“Kapının önündeki cep saatinin sesi yankılandı: tik, tak... Küçük kız ise, mahzende ki karanlığı ve saat seslerini alarak kendine bir melodi yarattı.”
BÖLÜM 1
03.14: TİK, TAK…
Zaman, o mahzende 03.14'te durmuştu. Geri kalan her şey, sadece duran bir saatin çıkardığı hayali yankılardan ibaretti. Akrep ve yelkovan, birbirinin kalbine saplanmış iki paslı hançer gibi donup kaldığında; dünya dışarıda güneşin ve ayın sahte ışıklarıyla dönmeye devam etti ama içeride, rutubet kokulu o zifiri boşlukta bambaşka bir evren doğdu. Küçük bir kızın hıçkırıkları, duvarların çatlaklarına sızıp orada donmuş kristallerden bir kule inşa etti; dökülen her gözyaşı, zemindeki tozla birleşip intikamın ilk tohumlarını suladı. O an, gerçekliğin ipleri koptu ve masal, kanlı elleriyle Veyra’nın saçlarını okşamaya başladı. Artık ne gece ne gündüz vardı; sadece yanan sönmeyen bir nefretin cılız kandili ve o karanlık labirentin içinde, bir celladın büyümesini bekleyen kadim bir sessizlik... Mahzen artık sadece bir oda değil, zamanın dışına sürgün edilmiş bir ruha giydirilen siyah, ipekten bir kefendi.
Bulunduğu odanın duvarlarını, adeta bir haritayı hafızasına kazır gibi inceliyor; aynı anda parmak uçlarını o kusursuz yüzeylerde, soğuk mobilyaların üzerinde bir hayalet gibi, dokunduğu her şeyi kirletmekten korkan ama buna mecbur olan bir edayla gezdiriyordu. Gayet düzenli, neredeyse steril bir mükemmelliğe sahip olan bu oda; ülkenin zenginlerinden birinin elinden çıktığını, her bir köşesine sadece paranın değil, o paranın getirdiği küstah bir kibrin sindiğini her detayında haykırıyordu. Odanın sessizliği, sadece dış dünyadan gelen seslerin kesilmesi değildi; bu, üzerine kat kat binmiş, neredeyse somut bir maddeye dönüşmüş, insanın omuzlarına kurşundan bir yük gibi binen bir ağırlıktı.
Parmak uçları duvarların satensi dokusunda gezinirken, her dokunuşta bu mükemmel düzenin ardında saklı olan o katı disiplini, ruhsuz ve dondurucu bir gücü iliklerine kadar seziyordu. Siyahın ve beyazın o keskin, hiçbir ara tonu kabul etmeyen acımasız kontrastları gözlerini kamaştırıyor ama aynı zamanda zihninde bir tür alarm zili çaldırıyordu: Burası rastgele girilmiş, sıradan bir yer değil; burası milimetrik hesaplarla örülmüş bir planın, yıllarca mahzenlerde demlenmiş bir intikamın, belki de geri dönüşü olmayan, kapıları ardına kadar açık bir tuzağın tam kalbiydi. Havasında bile ağır, geniz yakan bir disiplin vardı; nefes almak sanki bir hak değil, bir lütuf gibi sunuluyordu ziyaretçisine. Oda, kendi kurallarını dilsiz bir tanrı gibi dikte ediyor, insanı kendi ritmine, kendi ağır ve karanlık akışına uymaya zorluyordu.
Gözleri mobilyaların, bıçak sırtı kadar keskin köşelerinden geçerken hissettiği şey sadece estetik bir hayranlık değil, bir tür ruhsal kuşatılmışlıktı. Her bir çizgi, her bir simetri, üzerine yıkılan o devasa sorumluluğun sessiz ama çığlık atan birer hatırlatıcısı gibiydi. İçinde bir kıpırtı vardı; merakın yakıcı, kavurucu ısısı ile korkunun insanın kanını donduran buz gibi hissi aynı zehirli kapta eriyip damarlarına yayılıyordu. İntikam artık zihninde uçuşan, soyut bir kelime olmaktan çoktan çıkmıştı; o artık taşınması gereken bir kaya, yerine getirilmesi gereken kutsal ve kanlı bir görev halini almıştı. Bu odaya adım attığı o ilk saniyeden itibaren, geçmişin karanlık gölgeleri ve geleceğin belirsiz, sisli yükü arasında preslenmiş gibiydi; aldığı her nefes ciğerlerine bir parça daha kurşun döküyor, odaya bıraktığı her bakış bu yükü biraz daha ağırlaştırıp ruhunu ezerek aşağı çekiyordu.
Sadece beyaz ve siyahın o ruhsuz, mekanik dansından ibaret olan bu oda, içine girdiğin ilk anda sana o büyük sorumluluğu; ucu kanlı bir mühür gibi basıyordu: İntikamın sorumluluğu. Birazdan, önündeki bu adam, belki de dünyanın tüm günahlarını unutturacak kadar derin bir uykuya daldığında, Veyra her zaman yaptığı o bir rutin, bir ibadet haline gelen aşamaları tek tek tamamlayacaktı. Hemen ardından ise, her şeyi nihayete erdirecek, perdeleri sonsuza dek kapatacak olan o son aşamayı…
Ama bu nihai sona ulaşmadan, bu sessiz cellat eylemine başlamadan önce, bu karanlık mabedi biraz daha gezmesinde; bu sönmek üzere olan hayattan, o kurbanın en mahrem alanından kendine küçük, sessiz bir hatıra koparmasında hiçbir beis görmüyordu. Oda, siyah ve beyazın bitmek bilmeyen, galibi olmayan bir iktidar kavgası içinde olduğu bir savaş alanı gibi duruyordu. Duvarlar açık renkteydi ama asla masum değildi; sanki burada verilen her bir acımasız kararın, dökülen her gizli gözyaşının gölgesi birer leke gibi sinmişti o pürüzsüz yüzeylere.
Odanın ortasında, sanki dünyanın tüm dertlerini sırtlanmış gibi duran ağır bir çalışma masası vardı… Kenarları el kesecek kadar bilenmiş, üstü ise bir çöl kadar boştu. Hiçbir dağınıklık göze çarpmıyordu; çünkü bu odada kaos, dışarıdaki fiziksel dünyada değil, düşüncelerin o rutubetli, karanlık dehlizlerinde yaşanıyordu. Masanın üzerinde duran tek nesne, metal gövdeli, dokunulduğunda insanı ürperten soğuk bir kalemdi. Belki de bu kalemle binlerce insanın kaderini değiştirmiş, bir çizgiyle hayatları karatmıştı.
Pencere oldukça genişti, şehri kucaklamak istercesine bir yapıya sahipti. Odaya girmeden önce dışarıdaki dünyanın o sahte ışıklarını izlemek istercesine sonuna kadar açıktı ama Veyra içeri adım atar atmaz perdeleri, tek bir fotonun dahi içeri sızmasına izin vermeyecek bir titizlikle, sıkıca kapatmıştı. Işık içeri girmeye yelteniyordu ama engellenmişti; her şey olduğu gibi, en ham ve en çıplak haliyle bu karanlığın içinde kalmıştı. Perdeler çekildiğinde dış dünyayla olan o son ince bağ da kopmuştu. Artık şehir yoktu, insanlar yoktu; sadece Veyra ve kendi eliyle yarattığı o mutlak karanlığı vardı.
Dışarıda milyonlarca hayatın aktığı koca bir şehir vardı belki ama bu oda şehirden tamamen yalıtılmış, zamanın akışının durduğu, kuralların işlemediği bir boşluktaydı. Burada kalabalıklar artık birer can değil, sadece istatistiklerdeki ruhsuz sayılara dönüşmüştü. Duvarın bir köşesinde asılı duran siyah-beyaz fotoğraf, odanın ruhunu özetliyordu; içinde en ufak bir yaşama sevinci, bir gülümseme kırıntısı yoktu, sadece dondurucu ve hesap soran bir bakış. Güç dediğin şey de tam olarak böyle bakardı, değil mi? Hiçbir duygu belirtisi göstermeyen, sarsılmaz ve mutlak bir hükümle…
Odadaki koltuk derindi, oturanı sanki bir bataklık gibi içine çekip yutmak istercesine tasarlanmıştı. Duvardaki saat tıkırdamıyordu; zamanı sanki bir darağacında asılı bırakmış, karanlığın neye karar vereceğini, celladın ne zaman harekete geçeceğini bekliyordu. Halı koyu renkte ve o kadar kalındı ki üzerine basan her adımı sessizliğe gömüyor, varlığınızı sizden bile saklıyordu. Çünkü bu odada ses çıkarmak, gereksiz ve kaba bir eylemdi. Burada gürültülü feryatlar değil, sadece derinlerde alınan kararların sessiz sonuçları hüküm sürerdi.
Veyra, tek başına yaşamasına rağmen üç katlı, her köşesi sessizlikle örülü o devasa evinde kendine has bir "hatıra odası" inşa etmişti. Kendi elleri arasında son nefesini, son sıcaklığını teslim eden her canın hayatından küçük, görünüşte değersiz ama aslında o hayatın özünü taşıyan bir parça seçiyor; onu o odaya, karanlığın ortasındaki birer mezar taşı gibi özenle yerleştiriyordu. Hatıra odası asla ışık görmezdi. Zifiri bir karanlığın içine gömülmüştü. O oda sadece Veyra içeri girdiğinde, arkasında bıraktığı kapının o ince aralığından sızmayı başaran cılız ve korkak ışıklarla bir anlığına, sanki bir rüyadaymışçasına aydınlanabilirdi. Orayı ışıksız bırakmasının derin, felsefi bir nedeni yoktu; o sadece kendini o yakıcı, her şeyi ifşa eden ışıktan korumayı severdi. O, kendi içindeki o dipsiz karanlıkta boğulurken, etrafındaki kimseyi o karanlığa hapsetmeyi, onlara kendi cehennemini yaşatmayı tercih etmezdi.
O, ışığı sevmezdi. Işık, sanki bir bıçak gibi gözlerini ve ruhunun en mahrem köşelerini deşiyordu. Evinde yapay ışıklandırmaları neredeyse hiç kullanmaz; karanlıkta görmeyi, gölgelerin bir parçası olmayı bir yaşam sanatı haline getirmişti. Modern bir vampir gibi, dünyanın o gürültülü ve parlak yüzünden kaçıp gölgelere sığınmıştı. Sabah olup güneş o acımasız, her şeyi ortaya çıkaran parlaklığıyla doğduğunda, evini her türlü sızıntıdan korumak için kalın perdelerle bir kale inşa ederdi; dış dünyanın o sahte aydınlığına karşı verdiği bu savaşta ne kadar başarılı olabilirse...
Parmaklarının ucunda, deri eldivenine rağmen o tanıdık ama bir o kadar da yabancı dokuyu hissedince, bakışlarını usulca o yöne çevirdi. Eldivenin sert derisi nesnenin ruhuyla arasına bir bariyer örse de, o metalik ağırlık Veyra'yı manyetik bir güçle kendine çekmişti.
Bir ayna… Eski, kenarları zamanın yıpratıcı eliyle aşınmış ama hala gururla duran bir el aynası. Aynayı avucuna aldı ve sanki üzerinde bir büyü varmış gibi uzunca bir süre göz gezdirdi.
Bu ayna, sadece kendine bakılan basit bir cam parçası değildi; sanki içine yüzyıllardır fısıldanan sırları hapseden bir kapı gibi duruyordu. Yansıması öyle net, öyle keskindi ki; bakanı davet etmek yerine içine hapsediyor, bir daha asla özgür bırakmıyordu. Kenar çizgileri yumuşak değil, bir emir kadar kararlı ve sertti. Sanki bu aynayı yapan el, güzelliği tasvir etmeyi değil, gerçeğin o sarsıcı ve bazen iğrenç olan çıplaklığını kutsamıştı.
