Dondurucu soğuk su, her nefes alışımda ciğerlerimi amansızca yakarken çaresizce kıyıya doğru kulaç atmaya çabalıyordum. Zihnim, gördüğüm o ismin ağırlığı altında eziliyordu. Panikle titreyen ellerim, kaygan yosunlara umutsuzca tutunmaya çalışırken, buz gibi, keskin taşlar tenimi acımasızca çiziyordu. Suyun dondurucu girdabında kaybolmak üzereyken, Rüzgar adeta yenilmez bir gölge gibi tam arkamdaydı; o güçlü, sarsılmaz kollarıyla bedenimi sıkıca kavrayıp beni o dondurucu sudan sertçe yukarı çekti.
"İyi misin?" diye sordu; o her zamanki soğuk sesi, şelalenin sağır edici uğultusuna karışırken ilk defa bu kadar derin ve endişeli geliyordu. Ama o an onun bu beklenmedik endişesine değil, ruhumu bir zehir gibi saran o acı ihanetin tadına odaklanmıştım.
"Demir..." diye fısıldadım, titreyen dudaklarımdan dökülen kelimeler rüzgarda savrulan cılız bir yaprak gibiydi. "Demir yaşıyor.".
Rüzgar'ın yüzündeki o korumacı mimik o kadar ani bir şekilde kayboldu ki, az önce gördüğüm o endişeli ifadenin bir hayal mi yoksa gerçek mi olduğundan emin olamadım. Gözlerinde bir anlığına beliren ve ruhumu delip geçen o karanlık parıltı, içimi dondurmaya, beni ürpertmeye yetti. Tanrım, benden ne saklıyorsun Rüzgar? Bu karanlık labirentin neresindesin?.
"Saçmalama," dedi buz gibi, inkâr eden bir sesle. "O adam ölü. Gördüğün şey sadece yorgunluktan kaynaklanan bir yanılsama olmalı.".
"Yanılsama falan değil!" diye karşı çıktım, içimden yükselen öfke sesimi o dondurucu buzulları bile eritecek kadar keskinleştirmişti. Şelalenin hemen ardındaki o soğuk kayalığa kazınmış o ismi, yıllarca sevgiyle okuduğum o tanıdık el yazısını asla ama asla unutamazdım. "O benim Demir'imdi. Ve sen... sen başından beri bunu biliyordun.".
Rüzgar, belirginleşen çenesini sıkarak o dipsiz karanlık gözlerini benden kaçırdı. Onun bu suçluluk dolu kaçamak bakışı, zihnimde filizlenen şüpheleri adeta devasa bir yangına dönüştürmüş, alevlendirmişti. Kalbim, en güvendiğim hislerin ve ihanetin zehriyle yavaş yavaş, acı içinde kararıyordu. Ben sana nasıl güvenirim? Senin gibi bir yalancıya nasıl inanırım?.
"Lale, lütfen dinle beni..." diye başladı, o her zamanki otoriter sesi şimdi adeta yalvarır gibiydi. "Demir ölü. O gece... o karanlık gece ben...".
"Sen ne?" diye sözünü acımasızca kestim, içimdeki merak ve o büyük korku ayrılmaz bir şekilde iç içeydi. "Sen ne yaptın Rüzgar? Niye bana sürekli nişanlımı öldürdüğünden bahsedip duruyorsun?".
Rüzgar'ın gözleri bu sözlerim üzerine bir anlığına ateş gibi alevlendi. "Bunu sana şu an anlatamam," diye tısladı dişlerinin arasından. "Şimdi yeri ve zamanı değil.".
"Neyi anlatamazsın? Söylesene, niye?" dedim, isyan ederek daha yüksek bir sesle. "Benden ne saklıyorsun sen? Neden sürekli benden bir şeyler gizliyorsun, neden beni bu oyunun dışında bırakıyorsun?".
Rüzgar aramızdaki o tehlikeli mesafeyi kapatıp bana bir adım daha yaklaştı. "Seni korumak için," dedi, sesi göğüs kafesinden derinden ve boğuk bir şekilde çıkıyordu. "Sadece seni, bu dünyadan korumak istiyorum.".
"Beni korumak mı?" diye acı bir alayla güldüm. "Beni korumak için mi sevdiğim adamı, nişanlımı öldürdün? Beni korumak için mi kendi hayatımı bir cehenneme çevirdin?".
Rüzgar'ın o taştan yüzünde, daha önce hiç görmediğim kadar derin ve acı bir ifade belirdi. "Keşke her şeyi baştan değiştirebilseydim," diye fısıldadı karanlığa doğru. "Keşke o gece o lanet olası yerde olmasaydım.".
"Ama oradaydın," dedim, yanaklarımdan süzülen o sıcak yaşları umursamadan, tüm kırgınlığımla. "Sen oradaydın ve onu benden, benim hayatımdan çaldın. Ve şimdi de gözlerimin içine baka baka bana yalan söylüyorsun.".
