İçeriğe geç

KARANLIK KARIŞSIN

Bölüm 1 · 8 dk okuma

KARANLIK KARIŞSIN

Bölüm 1

Yabancı

Güneş, malikanenin devasa pencerelerinden içeri sızıp odamı aydınlattığında içimde her zamankinden farklı, tuhaf bir sabırsızlık vardı. Bugün, çiftliğin tozunu yutmak, rüzgarı tenimde hissetmek için kusursuz bir gündü. Gardırobun kapağını açıp hiç düşünmeden en sevdiğim kombinimi çıkardım: Vücudumu sımsıkı saran siyah binici taytım ve üstten üç düğmesini açık bıraktığım, tenimde su gibi kayan siyah saten gömleğim. Saçlarımı alelade bir topuz yapıp odamdan çıktım.

​Görkemli, oymalı ahşap merdivenlerden aşağı inerken mutfaktan gelen kahkahalar adımlarımı yavaşlattı. Balım ve Akça yine birbirine takılıyordu. Aralarındaki sadece bir yaşlık fark, onları bazen ikiz gibi, bazen de can düşmanı gibi gösteriyordu.

​"Günaydın erkenci kuş," dedi Balım, beni binici kıyafetlerimle görünce gülümseyerek.

​"Günaydın," diye mırıldandım tebessümle. Akça elindeki elmayı bana doğru fırlattığında havada yakaladım.

​Babam yine ortalıklarda yoktu. Gerçi bu bizim için alışılmış bir durumdu. Şehrin en güçlü holdinglerinden birinin başındaydı, sürekli iş seyahatlerine çıkar, sert ve nüfuzlu duruşuyla herkesin saygısını kazanırdı. Bizim için o sadece korumacı, güçlü ve sevgi dolu babamızdı; iş dünyasının o sert yüzünü bize hiç yansıtmazdı.

​Kızları mutfakta kendi hallerine bırakıp hızlı adımlarla malikanenin arka bahçesinden at çiftliğine doğru yürüdüm. Çiftliğimizin kapısından içeri girdiğim an, ciğerlerime dolan o tanıdık toprak ve saman kokusu beni rahatlatmaya yetti. Burası benim sığınağımdı. Ve bu sığınağın en özel köşesinde, benim ruh ikizim, asil, simsiyah parıldayan tüyleriyle kendi özel atım duruyordu.

​Ancak ahırın koridoruna adım attığımda, ters giden bir şeyler olduğunu hemen anladım.

​Bizim çiftliğimize dışarıdan, yani ailemiz ve çalışanlar haricinde kimse asla ama asla adım atamazdı. Babamın bu konudaki kuralları kesindi. Fakat şu an, tam karşıda, 53 atımızın arasında parıldayan beyaz atlardan birinin bölmesinde yabancı bir adam duruyordu.

​Adımlarım öfkeyle sertleşti. Siyah botlarımın beton zeminde çıkardığı sesler ahırda yankılanırken, gözlerimi o yabancıdan ayırmıyordum. Uzun boylu, geniş omuzlu, siyah kıyafetler içinde son derece rahat görünen bir adamdı bu. Elini, babamın gözü gibi baktığı beyaz atın alnına koymuş, sanki kırk yıllık dostuymuş gibi onu seviyordu. Adamın bu rahatlığı sinirlerimi daha da bozdu.

​"Burada ne yaptığınızı sanıyorsunuz?" diye gürledim, aramıza birkaç adım kalana kadar durmayarak. "Bu çiftliğe dışarıdan birinin girmesi kesinlikle yasaktır. Kimsiniz siz?"

​Adam, sesimdeki sertliğe rağmen irkilmedi bile. Ağır hareketlerle başını bana doğru çevirdi. Gözlerinde, hesap vermekten çok uzak, sinir bozucu derecede sakin bir ifade vardı. Bakışları bir an için üstümdeki siyah saten gömleğe, ardından gözlerime tırmandı.

​"Bu atı satın aldım," dedi. Sesi, ortamın havasını değiştirecek kadar derin ve pürüzsüzdü.

​Kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum. "Ne? Bu imkansız! Bu çiftlikteki 53 atın her biri babama ait ve o hiçbirini satmaz. Hele ki beyaz olanları! Hemen burayı terk edin, yoksa korumaları çağırmak zorunda kalacağım."

​Ben tam arkamı dönüp güvenliğe seslenecekken, ahırın diğer ucundan nefes nefese bize doğru koşan emektar çalışanımız Mehmet'in sesini duydum.

​"Arden Hanım! Durun, lütfen!"

​Mehmet yanımıza ulaştığında nefes almaya çalışarak bana baktı, yüzünde mahcup ama çaresiz bir ifade vardı. "Arden Hanım, beyefendi... Beyefendi doğru söylüyor. Babanızın kesin talimatı var. Bu beyaz atı o adama satmış. İşlemler çoktan tamamlandı. Hatta Deniz Mert Bey, atı hemen götürmeyecek. Babanızın izniyle bugün atı çiftliğin arazisinde deneyecek, burada sürecek."