Çerçevesi koyu, ağır bir metalden dökülmüştü; rengi kandan siyaha dönmüş bir pıhtı gibiydi. Üzerindeki kabartmalar rastgele serpiştirilmiş süslemeler değildi; her bir kıvrım, her bir girinti bir niyetle, belki de derin bir acıyla bu metale kazınmıştı. Üst kısmında küçük, belirsiz, insanı ürperten figürler vardı; birer melek miydiler, sessiz muhafızlar mı, yoksa sadece işlenecek günahları izlemek için orada duran tanıklar mı… bunu anlamak imkansızdı. Ama aynayı elinde tutarken şunu derinden hissediyordun: Bu cam çok fazla feryat görmüş, çok fazla kanlı sahneye ayna tutmuş ama hepsini o derin suskunluğuna gömmüştü.
Sapı alışılagelmişin dışında uzun ve bir hançer kadar ağırdı. Avuca tam oturuyor ama asla teslimiyet göstermiyordu. Onu tuttuğun an anlıyordun; bu ayna sahibine hizmet eden bir köle değil, onun karanlık ve kanlı yolculuğuna şahitlik eden dilsiz bir eşlikçiydi. Alt ucundaki detaylar daha sert, daha vahşi bir işçiliğe sahipti; sanki tüm o biriken güç ve acı o noktada kristalleşmişti.
Aynayı yüzüne yaklaştırdığında, kendisini o parçalanmış, o darmadağın gerçeğiyle gördü. Koyu kahverengi gözlerini, her bir damarını seçecek kadar dikkatle inceledi. Çok boş, çok durgun ve hayatın tüm renklerinden feragat etmiş gibi bakıyorlardı. Oysa o boşluğun altında, içinden geçen o kara fırtınalar hiç de sakin değildi; her şeyi yıkıp geçmek isteyen, önüne geleni yutan devasa dalgalar gibiydi. Nedenini bilmediği bir şekilde, içindeki o canavar bugün her zamankinden daha öfkeli ve daha açtı.
Bakışları aynanın üzerinde yukarıya, saçlarına doğru kaydı. Koyu kestane ile mutlak siyah arasındaki o belirsiz çizgide salınan, parlak ve hastalıklı bir titizlikle bakılmış saçlarına odaklandı. Saçları, belki de bu dünyada gerçekten kendine ait olduğunu hissettiği, üzerinde tam kontrol sahibi olduğu tek şeydi. Onları hayatındaki tek değerli hazineymiş gibi korurdu. Bugüne kadar o doğal, hüzünlü rengini hiçbir boyayla kirletmemiş, çok mecbur kalmadıkça bir santim bile kestirmemişti. Saçlarına asla ısı değdirmezdi; zaten içindeki o kadim buz, dışarıdaki her türlü sıcağı çoktan sönümlemişti.
Saçları hafif, rüzgârda dalgalanan bir deniz gibiydi ama o her zaman düzlüğü, o tavizsiz dik duruşu seçerdi. O gizli dalgalar sadece duştan yeni çıktığında, henüz dünyanın kiri ve pası ruhuna sinmemişken bir anlığına belirir; sonra sanki bu sert dünyaya uyum sağlamak zorundaymış gibi sönüp düzleşerek o sert formuna geri dönerdi.
Ciğerlerini patlatacak kadar derin, sarsıcı bir nefes aldı. Aynayı sevmişti, ona dokunmak ruhundaki bir boşluğu doldurmuştu. İçinden, maktulün duyamayacağı o sessiz frekansta fısıldadı: “Artık bana aitsin. Beni başkalarına gösterdiğin o sahte aynalardan daha gerçek, kendime ise hiç olmadığım kadar yalan gösteriyorsun. Bu tezatlığın, bu iç içe geçmiş sahteliğin karanlığımı besliyor.”
Onu yanına almaya, o hatıra odasının en karanlık, en nadide köşesine bir madalya gibi yerleştirmeye o an karar verdi. Bu soğuk metal parçası, bir ölünün bu dünyada bıraktığı en son ve en anlamlı iz olacaktı. Eğer karşısındaki bu ayna bir canlı olsaydı, Veyra kesinlikle onunla çoktan kanla mühürlenmiş bir bağ kurmuş olurdu.
Aynayı yanındaki küçük, siyah çantaya yavaşça bıraktı. Üzerindeki siyah boğazlı kazağı ve kargo pantolonunu elleriyle sertçe temizledi. Bir an için üzerine bu odanın küf kokulu havası, bu adamın kirli ve korku dolu nefesi sinmiş gibi bir tiksinti hissetti. Ellerini birbirine sürterek, sanki üzerine bulaşan o "yaşam" izlerini temizlemek istercesine hayali bir tozu silkeledi.
Herhangi bir kamera kaydında sadece bir gölge, bir leke gibi görünmek; hiçbir insani iz bırakmamak için taktığı, gözlerinden aşağısını tamamen örten maskesini kontrol etti. Çantasından telefonunu çıkardı. Maske yüzünden yüz kilidi onu bir yabancı gibi reddedince, her bir rakama dokunurken o soğuk ve metalik sesi duyarak pin kodunu tuşladı.
Rehbere girdi ve hayatındaki o sarsılmaz dayanağın, o dilsiz ortağın üzerine tıkladı. Telefon daha ikinci kez çalıp sessizliği bozmadan açıldı. Hiç şaşırmadı; Yalçın hep oradaydı, hep o çizgide bekliyordu.
“Bana ihtiyaç duymadan, şu parmaklarını bile oynatmadan bir işini de tamamla be kadın! Yine ne var?” diye sitem dolu, pürüzlü bir ses yankılandı kulağında.
Bu ses Yalçın’dı; onun dünyasındaki tek insani titreşim. Her ne kadar şikâyet etse, her ne kadar söylense de her zaman onun gölgesiydi. Genç adam, Veyra’nın o katran karası karanlığını paylaşmaktan, o yükün altına girmekten asla geri durmazdı; gerekirse onun için gözünü bile kırpmadan, sessizce ölüme yürürdü. Ama Veyra, bu sarsılmaz sadakate rağmen onun kendisi için bir kurbana dönüşmesine asla izin vermezdi. Onun canı, Veyra’nın ellerinde korunan tek kutsal şeydi.
Normalde Yalçın, Veyra’nın ne isteyeceğini, hangi kelimenin ardında hangi emrin saklı olduğunu adı gibi bilirdi. Ama bugün, sadece bir kez olsun o hiç yapmadığı şeyi yapmasını; bir insana özgü o basit eylemi, yani rica etmesini beklemek istiyordu. Bu yüzden bir parça çocuksu bir trip atmayı kendine hak görüyordu. Veyra’nın ise nezaketle, rica etmekle ve o vıcık vıcık insan ilişkileriyle çözülemeyen, doğuştan gelen bir savaşı vardı. Kibar olmayı, gardını düşürmek ve düşmana açık kapı bırakmak olarak görürdü. Ağzındaki o boşluğu, birer mermi gibi kullandığı sert ve pürüzlü küfürlerle doldurmayı tercih ederdi.
Veyra, insanların gözlerindeki o en ufak tereddütü, dudaklarında asılı kalan korkak kelimeleri ve kesik kesik alınan o can çekişen nefesleri mikroskobik bir düzeyde okuyabiliyordu. Her bir nazik yaklaşım ona sahte ve acınası geliyordu. Bu durum karşısında o da kendi karanlık oyununu kuruyordu: Sessizce o sınırları çiğnemek, karşı tarafın korkusunun ne zaman dehşete dönüşeceğini ölçmek için küçük, cerrahi provokasyonlar yapmak… İçinden geçen tek bir mutlak yasa vardı: Kimseye muhtaç olma, kimseyi ruhuna yaklaştırma. Ama bu mutlak güç, onu her geçen gün biraz daha derin bir yalnızlığın içine, bir buz kütlesinin kalbine hapsediyordu; insanların ona duyduğu o dehşet dolu hayranlık, artık onun oksijeni olmuştu.
Etrafında saygı cümleleri duymaktan, birinin karşısında "siz" diyerek eğilmesinden nefret ederdi. Bu ona hantal ve ikiyüzlü geliyordu. Defalarca sert bir şekilde uyarmasına rağmen insanlar hala karşısında bir kraliçeymiş gibi tir tir titriyordu; çünkü ne olursa olsun ondan ve temsil ettiği o kapkara, dipsiz Zifir’den ölesiye korkuyorlardı.
Kadının omuzları bir yay gibi gerildi. Aldığı her nefeste geçmişin o mahzen kokusunu dışarı atmaya çalışıyordu. “Daha fazla vaktimi çalma. Ne istediğimi biliyorsun,” dedi. Sesi bir jilet kadar ince ve keskindi, odanın o ağır sessizliğini ikiye böldü. Kelimeler onun için sadece zorunlu birer araçtı; ruhu olmayan, sadece işe yarayan nesneler, taşınması gereken gereksiz birer yüktü. On üç farklı dile hâkim olmasına rağmen, konuşmak onun için hiçbir zaman birincil bir iletişim yolu olmamıştı. Çoğu zaman düşüncelerini o dipsiz sessizliğiyle, anlamayanları döven o sert ve soğuk bakışlarıyla ifade etmeyi seçerdi. Etrafındakiler onu çözmeye çalıştıkça o görünmez duvara çarpıp darmadağın oluyorlardı. Onun ağzından çıkan her ses, aslında bir savaş stratejisinin parçasıydı; hiçbir cümlesi öylesine, tesadüfen söylenmiş değildi.
İçinde, konuşmaya mecbur bırakılmanın getirdiği o sinsi, yakıcı öfke kabardı. Kelimeler dökülürken bile her vurguyu, her duraklamayı bir saat ustası titizliğiyle kontrol ediyordu. Savunmasız kalmaktan ölesiye korkuyordu. O kadar bağımsız ve o kadar kimsesizdi ki, etrafındaki her canlının bu ağır ve dondurucu tavrı iliklerine kadar hissetmemesi doğaya aykırıydı.
Ve belki de en can alıcı olanı; hiç kimse, en yakını olan Yalçın bile onun zihninin o kilitli, o rutubetli odalarında neyin saklandığını asla tam olarak göremezdi. Sözleri bir köprü kurmak için değil, meraklı ruhları dışarıda tutacak devasa, aşılmaz bir sur inşa etmek içindi.
“Bilmiyorum, beni neden o muhteşem zekanla aydınlatmıyorsun tatlım?” dedi Yalçın, kelimeleri ağzında çiğneyip yayarak. Normalde böyle yılışık konuşmazdı ama Veyra’nın o çelikten sinirlerini bozmak onun için dünyadaki en büyük eğlenceydi.
“Yalçın.”
“Soyadımı sevmediğimi, bana o soyadıyla seslenilmesinden nefret ettiğimi biliyorsun şekerim,” diye devam etti adam, sesindeki o sahte neşeyi bir kalkan gibi kullanarak. Kendini lise tuvaletinde gizli saklı dedikodu yapan o heyecanlı kızlar gibi hissediyordu. Aslında o yasaklı, o kaotik ve samimi ortamları hep merak etmişti; şu an karşısındaki bu taşlaşmış kadınla şöyle karşılıklı oturup her şeyi konuşmak isterdi ama Veyra bunun için evrendeki en son kişiydi.
“Kutay,” dedi Veyra, sesindeki o tehditkâr tınıyı adeta bir kırbaç gibi kullanarak. Ama ne yaparsa yapsın, ona karşı sesini tam anlamıyla o öldürücü soğukluğa ulaştıramıyordu; içindeki bir parça buna hala izin vermiyordu.
“Bu şekilde konuşunca ne kadar komik göründüğünün farkında mısın? O ‘ben karanlığın elçisiyim’ triplerin bana bir milim bile işlemiyor, unuttun mu?” Onun derdini anlamıştı; Kutay sadece onun o insani, o yaralı ve belki de uysal tarafını bir saniyeliğine de olsa o delikten dışarı çıkarmak istiyordu.
