün." Bakışlarında hiddet vardı.

"Ben de kendimi korumaya çalışıyordum." Gellert hafif mahçup bir sesle kendini savundu. "Yılanlarla aram hiçbir zaman iyi olmadı ve tahmin edersin ki, küçük bir çocuğun bacağına dolanmış bir engerek gördüğümüzde bunu bir sevgi gösterisi olarak algılamıyoruz ufaklık."

Tom'un kaşları şaşkınlıkla havalandı.

"Nasıl yani? Sen konuşamaz mısın?"

"Hayır yapamam." dedi adam derin bir iç çekerek. "Pek çoğumuz yapamayız. Çatalağızlık çok nadir bulunan bir yetenektir. Küçük dostların, sana bunu söylemiş olmalı."

"Benimle karşılaşmayı beklemediklerini söylemişlerdi." Tom başını sessizce önüne eğdi. "Ama bu hiçbir şeyi ispatlamaz, yapabildiğim her şeyin bana özel olduğunu düşünmüştüm."

"Yaptığın çoğu şey sana özel olsa, da kendimize ait bir dünya inşa edebilecek kadar kalabalık bir nüfusa sahibiz ufaklık." Adam üzerinden çıkardığı gömleğini hızla ufaltarak oğlanın ince vücuduna göre düzenledi ve büyük kapışmaları(!) esnasında yırtılan tshirtini onararak gömleğini üzerine bıraktı. Tom bu jeste direnmedi, küçük hediyeden çok, büyü gösterisi onu memnun etmiş gibiydi.

"Özel olduğumu söylüyorsun ama nesneleri uçurmaktan başka bir şey yapamıyorum. Senin yaptıklarını yapamam... Belki çok daha fazlasını yapabiliyorsun ve o çubukla tabi..."

Tekrar yılanı gösterdi.

"Onu ikiye böldüğünü gördüm. O çubuğu nereden buldun?"

Gellert cebindeki mürver asanın titreşimini hissetti ve derin bir çekerek oğlanın omuzlarına koydu yeniden büyük ellerini.

"Yaşın yeteri kadar büyüdüğünde, sihrini kontrol edebilmen için eğitim almaya başlayacaksın. Bir okul seni kabul edecek, ismi Hogwarts. Orada tüm bu sorularının cevabını alacaksın ufaklık. Şimdiden bu kadar acele etmene gerek yok. Yine de, meraklı olman hoşuma gitmedi değil. Büyünün sınırı yoktur ve onu sonsuza kadar kovalayabilmek için ihtiyacın olan tek şey meraktır. Önüne geçilemeyen, yakalanamayan, elle tutulamayan merak, taklit edilemeyen merak."

Parmaklarını salladı ve uçan bir süpürge üzerinde, bulutlara doğru süzülmekte olan minyatür bir Tom yarattı. Süpürgeli Tom, gerçeğinin başının etrafında uçuştu, dans etti zıpladı ve ufka doğru uçuşa uçuşa gözden kayboldu.

Küçük çocuğun, bu gösteri karşısında yüzünün aldığı hal hoşuna gitmişti büyük büyücünün. Keyifle gülümsedi.

"Senin yolculuğun daha yeni başlıyor Tom Riddle. Öyle şeyler görecek, öğrenecek ve yapacaksın ki.. On yıl sonraki halinle karşılaşmak isterdim doğrusu."

Oğlanın karşısında diz çöktü ve parmaklarını saçlarının arasında dolaştırırken yeniden güldü. Tom, bu hareket karşısında afallamışsa da, geri çekilmedi. Dokunuş hoşuna gitmişti. Diğer yetişkinlerin dokunuşlarından çok... Farklıydı. Gellert'in dokunuşu çok samimiydi ve art niyet gütmüyordu. Şirin bir oyuncak bebeği okşamaktan öte bir ilgisi yoktu.

Tom rahatladı ve dokunuşun altında biraz daha gevşedi.