​Duyduğum sözler zihnimde bir balyoz gibi patladı. Şaşkınlıktan dudaklarım hafifçe aralandı. Babam sadece at satmakla kalmamış, bir de bu yabancıya arazimizde at sürme izni mi vermişti?

​Deniz Mert, benim bu donakalmış halimi izlerken dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. Bana arkasını dönüp beyaz atın yelesini hafifçe okşadı. "Gördüğün gibi," dedi fısıldar gibi bir sesle, omzunun üzerinden bana bakarak. "Bir süre daha buralardayım."

​Ona daha fazla katlanamayacağımı anlayarak hızla arkamı döndüm. Kendi asil, simsiyah atımın bölmesine geçtim. Onu hazırlarken öfkeden ellerim titriyordu. Çiftliğimiz sadece bu ahırdan ibaret değildi; arkaya doğru uzanan devasa bir ormanlık alanı, sık ağaçların gizlediği derin ve durgun bir gölü de kapsayan uçsuz bucaksız bir mülktü. Bu koca arazide o adamla karşılaşmayacağıma emindim.

​Siyah atımın üzerine atladığım gibi onu ormanın derinliklerine doğru sürdüm. Rüzgar yüzüme çarptıkça, ağaçların arasında hızla yol aldıkça içimdeki öfke yerini yavaş yavaş özgürlük hissine bıraktı. Dakikalarca, yol bitene kadar atımı dörtnala koşturdum. Ormanın iç kısımlarına geldikçe etrafta ne bir çıt ne de o sinir bozucu adamdan bir iz vardı. Tamamen yalnızdım.

​Gölün kıyısına vardığımda, suyun üzerindeki güneş yansımaları o kadar davetkardı ki daha fazla dayanamadım. Atımdan indim. Etrafta kimsenin olmamasının verdiği o sonsuz rahatlıkla, üstümdeki siyah saten gömleği ve binici taytını tek bir hamlede çıkarıp kenara bıraktım. Altında, tenimle kusursuz bir uyum yakalayan siyah saten bikinim vardı.

​Siyah atımın yularından kavrayıp onunla birlikte serin suya doğru adım attım. Su önce bileklerimi, sonra belimi sardı. Atım da suyun serinliğinden keyif almış gibi huzurlu sesler çıkarıyordu. En sonunda dayanamayıp atın üzerine tamamen uzandım. Siyah asil gövdesinin üzerinde, güneşin batmaya yüz tuttuğu gökyüzüne doğru bakarak, suyun bizi hafifçe sallamasına izin verdim.

​Her şey mükemmel, huzurlu ve tamamen bana aitti. En azından, o ana kadar ben öyle sanıyordum...

Ben tam gözlerimi kapatmış, suyun ve altımdaki asil siyah gövdenin huzurlu salınımına kendimi bırakmışken, sessizlik birdenbire bozuldu.

​Gölün sakin yüzeyinde ritmik, güçlü bir su dalgalanması yankılandı. Siyah atım huzursuzca kulaklarını dikip hafifçe huysuzlandığında, ters giden bir şeyler olduğunu anladım. Hızla doğruldum, ıslak saçlarımı arkama atıp gözlerimi kısarak sesin geldiği yöne, ormanın gölle birleştiği o sık ağaçlıklara baktım.

​Ağaçların gölgesinden, suyun derinliklerine doğru ilerleyen asil bir beyaz at belirdi. Ve onun üzerinde, tüm o sinir bozucu rahatlığıyla Deniz Mert oturuyordu.

​Üstündeki siyah tişörtü çıkarmış, binici pantolonuyla kalmıştı. Geniş omuzları ve ıslak teni, batan güneşin kızıllığında neredeyse parlıyordu. Beyaz atıyla suyun ortasına, tam olarak benim olduğum hizaya gelene kadar adımlarını yavaşlatmadı. Aramızda sadece birkaç metrelik bir mesafe kaldığında atını durdurdu.

​Gözleri, suyun içinde siyah atımın üzerinde, sadece siyah saten bikinimle duran bana kaydı. Bakışlarında en ufak bir şaşkınlık yoktu; aksine, beni burada bulmayı zaten bekliyormuş gibi karanlık, meydan okuyan bir pırıltı vardı.

​"Arazinin bu kadar derin olduğunu bilmiyordum," dedi, sesi suyun durgunluğunda yankılanarak. Gözlerini gözlerimden bir an bile ayırmıyordu. "Ama görüyorum ki, çiftliğin en güzel manzarası ormanın arkasında saklıymış."

​Öfkeden ve bir yabancının beni bu şekilde görmesinin verdiği o ani savunmasızlık hissinden dolayı yanaklarımın yandığını hissettim. Siyah atımın yularını sıkıca kavrayarak dikleştim.

​"Siz... gerçekten sınır tanımıyorsunuz," dedim, sesimin titrememesine özen göstererek. "Hemen arkanızı dönün ve gidin! Burada olmamanız gerekiyor."

​Deniz Mert, gitmek yerine atını bana doğru bir adım daha yaklaştırdı. Aramızdaki mesafe o kadar azaldı ki, beyaz ve siyah atın nefesleri birbirine karıştı. Dudaklarının kenarı yavaşça kıvrıldı.