Sesini, yatakta yatan o canavarın uyanma ihtimaline karşı bir fısıltı seviyesine indirdi. “Kutay…” Yutkundu, boğazındaki o demir yumruyu aşağı itti. Kibarlık onun üzerine oturmayan emanet bir giysi gibiydi ama sadece onun yanında bunu deniyordu. “Bekliyorum.”
“İstediğimi yapa…” Sesi orada koptu. Zihnini o bataklık gibi çeken geçmişinden, o çocukluk yaralarından sıyırmaya çalıştı. Bu eski ağrıların depreşmesi tamamen Kutay’ın suçuydu ama ona kızamıyordu; çünkü Kutay, Veyra’nın içindeki o kilitli mahzenin anahtarlarının nerede saklandığından bihaberdi.
“Sen gerçekten delisin, farkındasın değil mi? Resmen birinden en ufak bir şey istemekle, o küçük kelimeyi söylemekle ilgili bir savaş veriyorsun.” dedi Kutay, sesindeki alayı biraz olsun yumuşatarak. Ardından Veyra’yı o tehlikeli sessizliğin içinde daha fazla bırakmamak için istediğini verdi: “Tamam, tamam. Tüm ülkenin elektriğini kesiyorum. Sadece birkaç dakikan var, o saatin sesini iyi dinle.”
“Tamam, kapat artık.” İstediği o mutlak karanlığı elde etmiş olmanın verdiği geçici bir güçle, farkında olmadan travmalarının içine hapsolmuş o sıcak nefesi havaya bıraktı.
“İnsan bir teşekkür ede…” Cümlesini bitirmesine izin vermedi; telefonun o duygusuz "bip" sesi odayı tekrar sessizliğe gömdü. Veyra, her zamanki gibi kapıyı Yalçın’ın yüzüne kapatmıştı.
Pencerenin kenarına, gölgelerin içine adeta sızdı. Perdeyi sadece bir gözünün dışarıyı görebileceği kadar, milimetrik bir aralıkla açtı ve bakışlarını o cılız, sarı sokak lambalarına dikti. Karanlığın gelmesini, doğanın ve teknolojinin onun önünde diz çökmesini bekliyordu.
Sadece birkaç saniye sonra, o cılız ışıklar birer birer gözlerini yumdu; koca bir ülke, o an için zifiri, sağır ve kör bir karanlığın pençesine düştü.
Artık Veyra yoktu, artık sadece Zifir vardı. Yavaş ve bir duman kadar sessiz adımlarla yatağa ilerledi, maktulün ayak ucuna, bir cellat sakinliğiyle oturdu. Bacak bacak üzerine atarken kargo pantolonunun cebinden o kadim, metal kapağı soğuk cep saatini çıkardı. Kapağını ağır ağır açtı, içindeki o zamanla silinmiş ama anlamı her gün daha da güçlenen yazıyı parmaklarıyla kontrol etti.
Karanlık kararını vermişti.
“Tik, tak…” diyerek eşlik etti saatin o mekanik kalbine. Ve o an, sanki bir barajın kapakları kırılmış gibi tüm anılar zihnine hücum etti.
Tik, tak… Karanlık o küçük, o çelimsiz kızın üzerine dev bir canavar gibi çöktü. Tik, tak… Küçük kızın gözlerinden süzülen o tek, yakıcı yaş damlası, buz gibi beton zeminde sessizce can verdi. Tik, tak… Kapının arkasındaki o bitmek bilmeyen saati duymamak için kulaklarını, tırnakları etine batana kadar kapattı küçük kız. Tik, tak… Ama kaçacak yer yoktu; ses dışarıda değil, beyninin en ücra köşesinde yankılanıyordu.
Ve o son tik, tak sesi… Saat tam 03.14. Sözde o küçük kızın cezası bitmişti. Ama o gün o sesler hiç durmadı. O gün o küçük kızın işkencesi sona ermedi. Çünkü o gün, o çocuk beden o mahzende ebediyen kilitli kaldı, ruhu orada can verdi. Oradan dışarı çıkan, artık bambaşka bir varlıktı; damarlarında Zifir akan, acıyı zırh yapmış bir yabancı.
Zihnini o kanlı anılardan zorla çekip çıkardı, adeta o geçmişten kaçtı. Bakışlarını yatakta yatan adama bir ok gibi sabitledi. “Gözlerini aç, ait olduğun o karanlığa hoş geldin de,” diye fısıldadı. Adam, sanki bu emri doğduğu günden beri bekliyormuş gibi anında gözlerini fal taşı gibi açtı.
Veyra, insanlar üzerinde bıraktığı bu felç edici etkiyi, bu mutlak dehşeti seviyordu. Tıpkı "o" gibi… diye geçirdi içinden, bir tiksintiyle karışık hayranlıkla.
“Sen…” Adamın dili damağına yapışmıştı, sanki tüm dilleri, tüm kelimeleri o saniyede hafızasından silinmişti.
“Keşke Rusça bilseydin; o dil, birinin ruhu üzerinde mutlak bir otorite kurmak için ne kadar kusursuz bir seçenektir, bilemezsin,” dedi Veyra sadece içindeki o soğuk sese hitaben.
“Ha-hayır… yalvarırım! Ne istersen yaparım, tüm paramı al, tüm sırlarımı anlatırım! İzin ver sadece nefes alayım, lütfen!”
“Kapat o çirkin çeneni,” dedi, sesi en ufak bir nefret kırıntısı bile barındırmayan, ürpertici bir dümdüzlükteydi. Öldüreceği her adam aynı ucuz tiyatroda, aynı bayat replikleri okuyordu. Bu korku gösterisi artık midesini bulandırıyordu. Herkes biliyordu ki; Zifir’in o maskeli yüzünü gören birinin bir sonraki durağı toprağın altıydı.
“Bak ne diyeceğim; gitmeden önce benimle son kez, tek taraflı ama derin bir sohbete ne dersin? Seçme şansın yok.”
“Be…”
“Sana seçenek sunmadım!” dedi sesi aniden bir kış gecesi kadar buz tutarak. “Sadece sorularıma cevap ver, o kadar.” Adam korkudan bir yaprak gibi titrerken, sadece itaatle kafasını sallayabildi.
“Şimdi… İlk ve son sorun: Hangi şekilde yok olmayı tercih edersin?” Aslında ona soracak hiçbir şeyi yoktu. Eğer bu adamla uzlaşabilecekleri en ufak bir insani nokta kalsaydı, Veyra şu an kendi evinde, kendi karanlığında olurdu. Bir canı almak Veyra için her zaman o en son, o en çok kaçınılan kapıydı. Hedefini günlerce, haftalarca izler; onda ufacık bir ışık, bir pişmanlık arardı. Ama bu adam… bu adam şeytanın ta kendisiyle bir anlaşma yapmıştı. Kurtarılacak tek bir hücresi bile kalmamıştı.
Birini öldürmek sadece karşıdakinin nefesini kesmekle bitmiyordu; Veyra’nın o zaten darmadağın olan uykularını da sonsuza dek yanında götürüyordu. Her aldığı can, kâbuslarını biraz daha güçlendiriyor, onları daha gerçek kılıyordu. Dünyanın en aşağılık insanını bile öldürse, o kişinin hayaleti her gece onu ziyaret ediyordu. Bir de masum birine elini sürerek bu cehennemi daha da büyütmeye niyeti yoktu.
Adam tam o iğrenç, o mide bulandırıcı yalvarışlarına tekrar başlayacaktı ki Veyra onu susturdu. “Cık, cık. Seçim şansını çoktan kaybettin. Etrafına bak. Ülkenin kalbi durdu, elektrikler gitti. Saat 03.14’e yaklaşıyor. Ve benim elimde bu cep saati var. Sence tüm bu işaretler neyi müjdeliyor?” Kendi kendine o acı, o küle dönmüş gülüşüyle gülümsedi. “Bak, bu sefer gerçekten sana sordum.”
Adam, Veyra’nın gözlerindeki o mutlak ve geri dönülemez ölümü görünce kekeleyerek fısıldadı: “Zi… Zifir.”
“Karanlık hükmünü verdi, zaman durdu,” dedi Veyra bir rahibe edasıyla. “Zifir kararını verdi, zaman durdu.” diye başka bir tonda fısıldadı adamın titreyen kulağına. Elindeki saati kontrol etti; tam dört dakikası vardı. Hâlâ o karanlık zamanın mutlak efendisiydi.
Adamın gözlerinde gördüğü o yaşlı, o çaresiz bakışlar… Veyra da bir zamanlar, o mahzende birine tam olarak böyle bakmıştı. Ama o kişi ona cevap vermemiş, bakışlarını kaçırmıştı. Veyra, o gün o yalvaran gözlerin hiçbir kapıyı açmadığını kanıyla imzalayarak öğrenmişti. Bu yüzden adamı yok saydı.
Bütün ülke bu sessizliğin, bu karanlığın neye gebe olduğunu biliyordu. Bugün bir isim silinecekti ve yarın o meşhur siyah manşet atılacaktı. Herkes onun neden infaz edildiğini, hangi günahının bedelini ödediğini fısıldayacaktı. Eğer bir şehirde ışıklar ansızın söndüyse, birinin nefesinde Zifir’in soğuğu var demekti.
Tekrar saate baktı. İki dakika. Kutay’ı tekrar tuşladı. “Yüzüme kapattıktan sonra bir de utanmadan arıyor musun?”
Veyra onu duymadı, sadece emrini verdi: “Silah sesini duyduğun o salisede elektrikleri geri ver.” Kutay bu sefer şaka yapmadı, onayladı.
Veyra silahını kavradı. Namlusunu, maktulün alnının tam merkezine, o bütün kötülüklerin planlandığı noktaya sabitledi. Göz, gez ve arpacığı milimetrik bir kesinlikle hizaladı. Sürgüyü çekti; metalin o tok ve geri dönüşü olmayan sesi odanın her duvarına çarptı.
Tetiğe bastığında, içindeki o günlerdir biriken, o patlamaya hazır gerginliği bir anlığına boşaltan o sağır edici gürültü odayı sarstı. Silah ateşlendiği o an, sanki sihirli bir değnek değmiş gibi ülkeye ışık geri döndü. Ev halkının alt kattan gelen o panik dolu adımlarını, merdivenlerdeki o gürültüyü hissetti. Kaçıp gitmek yerine, perdelerin o en derin, en güvenli gölgesine adeta bir sis gibi sindi; karanlıkla birleşip kendi görünmezliğini yarattı.
“Çıktın mı oradan?” diye sordu Kutay, sesindeki endişe ilk kez bu kadar belirgindi.
“Sessiz ol, Kutay,” diye fısıldadı gölgelerin içinden.
“Hâlâ orada mısın!” Veyra telefonu kapattı. Kapı bir balyozla vurulmuş gibi şiddetle açıldı; içeri giren adamın kontrolsüz küfürleri ve dehşet dolu nidaları Veyra’nın kulaklarına kadar ulaştı.
“Zifir’in bugünkü kurbanı, tam da hak ettiği gibi sendin,” diye fısıldadı Veyra görünmezliğinin koruması altında. İçeri giren kadın hıçkırıklar içinde feryat ediyordu: “Hayır! Ne yapmış olabilir ki benim oğlumu öldürdü!” Veyra’nın kalbinde en ufak bir sızı bile oluşmadı. Eğer oğluna vicdanın ne olduğunu öğretseydi, bugün Zifir’in gölgesi bu odadan geçmezdi.
“Zifir buradaydı ve biz yanı başımızdaki ölümü fark etmedik bile…” Adamın sesinde mutlak bir bozgun havası vardı. Bu, ölenin abisiydi. Veyra bir gün onun da defterini dürecekti; bu ikilinin dünyayı kirleten oyunları bizzat onun eliyle son bulacaktı. Melek görünümlü, zifiri ruhlu şeytanlar… diye geçirdi içinden.
