İçeriğe geç

Karanlık gizem

Bölüm 1 · 8 dk okuma

Karanlık gizem

Bölüm 1

4.59

Bir gece uyandım. Kapıda bir kağıt ve şöyle yazıyordu:

_“4:59’da karşı eve gel.”_

İlk başta önemsemedim. Şakadır dedim, attım çöpe.

Ama ertesi gece yine aynı kağıt, aynı yazı, aynı saat.

Üçüncü gece uyumadım. Saat 4:58’i gösterdiğinde kalbim göğsümden çıkacak gibi atıyordu.

Karşı ev karanlıktı. Aylar önce taşınan komşu bir daha hiç ışığını yakmamıştı.

4:59 oldu.

Kapı aralık kaldı.

İçimdeki ses “gitme” dedi.

Ama ayaklarım çoktan adım atmıştı bile.

Karşı eve girdim.

Karşımda bir kişi vardı ve şöyle dedi:

“Geç kaldın. 4:59’da gelmen gerekiyordu.”

Sesi tanıyordum.

Ama yüzü karanlıktaydı.“Geç kaldın. 4:59’da gelmen gerekiyordu.”

Sesi tanıyordum.

Ama yüzü karanlıktaydı.

Bir adım geri attım.

“Sen kimsin?” dedim, sesim titriyordu.

Karşımda duran kişi başını eğdi.

“Ben sensin,” dedi.

“Elimi bırakalı beri her gece 4:59’da buradayım. Sen gelmedin.”

O anda cebimdeki kağıtları hatırladım.

Hepsinde aynı saat, aynı cümle.

Hepsini görmezden gelmiştim.

“Ne istiyorsun benden?” diye sordum.

Kişi elini uzattı. Avucunda küçük, buruşmuş bir defter vardı.

“Hatırla,” dedi.

“Hatırlamazsan, yarın gece de gelecek.”

Kapının arkasından saat 5:00’i vurdu.

Ve her yer karardı.

Sabaha oldu.

Kahvaltı yaptım ama aklımda tek bir düşünce vardı: O defter. O ses. O 4:59.

İşe gitmek için arabaya bindim.

Yol bomboştu. Her gün tıkanan yol bugün nedense açıktı.

Ofise vardım.

Müdür kapıda dikiliyordu.

“Luna, geç kaldın yine. Mesaiye kal,” dedi.

“Peki,” dedim.

Ama ağzımdan çıkan kelimeyi bile duymuyordum.

Masama oturdum. Bilgisayar açıldı, mailler geldi, telefon çaldı.

Ama aklımda her şey anlamını yitirmişti.

O defterde ne yazıyordu?

“Ben sensin” ne demekti?

Ve neden her gece 4:59?

Telefon titredi. Bilinmeyen bir numara.

Mesajda tek cümle vardı:

_“Bu gece gelmezsen, defter yanar.”_Artık korkuyordum.

Telefona gelen son mesaja sinirle cevap yazdım:

“Kapatma! Seni gebertirim orospu! Yanına beni getirme! Beni korkuttukça sen gece dikkat et! Ben seni yakarsam görürsün! Kapat telefonu!”

Parmaklarım titriyordu.

Gönder tuşuna bastığım an ofisteki herkes sustu.

Müdür bile başını kaldırıp baktı.

Telefon elimde titremeye devam etti.

Ekran karardı.

Ve sonra yeni bir mesaj geldi. Tek kelime:

_“Tamam.”_

O gece 4:59’da yine kapım çaldı.

Ama bu sefer karşı evden değil…

Kendi evimin içinden geliyordu ses. O gece 4:59’da yine kapım çaldı.

Ama bu sefer karşı evden değil…

Kendi evimin içinden geliyordu ses.

Mutfağa gittim.

Buzdolabının üstünde duran defter açıktı.

Sayfalar kendi kendine çevriliyordu.

Son sayfada yeni bir cümle yazıldı, mürekkep daha kurumadan:

_“Korktuğun şey benim. Çünkü ben sensin.”_

Arkamdan bir fısıltı geldi:

“Geç kaldın Luna. Yine.”

Döndüğümde kimse yoktu.

Ama aynada kendi yüzüm bana bakmıyordu.