O an, aramızdaki o yoğun gerilim adeta elle tutulur, keskin bir hale gelmişti. Ormanın o tekinsiz, karanlık gölgeleri yavaş yavaş üzerimize çökerken, ikimiz de derin bir suskunlukla sadece birbirimize bakıyorduk. Rüzgar'ın o okyanus gibi gözlerindeki o karmaşık ifadeyi çözmeye, ardındaki adamı bulmaya çalışıyordum. Bu hissettiği şey pişmanlık mıydı, ağır bir suçluluk mu, yoksa benim anlayamadığım bambaşka, karanlık bir şey miydi?.
"Sana zamanı geldiğinde her şeyi anlatacağım," dedi sonunda, sesi eski sarsılmaz kararlılığına kavuşmuştu. "Ama önce buradan hemen uzaklaşmalıyız. Bizi bulacaklar.".
"Peki nereye gideceğiz?" diye sordum, sesimdeki o derin umutsuzlukla. "Bu saatten sonra kime güveneceğiz?".
"Sadece bana güven," dedi Rüzgar, soğuktan uyuşmuş elimi sımsıkı, sıcak avuçlarının arasına alarak. "Sadece bana.".
Ona gerçekten güvenmek istiyordum. Belki de hayatta kalmak için bundan başka hiçbir çarem yoktu. Ama içimi kemiren o karanlık şüphe, tıpkı peşimizdeki o ölümcül gölge gibi beni takip etmeye devam ediyordu.
Dağ evinden geriye kalan o acımasız küllerin ve dumanların arasından geçerken, içimde engellenemez bir şekilde büyüyen bir his vardı: Bu yaşadıklarımız, sadece daha büyük bir felaketin başlangıcıydı. Saklanan gerçekler gün yüzüne çıktıkça, hayatımızdaki her şey geri dönülemez şekilde daha da karmaşıklaşacaktı.
Rüzgar'ın o karanlık arabasına bindiğimizde, gece sanki üzerimize daha da koyu, daha da ağır bir şekilde çökmüştü. Ormanın içindeki o ıssız ve bozuk yolda ilerlerken, içerideki o ağır sessizliği bozan tek şey arabanın güçlü motorunun uğultusuydu. Tam olarak nereye gittiğimizi, sonumuzun ne olacağını bilmiyordum. Ama ruhumun derinliklerinde bildiğim tek bir şey vardı: Hayatımda artık hiçbir şey eskisi gibi masum olmayacaktı.
Rüzgar, arabayı hiç konuşmadan ormanın çok daha karanlık derinliklerine doğru sürdü. Bir süre o sarsıntılı yolda gittikten sonra, her şeyden ve herkesten gözden uzak, ağaçların arasına gizlenmiş küçük bir kulübeye geldik. Burası, sanki zamanın durduğu ve dünyanın geri kalanından tamamen koparılmış, unutulmuş bir yerdi.
Kulübenin gıcırdayan kapısından içeri adım attığımızda, içeride titrek, loş bir ışık yanıyordu. Odanın ortasında duran basit, kaba bir ahşap masa, birkaç eski sandalye ve köşede taş bir şömine vardı. Burası, ne kadar sıcak görünürse görünsün, bizim için geçici bir sığınak olmaktan öteye asla gidemezdi.
"Burada güvende olacağız," dedi Rüzgar, sesi o sertliğini bir kenara bırakıp beni rahatlatmaya çalışır gibi şefkatliydi. "Söz veriyorum, kimse bizi burada bulamaz.".
Ama ben, içimdeki o korkuyla o kadar emin değildim. Sanki acımasız kader, bizi kendi elleriyle bir kedi fare oyununun içine çekmişti ve bu kanlı oyundan kurtuluş yoktu.
Rüzgar, ortamı ısıtmak ve o ağır havayı dağıtmak için şömineyi yakmak üzere odunları dikkatlice yerleştirmeye başladı. Odunları saran ateşin o masum çıtırtısı, kulübenin içini yavaş yavaş ısıtırken, benim içimdeki o derin soğukluk, o üşüme hissi bir türlü geçmek bilmiyordu.
"Dinlen biraz," dedi Rüzgar, başını ateşten bana doğru çevirerek. "Ben etrafı, güvenliğimizi kontrol edeceğim.".
Duygusuzca başımı salladım ve yorgunluktan tükenmiş bedenimi oradaki o eski, tozlu koltuğa bıraktım. Ağırlaşan gözlerimi kapattığımda, zihnimin karanlık perdesinde o kanlı gece yaşananlar tekrar tekrar canlanmaya başladı. Demir'in o sıcak gülüşü, gözlerindeki o masum ve sevgi dolu ifade.... Ve sonra, sadece tek bir anda her şeyin nasıl ölümcül bir karanlığa büründüğü....
Gözlerimi o korkunç anılardan kaçmak için tekrar açtığımda, Rüzgar'ın kulübeye geri döndüğünü gördüm. Yüzünde, daha önce görmediğim o gergin ve garip bir ifade vardı.
"Ne oldu?" diye sordum, oturduğum yerde endişeyle doğrularak.
"Birileri bizi izliyor," dedi Rüzgar, sesi karanlık bir kehanet gibi buz gibiydi. "Ve sanırım, izimizi sürüp bizi bulan bu kişi... hayatımızda hiç beklemediğimiz biri."