Uyumamak için kendimi zor tuttuğum sıkıcı bir kimya dersinin tam ortasındaydık. Yan taraftaki cama usul usul vuran yağmur damlalarının sesi beyaz tahtanın ekranına yansıtılmış ve ciddi bir şekilde modern atom teorisinden bahseden adamın dingin sesine karışırken kulağa nerdeyse sakinleştirici bir ninni gibi geliyordu. Ayrıca görünen o ki böyle düşünen yalnızca ben değildim çünki iki sıra önümde oturan Mary'nin yanında oturan Nancy'yle uykulu bir şekilde bu ay çıkan tüm magazin dergilerini sırayla sıranın altından incelediğini görebiliyordum.
Tahtaya yansıtılan video ilerlerken Bayan Summer sınıfta uyuşuk adımlarla volta atmaya başladı, topuklu ayakkabılarının zemine vuran sesi uykunun en tatlı anında çalan acımasız bir alarm gibiydi. İster istemez duruşumu dikleştirirken megul görünme kaygısıyla hızlıca videodaki cümlelerden birini önümdeki boş sayfaya karaladım, eksi pozisyonuma dönmek için Bayan Summer'ın buradaki turunu bitirip sınıfın diğer ucuna geçmesini bekliyordum. Fakat şansıma tam yanımdan geçip gideceği sırada fikir değiştirmişcesine duraksayarak havayı kokluyormuş gibi yaptı. "Parfümlerin zararlı olduğunu umarım biliyorsundur, Ashley Grey. Sırf güzel kokabilmek için ozon tabakasının delinmesine bir katkıda bulundun." Onaylamadığını net bir şekilde belirtir ifadesiyle kafasını şiddetle sağa sola salladı. Tamam, bu kadının kafayı yediğinden şüpheleniyordum zaten; ama parfümüme bile takması gerçekten bunu kanıtlıyordu.
"Haklısınız, Bayan Summer. Bunu kesinlikle dikkate alacağım, parfümün gün bitmeden çöpü boylayacağına emin olabilirsiniz," dedim dalga geçercesine. İşin aslı şuydu ki alabilmek işin bilmem kaç hafta boyunca para biriktirdiğim parfümü elbette çöpe falan atmayacaktım; ozon tabakası ve Bayan Summer benden istediği kadar nefret etmeye devam edebilirdi.
Sınıfta söylediklerime karşılık ufak tefek kıkırtılar yükselirken ifademi olabildiğince düz tutmaya özen göstersem de içimden zaferle sırıttım. Bayan Summer yaklaşık bir dakika süren sessizliğin ardından bana bir cevap vermek için hazırlanırken ilk kez duyuyormuşum gibi beni sevindiren zil çaldı ve bir okul günü daha sona erdi.
Nancy başına gelen en güzel olay buymuş gibi Bayan Summer ağır adımlarla sınıftan çıkar çıkmaz çığlık attı. "Beynimin molekül parçacıklarına ayrılacağını sandım."
Yanındaki Mary derin bir nefes aldı ve ardından Amerika filmlerini aratmayan bir aksan ve tavırla, "Hidrojenin canı cehenneme," dedi kimya kitabını iğrenircesine parmak uçlarıyla tutup çantanın içine atarken.
Aceleyle kitaplarımı kucağımda toplayıp hızlıca sınıftan çıkarken bir saniye daha fazla kalmaya tahammül edebileceğimi sanmıyordum. Öğrenci selinin arasında merdivenlerden aşağı inerken bir yandan da yağmurluğumu giymeye çalışıyordum. Hava hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde yine çoğu zaman olduğu gibi yağmurluydu ve ince bir sis tabakası birkaç metre öteyi görmeyi zorlaştırıyordu. Sabah evden çakrken hava durumuna ya da en azından bulutlara bakmayı akıl edip yanıma şemsiye almayı diledim, neyse ki hiç yoktan yağmurluğumu çantanın ücra bir köşesine sıkıştırmayı unutmamıştım.