Zifir, orada olduğunu, bu eylemi bizzat kendisinin yaptığını kanıtlamak istercesine; camdan dışarı bir gölge gibi süzülürken perdeyi yavaşça, bilinçli bir şekilde hareket ettirdi. Sessizliğe o kadar derinlemesine alışmıştı ki, ses çıkarmak için bile ruhunu zorlaması gerekiyordu.
Zifir sadece bir kod adıydı; yüzünü ve o ağır gerçekliğini bilen tek kişi Kutay Yalçın’dı. Dünya onu bir şehir efsanesi, bir modern zaman kâbusu sanıyordu. Ama asıl gerçeğin ne kadar soğuk olduğunu, Zifir onları kendi karanlık labirentine davet ettiğinde kemiklerine kadar öğreniyorlardı.
Bugün o adamdan geriye Veyra’nın çantasındaki o kadim ayna kalmıştı. O demir cep saati ise, bambaşka birinden kalma kanlı bir hatıraydı; ama o hatıranın asıl sahibini Veyra yok etmemişti.
Cep saatinin sahibi, bir zamanlar Veyra’yı o mahzende yok etmişti. Şimdi ise sıra mutlak Zifir’deydi; o da sırası geldiğinde onu aynı karanlıkla yok edecekti.
⏳
Salonda ki herkes birazdan kürsüye çıkıp konuşacak adamın gelmesini bekliyordu. Bugün rütbe atlayanlar olacaktı, işinden koparılacak insanlar olacaktı. Ölen insanların haberleri insanların kulağına ulaşacaktı. Bazılarında alkışlar yükselirken bazıları için herkes susmak zorunda kalacaktı. Bazen sahnede insanlar atladığı rütbe için sevinerek gülümseyeceklerdi, bazen ise sadece kaybettiği işinden dolayı hala güçlü olduğunu göstermek isteyecekti herkes.
Bugün önemli bir gündü. Kameralar, bugün, burada haber yapmak için değil, bu görüntülerin arşivde saklanması ve eğer önemli bir şey olursa bu görüntülerin izlenebilmesi için açıktı.
Normalde Yüksek Güvenlik Operasyon Dairesi (YGOD), resmi olarak devlet kurumlarından bağımsız, sadece en yüksek düzey yetkililerin bildiği bir organizasyondu. Ta ki Zifir adını bütün dünyaya duyurana kadar gizliydi. Zifir sayesinde ifşa olmuşlardı.
Hayır, hayır… Zifir sadece onları yukarıya taşıyıp, insanların içine gizlenen herhangi bir şey olabileceği şüphesinin düşürmüştü. Zifir bunda kendini haksız veya suçsuz görmüyordu. Gizli gizli hiçbir yere varamazlardı. Zifir adını duyurmak istiyordu. Gizli kalmak pek onluk değildi.
Halk uzun zamandır YGOD’un adını biliyordu, ağızdan ağza, kulaktan kulağa dolaşıyordu.
Herkesin yüzünde maskeleri vardı, hepsi yüzlerini gizleyebilecek kadar kapalıydı. Eğer ajansanız, maskeler hayatınızın her yerinde oluyordu.
Herkes aşırı şık giyinmişti, herkesin üzerine aşırı pahalı, özel ellerden çıkmış kıyafetler vardı. Kadınların hepsi kendine göre düğüne gidiyormuş gibi -tek bir kişi bile normal giyinmemişti, herkes abarttığı kadar abartmıştı- elbiseler giymişti. Saçını açık bırakanlarda vardı, yarısını veya hepsini toplayanlarda. Tabii sadece zifire göre böyleydi. Onları yan etraftaki onca ajanı hep düz siyah kıyafetler içinde gördüğü için, onları böyle görünce garibine gitmişti. Ama herkes gayet sade ve şıktı.
Erkek olan kesim ise, artık klasikleşmiş olan takım elbiselerini giyip gelmişti.
Herkes kendini balodaymış gibi hissediyordu. Maskeli bir balo.
YGOD’a bağlı pek fazla ajan bulunmazdı. Bu yüzden salondaki herkesi herkes tanıyordu. Fakat birbiri ile gerçek bir samimiyet içerisinde olan çok az kişi vardı. Ve tabii ki yüzlerini bilen.
Zifir ise kendi adı gibi simsiyah, saten bir elbise giymişti. İnce askıları omuzlarında neredeyse yok gibiydi; her an düşecekmiş hissi veriyordu. Derin V dekoltesi göğüs hattını belirginleştiriyor, sağ bacağını tamamen açıkta bırakan yırtmaç yürüdükçe karanlığı ikiye ayırıyordu.
Elbisesi vücuduna tam oturmuştu. Saklamıyor, sakınmıyor; kıvrımlarını net bir şekilde ortaya koyuyordu.
Silüeti inceydi. İlk bakışta zayıf sanılabilirdi. Ama dikkatli bakıldığında o inceliğin boşluk değil, gerilim taşıdığı anlaşılırdı.
Omuzları geniş değildi; kemik yapısı belirgindi. Köprücük kemikleri ışığı yakalıyor, boynu uzun ve dik duruyordu. Üst gövdesi dar ama toparlanmıştı. Göğüs kafesi düz ve kontrollüydü. Kolları kalın değildi; fakat hareket ettiğinde derisinin altında sert bir hat beliriyor, ince ama güçlü bir yapı kendini ele veriyordu.
Bel kısmı dar, karın bölgesi düzdü. Abartılı kaslar yoktu; ancak ışık vurduğunda karın üzerinde hafif gölgeler oluşuyordu. Net, disiplinli bir beden. Bu yüzden göbeğini açıkta bırakan kıyafetleri tercih etmezdi; dikkat çekmekten değil, kontrolü kaybetmemekten yanaydı.
Gövdesi dramatik bir V çizmezdi; geçişler yumuşak ama bilinçliydi.
Sırtı geniş sayılmazdı ama topluydu. Kürek kemikleri belirgindi; omuzlarını gerdiğinde sırtındaki çizgiler keskinleşirdi. Elbise onun üzerinde taşmıyor, onunla şekil alıyordu. Sanki kumaş değil, gölge giymiş gibiydi.
Bacakları inceydi ama zayıf değildi. Uylukları uzun, diz kemikleri belirgindi. Baldırları sıkıydı; koşmaya alışkın birinin sessiz gücünü taşıyordu. Yürürken adımları hafifti. Yere sert basmazdı ama bastığı yerin ona ait olduğu hissini bırakırdı.
Kırmızı tabanlı Louboutin high heels’leri kırmızı, siyah detaylı maskesi ile tamamlanıyordu.
Maskesinin sol tarafı siyah, ince dantel gibi işlenmişti. Uçları hafif dağınık, omuzdan kayar gibi duran zarif bir tül parçası aşağı doğru süzülüyordu. Karanlık ve asildi. Dokunsan parmakların kaybolurmuş gibi hissettiriyordu.
Sağ tarafında ise o kırmızı yaprak formundaki detaylar vardı. Parlak, derin, kan kırmızısı… Göz çevresini saran katman, katman yapraklar gibiydi. Sanki ateşten kanatlar açılmıştı. İç kısmında da o kırmızı ton hafifçe parlıyor, gizli bir tehdide dönüşüyordu.
Bir taraf gece, bir taraf tutku gibiydi.
Bu maskeyi takan biri ya saklanıyordur… ya da avlıyordur.
Zifir ise normalde ikinci taraf iken şu an ilkine bürünmek zorundaydı. Ama eğer kim olduğunu unutmazsan birkaç saatliğine oynamak zorunda kaldığın bütün roller sadece bir deneyim olarak kalırdı. Ama eğer seversen o rolü tekrar tekrar oynamak isterdin.
Zifir bu rolü sevmek istemiyordu…
Normalde maske takmayı sevmezdi, özellikle bu maske yüzünü fazla kaşındırıyordu. Onun dışında her ne kadar nefes alamasa dahi görevlerde takmayı sorun etmiyordu. Kimliğinin korunması önemliydi.
Birazdan YGOD’un başında ki kişi kürsüye çıkacak ve bilinmesi gereken önemli şeyleri söyleyecekti. Çoğu kişiyi ödüllendirecek, çoğu kişinin ise elinden ödüllerini alacaktı.
Zifir’in yüzünde kendisinin bile beklemediği bir gülümseme belirdi. Bunun nedenini kendisi bile bilmiyordu.
Ve sadece salonda dönüp dolaşan kameramanların bunu yakalamamış olmasını istiyordu. Ama bu sırada kameralarda ne kadar asil ve çekici göründüğünün farkında değildi.
Halk yıllardır onları koruyan, belki de yakınlarının katili olan o insanı merak ediyordu.
Zifir’in iki yüzü yoktu. Tek yüzü vardı; karanlık. Ama o karanlık, kimin önünde durduğuna göre şekil değiştirirdi.
Hakkını vererek yaşayanın gölgesi olur, arkasında dururdu. Fakat o gölgeye el uzatmaya kalkarsan…
Işık seni terk ederdi.
Zifir, işaret parmağı ile sanki gözlük düzeltiyormuş gibi maskesini düzeltti. Bu maskenin onun kim olduğunu koruyacağına dair pek inancı yok gibiydi. Emindi ki, onu tanıyan birisi, onu görseydi hemen kim olduğunu anlardı. Ama şanslıydı ki onu bir maskenin altında iken tanıyabilecek kadar onu önemseyen kimse yoktu. Gerçek hayatında iken tanıdığı herkes muhtemelen bir haftadır onların yanına uğramadığı için onu unutmuştu.
Ama en azından küçük de olsa bir önlemdi.
Burada onu tanıyan kimse yoktu, bu görüntülerde kimsenin eline geçmeyecekti, yayınlanmayacaktı. Ama Zifir, yine de görüntüler bir aksilik olurda yayılırsa diye diken üzerindeydi.
Koyu kestane rengi saçlarını, elinin tersi ile zarif bir şekilde geriye attı. Hareketleri konuşurken kullandığı kelimelere kıyasla daha zarif, nazikti. Hangisi gerçek oydu bilmiyordu. Ama açıkçası pek fazla kafaya takmıyordu. Umurunda olan ve zihnin meşgul eden tek şey, bugün burada neler olacağıydı.
Sezgilerine güvenen bir kadındı. Ve o güvendiği sezgileri ona bugün hoşuna gitmeyecek şeyler olacağını söylüyordu. İlerleyen zamanda olacakları deli gibi merak ediyordu.
Koyu kahveleri ile etrafa baktığı bakışlar ile fazla umursamaz bir tavır çiziyor olabilirdi ama merakı onu tüketiyordu.
Zaten her zaman meraklı ve dedikoduya aç bir kadın olmuştu. Bu huyu yüzünden genelde ona bir şey anlatılmaz, dışlanır, ayıplanırdı. Ama zaten eğer o kişiye önem verseydi dedikodu yapmayı seçmezdi. Bu yüzden ayıplanmak veya dışlanmak umurunda değildi. Etrafında sadece bir tane arkadaşı diyebileceği bir yakını vardı; Kutay Yalçın. Ama o da Zifir’i yanlış tanımladığı için onunla konuşurken pek açık olamıyordu. Dedikodu bile yapmıyordu mesela!
En sonunda YGOD’un başı sahneye adımını attı, her adımını yavaşça ve sakince atıyordu. Ama gözleri adımlarının sakinliğine zıt bir şekilde etrafı ateşe veriyordu. Onun her adımında salondaki alkış büyüyor, şiddetinden bir şey kaybetmiyordu. Kendisi de böyle alkışlanmak istiyordu!
Boğazını temizlediğinde bütün salon sustu. Bunu fırsat bilip konuşmaya başladı, “Saygıdeğer misafirler, kıymetli konuklar ve görevini onurla yerine getiren değerli ekip arkadaşlarım…
Bu akşam burada yalnızca bir ödül töreni için toplanmadık. Bu gece, görünmeyeni görünür kılmak için buradayız.
Ajanlık; çoğu zaman alkış almayan, adı bilinmeyen, gölgede kalmayı gerektiren bir sorumluluktur. Başarılarımız manşetlere çıkmaz. Hatalarımız ise tarihe kazınır. Bu yüzden burada bulunan her bir isim, sıradan bir meslek insanı değil; disiplinin, cesaretin ve sadakatin temsilcisidir.