"Seni küçük yılan yavrusu." dedi adam bir kez daha gülerek. "Yetimhane müdürün olacak moron, seni aramaya başlamadan önce seni geri götürsek iyi olacak. Bir çocuğu gözden kaybetmeyecek kadar beceriksizce, hakkını veren bir aptal olmalı."

"Onlar beni aramazlar." dedi Gellert'in ona uzanmış elini tutmayı reddederek. "İlgilenecekleri çok fazla çocuk var, Amy muhtemelen yine altını ıslatmıştır ve Billy..."

Yutkunarak etrafına bakındı.

"Muhtemelen beni dövmek için ormanı karış karış aramaya başlamıştır. Geçen hafta bana saldırdığında merdivenlerden düşmesini sağladım. O ve çetesi, intikam için gelecekler."

Mahzun ve korkulu bakışları bu noktada sertleşti ve ellerini çırparak homurdandı.

"Ama benim özel olduğumu söyledin. Yani onlardan korkmama gerek yok."

Gellert hüzünle gülümsedi. Çocuğun şortunun üzerinden ve gömleğinin iç kısımlarından vücudundaki yaralanmaları görebiliyordu.

"Daha iyi hissetmeni sağlayacağım tamam mı? Ama lütfen korkma." Morlukları işaret ederken kısık sesle konuştu genç adam.

Tom başını salladı.

Gellert parmaklarını, oğlanı ürkütmekten korkarak, yavaş yavaş yaralanmalarının üzerinde gezdirdi. Olağandışı bir hızla kabuk bağlayıp kapanan yaralarını, rengi normalleşip yenilenmiş tenini ortaya çıkaran morluklarını görünce istemsizce gülümsedi oğlan.

Gülümsemesi tam anlamıyla meleksiydi.

Gellert bu küçük kalbi hoşnut etmiş olmaktan dolayı haksız bir gurur hissetti.

"Haydi, artık gidelim. Geç oluyor ufaklık."

Tom'un gülümsemesi soldu bunun üzerine. Yerinde huzursuzca kıpırdandı, gitmemek için sallandı fakat Gellert bu küçük jestleri görmezden geldi. Oğlanın aklından ne geçtiğini biliyordu fakat bu söz konusu bile olamazdı. Küçücük bir oğlan çocuğunu, zaten perişan olan hayatının içine sürüklemeye kalkışmayacaktı elbette. Yetimhane ne kadar kötü şartlara sahip olursa olsun büyüme çağındaki bir çocuk için Gellert'in yanından daha iyi bir yuvaydı. Hem, çocuk bakmaktan ne anlardı ki o? Kendisine bakmaktan bile aciz bir adam olmuştu her zaman. Yemeği önünde yemediği arkasında, elini attığı her işte ailesi tarafından desteklenmiş, her zaman işlerini onun yerine gören birileri olmuştu hayatında. O kendi hayatının bile sorumluluğunu almayı Albus'tan sonra yeni yeni öğreniyordu, bir de küçük bir çocuğun yükünü mü omuzlayacaktı?

Üstelik yarattığı tüm o yıkım içerisine temiz bir kalbi sürüklemek... Olacak iş değildi.

Ama Albus isterdi değil mi? O yanında olsaydı bu küçük çocuğu asla geri göndermezdi.

Evet. Fakat artık Albus yoktu. İlgiye ve sevgiye muhtaç bir çocuğa yuva olup, onu şımarta şımarta büyütecekleri o iki katlı geniş avlulu kır evi hayalleri, yıllar önce Dumbledore evinin bahçesine gömülü halde kalmıştı.

Birbirlerine olan derin bağlılıklarıyla birlikte.

Bu yüzden Gellert Grindelwald, çocuğun elini daha sıkı tuttu ve ona usul usul yalvaran o parlak gözlerdeki bakışı görmezden gelerek adımlarını hızlandırdı.

Çocuğu bir an önce teslim etmeliydi.

Yoksa hiçbir zaman edemeyecekti.

✯

BÖLÜM SONU

Yepyeni kurgumuz hakkındaki her türlü görüş ve öneriye açığım. Nasıl buldunuz bakalım?

Mutlu günler diliyorum canlarım. ✯✯

Bölüm sonu

20 yorum