​"Baban bu araziyi bana açarken herhangi bir sınır çizmedi, Arden," dedi adımı ilk kez kullanarak. Sesi fısıltı gibiydi ama içimde bir yerleri titretmeye yetti. "Ayrıca... kaçan sensin. Ben sadece atımı sürüyordum."

​Bakışları bir an için boynumdaki haç kolyeye, ardından suyun altındaki yansımama kaydı. O an anladım; bu adam sadece babamdan bir at satın almamıştı. O, bizim hayatımıza, benim güvenli alanıma bilerek ve isteyerek sızmıştı. Ve en kötüsü, babamın buna neden izin verdiğini hala bilmiyordum.

​"Sana arkamı dönmeyeceğim," diye parlattı gözlerini, tehlikeli bir sakinlikle. "Ama istersen, kıyafetlerini alıp çıkman için sana eşlik edebilirim."

Deniz Mert’in o sinir bozucu, her şeyden emin gülüşü yüzünde donup kaldı. Sözlerinin bittiği an, beklenmedik bir hamleyle öne doğru atıldı. Güçlü ve ıslak parmakları, siyah atın üstünde duran bileğimi kavradığı gibi beni acımasızca geriye, derin suyun içine doğru çekti.

​Büyük bir hataydı.

​Dışarıdan bakıldığında malikanede büyümüş, narin ve şımarık bir zengin kızı gibi görünüyor olabilirdim. Kardeşlerimin, çiftlik çalışanlarının, hatta karşımda duran bu adamın gözünde sadece "Arden"dım. Ama bu buz dağının sadece görünen yüzüydü. Babamın karanlık ve güçlü dünyasının gölgesinde, onun bile bilmediği başka bir kimliğim vardı: Ben, devlete el altından çalışan, istihbarat daire başkanından doğrudan emir alan tescilli bir ajan ve tetikçiydim. Yakın dövüş, benim için nefes almak kadar doğal bir refleksti.

​Suya gömüldüğüm an, zihnim milisaniyeler içinde soğukkanlı bir savaş alanına döndü. Suyun kaldırma kuvvetini ve Deniz’in kendi hamlesi yüzünden dengesini kaybettiği o anlık boşluğu kullandım.

​Su yüzeyine çıktığımız saniyede, Deniz daha ne olduğunu anlamadan bileğimi sıkan elinin başparmak eklemine baskı uygulayarak kilidi kırdım. Serbest kalan elimle, suyun altından onun boğazına doğru sert ve net bir avuç içi darbesi çıkardım. Deniz, bu narin kızdan böyle profesyonel bir savunma beklemediği için darbeyle birlikte sendeledi, öksürerek bir adım geri gitmek zorunda kaldı. Gözlerindeki o alaycı ifade, yerini dehşet verici bir şaşkınlığa bırakmıştı.

​Ama durmaya niyetim yoktu. Suyun içinde hızla dönerek, Deniz'in göğsüne sert bir tekme savurdum ve onu gölün derinliklerine doğru ittim. Islak saçlarımı tek bir hamlede geriye atarken, gözlerim bir avcınınki gibi kararmıştı.

​"Bana bak," dedim, sesim az önceki ürkek kızın aksine, bir namlunun soğukluğu kadar ölümcüldü. "Bir daha sakın bana dokunmaya kalkma. O elini kırar, bir daha at binemeyecek hale getiririm."

​Deniz Mert, sudan çıkıp yüzünü kurularken bana tamamen farklı bir gözle bakıyordu. Karşısında sadece güzel bir kadın değil, tehlikeli bir yırtıcı olduğunu fark etmişti. Dudaklarının kenarı bu kez şaşkınlık ve hayranlık karışımı bir takdirle kıvrıldı.

​"Vay canına..." diye mırıldandı, sesindeki o ukala tavır yerini derin bir meraka bırakmıştı. "Sen sadece bir çiftlik kızı değilsin, öyle değil mi Arden? Kimsin sen?"

​Onun bu sorusu içimdeki profesyoneli uyandırdı. Gerçek kimliğimi babam ve daire başkanı hariç dünyada kimse bilmiyordu; Deniz Mert’in de öğrenmesine izin veremezdim. Hızla maskemi geri taktım ve öfkeli, gururu kırılmış zengin kızı rolüme geri döndüm.

​"Ben bu çiftliğin sahibiyim! Ve senin gibi ne idüğü belirsiz adamların bana dokunmasına izin vermeyecek kadar kendimi korumayı bilirim," diyerek siyah atıma doğru yüzdüm. Tek bir hamlede, binici çevikliğiyle atın sırtına çıktım.

​Kıyıda duran kıyafetlerimi umursamadan, ıslak vücudum ve siyah saten bikinimle atımı ormanın çıkışına doğru sürdüm. Arkamda, sudan çıkmış ve beni çözmeye çalışan bir Deniz Mert bırakmıştım. Ama asıl savaş şimdi başlıyordu; babamın bu adamı neden çiftliğe soktuğunu ve ardındaki gizliliği öğrenmek zorundaydım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.