Bugün ödül alan arkadaşlarımız, yalnızca bir görevi tamamlamış değil; güveni, kararlılığı ve stratejik zekâyı en üst seviyede temsil etmişlerdir. Onların başarısı bireysel değildir. Bu, birlikte hareket edebilmenin, sessiz ama güçlü bir organizasyon olabilmenin sonucudur.
Unutmayalım… Bizim işimiz görünmek değil, sonuç almaktır. Gürültü değil, etki üretmektir.
Bu akşam ödül alan herkesi tebrik ediyorum. Ve görevine sessizce devam eden herkese şunu hatırlatmak istiyorum: Gölgede durmak zayıflık değildir. Kontrolün en üst biçimidir.
Teşekkür ederim.” Nedense hiç samimi gelmiyordu sesi Zifir’e ama o genelde herkese karşı böyle şüpheci olurdu zaten. Bu yüzden bu güvensizliği zihninden uzaklaştırmaya çalıştı. Karşısında ki kişi koskoca YGOD’un başıydı. Yöneticisiydi. Ayakta onun sayesinde duruyordu. Ona karşı şüpheci bir tavır sergilemek saçmaydı.
“2025 yılı Operasyonel Üstün Başarı Ödülü’nü almaya hak kazanan, Kutay Sektörü İstihbarat Koordinatörü, Ajan … sahneye davet ediyorum.” Bahsettiği ajan sahneye doğru adım attı. Alkışlar tekrar yükseldi. Zifir onun kim olduğunu hatırlamıyordu. Genelde bütün ajanları tanırdı, aralarında herhangi bir samimiyet olmasa dahi. Ama bu adamı nedense unutmuş olmalıydı.
Ödül, sıradan bir heykelcik değildi. Parlak değildi; ışığı yansıtmak yerine yutuyordu. Mat siyah metalden dökülmüş, avuç içine tam oturan ağırlıkta bir parçaydı. Şekli ilk bakışta anlaşılmıyordu; yukarı doğru incelen keskin bir formu vardı. Uzaktan bir hançeri andırıyor, yakından bakıldığında ise iki kanadın birbirine kapanışını.
Tabanı koyu granitten yapılmıştı. Üzerinde isim yazmıyordu. Sadece bir kod vardı. Harf ve rakamlardan oluşan kısa bir dizilim. Onu taşıyan kişinin gerçek kimliği salonda da, kayıtlarda da yoktu.
Metal yüzeyine dokunulduğunda soğuktu; neredeyse canlı bir şeymiş gibi sert ve tepkisiz. Üst kısmında gözle zor seçilen ince bir kabartma bulunuyordu: Bir göz sembolü. Kapalı mı açık mı olduğu tam anlaşılmıyordu.
Bu ödül bir zaferi temsil etmiyordu. Bir görevin tamamlandığını, bir sırrın mezara kadar taşınacağını simgeliyordu. Alkış için tasarlanmamıştı. Hatırlatma içindi.
Ağırlığı, sadece metalin değil; yapılanların, saklananların ve kimsenin asla öğrenemeyeceği gerçeklerin ağırlığıydı.
Sırası ile birkaç kişiye ödüller verildi. Ama hala Zifir’in adı adamın ağzından çıkıp sahnede yankılanmamıştı. Bu gitgide onu geriyordu. Ödül almalıydı. Kazanmalıydı. Her zaman ödül alırken bu sefer almadan, eli boş dönemezdi.
Zifir içinde ki ödül alamamanın korkusu ile sahneye bakarken yanına gelen bir beden hissetti. Kafasını çevirmeden gözleri ile sağ tarafa baktığında Kutay’ın yanına geldiğini gördü. Gecikmişti.
Kutay’ın yüzünde bir maske yoktu. Onun saklaması gereken bir kimliği yoktu. Daha doğrusu kendisi saklama gereği duymuyordu. Onun için bu tarz şeyler önemli değildi. Ama tabii o da herhangi bir göreve gittiğinde maske takıyordu. Onun yüzünü gören insanlar ile uğraşmak istemiyordu.
Alkışlar ve hafif ışık yansımaları arasında gözleri sahneyi tarıyordu.
Kutay, yaklaşık bir buçuk metre altı boyunda değildi, aksine uzun, 1.92 civarında bir boyu vardı; varlığı zaten kalabalığın içinde hemen fark ediliyordu. Vücut yapısı atletikti; omuzları geniş, göğsü hafifçe çıkık, kaslar belirgin ama abartısız, doğal bir güç yayıyordu. Elleri uzun ve parmakları inceydi, ama güçlü; kavrayışı sağlam, hareketleri kontrollüydü.
Yüzü keskin hatlıydı; belirgin çene kemiği, hafifçe çıkık elmacık kemikleri ve düz, küçük burun ile dengelenmişti. Dudakları ince ve sert çizgiliydi, gülümsemesi nadiren görünürdü; ifadesizliği bile insanları etkiliyordu. Fakat ne zaman Zifir ile baş başa kalsa, onun yanında yumuşamayı sorun etmezdi.
Gözleri griydi, loş ışıkta metalik bir parıltı yansıtıyor, bakışları hem keskin hem de ölçülüydü. Kaşları kalın ve hafifçe kavisliydi, yüzüne gölge ve derinlik katıyordu.
Saçları açık kumral, uzun ve dağınıktı; alnına düşen tutamlar yüzüne hafif bir gölge çiziyor, hareketlerinde hafifçe sallanıyordu. Cildi açık tenliydi, ama solgun değil, sağlıklı bir ton taşıyordu. Boyun kasları belirgindi, boyuna dik bir duruş veriyor ve omuzlarıyla uyumlu bir hat çiziyordu.
Bacakları uzun ve dengeliydi, yürüyüşü sakin ama güçlüydü; adımları sessiz ama varlığı her zaman hissediliyordu. Ayakları büyük ve sağlam yapılıydı, topukları hafifçe kaldırıldığında bile zemine sessiz ve kontrollü temas ediyordu.
Genel olarak Kutay’ın görünüşü, hem dikkat çeken hem de soğukkanlı bir hava taşıyan bir duruşla birleşiyordu; atletik ve etkileyici, ama hiçbir zaman abartılı değildi.
Karşısındaki kadının konuşmadığını görünce bir konu açtı Kutay. “Umarım ben yokken ödül almadın. En önde durup gururlu bir anne gibi avuç içlerim kızarana kadar seni alkışlamak istiyordum.” Kutay her zaman ciddiyetten yoksun biriydi. Her ne kadar dıştan farklı görünse dahi. Ama şu anki konuşmasında ciddiydi.
Zifir, daha ajanlığının başındayken onu tanımıştı. Bir kız kardeşi olarak görüyordu onu. Her zaman onun geçilmez ciddiyetini yumuşatabilmek için alayla ve şakayla karışık bir şekilde konuşurdu. Ama Zifir, ciddiyetinden bir şey kaybetmiyordu.
Kutay de böyle bir kişiliği olduğunu onunla tanışınca fark etmişti. İkisi birbirini dengeliyordu.
Zifir sıkıntı ile nefesinin verdi, “Hala bir ödül almadım…”
Buna Kutay de şaşırmıştı. “Ne!” diye gereğinden fazla yüksek sesle tepki verdi. İyi ki kimsenin dikkati onlara yönelmemişti. “Törenin bitmesine dakikalar kaldı. Sen hiçbir törenden ödül almadan dönmezsin.” Dediği doğruydu. Zifir dünya üzerinde ki an başarılı ajanlardan olmaya hak kazanmıştı. Her zaman ödül kazanırdı bu yüzden. Başarısız olmak, ödül alamamak pek onluk değildi.
“Bu sefer böyle olması gerekmiş demek ki.” Umursamaz görünse dahi onu içten içe bitiriyordu bu durum.
“Ne demek öyle olması gerekmiş? Daha iki gün önce ne kadar zor bir davayı çözdün, bir ödülü hak ediyorsun!” Sesi sitem doluydu.
“Benden daha fazlası bekleniyor çünkü. Diğer ajanlar için zordu, ama benim için ne kadar çocuk oyuncağı olduğunun farkındalar.”
“Sanırım kendin için zor bir dava yaratıp çözmeni bekliyorlar.” Sinirle güldü. Zifir’in ödülü herkesten çok hak ettiğini biliyordu. Onun kaç gün kaç gece uyumayıp o dava ile uğraştığını biliyordu.
“Abartmaya gerek yok, Yalçın. Sadece bir ödül, almasam ölmem.” Ölürdü.
Kutay onun üzüldüğünü biliyordu. Bu yüzden konuyu uzatmak yerine etrafı incelemeye başladı. Gözleri salonun her yerini inceliyor, her bir ayrıntısını aklına kazıyordu. Gözleri insanların yüzünde oyalanıyor, tek tek herkesin düşüncelerini okuyordu.
Herkesin gözleri yanında ki kadındaydı. Herkes onun duygularını okumak istiyordu ama bu imkansızdı. Zifir bugün ödül alamayacaktı, herkes bunu kabullenmişti, Zifir bile. Ama kimse nedenini bilmiyordu.
Zifir, şu an yirmi yedi yaşınaydı ve on beşinde iken eğitim almaya başlamıştı. Uzun süredir eğitim almasına rağmen görevler almaya, sahaya çıkmaya yirmi yaşında iken başlamıştı.
Yedi yıldır zor başarılara imza atmış, adını bütün dünyaya duyurup, şu anki tarihte en başarılı ajan olmayı başarmıştı. Onun için ajanlık bir meslekten çok kaçış yöntemiydi.
Zifir’in iki hayatı vardı. Birinde ajan olarak bilinmeyen bir gölgeydi; herkes onun adını duyduğunda tedirgin olur, bakışlarıyla dahi etrafındakileri kontrol ederdi. Bu hayatında insanlar ona saygı duyuyor, korkuyor ama aynı zamanda bir mesafeyi korumak zorunda kalıyorlardı. İşte tam da bu mesafe, Zifir’in istediği şey değildi. O, derinlerde, çok az insanın görebildiği bir yerde, sadece bir kez olsun insan yerine konmak, saygı görmek istiyordu.
Ajanlığı bu yüzden çok seviyordu; çünkü bu hayat ona bir tür özgürlük ve aynı zamanda değer verildiğini hissettiren bir düzen sunuyordu. İnsanlar onun yeteneklerine ve kararlılığına saygı gösteriyor, hatasına karışamıyor, onu sorgulamaya cesaret edemiyordu. Zifir, bu düzenin kendisine sunduğu kontrol hissini seviyordu, ama içten içe yalnızlığın ağır bastığını da biliyordu. Kimse onun gerçek yüzünü bilmiyor, kimse onun zaaflarını göremiyordu. Herkesin gözünde güçlü ve korkutucu bir figürdü, ama o, bu korkunun ardında gizlenmiş kırılganlığı kimseyle paylaşamıyordu.
İşte bu çelişki, Zifir’in hayatının merkezindeydi. Korku ve saygı arasında ince bir çizgi vardı; biri onu insan yerine koymuyor, diğeri ise ona güç veriyordu. Ama o, bazen sadece bir anlığına, bir insan gibi, dokunulmaz korkuların gölgesinden çıkarak değerli hissedebilmek istiyordu. Ve ajan kimliği, tüm bu duyguları aynı anda hem besliyor hem de saklıyordu.
Diğer hayatında ise sadece aptal, beceriksiz bir kızdı. Dünya ona karşı adaletsizdi sanki; yaptığı her şey, ne kadar küçük ya da önemsiz olursa olsun, birilerinin gözüne batıyordu. Evde sessiz kalmayı, görünmez olmayı, kimseyi rahatsız etmemeyi öğrenmesi gerekiyordu; onların istediği buydu. Onların dünyasında doğru olan, kendi arzularını, kendi hislerini bir kenara bırakıp, sadece başkalarının beklentilerine göre yaşamak demekti.