Eve ıslanmadan gide bilmek için servisi beklerken çoktan sırılsıklam olmuştum bile, ıslak saçlarımı geriye atıp bir ağacın altına sığındım. Spor ayakkabılarımın içinin suyla dolduğunu şimdiden hissedebiliyordum. Bundan sonraki günlerde gafil avlanmamak için kendimi servise atar atmaz bir haftalık hava durumuna bakmayı aklıma not etdim, o sırada telefonuma bir mesaj geldi . Titreşimi cebimde hissederken ıslanarak bacaklarıma yapışmış dar kotumun cebinden telefonumu çıkarmak pekte kolay olmadı.
"𝘉𝘶 𝘢𝘬ş𝘢𝘮 𝘣𝘪𝘻𝘦 𝘨𝘦𝘭 𝘥𝘦 ş𝘶 𝘬𝘶𝘵𝘶𝘺𝘶 𝘣𝘪𝘳𝘭𝘪𝘬𝘵𝘦 𝘢ç𝘢𝘳𝚤𝘻. İç𝘪𝘯𝘥𝘦 𝘯𝘦 𝘷𝘢𝘳 𝘯𝘦 𝘺𝘰𝘬 ç𝘰𝘬 𝘮𝘦𝘳𝘢𝘬 𝘦𝘥𝘪𝘺𝘰𝘳𝘶𝘮." Tabii ki mesajın sahibi Violet'tan başkası değildi; her zamanki gibi meraklı dürtülerine yenik düştüğünü tahmin etmek zor değildi, fakat sorun şuydu ki hayatımdan memnundum, başımı belaya sokmağa niyetim yoktu. Gereksiz bir macerada aramıyordum.
"𝘚𝘢𝘯𝚤𝘳𝚤𝘮 𝘴𝘢𝘯𝘢 𝘪𝘭𝘨𝘪𝘭𝘦𝘯𝘮𝘦𝘥𝘪ğim𝘪 𝘴öy𝘭𝘦𝘮𝘪şt𝘪𝘮." Olabildiğince net olduğumu umarak gönder tuşuna bastım.
"
Hadi ama çok eğlenceli olucak."
"𝘌𝘯 𝘴𝘰𝘯 𝘣𝘶𝘯𝘶 𝘥𝘦𝘥𝘪ğ𝘪𝘯𝘥𝘦 𝚤𝘴𝘴𝚤𝘻 𝘣𝘪𝘳 𝘰𝘳𝘮𝘢𝘯𝘥𝘢 𝘮𝘢𝘩𝘴𝘶𝘳 𝘬𝘢𝘭𝘮𝚤şt𝚤𝘬 𝘩𝘢𝘵𝚤𝘳𝘭𝘢𝘮𝚤𝘺𝘰𝘳𝘴𝘢𝘮," diye bir hatırlatmada bulundum. Üstelik sol dizim iki gündür merdiven çıkarken sızlıyordu, diğerini de sakatlamaya hiç niyetim yoktu. Ancak iki saniye sonra ekranda beliren cevap tam da Violet'tan beklediğim yanıttı.
"Akşam görüşürüz o zaman"
Bu, akşam onlara gitmek zorundayım demek oluyordu. Aslında düşününce akşam matematik ödevinden başka yapacağım hiç bir şey yoktu ve tabii ki ödev umrumda değildi.
***
Violet kapıyı açar açmaz beni odasına sürüklemişti, eğer onun çekirdek kabuğunu doldurmayacak olaylara verdiği abartılı tepkileri bilmeseydim kutunun içinden kocaman bir hazine çıktığını düşünebilirdim. Ancak söz konusu Violet olduğunda bu tepkinin nedeni farklı renkteki bir çakıl taşı bile olabilirdi. Ona yetişmeye çalışarak üst kata çıkan merdivenleri çıkarken duvara tutunarak dengemi sağlamaya çalıştım, peşinde sürüklediğinin bazen bir insan olduğunu unutabiliyordu. "Yavaş ol biraz," diye sızladım. "Dizim!"
