Flaşın patlamasıyla birlikte Emre, Kerem ve Melis kendilerini refleks olarak yana attılar. Katil, odanın merkezinde, o tuhaf fotoğraf bezi maskesiyle dimdik duruyordu. Ancak bu sefer elinde sadece makine yoktu; diğer elinde, az önce havada uçuşan kırık cam parçalarından birini tutuyordu.
"Dağılın!" diye bağırdı Emre. Üçü de farklı köşelere savruldu.
Katil, ağır hareketlerle Melis’in üzerine doğru yürüdü. Melis, odanın köşesindeki ağır metal raflardan birinin arkasına sindi. Katil, metal çubuğunu rafın kenarına öyle bir şiddetle vurdu ki, rafın üzerindeki kimyasal dolu şişeler aşağı düşüp kırıldı. Yere yayılan keskin kokulu sıvı, Melis'in ayağının dibindeki fotoğraf kağıtlarını eriterek karartmaya başladı.
"Bizi buraya hapsetti, çünkü bir şey istiyor," dedi Kerem, odanın diğer ucundan nefes nefese. "Fotoğraflar... hepsi bizim. Bizi öldürmeden önce bir 'koleksiyon' tamamlamaya çalışıyor. O fotoğrafları alırsak, belki bizi bırakır."
Melis, yerdeki asitli sıvıya basmamaya çalışarak yavaşça ayağa kalktı. Katil, Kerem’e odaklanmışken göz ucuyla duvardaki fotoğraf iplerine baktı. İplerin arasında, az önce çekilen o son fotoğrafın asılı olduğu yeri gördü. Fotoğraf hala kurumamıştı, görüntüsü yavaş yavaş beliriyordu.
Melis, "Fotoğrafları yok etmeliyiz!" diye bağırdı. Elindeki feneri, duvardaki fotoğraf iplerine doğru tuttu.
Katil, Melis'in sesini duyduğu an yönünü değiştirdi. Ancak o sırada Emre, odanın diğer ucundaki ağır bir projektörü katilin üzerine devirmek için harekete geçti. Projektör, katilin omzuna çarptı. Katil dengesini kaybedip sendeledi. O an, katilin maskesi olarak kullandığı fotoğraf bezi biraz kaydı.
Emre, katilin yüzüne baktığı an dehşetle donup kaldı. "Bu... bu mümkün değil!"
Katil, maskesini hızla geri düzeltti ve Emre’ye doğru bir hamle yaptı. Emre, rafların arasına kaçarak bir sonraki bölmeye geçti. Burada, duvarlar tamamen siyah film negatifleriyle kaplıydı. Sanki binanın hafızası bu duvarlara kazınmıştı.
Kerem yanlarına geldi, eli kanıyordu. "Emre, ne gördün? Kim o?"
Emre'nin yüzü bembeyazdı. "O... o 1985'te bu stüdyoda kaybolan fotoğrafçının kendisi değil. O... bizim geleceğimiz."
Katil, odanın kapısını dışarıdan sürgüleyen kişinin sesine benzer, yine o metalik gıcırtıyı çıkarmaya başladı. Birisi kapıya vuruyordu.
Katil, Emre’nin "geleceğimiz" sözünü duymuş gibi bir anlığına duraksadı. Maskesinin altındaki hırıltı, yerini garip, mekanik bir ritme bıraktı; sanki kendi içinde bir şeyi yeniden kalibre ediyordu.
Melis, duvarlardaki negatiflerin arasından geçerken eline çarpan görüntülere baktı. Bunlar sadece onların değil, binaya yıllar önce giren başka insanların da negatifleriydi. Hepsi aynı pozda; hepsi aynı korkuyla, katilin objektifine yakalanmışlardı. "Bu bir gelecek değil," dedi Melis, sesi titreyerek. "Bu bir döngü. O bizi öldürmüyor, bizi... kaydediyor."
Kapıya vurma sesleri şiddetlendi. Dışarıdaki kişi, stüdyonun kapısını balyoz gibi ağır bir cisimle dövüyordu. Kerem, "Dışarıdakine güvenemeyiz, o da bu oyunun bir parçası!" diye bağırdı.