Ama Zifir değilken, gölge gibi yaşamayı bir türlü başaramıyordu. Adeta bir karanlığın içine sızmış gibi, her adımı fark ediliyor, her nefesi göz önüne seriliyordu. Ya kendisi yetemiyordu bu oyuna, ya da kaderi öyle yazılmıştı ki yaptığı her şey, ne kadar küçük bir hata ya da önemsiz bir hareket olsa da birilerinin gözüne batıyordu. Evdeki sessizliğe, itaat etmeye dair her denemesi başarısızlığa mahkumdu; yaptığı en ufak hareket, en önemsiz söz bile bir kaos yaratıyor, bir fırtına kopartıyordu.
O, sadece kendi dünyasında var olmayı istemişti; ama gerçek dünya, onu sürekli sınırlarını zorlamaya, fark edilmemesi gereken yerlerde var olmaya zorluyordu. Her çabası, her denemesi, onu biraz daha yoruyor, biraz daha içten içe parçalıyordu. Zifir olmadığında, sadece bir gölge gibi kaybolmak istiyordu; ama ne yaparsa yapsın, gölge olamıyor, hep ışığın altında kalıyordu.
“Ne düşünüyorsun öyle?” Bunu soran yanında ki Kutay’dı.
“Hiç… hiçbir şey. Dalmışım öyle.”
“Herkes seni izliyor. Ödül almamanın garipliğini herkes hissetmiş.”
“Alt tarafı bir ödül, Kutay. Abartmasan mı?”
“Anlamıyorsun, bir şeyler dönüyor.” Kutay bir süre onu izledi. Ama Zifir’in yüzünde tek bir mimik oynamamıştı. “Ya da anlamaktan kaçıyorsun.”
Hayır, Zifir anlıyordu. Ödül alması lazım değildi belki, ama bir yandan da bu, dünyanın en yetenekli, en ölümcül ajanlarından birine karşı adaletsizlik değildi de neydi? Onun yetenekleri, zekâsı ve kararlılığı yıllardır karşı konulamaz bir şekilde test edilmişti; öyle ki sıradan bir ajan için imkânsız olan görevleri, o neredeyse oyun gibi tamamlıyordu. Ancak en son katıldığı ödül töreninden bu yana geçen zaman, sadece takdir edilmeyi bekleyen bir geçmişi değil, aynı zamanda ağır bedeller ödenmiş operasyonların birikimini de temsil ediyordu. O, yıllardır çözülemeyen davaları çözmüştü. En karmaşık ve karanlık görevlerde bile pes etmemiş, sivillerin hayatını kurtarmak için kendi güvenliğini hiçe saymıştı. O, kendisini sürekli tehlikeye atmış, her adımında ölümle flört etmişti; halkın güvenliği onun için bir görev değil, bir yaşam biçimiydi. Ama ne acı ki, onun bu sessiz kahramanlığı, dünya için bir norm haline gelmiş, göz ardı edilmişti.
Ödül töreninde kürsüye çıkanların çoğu, belki tek bir operasyonu tamamlamış ve kolayca parlamış kişilerdi. Oysa Zifir, yılların birikimi, acısı ve zaferiyle orada olmalıydı; ödüller, sadece görünür başarıları değil, sessiz fedakârlıkları da onurlandırmalıydı.
Her zaferinin ardında bir hayat vardı, her çözümlediği dava bir hikâye barındırıyordu; fakat kimse onun gölgeler içinde yaptığı kahramanlığı fark etmiyordu. Ödüller belki maddi değeri olan semboller olabilirdi, ama Zifir için asıl ödül, kurtardığı hayatların sessiz teşekkürleriydi. Yine de adaletsizliğin bu kadar keskin ve göz alıcı olması, bir kez daha onun dünyayla arasındaki farkı hatırlatıyordu: O, kahramanlığını hiç sergilemeden yapan bir gölgeydi, ama gölge bazen en parlak ışığı gölgede bırakabilirdi.
Ama yine de bu burada bir şeyler döndüğü gerçeğini arka plana atmıyordu.
Kutay’ın gri gözleri, salondaki hareketli kameraları bir avcı titizliğiyle takip ediyordu. Eğilip Veyra’nın kulağına, sadece onun duyabileceği o boğuk ve hırıltılı sesle fısıldadı: “Bak, sol çaprazdaki kameraman... Üç dakikadır odağını bir kez bile değiştirmedi. Seni çekmiyor, seni ezberliyor. Bu gece burada sadece rütbeler dağıtılmıyor Veyra; birileri senin sessizliğini ölçüyor.”
Veyra, maskesinin altındaki kaşıntıya inat, başını santim kıpırdatmadı. Göz ucuyla bahsettiği yöne baktığında, kameranın lensindeki o soğuk yansımayı gördü. Haklıydı. Bu bir onur gecesi değildi; bu bir teşhir töreniydi.
YGOD’un başındaki adam, kürsüde yeni bir zarf açarken yüzüne o plastik, her şeyi bilen gülümsemesini yerleştirdi. Sesi, salonun yüksek tavanlarında yankılanırken sanki her bir kelimesi Veyra’nın çıplak omuzlarına çarpan soğuk bir kırbaç gibiydi.
“Ve son olarak…” dedi adam, duraksayarak. Salon bir anda mezarlık sessizliğine büründü. Az önce rütbe alanların neşeli fısıltıları, yerini ağır bir beklentiye bıraktı. “Bazı başarılar vardır ki, onları bir plaketle sınırlamak, o başarının ağırlığına hakarettir. Bazı isimler vardır ki, onlar zaten kendi ödüllerini kendi elleriyle, tarihin kanlı sayfalarına yazmışlardır.”
Veyra’nın kalbi, kaburgalarına sert bir darbe indirdi. Adamın bakışları kalabalığın içinde bir ok gibi süzüldü ve tam olarak Veyra’nın durduğu noktada, o maskeli siyahlığın üzerinde durdu.
“Zifir,” dedi adam. İsim, salonda sanki yasaklı bir büyüymüş gibi yankılandı. “Sahneye gelmene gerek yok. Çünkü sen zaten her zaman oradasın… En tepede ve en karanlıkta.”
Kutay’ın yanındaki kasılmasını hissetti. Bu bir ödül değildi. Bu bir ilandı. Adam konuşmasına devam etti ama Veyra artık kelimeleri duymuyordu. Zihninde sadece o mahzendeki "tik tak" sesleri ve babasının o her şeyi kusurlu gören bakışları vardı. Burada, dünyanın en başarılı ajanı olarak selamlanırken bile, içindeki o "beceriksiz kız" titriyordu.
“Gülümse,” diye fısıldadı Kutay, elini hafifçe Veyra’nın beline koyarak ona destek verirken. “Herkes seni izliyor. Eğer şimdi o maskenin altındaki öfkeyi ele verirsen, seni sadece bir ajan olarak değil, bir insan olarak da çözmeye başlarlar. Buna izin verme.”
Veyra, işaret parmağıyla maskesini tekrar düzeltti. Kırmızı yaprakların altındaki gözleri, kürsüdeki adama kilitlendi. O an anladı; sezgileri yanılmamıştı. Bugün almadığı o fiziksel ödül, aslında bir kurtuluşun değil, çok daha büyük ve tehlikeli bir oyunun başlangıç düdüğüydü.
Kürsüye adım attığı ilk an gözüne çarpan o objektifler, sadece tozlu raflarda çürüyecek sıradan birer anı dökümü değildi artık. Veyra, bu kayıtların bir gün kilitli kapılar ardında sessizce saklanmak yerine, tüm dünyanın önünde patlayacak canlı birer bombaya dönüşeceğini o saniyede hissetti.
“Gidiyoruz,” dedi Veyra, sesindeki o jilet keskinliğini geri kazanarak.
“Daha tören bitmedi, protokol-”
“Protokolü sikeyim Kutay. Karanlık bizi çağırıyor. Burada, bu sahte ışıkların altında daha fazla kalırsam, kendimi gerçekten bu maskeli balonun bir parçası sanmaya başlayacağım.”
Adımları, o kırmızı tabanlı ayakkabıların üzerinde bir kuğu kadar asil ama bir suikastçı kadar kararlıydı. Yırtmacından dışarı sızan bacağı, her adımda salonun o ağır havasını ikiye bölüyordu. Arkasından yükselen alkışlar mıydı yoksa fısıltılar mı, ayırt edemiyordu. Ama bildiği tek bir şey vardı:
Işık bugün ona ihanet etmişti. Ve Zifir, ihaneti asla cezasız bırakmazdı.
Veyra Kadran
“İnsan aşık olduğu zaman önce kendini kandırarak başlar ve başkalarını kandırarak bitirir.”
Bu cümleyi ilk kez okuduğumda, ruhumda bir yerlerin çatırdayarak kırıldığını hissetmiştim. O günden beri gözlerim, her gece o satırların üzerinde birer yabancı gibi geziniyor; sanki mürekkebin derinliklerinde gizli bir cevap arıyormuşum gibiydi. Altını çize çize, kağıdın dokusunu zayıflatarak, o cümleyi neredeyse görünmez kılacak kadar yıpratmıştım. Sayfa artık incelmiş, elini sürsen dağılacak gibi duruyordu.
Kitabımın böyle hırpalanmış görünmesi her ne kadar sinirimi bozsa da, içimdeki o karanlık tatmini de görmezden gelemiyordum. Belki de bu benim sevgiyi gösterme biçimimdi; bir şeyleri yok ederek, parçalayarak sahiplenmek. Sevgi, bir başkasına çiçek vermek miydi gerçekten? Yoksa bir başkasının zihnindeki illüzyonları tek tek yıkarak, en ham, en çirkin haliyle ona tutunmaya çalışmak mıydı?
Kendi kendime, aynadaki aksime bile yalan söylediğim o anları anımsıyordum. Başkalarını inandırmak kolaydı; maskeler, mimikler, ezberlenmiş cümleler... Ama o satırı her okuduğumda, kendi inşa ettiğim o devasa yalan kalesinin temellerinin sallandığını duyuyordum. Sevgi dediğimiz şey, bir başkasının hayatına sızarken kendi gerçekliğimizi feda etmek miydi, yoksa sadece hepimizin içinde var olan o uçsuz bucaksız yalnızlığı bir süreliğine perdelemek mi?
Sayfanın yırtılmaya yüz tutmuş dokusuna parmak uçlarımla dokundum. Belki de sevgi, bu acı verici farkındalığı taşıyabilme cesaretidir; hem kendini hem de dünyayı, bir yalanın güzel olduğuna inandırarak sevmek.
Eğer şu an iç sesim bir kitabın sayfalarında okuduğum o anlamlı cümleler olsaydı, kesinlikle altını defalarca çizer, zihnimden silinmemesi için her gece açıp tekrar okurdum. O kelimelerin mürekkebi damarlarıma karışana dek, onları zihnime kazırdım.
Derin bir nefes alarak zorla kitabın kapağını kapattım. Kapağın sert dokusu parmak uçlarımda soğuk bir his bıraktı. Artık gerçek dünyaya dönmek, o sahte nezaketlerin ve zorunlu gülüşlerin arasında kendi acılarımla yüzleşmek vaktim gelmişti. Kitapların o kusursuz dünyasında saklanmak her zaman daha güvenliydi; dışarısı ise sadece bir kaos yığınıydı.
Yanımda duran telefonumu alıp, saate baktım. Zaman, tıpkı içimdeki huzursuzluk gibi hızla akıp gidiyordu. Ne yazık ki artık hazırlanmam lazımdı. Elimle saçımı önümden çekerek, sanki bir savunma kalkanı oluşturur gibi hafifçe düzelttim ve ayağa kalktım. Ne giyeceğim hakkında en ufak bir fikrim yoktu; sanki üzerime geçireceğim her parça, o gün oynayacağım rolün ağırlığını belirleyecekti.