Aynadaki “ben”, gülümsedi.

Ve fısıldadı:

“Bu gece 4:59’da buluşuyoruz. Gerçek olanla.”

Mutfağa gittim.

Buzdolabının üstünde duran defter açıktı. Sayfalar rüzgâr yokken bile tek çevriliyordu.

Son sayfada yeni bir cümle belirdi, mürekkep henüz kurumamıştı:

Döndüm. Kimse yoktu.

Ama aynadaki yansıma bana ait değildi.

O “ben” hafifçe gülümsedi ve fısıldadı:

“Bu gece 4:59’da buluşuyoruz. Gerçek olanla.”

Ayna buğulandı. Buğunun üstünde parmak iziyle bir adres yazıldı:

_Gül Sokak No:7, Bodrum Katı._

Telefonum titredi. Ekranda tek kelime vardı:

_“Gelmezsen, defteri yakarım.”_

Saat 4:58’i gösterdiğinde kapıyı ittim.

İçerisi rutubet ve yanık kâğıt kokuyordu. Yerde yarısı yanmış defter duruyordu.

Son sayfada tek cümle kalmıştı:

_“Ben gittim. Sen devam et.”_

Arkadan gelen ayak sesiyle döndüm.

Karşımda ben duruyordum.

Ama gözlerim sönmüştü, ellerim kandan leke gibiydi.

“Geç kaldın,” dedi.

“Şimdi ya hatırlayacaksın… ya da benim yerime sen yanacaksın.”Telefon tekrar çaldı. Ekranda yine “Bilinmeyen Numara” yazıyordu.

Titreyen parmaklarımla açtım.

“Alo! Bana bak! Seni gebertirim! Ne istiyorsun orospu!” diye bağırdım.

Karşıdan 3 saniye sessizlik oldu.

Sonra o tanıdık fısıltı geldi:

“Gerçekten mi?”

Kalbim duracak gibi oldu.

“Evet! Yeter artık! Öldür sene beni!” dedim, sesim çatlıyordu.

Bir kahkaha duyuldu. Ama bu benim kahkahamdı.

“Olur,” dedi.

“4:59’da bodrum katındayım. Gel de bitir işi. Unutma Luna… sen beni öldürsen, kendin de öleceksin.”

Hat kesildi.

Saat telefonumda 4:58’i gösteriyordu.

Elimde mutfaktan aldığım bıçak vardı.

Bodrum katının kapısı aralık duruyordu. İçeriden yanık kâğıt kokusu geliyordu.

Adım attım.

İçeride ayna yoktu. Sadece ben vardım. Yerde oturmuş, kanlı .

Başımı kaldırdım.

“Geç kaldın,” dedi.

Hikayeyi korku/psikolojik gerilim çizgisinde, o sahneyi atlayarak devam ettirebilirim.

Kapı açıldı, içeri bir gölge girdi.

Işık yanıp söndü. Adamın yüzünü seçemedim. Sadece sesi tanıdık geldi:

“Oruspu dedin, değil mi Luna?”

Bir adım yaklaştı. Kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi.

O anda bodrum katının köşesindeki eski ayna çatladı.

Ve aynanın içinden benim sesim fısıldadı:

“O değil. Benim.”

Gölge durdu.

Bıçağı yere düşürdüm.

Çünkü karşısında duran şey bir adam değildi… benim 10 yıldır bastırdığım şeydi.“Lütfen… kimseniz? Beni bırakın artık. Ne istiyorsunuz benden?” dedim, sesim titreyerek.

Gölge cevap vermedi.

Sadece yerde yatan yarısı yanmış defteri işaret etti.

Sayfalar kendiliğinden açıldı. Ortadaki boş sayfada yeni bir cümle belirdi, sanki biri hemen yazmış gibi:

_“Beni serbest bırak. O geceyi hatırla.”_

Aynadaki yansıma hafifçe öne eğildi.

“10 yıl önce 4:59’da ne oldu Luna?” dedi fısıltıyla.

“O gece sen kaçtın. Ben kaldım. Ve o günden beri her gece seni bekliyorum.”

Bodrumun havası ağırlaştı.

Kulaklarımda eski bir çocuk ağlaması çınladı.

Ve birden beynimde bir görüntü çaktı:

Yağmur.