Katil, rafın arkasından fırlayıp Emre'nin üzerine atıldı. Emre, elindeki metal parçasıyla kendini korumaya çalıştı ama katilin gücü orantısızdı. Katil, Emre'yi tek eliyle boğazından yakalayıp duvardaki negatif rafına çarptı. Negatifler binlerce parçaya ayrıldı, cam kırıkları havada uçuştu. Katil, diğer elindeki fotoğraf makinesini Emre’nin yüzüne dayadı.
"Emre!" diye çığlık attı Melis. Odayı boydan boya geçen çamaşır iplerinden birine asılı olan ağır metal kancayı kaptı. Tüm gücüyle katilin üzerine, iplerin arasından atıldı. Kanca, katilin sırtındaki eski püskü ceketine takıldı ve onu Emre’den ayırıp yere savurdu.
Katil yere düştü, ancak makinesini bırakmadı. Klik-klak.
O an, odadaki tüm ışıklar aynı anda söndü ve projektörler tersten çalışmaya başladı. Duvardaki görüntüler hızla akmaya, zaman tersine dönmeye başladı. Stüdyonun ortasında, sanki bir kara delik açılmış gibi, toz ve negatif parçaları dönerek bir hortum oluşturdu. Katil, bu hortumun tam merkezinde, değişmez bir figür gibi duruyordu.
"Negatifleri yakmalıyız!" diye bağırdı Kerem, elindeki çakmağı yakarak. "Eğer her şey bu kayıtlara bağlıysa, onları yok edersek oyun biter!"
Ancak çakmağın alevi, odayı aydınlattığı an gördükleri şey karşısında üçü de olduğu yerde donup kaldı. Katilin etrafındaki dönen negatiflerin içinde sadece kurbanlar yoktu; kendilerinin bebeklik hallerinden, bugün buraya giriş anlarına kadar tüm hayatlarının kayıtlı olduğu kareler vardı.
Katil, yerden yavaşça doğruldu. Maskesi artık tam olarak yüzünü örtmüyordu. Maskenin altındaki "yüz", boş bir çerçeve gibiydi; üzerinde hiçbir göz, ağız veya burun yoktu. Sadece, tam ortasında, onların o anki dehşet dolu yüzlerinin yansıdığı, parlatılmış bir cam duruyordu.
Katil, o boş çerçeveyi onlara doğru çevirdi. Kendi yansımalarını o boşlukta gördüklerinde, yansımanın yavaşça hareket edip onlara "sessiz olun" işareti yaptığını fark ettiler.
Katil, boş çerçevenin içindeki yansımalarından onlara "sessiz olun" işareti yaptıktan hemen sonra, yansıma bir anda katilin elindeki bıçakla Emre'nin boğazına saplandı. O an, gerçek dünyada Emre'nin boğazından sıcak bir sıvı fışkırdı. Emre'nin elleri boğazına gitti, gözleri dehşetle büyüdü ve olduğu yere yığıldı.
"EMRE!" diye bağırdı Melis, ama Kerem onu ağzını kapatarak geriye çekti.
Katil, işini bitirmiş gibi değil, sadece bir sahneyi tamamlamış gibi sakince durdu. Emre'nin kanı, yerdeki asit dolu tepsilere damlıyor, cızırtılı bir ses çıkararak odayı keskin, geniz yakan bir dumanla dolduruyordu. Katil, yerdeki kanlı fotoğraf makinesini yerden aldı, lensini sildi ve doğrudan Melis ile Kerem'in saklandığı köşeye döndü.
"Dışarıdaki... dışarıdaki onu bırakmayacak," diye fısıldadı Kerem, titreyen elleriyle yerden paslı bir makas aldı. "Katil dışarıdakinin emrinde. Biri bizi bu binaya kurban olarak getirdi."
Tam o sırada, kapının arkasındaki sürgü yavaşça geriye çekildi. Dışarıdaki figür, stüdyoya girmek üzereydi.
Katil, kapının açılmasını beklemedi. Elindeki bıçakla odanın yanındaki ağır, dökme demir rafı devirdi ve kapıyı barikat kurar gibi kilitledi. Ama bu onları korumak için değildi; onları içeride hapsetmek içindi.
Melis, "Diğer kapı!" diye fısıldadı. Stüdyonun en arkasında, banyo odasına bağlanan dar bir havalandırma tüneli vardı. Sürünerek geçebilirlerdi.