Yatağımın bozduğum kısmına döndüm. Sanki biraz önce orada hiç kimse uzanmamış, hiçbir ağırlık o çarşafları yormamış gibi, büyük bir titizlikle, tek bir kırışıklık dahi kalmamasına özen göstererek çarşafı düzelttim. Dağınık olmaktan nefret ederdim. Düzen benim için bir zorunluluk değil, hayatta kalma biçimiydi. Bir yerdeki en ufak bir düzensizlik, sanki içimdeki tüm dengeyi bozuyor, dünyanın sonu gelmiş gibi hissettiriyordu. Garip bir takıntıydı bu, kabul etmeliydim.
Kitabı elime aldım. Kapağındaki o derin cümleleri bir kez daha okumak için kendime engel oldum. Giyinme odamın kapısının yanında kalan kitaplığa doğru yürüdüm. Yerleştirirken sayfalarına tek bir kıvrım gelmemesi için ekstra dikkatliydim. Kitaplığım o kadar doluydu ki, yeni bir eser eklemek için resmen bir savaş vermem gerekiyordu. Mevcut kitapları milimetrik bir hassasiyetle sağa sola itip sıkışık bir boşluk yarattım. Artık gerçekten yeni bir kitaplığa ihtiyacım vardı; belki de sadece bir kitaplığa değil, içimdeki o bitmek bilmeyen boşluğu dolduracak başka bir şeye...
Giyinme odama geçerek, bugün olacak davet için bir kıyafet seçmeye çalıştım. O kadar zordu ki, kimsenin bir şey söyleyemeyeceği, üzerime tam oturacak, beni en doğru şekilde temsil edecek bir elbiseye ihtiyacım vardı. Kusursuz görünmekten nefret ederdim ama hayatta kalmak için kusurlarımı gizlemem gerekiyordu.
Kural 1; Kusurlar seni insan yapar ama sen, insan olmak için değil, başkalarının yalanlarını, kendi sahte kusursuzluğunla kapatmak için buradasın.
Parmaklarım elbiselerin kaliteli kumaşında gezinirken kendim için en uygun olanını seçmeye çalıştım.
Elime bordo bir elbise gelince, kararımı ondan yana kullanıp askıdan aldım. Hızlıca üzerimdekileri çıkartıp, elbiseyi giydim. Nasıl olduğuna bakmak için aynaya doğru adımlarımı yönlendirdim.
Üzerimdeki elbise, adeta kurumuş kan rengi bir bordo tonundaydı ve tenimi bir ağ gibi saran karmaşık çiçek desenli dantellerle kaplıydı. Dik yakası, zarafetle gurur arasında ince bir sınır çizerken, vücuduma kusursuzca oturan kesimi her hareketimi keskin bir gölge gibi takip ediyordu. Ancak asıl çarpıcı olan, eteğimden yere doğru süzülen, sanki bir sızıntıymış gibi uzanan dantel şeritti; attığım her adımda, adeta arkasında çözülen bir gizemi temsil edercesine zeminde sürükleniyordu.
Kollarımı ikinci bir ten gibi saran dantel eldivenlerimle, elime ne geçse tutmaya hazırdım. Kulağımda sallanan o ağır altın küpeler, her hareketimde minik güllerin hışırtısıyla sessizliği parçalıyor, sanki attığım her adımın hesabını soruyordu. Ayaklarımdaki, bileklerimi sarmaşık gibi saran güllü topuklularla zemine bastığımda, çıkardığım her tok ses, o nihai kararın mührü gibiydi. Saçlarımı omuzlarımdan dökülen dalgalar halinde serbest bıraktım; karanlığın içinde kaybolmaya hazır, asi ve serbest. Aynadaki yansımama baktım; artık ben sadece bir yabancı değildim, karanlığın bizzat kendisi kararını vermişti.
Odadan çıkınca hafif bir makyaj yapmaya karar verdim. Yüzümü tamamen değiştirmeyecek şekilde sadece göz altlarımı ve günler önce yüzümde çıkan sivilcenin izini kapattım. Yanaklarıma şeftali tonlarında allık sürüp, dudaklarıma da elbisemle uyumlu duracağını düşündüğüm bordo bir ruj sürdüm. Son olarak da rimel sürüp, kirpiklerimi yeterince uzattıktan sonra işim bitmişti.
Kokusunu sevdiğim bir parfümü, boynuma ve kollarımın iç kısımlarına sürdükten sonra siyah bir çanta alıp odamdan çıktım. Merdivenlerden ağır adımlarla inerken, aynı anda derin nefesler alıp kendimi bugüne hazırlıyordum. Hataya yer yoktu. Olmamalıydı. Dikkatli olmalıydım.
Merdivenlerin son basamağını, sanki altımda bir uçurum varmış gibi ağır ve emin adımlarla indim. Her bir basamak, üzerimdeki bordo elbisenin dantellerinin zemine sürtünmesiyle hafif bir hışırtı çıkarıyor, bu sessiz evde yankılanıyordu. Son basamağı da ardımda bıraktığımda, salondaki koltuğunda bir heykel gibi dik oturan annemle yüz yüze geldim. Bakışları, soğuk bir çeliğin tenime değmesi gibi üzerime saplandı; kaşları, hoşnutsuzluğunun bir nişanesi olarak hafifçe çatıldı.
“Sonunda geldin,” dedi. Sesi, bu evin tüm kurallarını belirleyen o tanıdık, tavizsiz otoriteyle doluydu. Gözlerini üzerimden bir an olsun ayırmadan, sanki bir suçlunun ifadesini alıyormuş gibi beni santim santim süzmeye başladı. Bakışları, elbisemin dantel desenlerinde, boynumdaki o dik yakada ve ensemden omuzlarıma dökülen dalgalı saçlarımda gezindi. Sanki ruhumun üzerine oturan o görünmez ağırlık, onun bu didikleyen bakışlarıyla biraz daha ağırlaştı; nefesim, göğsümün üzerinde bir düğüm gibi sıkıştı. Kalbim, kaburgalarımın ardında bir kafese kapatılmış kuş gibi çırpınırken, tüm bu hazırlığımın, onun o keskin ve yargılayıcı gözlerinde nasıl bir yankı bulacağını merak etmenin getirdiği stres, damarlarımdaki kanı donduruyordu.
Hareketlerimdeki kusursuzluğu bozmamak için çenemi hafifçe yukarı kaldırdım; karanlık kararını vermişti, annemin ne düşündüğü artık sadece bir detaydan ibaretti.
Hayatımı cehenneme çevirecek, beni ateşlerde yakacak o detay.
"En azından iyi iş çıkarmışsın. Bu sene abinle birlikte katılacaksınız." Annem, işaret parmağını bir celladın hükmü gibi havaya kaldırdı. Sadece tehdit etmiyor, üzerimdeki tüm irademi o parmağın titrek gölgesiyle yönetiyordu. “Sakın, Veyra. Eğer ben yokum diye kendini salarsan… akşam eve gelince ne olacağını biliyorsun, değil mi?” Sesi, evdeki o boğucu sessizliği bölen soğuk bir rüzgar gibi dolandı. Yüzüne yerleştirmeye çalıştığı o yapay gülümseme, dudaklarının arasından kaçan zalimce bir arzu gibiydi; gerçek bir gülümseme olamayacak kadar sahte ve korkutucuydu. “Beni uğraştırma, sakın.” Son kelimenin her bir hecesi, sanki üzerime örülen bir hapishane duvarının taşıydı.
Sözcükleri zihnimin derinliklerine kazındığında, içimde yıllardır bastırdığım o tanıdık korku dalgası tekrar yükseldi. Dizlerimin bağı çözülür gibi oldu, mideme oturan o keskin ağırlık nefes almamı imkansızlaştırıyordu. Ayakta kalabilmek için tırnaklarımı dantel eldivenlerimin içine, avuç içlerime sapladım. Tam dudaklarımı aralayıp bir savunma cümlesi kuracakken, arkamdan gelen o kalın sesle bütün cesaretim bir anda uçup gitti. “Saçmalama anne. Ben olacağım yanında, zaten biz olmasak bile…” Abimin eli, omzuma bir kıskaç gibi indiğinde kemiklerimin sızladığını hissettim. Başını omzuma doğru yatırıp bakışlarını gözlerime kilitlediğinde, o alaycı tavrıyla, “Sorun çıkaracağını sanmıyorum. Değil mi, güzelim?” diye fısıldadı.
O an, boğazımda koca bir yumru düğümlendi. Bordo elbisemin o ince dantelleri, üzerimde sanki demirden bir kafesmiş gibi sıkmaya, nefesimi çalmaya başladı. Korkudan titreyen parmaklarımı, kimse görmesin ve bu zayıflığımı ele vermesin diye eldivenlerimin içinde birbirine doladım. Annemin o didikleyici, yargılayıcı bakışları altında ezilirken, cevap vermem gerektiğini, aksi takdirde sonuçlarının daha ağır olacağını çok iyi biliyordum.
"H-haklısınız," dedim; sesim havada cılız, kurumuş bir yaprak gibi titreyerek süzüldü. "Söylediklerini... anladım. Dikkatli olacağım, söz veriyorum." Bakışlarımı yere, kendi yansımamın olduğu aynalı zemine indirdim; o dik durmaya çalışan kızın gözlerindeki teslimiyeti ve derin korkuyu orada bile görebiliyordum. Abimin omzumdaki elinin baskısı, sanki tenimde kalıcı izler bırakacak kadar sertleşmişti. Annemden gelecek o son onayı beklerken başımı hafifçe salladım; o tatmin olmuş ifadeyle başını çevirdiğinde, ancak o zaman küçük ve titrek bir nefes alabildim.
Evden çıkarken, sanki üzerime görünmez ama ağır zincirler takılmış gibi hissediyordum. Her adımım, annemin o son uyarısının ağırlığıyla titriyor, bordo elbisemin etekleri bacaklarıma dolanıyordu. Arabaya binerken bile hataya yer yoktu, tek bir yanlış hareketin bedelini çok ağır ödeyeceğimi biliyordum. Abim direksiyonun başındayken, yan koltukta varlığımı yok etmek istercesine iyice büzülüp kaldım. Gözlerimi camdan dışarıya, karanlığa diktim; her ışık yansıması, üzerimdeki o ağır baskıyı daha da görünür kılıyordu. Sessizlik, aramızda bir uçurum gibi büyürken, dudaklarımı korkudan dişledim ve kendi kendime fısıldadım: "Sadece bu geceyi atlat, Veyra. Sadece bu geceyi atlat ve eve sağ salim dön."
Saray gibi binanın önünde durduğumuzda, kapım açıldı ve içeri sızan o keskin soğuk hava yüzüme çarptı. Abim elini uzatıp koluna girmemi işaret ettiğinde, titreyen elimi çekinerek onun koluna yerleştirdim. İçeriye adım attığımda, salonun gürültüsü ve insanların kahkahaları zihnimi bulandırdı; sanki herkesin bakışları, benim hatalarımı arıyormuş gibi üzerimdeydi. Bir an bile olsun o gerginliği üzerimden atamıyordum; her adımım, annemin o otoriter sesinin yankısıyla atılıyordu.
Salona girdiğimde, masada oturan hedefimle göz göze geldim; korkum, içimde bir yerlerde donup kalmış bir çığlık gibiydi. Ama biliyordum; annemin dediğini yapmalı, abimin o sahte gölgesinde kalmalıydım. Yanımdaki abimin, kolunu biraz daha sıkmasıyla acıyla irkildim ve bakışlarımı kaçırdım. "Korkma," diye fısıldadı abim, sesindeki o gizli zalimlikle. O an anladım ki, bu gece benim için ne bir kurtuluştu ne de bir başlangıç; sadece karanlığın beni daha da içine çektiği, kaçışımın olmadığı yeni bir esaretin ilk adımıydı. Işıklar altında bile kendimi o karanlığın derinliklerinde kaybolmuş hissediyordum. Bordo dantellerin altında annemin ve abimin gölgesi, tenimden daha ağır bir kumaş gibi üzerime serilmişti. Derin, titrek bir nefes aldım; oyun başlamıştı ama ben, o oyunu yöneten değil, yutulmayı bekleyen bir kurbandım.