Kan.

Ve yerde duran küçük bir oyuncak ayı.

“Hayır…” dedim.

“Hayır, o ben değildim…”

Ama aynadaki “ben” sadece gülümsedi:

“Ne istiyorsun sende vercem sana! Tek isteğim beni bırak!” dedim, sesim bodrumun duvarlarında yankılandı.

Aynadaki “ben” yavaşça başını eğdi.

“Verecek bir şeyin kalmadı Luna,” dedi.

“Zaten her şeyi 10 yıl önce verdin. Hatırlamıyor musun?”

Yerdeki defter bir anda alev aldı.

Ama yanmıyordu. Sadece eski sayfalar canlanıyor, mürekkep damlaları havada asılı kalıyordu.

Cümleler gözümün önünde oluştu:

_“4:59. Yağmur. Oyuncak ayı. Sessizlik.”_

Beynimde bir kapı açıldı.

O gece…

Kardeşimle saklambaç oynuyorduk.

Sayaç 59’a geldiğinde kapı çaldı.

Ben saklandım. O gitmedi.

Polis geldiğinde bodrumda kimse yoktu.

Sadece ıslak ayak izleri ve yerde duran oyuncak ayı.

“Ben kaçtım,” dedim fısıldayarak.

“Ben kaçtım ve sen kaldın.”

Aynadaki “ben” ilk defa durdu. Gözlerindeki öfke söndü.

“Evet,” dedi sessizce.

“Ben senin suçluluk hissindim Luna. 10 yıldır her 4:59’da kapını çalan bendim.

Bırakman için değil… hatırlaman için.”

Hava bir anda hafifledi.

Defterdeki alev söndü.

Aynadaki yansıma yavaşça silindi.

Yerine sadece kendi yüzüm kaldı.

Yorgun, ama özgür.

Telefon titredi. Yeni mesaj:

_“Artık uyuyabilirsin. 4:59 bitti.”_ Sabah oldu.

Geceyi hiç uyumadan geçirdim.

Aklım 4:59’da kaldı.

Hemen psikoloğa gittim. Her şeyi anlattım: aynayı, defteri, bodrumu, 10 yıl önceyi.

Beni dinledi, not aldı, sonra durup dedi ki:

“Anlattıkların ciddi. Seni gözlem için akıl hastanesine almamız gerekiyor.”

İçimde bir şey koptu.

“Hayır!” diye bağırdım.

Kaçmaya çalıştım. Koridorun sonundaki güvenlik kapıyı tuttu.

Panik oldum. Nefes alamıyordum.

Elim cebime gitti. Bıçak… hâlâ oradaydı.

Bir hamle yaptım. Soğuk metal eti kesti.

Güvenlik yere yığıldı.

Kan gördüm. Kırmızı, gerçek, geri dönüşü olmayan.

“Ben… ben ne yaptım?”

Kalbim kulaklarımda atıyordu.

“Bir insanı öldürdüm. Cinayet işledim. Hayır hayır—”

Koştum.

Hastaneden, sokaktan, şehirden çıktım.

Ormana kaçtım. Nefesim kesilene kadar durmadım.

Ağacın dibine çöktüm, titriyordum.

“Ölmedi o… ölmedi, değil mi? Hayır hayır!”

Telefonum titreşti. Bilinmeyen numara.

Açtım.

Karşıdan gelen ses sakindi. Tanıdıktı. Benimdi.

“Ölmedi Luna. Bayıldı sadece. Hatırlıyor musun? Kaçmak her zaman kolaydı.”

Ormanın içinden biri çıktı.

Elinde bandajlı bir kol, gözlerinde o tanıdık bakış.

Aynadaki “ben”.

“Şimdi sor kendine,” dedi.

“Gerçekten birini mi öldürdün… yoksa 10 yıldır kendini mi öldürmeye çalışıyorsun?”

“Polise gideceğim,” dedim, sesim titreyerek.

“Her şeyi anlatacağım. İnsan öldürmedim. Ben yapmadım… zihnim yaptı.”

Aynadaki “ben” kımıldamadı.

Sadece başını yana eğdi, sanki bir çocuğa bakar gibi.

“Git o zaman,” dedi.