Kerem öne atıldı, havalandırma kapağını tek bir hamlede yerinden söktü. İçerisi zifiri karanlıktı ve oradan yoğun bir çürük et kokusu geliyordu. İçeri girdiler. Melis önde, Kerem arkada sürünmeye başladılar. Tünel daraldıkça daralıyor, duvarlar sanki nefes aldıkça daralıyordu.
Aniden, arkalarından metalin metale sürtünme sesini duydular. Cıııırrkk.
Katil arkalarındaydı. Tünelin içinde sürünerek değil, sanki bir örümcek gibi duvarlara tırmanarak hızla yaklaşıyordu. Katilin tünele giren metal çubuğu, Melis'in ayağına çarptı. Melis çığlık atarak ileri atıldı ama ayağı bir şeye takıldı.
Tünelin içi, eski negatif şeritleriyle örülmüş bir ağ gibiydi. Melis kurtulmaya çalışırken, negatifler onun vücuduna dolandı. "Kerem, yardım et!"
Kerem geri döndüğünde, katilin yüzünü sadece birkaç santim ötesinde gördü. Katil, elindeki bıçağı Melis'in dizine saplamak üzereydi ki, Kerem var gücüyle katilin eline makası geçirdi.
Kan, tünelin içine saçıldı. Katil acı bir çığlık yerine, bir pikabın bozulan iğnesi gibi cızırtılı bir ses çıkardı.
Kerem makası katilin eline öyle bir hırsla sapladı ki, tünelin daracık alanında metalik bir çınlama sesi yankılandı. Katil sarsıldı, ancak durmadı. Bıçağı makasın sapından tutarak savurdu; bıçak Kerem’in omzunu sıyırdı, ceketini boydan boya kesti ve tünelin sac duvarına derin bir çizik attı.
"Sürünmeye devam et!" diye bağırdı Kerem, Melis’i önüne iterek.
Tünelin sonuna geldiklerinde Melis, önündeki ızgarayı tekmeleyerek dışarı attı. Kendilerini devasa, tozlu bir arşiv odasının tavan boşluğunda buldular. Aşağısı, binlerce eski fotoğraf kutusuyla dolu karanlık bir labirentti. Melis, kendini boşluğa bırakıp yere düştü, hemen ardından Kerem de atladı.
Yere indiklerinde nefes nefese etraflarına baktılar. Burası, stüdyonun "karanlık odası"ndan çok daha büyük, binanın tüm tarihinin istiflendiği bir mahzen gibiydi. Ancak bir sorun vardı; tünelin çıkışından katilin hırıltısı değil, binanın dış kapısını açmaya çalışan kişinin o metalik, ritmik vurma sesleri geliyordu.
"Biri bizi burada bekliyor," dedi Melis, elindeki feneri titreyerek kutuların üzerine tuttu. "Bizi buradan çıkarmayacaklar, burayı bizim mezarımız yapacaklar."
Kerem yerden bir fotoğraf kutusu kaptı, kapağını açtı. İçinde fotoğraf yoktu; sadece üzerinde isimlerin yazdığı, kanla lekelenmiş yüzlerce eski kimlik kartı ve saat vardı. Her bir saat, bir kurbanın ölüm anına ayarlıydı. En üstteki saatte yazan isim Kerem'e aitti. Dakikalar, 00:00'a doğru ilerliyordu.
Tam o sırada, mahzenin ağır demir kapısı gıcırdayarak açıldı. İçeri giren kişi bir katil değildi. Üzerinde bembeyaz, tertemiz bir gömlek olan, yaşlı ama dinç bir adamdı. Elinde bir fotoğraf makinesi değil, eski model bir el kamerası tutuyordu.
"Çekim harika gidiyor," dedi adam, sanki bir film setindeymiş gibi. "Duygularınızdaki o saf dehşet, koleksiyonumun en değerli parçası olacak."
Adam, elindeki kamerayı onlara doğrulttu. O anda, arkasındaki gölgelerden katil de belirdi. Katil, adamın bir köpeği gibi diz çökmüş, bıçağını elinde hazır tutuyordu.
"Sen... sen fotoğrafçı Aras'sın," dedi Kerem, adamı yıllar önceki gazete kupürlerinden tanıdığını hatırlayarak. "Senin 40 yıl önce öldüğünü sanıyorlardı!"
Aras gülümsedi. "Öldüğümü sandılar, çünkü ben sadece yeni bir 'poz' arıyordum. Işığın ve ölümün en iyi buluştuğu o anı."