Salonun ağır, altın varaklı atmosferi, üzerimdeki bordo dantellerin içinde beni bir kurban gibi sıkıştırıyordu. Abimin omzumdaki parmakları, sanki beni bir kukla gibi yönetmek istercesine derime biraz daha gömüldü. "Dik dur, Veyra," diye fısıldadı kulağıma, sesi bir yılanın tıslaması kadar soğuk ve tehlikeliydi. "Burada herkes bir avcı. Eğer korktuğunu belli edersen, seni parçalamaları saniyeler sürer."
Derin bir nefes aldım, tırnaklarımı avuç içlerime saplayarak titrememi zihnimin karanlık bir köşesine hapsettim. Yüzüme, annemin benden beklediği o itaatkar, hafif donuk ama kusursuz ifadeyi yerleştirdim. Artık sadece sindirilmiş bir Veyra yoktu; oynamam gereken o karmaşık, tehlikeli oyunun başrol oyuncusu vardı. Abimin koluna daha sıkı tutundum, ama bu bir yardım isteme değil, sahte bir güç gösterisiydi.
"Haklısın," dedim, sesimdeki titremeyi yok ederek. "Sadece... ortam biraz fazla aydınlık, gözlerim alışmaya çalışıyor."
Abim şüpheyle gözlerini kıstı, yüzümdeki maskeyi didikledi ama altında yatan o sarsılmaz rolü çözemedi. Gülümseyerek, "Güzelim, bu ışıklar senin o soluk güzelliğini daha da ortaya çıkarıyor," dedi. Yine o alaycı, yine o zalim vurgu.
Salona doğru yürürken, her adımımı bir dansın ritmi gibi planlıyordum. İnsanlar bize bakıyordu, fısıltılar artıyordu. Bordo elbisemin dantel kuyruğu arkamda bir gölge gibi süzülürken, kendimi bir kraliçe gibi değil, o krallığı içten içe kemiren sessiz bir zehir gibi hissettim. İnsanlarla iletişim kurma vakti gelmişti.
Bir grubun yanından geçerken, tanıdık bir sima -annemin iş ortaklarından biri- bize doğru yaklaştı. "Veyra, çok göz alıcı görünüyorsun," dedi yaşlı adam, gözlerinde sahte bir hayranlıkla.
İçimdeki o korku dolu, sinmiş Veyra çığlık atmak istiyordu; annemin evde bana söylediklerini, abimin kolumu nasıl sıktığını anlatmak istiyordu. Ama ben, rolümün gereğini yaptım. Başımı hafifçe yana eğdim, gözlerime en masum bakışımı yerleştirdim ve gülümsedim. "Çok naziksiniz," dedim, sesim porselen bir vazo kadar kusursuz ve soğuktu. "Böyle bir gecede sizin gibi değerli insanlarla bir arada olmak, ailemiz için de büyük bir onur."
Adam memnuniyetle başını salladı. Abim kolunu omzuma attığında, elinin baskısını hissettim ama yüzümdeki o yapay gülümseme bir an bile bozulmadı. "Veyra her zaman biraz utangaçtır," dedi abim, benim adıma konuşarak. "Ama zekası her zaman güzelliğinin önündedir."
Adamın gözlerindeki o küçümseyici bakışı gördüm. Benim zekamın sadece birer süs olduğunu düşünüyorlardı. Oysa zekam, o an bu insanların her birini nasıl yerle bir edebileceğimi planlamakla meşguldü. "Abim bazen beni fazla övüyor," dedim, sesime hafif bir alay karıştırdım. "Aslında sadece nasıl davranmam gerektiğini biliyorum."
Bu cümle, odadaki havayı bir anlığına değiştirdi. Abimin eli omzumda kasıldı, şaşkınlıkla bana baktı. Bu kadar cesur bir cevabı beklemiyordu. Ama ben, kendimi bir adım geri çekerek rolüme devam ettim. Gözlerimi kaçırdım, tekrar o sessiz, itaatkar Veyra’ya büründüm. "Affedersiniz, sanırım biraz heyecanlıyım," diyerek adamdan uzaklaştım.
Abimle masalardan birine oturduğumuzda, garson bize şampanya getirdi. "İyi iş çıkardın," dedi abim, sesindeki o gizli tehlikeyle. "Ama fazla ileri gitme. Biliyorsun, annem seni izliyor." İma ettiği şeyi çok iyi anlamıştım.
Gülümsedim. "Biliyorum," dedim, kadehimi dudaklarıma götürürken. "Annemin beni nasıl izlediğini çok iyi biliyorum."
Gece ilerledikçe bu tiyatroyu sürdürdüm. İnsanlarla konuştum, onlara gülümsedim, annemin ve abimin istediği o "kusursuz kızı" oynadım. Herkes, üzerimdeki o bordo elbisenin ve saçlarımdaki güllerin ne kadar şık olduğunu konuşurken, ben aslında kendimi bir zırhın içinde hissediyordum. İçimdeki o titreyen, korkan kız çocuğunu, zihnimin en derin, en karanlık köşesine saklamıştım.
Bir an için, başka bir adamla göz göze geldim. Masanın uzak ucunda durmuş, beni izliyordu. Bakışlarında bu sefer sadece merak yoktu; bakışlarında bir kavrayış vardı. Sanki yüzümdeki o maskenin arkasındaki gerçek Veyra’yı, o korkuyla titreyen ama aynı zamanda bir şeyler planlayan o kızı görüyordu.
Kadehimi ona doğru kaldırdım, sessiz bir selam verdim. O da kadehini kaldırdı, gözlerinde hafif bir tebessümle bana karşılık verdi. O an, bu gecede yalnız olmadığımı anladım. Birileri beni izliyordu, birileri bu oyunu benimle birlikte oynuyordu. Gözlerimi kısarak sorgular gibi baktım, çünkü anlamıştım. O da benim gibi bu dünyaya ait değildi. Uzaktı, hem de çok uzak. Ve buraya bir amaç için gelmişti, gözlerinde ki tehlikeli azimden bu okunuyordu.
Abim yanıma oturduğunda, kulağıma fısıldadı: "O adamla ne işin var?" Uzun süredir o adamla bakıştığımızı fark etmişti.
"Hiçbir işim yok," dedim, sesim sakin ve duruydu. "Sadece bir selam verdim." Dediğimde yeterince dürüsttüm. Fakat yalan söylediğimi düşünmüştü. Ne kadar iyi bir oyuncu olduğumu bildiğinden bana güvenmekte güçlük çekiyordu. Bu bazen eğlenceli olabiliyordu, eksilerini saymazsak. Ya da bu yeteneğin bana nasıl geldiğini…
Abim kaşlarını çattı. "Uzak dur ondan. O, bizim dünyamızdan değil." Tahminimin doğru çıkmasının hazzı içimi doldurdu. Buraya geldiğimden beri ilk defa içimi başka bir duygu kaplamıştı.
"Belki de ben de sizin dünyanızdan değilimdir," dedim, içimden geçenleri ilk defa bu kadar açık bir şekilde ifade ederek.
Abim şaşkınlıkla yüzüme baktı, sonra gülmeye başladı. "Sen, tam olarak bizim dünyamızdasın, Veyra. Ne kadar kaçmaya çalışırsan çalış, bu elbiseler, bu davetler, bu hayat... Hepsi senin."
Kadehimi masaya bıraktım. Bordo dantellerin altında kalbim, sanki bir çıkış yolu arıyordu. "Belki de," dedim, sesim kendi kulaklarımda bile bir fısıltıdan ibaretti. "Belki de her şey, senin sandığından daha farklıdır." Kaşımı kaldırarak ona baktım.
“Belki de, Veyra,” Kadehten bir yudum aldı. “Belki de her şey senin sandığın kadar gizli değildir. Belki de her şey benim sandığım gibidir.” Kafasını eğerek aynı benim gibi fısıldadı, sesi korkutucu şekilde serinden geliyordu. “Ama ne de olsa ben nereden bilebilirim ki? Her şeyden önce ben ailemizin hiçbir şeyi umursamayan, sarhoş o çocuğuyum değil mi? Senin kadar zeki ve kusursuz olamam.”
Bana ima etmeye çalıştığı şey karşısında yutkundum. Umarım, dedim içimden. Şu an dedikleri sadece bir tuzaktan ya da öylesine bir konuşmadan ibarettir. Umarım hiçbir şeyden haberi yoktu.
Saçmalama, dedi diğer tarafım. O seni fark edemez, o kadar da değil.
Daha fazla bir şey çaktırmamak için gülümseyerek elimi zarifçe kaldırarak onun omzuna koydum. “Üzülme, ben seni bu halinle de seviyorum. Her ne kadar benim kadar zeki, kusursuz ve başarılı olamasan da. Seni böyle kabullendik, yapacak bir şey yok.” Dedim alayla gülümseyerek. Sesimde ki alayı hemen yakalayıp, kafasını gülümseyerek iki yana salladı. Ona daha fazla dokunmaya tahammül edemeyip, elimi omzunda yavaşça çektim.
“Ve son olarak, eğer olurda ailemiz seni bu halinle kabullenmemeye başlarsa, ben seni yarı yolda bırakmam.” Son kelimeleri söylerken sesimin titremesine engel olamamıştım. Tek yapmam gereken fark etmemiş olması için içimden dua etmekti.
Gece ilerledikçe, insanların hareketleri yavaşladı, sesler birbirine karıştı. Salon, artık sadece bir davet alanı değil, benim zihnimdeki o karanlık odanın bir yansıması gibiydi. Herkes bir şeyleri saklıyordu, herkes bir maske takıyordu. Ben ise, o maskelerin ustası olmuştum.
Artık korkumdan titremeyi bırakmıştım. Şimdi, korkumu bir silaha dönüştürmüştüm. Her gülümsemem, bir kalkan; her cevabım, bir saldırıydı. Bu gece, karanlığın kararını verdiği geceydi, ama o kararı veren artık ben de olabilirdim.
Gece saatler ilerleyip salon boşalmaya başladığında, abimin koluna girdim. "Gidiyoruz," dedi, sesi her zamanki gibi emrediciydi. "Annem evde bekliyor."
Araba yolculuğu sessiz geçti. İçimdeki o yeni keşfettiğim kararlılık, camdan dışarı akıp giden şehir ışıklarına yansıyordu. Eve vardığımızda, o otoriter sessizlik tekrar üzerimize çöktü. Kapıdan girdiğimizde annem, salonun ortasında dimdik duruyordu.
"Gece nasıl geçti?" diye sordu, gözleri beni bir avcı gibi tararken.
Ona baktım. Gözlerim onu süzdü. Şu an en çok istediğim şey ona bağırıp çağırmaktı. Ama yapamadım, karanlık sadece bu evde özgür olamıyordu, sadece bu ev sahte ışığıyla karanlığı içine hapsediyordu.
“Nasıl olması gerekiyordu?” diyerek benim konuşma hakkımı tekrar ve tekrar elimden aldı. Bunu umursamadım zaten şu an konuşmak istemiyordum. Ağzımı açmak bile yorucu geliyordu.
Annem onun bu çıkışına kaşlarını çattı. Fakat bir şey diyemedi. Çünkü abimden korkuyordu, nedenini hala anlamasam da.
“Veyra, odana çık.” Diye bana döndü abim. Bunu o kadar sert söylemişti ki merakıma yenik düşüp ona nedenini sormak için ağzımı açtım. Bunu fark ettiği gibi bakışlarını sertleştirerek susmamı işaret etti. Mecburen boyun eğip gitmek zorunda kaldım.
Merdivenlerden çıkarken, “Ne yapmaya çalışıyorsun sen!” diyerek anneme bağıran sesini duydum. Ne olduğunu gerçekten merak etmiştim. Ama duruma bakarsak ömrümün sonuna kadar öğrenemeyecek gibiydim.