Bıkkınlıkla solurken onun yarısı kadar bile heyecanlı değildim. "Kutuyu açmayı denedim, ama bir türlü açamadım," dedi mızmızlanarak. "Kesmeyi deneyecektim, fakat içinde ne varsa ona zarar verebileceğimden korktum."
"Belki de bu açmaman gerektiğine dair bir işarettir."
Odaya girdiğimizde kapıyı arkamızdan kapattıktan sonra kapıya yaslanıp bana gözlerini kısarak baktı. "Çok fazla kitap okuyorsun bence."
"Evet," dedim sanki tüm konu bundan ibaretmiş gibi "okumayı seviyorum."
Şu an en son ilgilendiği şeyin ben ve kitaplara olan sevgim olduğu her halimden belliydi. "Her neyse," dedi elini sallayarak, "tel tokayla açmayı beceremedim, sanırım gizli ajanlık yeteneklerim üzerinde bir az daha çalışmam gerekiyor. Bir de sen denesene." Kutuyu kulağının dibinde salladı. "Boş değil, bir şeyler var; duyuyorum."
"Eğer açarsam susacak mısın?" Eğer anlaşma sağlayabilirsek açmak için elimden geleni deneyebilirdim.
"İçinde ne olduğuna bağlı," dedi muzipçe gülerek.
"İçimden bir ses içinde iyi bir şey olmadığını söylüyor." Bunu yalnızca onu korkutmak veya vazgeçirmek için söylemiyordum. Bazı anlarda bir şey yapmamanız gerektiğini iliklerinizde hissedersiniz; işte bu tam da o durumlardan biriydi. İşi tamamen spiritüel olarak yorumlamak istediğimden değildi, ama göremediğim bir işaret beni uyarıyordu sanki.
"O halde sustur onu."
Fuşya rengi yatak örtüsüyle örtülmüş ve üzerinde neredeyse her renkten yastık olan yatağına kenarına oturup paslanmaya yüz tutmuş kutuyu dizlerimin üzerine koydum ve derin bir nefes aldım. Elime tel tokayı aldım ve birkaç kez gerçekten de tamamen konsantre olup tüm gücümle açmayı denedim. İlk denemelerimde açamıyordum; ama pes etmeyip denemeye devam ettim. Anlaşılan bilmem kaçyüzyıllık bir kutuyu açmak kesinlikle anahatarını kaybettiğim ilkokul günlüklerimin kilidini açmaya benzemiyordu. Muhtemelen klide dolan toz ve pas yüzünden çabalarım en ufak bir değişim dabi yaratmıyordu.
"Bu kadar zor açıldığına göre içinde büyük bir sır olmalı," dedi Violet heyecandan ölmek üzereymiş gibi kalbini tutarak.
Kafamı hafifce kaldırıp Violet'a dik dik baktım. Neden her olay karşısında maceracı ve meraklı yönü tetiklenirken diğer duyuları devre dışı kalmak zorundaysı? "Bu kadar zor açıldığına göre kesinlikle birisi bizim gibi aptalları kandırmak istiyor olmalı."
Benimle aynı fikride olmadığını belirtircesine somurttu. "Bunu kutu açılınca karar vereceğiz, Leight Grey." Gizli görevde olduğumuzu düşündüğünde bazen bana böyle seslenirdi. Kendi görev adı da Vivie Letta'ydı; bir araya geldiğimizde hiç bir olayı çözemeyen ama başı da bir türlü beladan kurtulmayan müthiş ikiliydil.
Abartısız bir şekilde yaklaşık yarım saat uğraştıktan sonra, kutu rahatsız edici bir gıcırtıyla açıldı. Bu gıcırtı korku filmlerindeki meşhur kapılardan dolayı oldukça tanıdıktı, evrenin bize bir işaret göndermeye çalıştığına yemin edebilirdim. Asırlardır uykuya olan bir canavarın uyanışı andırıyordu sanki. Derin bir nefes aldım. "Nihayet!"