Aras elini kaldırdı ve katile kısa bir komut verdi. Katil, bıçağıyla mahzenin çıkışını kapattı. Artık kapana kısılmışlardı. Aras, kamerasına bakarak, "Hadi," dedi. "Kovalamaca devam etmeli. Sizin için küçük bir sürprizim var."
Katil, mahzenin ışıklarını söndürdü. Mahzenin derinliklerinden, binlerce eski fotoğraf karesinin birbirine sürtünme sesi gelmeye başladı. Katil, bu kağıt yığınlarının içinde adeta bir hayalet gibi görünmez oluyordu.
Mahzenin derinliklerindeki kağıt yığınlarının gıcırtısı, binlerce canlının aynı anda kıpırdaması gibi sağır edici bir sese dönüştü. Aras, elindeki kameranın ışığını kapatıp karanlığın içine süzüldü. Artık sadece katil değil, Aras'ın kendisi de avcıydı.
Kerem, elindeki fenerle etrafı taradı ama ışık sanki kutuların arasındaki boşluklarda emiliyordu. "Arkasındayız, dikkat et!" diye bağırdı Melis. Arkasından gelen bir esinti, saçlarını savurdu. Katil oradaydı; nefesi, Melis'in ensesine değecek kadar yakın.
Melis, bir kutunun üzerine tırmanıp elindeki ağır fotoğraf kutularını rastgele karanlığa fırlattı. Kutular yere çarptığında içinden dökülen eski saatler ve kimlik kartları, mahzende metalik bir sağanak gibi gürültü çıkardı. Bu karmaşa, katilin bir anlığına duraksamasını sağladı.
"Şuradan!" diye fışıldadı Kerem, mahzenin köşesindeki havalandırma boşluğuna benzer ama bu kez çok daha geniş bir açıklığı işaret ederek. "Burası binanın tesisat tüneli, dışarıya çıkıyor olabilir!"
Tam koşmaya başladıkları sırada, yerden yükselen bir ses duydular. Aras, mahzenin hoparlör sisteminden konuşuyordu: "Korku, en güzel detaylarla yakalanır. Şimdi, ışıkları açıyorum."
Bir anda mahzenin her köşesindeki beyaz flaşlar aynı anda patladı. Işık o kadar şiddetliydi ki, Melis ve Kerem geçici bir körlük yaşayarak yere savruldular. Flaşlar ardı ardına patlıyordu; klik, klik, klik... Her flaş patladığında katilin yer değiştirdiğini, sanki bir stroboskop etkisinde ilerlediğini görüyorlardı. Bir flaşta sağlarında, diğerinde önlerinde, bir sonrakinde ise tepelerindeki boruların üzerinde.
Katil, flaşların ritmiyle üzerlerine atıldı. Melis, yere düşerken eline geçen bir metal boruyu savurdu; boru katilin maskesine çarptı ama katil acı hissetmedi. Sadece bir adım geriledi ve bıçağını Kerem’in bacağına doğru savurdu.
"Ah!" Kerem yere yığıldı, pantolonu anında koyu bir kırmızıyla ıslandı.
Melis, yaralı Kerem'i kolundan tutup sürükleyerek tesisat tüneline soktu. İçerideki boruların arasından geçerken duvarlardaki çamurlu su sızıntıları, üzerlerine yapışan eski fotoğraflarla birleşip onları görünmez kılıyordu. Aras’ın sesi tekrar duyuldu, bu kez çok yakınlarından geliyordu: "Nereye kaçtığınızın bir önemi yok. Bu bina, benim filmimin bir parçası. Ve bir filmde, final sahnesini asla değiştiremezsiniz."
Tünelin sonuna doğru ilerlerken önlerine büyük bir engel çıktı: Binanın atık su tahliye sistemi. Burası, aşağısı karanlık bir kuyuya açılan, tek bir metal ızgarayla geçilebilen dar bir boşluktu. Arkalarından gelen ağır adım sesleri yaklaşıyordu; katil, onların bıraktığı kan izini takip ediyordu.
Melis, ızgarayı çekmeye çalıştı ama paslanmış menteşeler inatla direnerek gıcırdıyordu. Katil, tünelin girişinde göründü. Elindeki bıçak, yeni kanla parlıyordu.
"Aç şunu!" diye bağırdı Kerem, elinde tuttuğu bir avuç eski negatif şeridini katile doğru fırlatarak. Negatifler katilin yüzüne yapıştı, görüşünü engelledi. O bir anlık fırsatla Melis, var gücüyle ızgarayı asıldı.