“Anlat onlara 4:59’u. Anlat onlara bodrumu. Anlat onlara 10 yıl önce kaybettiğin kardeşini.”

Kelimeler boğazıma düğümlendi.

Kardeşim…

O isim 10 yıldır dilime değmemişti.

Ormandan çıktım. Ayaklarım kendiliğinden karakola doğru götürüyordu.

Masanın arkasındaki polis bana baktı:

“Buyurun, ne oldu?”

Derin bir nefes aldım.

“Ben… ben 10 yıldır birini öldürdüğümü sanıyordum. Ama o kişi bendim.”

Polis kalemini bıraktı.

“Ne demek istiyorsunuz?”

“O gece kardeşim kayboldu. Ben kaçtım. Suçluluk hissim büyüdü, büyüdü… ve bana dönüştü.

Her gece 4:59’da kapımı çalan oydu.

Hastanede bıçakladığım adam da benmişim gibi geldi.

Ama o yaşıyor. Çünkü öldürmeye çalıştığım tek şey… bendim.”

Oda sessizleşti.

Polis yavaşça konuştu:

“İfadeni alacağız. Ama önce bir doktor görmen lazım Luna.”

Kapı açıldı. İçeri giren adamın kolunda bandaj vardı.

Bana baktı.

“Yanılıyorsun,” dedi.

“Sen beni öldürmedin. Ama kendini affetmediğin sürece, ben gitmeyeceğim.”

Adam bandajlı kolunu kaldırıp bana gösterdi.

“Gördün mü? Yaşıyorum. Hastanede sadece bayıldım.”

Polisler ikimizi de oturttu.

Sorgu odasının floresan ışığı gözlerimi yakıyordu.

“10 yıldır her 4:59’da aynada kendimi görüyordum,” dedim.

“Sesimle konuşuyordu. Beni bodruma çağırıyordu.

Kardeşim o gece kayboldu. Ben saklandım. O gitmedi.

O zamandan beri… o ben oldum.”

Karşımdaki adam başını salladı.

“Ben senin suçluluk hissinim Luna. 10 yıldır seni takip eden şey bendim.

Beni öldürmeye çalıştığında, aslında kendini affetmeye çalıştın.”

Polis not defterini kapattı.

“Psikolojik vaka gibi görünüyor. Avukat ve psikiyatri raporu isteyeceğiz.”

Gece bitti. Sabah 6:01’di.

İlk defa 4:59 geçtikten sonra kalbim durmadı.

Haftalar geçti.

Mahkeme bitti. Ceza almadım. Rapor açık ve netti: dissosiyatif kimlik, travma kaynaklı.

Bugün yine aynanın karşısındayım.

Ama bu sefer ayna buğulanmıyor.

Yansıma gülümsüyor.

“4:59 bitti Luna,” dedi.

“Artık uyuyabilirsin.”

Bu sefer uyudum.

Ve ilk defa rüyamda kardeşimle saklambaç oynadım.

Yıllar geçti.

7 yıl.

Karakolun önündeki çınar ağacı büyüdü, ben küçüldüm.

Mahkeme bitti, raporlar kapandı, terapi bitti.

4:59 artık alarm sesi değil. Sadece sabahın ilk ışığı.

Küçük bir sahil kasabasında yaşıyorum.

Eski ev, Gül Sokak No:7 yıkıldı. Yerine kütüphane yapıldı.

Bodrum katı artık çocukların resim atölyesi.

Aynaya bakıyorum her sabah.

Karşımdaki sadece ben.

Gözlerimdeki korku gitmiş. Yerine yorgun ama sakin bir huzur gelmiş.

Bir gün posta kutuma eski bir defter geldi.

Kapakta tek kelime: *Luna*.

İçinde 10 yıl önce yazmayı bıraktığım hikaye devam ediyordu.

Son sayfada tek cümle:

_“Affettim. Sen de affet.”_

O gece uyumadan önce ilk defa saat 4:59’u beklemedim.

Uyudum.

Ve rüyamda kardeşimle saklambaç oynarken ilk defa “buldum seni” dedim.

Bazen kasabadan geçenler soruyor:

“Sen o davadaki kız değil misin?”

Gülümsüyorum.

“Evet. Ama artık o kız değilim.”

Burası son Luna.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.