GÜM!
Izgara yerinden fırladı, ikisi de karanlık boşluğa doğru yuvarlandılar.
Izgaranın yerinden fırlamasıyla birlikte Melis ve Kerem, karanlık, nemli ve ağır bir küf kokusunun hakim olduğu atık su kanalının derinliklerine düştüler. Düşüşleri, kanalın içindeki sığ ve çamurlu suyun üzerine gerçekleştiği için kemikleri kırılmaktan son anda kurtuldular ama her ikisi de şok içindeydi. Kerem’in bacağındaki derin yara, suyla temas ettiğinde daha da çok sızlamaya başlamıştı.
"Buradan çıkmalıyız, hemen!" dedi Melis, sarsılarak ayağa kalkmaya çalışırken.
Kanalın içi, binanın tüm pisliğinin aktığı, duvarları yosun tutmuş, dar bir tüneldi. Arkalarından, yukarıdaki ızgaranın başında beliren silüeti gördüler. Katil, aşağıya atlamıyordu; sadece bir avcı sabrıyla oradaki boşluktan onlara bakıyordu. Elindeki fotoğraf makinesinin flaşı, yukarıdan aşağıya doğru zayıf bir ışık hüzmesi gibi yansıdı. Katil, onların aşağıya, labirent gibi uzanan kanal sistemine girişlerini izliyordu.
Aras’ın sesi, kanalın içindeki boruların akustiğiyle boğuk bir şekilde yankılandı: "Final sahnesine hoş geldiniz. Burası binanın 'negatif' tarafı. Işığın asla ulaşmadığı yer."
Melis fenerini açtı. Işık, suyun üzerinde yüzen garip nesnelere odaklandı. Bunlar fotoğraf kağıtlarıydı; binlerce, on binlerce fotoğraf kağıdı. Hepsi suyun üzerinde bir sal gibi yüzüyordu. Kerem, elini uzatıp kağıtlardan birini aldı. Kağıt o kadar eskiydi ki, parmaklarının arasında dağıldı. Gördüğü görüntü, 1985 yılında kaybolan bir gencin, tıpkı kendileri gibi çaresizce kanalın içinde koşarken çekilmiş son karesiydi.
"Burası bir mezarlık," diye fısıldadı Kerem, sesi dehşetle titreyerek. "Aras, herkesi buraya, kanalın sonuna kovalıyor. Burası bir çıkmaz sokak."
Tam o sırada, suyun içinden gelen mekanik bir çark sesi duydular. Kanalın ilerisinde, suların çekilmesini sağlayan devasa bir pervane yavaşça dönmeye başladı. Pervane döndükçe, suyun seviyesi hızla yükseliyordu. Kanal, yavaş yavaş bir boğulma hücresine dönüşüyordu.
Katil, yukarıdan sessizce aşağıya atladı. Suya değdiğinde çıkardığı o hafif "şap" sesi, kanalın içindeki yankıyla koca bir dalgaya dönüştü. Artık kaçacak yerleri yoktu. Katil, suyun içinde ağır ağır onlara doğru yürürken, elindeki bıçak sudaki yansımaları bölüyordu.
Kerem, bacağındaki acıya rağmen yerden paslı bir demir çubuk kaptı. "Melis, şu boruya tırman! Yukarıda bir havalandırma kapağı olabilir. Ben onu oyalayacağım!"
"Seni burada bırakamam!"
"Git! Eğer ikimiz de ölürsek, Aras’ın bu hikayeyi bitirmesine izin vermiş oluruz! Git!"
Kerem, demir çubukla suya vurarak bir dalga yarattı ve katilin üzerine doğru bağıra bağıra koşmaya başladı. Katil, suyun içinden çıkan bu saldırganı bekliyormuş gibi durdu. Melis ise ağlayarak, duvardaki paslı borulara tırmanmaya başladı. Parmakları kanıyor, her tutunduğu yer elinde kalıyordu.
Aşağıda, suyun içinden bir çığlık yükseldi. Kerem, katilin üzerine atılmıştı ama bıçak darbesi tekrar yankılandı. Melis yukarıdan baktığında, suyun yavaş yavaş Kerem'in kanıyla boyandığını gördü. Katil, Kerem’i suyun altında tutuyordu.