Carla Rizzo
Güneş batmak üzereydi.
Küçük ağabeyim Matteo’ya ait olan bir dağ evinin arka bahçesinde salıncakta oturmuş elimdeki kahveyi yudumlayıp rus klasiklerinden olan bir kitabı okuyordum. İtalya’nın yüksek kesimlerinde hafif bir meltem vardı. Yüzümü okşayan meltem keyifli dakikalarıma şahit oluyordu.
Gözlerimi kitaptan ayırdığımda iki kehribar rengi gözle buluştu. Matteo.
“Matt. Gelmeni beklemiyordum” dedim. Annem Alda ve ailesi mafya dünyasından olsa da eski zamanlarda Türkiye’de çok yaşadıkları için genelde ailede Türkçe konuşulurdu. Gülümseyerek “Müsait bir zamanda geleceğimi söylemiştim” diyerek yanıma oturdu. Kitabımı salıncağın yanındaki minik sehpaya bıraktım ve ağabeyime döndüm.
“Ev ne alemde?” Diye sordum. “Hiç sorma Carla. Herkes sinir küpü. Senin gitmen falan…” diye mırıldandı. “Matt. Biliyorsun kalamazdım orada. Belki ölümle yan yana” dedim.
“Burada da daha fazla kalamazsın. Bizimkiler seni bulur ve o-“ ağazından bir küfür çıkmadan sözünü kestim ve “ Tamam. Zaten daha fazla İtalya’da da kalamam. Bulurlar beni. İstemiyorum Matt. Gideceğim” dedim derin bir nefes vererek.
Bana garip bir hüzünle bakıyordu. Benim sarı saçlarımın aksi olan siyah saçlarını düzeltti ve “Biliyorum. Senin için bir şeyler hazırladım” dedi. Tek kaşımı hava ya kaldırıp sorguladım.
Elini Deri ceketinin iç cebine götürdü ve bir zarf çıkardı. “Kimlik, pasaport, sahte CV gibi gereçler” diyerek bana uzattı. Zarfı açtığımda elime ilk önce bir kimlik geldi.
Kimlikteki fotoğrafımın yanına sahte bir anne baba isimleri ve sahte doğum yerim yazıyordu. Ardından sahte ismime baktım.
Karam Tasa.
”Karam mı? Ağabey ismimi değiştirmek gerekli miydi?” Kaşlarım çatılmıştı. İsmimi neden Türk markası bir çikolata anlamı taşıyan bir kelime yapmıştı.
“Carla, hiç bir şekilde o Türkiye deki eğitim tesisinin burada bir izin olduğunu sezmemeli. Kimlik gerçek aslında Avusturya da yaşayan ölmüş bir kızın kimliği. Sadece ufak değişiklikler yapıldı. Sahte pasaportlar belki geçer sahte CV ni yerler ama kimliği zannetmiyorum. O yüzden risk almadım” dedi.
“Saçma! Ya bu kimliğin ölen bir kıza sahip olduğunu anlarlarsa?” Diye bağırdım. “Anlamazlar anlayamazlar çünkü çocuk bizim örgüt için öldürüldü. Ama gizli. Ailesi kızı satmıştı. Neyse ayrıntıya gerek yok” dedi.
Yüzümü buruşturarak elime sahte CV’yi aldım. Kimlik bilgilerim ve uluslar arası ilişkilerde gizli görevlere giden bir kıdemli olduğum yazılıydı.
Sorgulayacağımı anlayan Matt hemen söze girdi. “Araştırdım. Yoldan geçeni almıyorlar oraya. Kendileri gibi olanları yükseltip görevlere gönderiyorlar. Aslında bir nevi iş yeri gibi. Senin de o dünyadan olduğun düşünülsün istedim” dedi.
Baygın bakan gri gözlerimi kırpıştırdım ve “Anlıyorum” dedim. “Ha bir de unutmadan uçak biletinde zarfta. Yarın sabah 6’da.Ve son olarak bir şey daha. Direk Türkiye’ye uçmayancaksın. İlk uçakla Bosna-Hersek’e sonra oradan Türkiye’ye. Bosna uçuşunda sahte kimliğini kullanacaksın. Buradan ayarladım ama zaten CV de de Bosna da yaşadığın yazıyor. Dikkat çekmemek için oradan tekrar uçağa binecek ve İstanbul’da ineceksin” diyerek bitirdi.
Roma ve Saraybosna arası uçakla 4 saat. Saraybosna İstanbul arası yaklaşık 2 saat dersek neredeyse 6 saat yolculuk yapacaktım öğlen saatlerinde İstnabul’da olacaktım. Uzun bir yol.
“Ağebey neden sadece Roma dan İstanbul’a uçmuyorum?” Diye sorguladım.
“Seni ararlar biliyorsun. Tüm dünyayı aramayacaklar da uçuşlarını kontrol edecekler bir şeyler yapacaklar. Biraz ilerlesinler diye kendi kimliğinle Bosna-Hersek’e gidiyorsun ama seni zaten orada aramaya devam ederlerken sen en azından Türkiye ye uç. Zaten başka kimlikle uçacağın için seni arattıklarında oradan çıkıp çıkmadığını bilemeyecekler” şimdi anlamıştım. Benim izimi Bosna-Hersek’te arayacaklardı ama ben Türkiye’de olacaktım.
”Anladım” dedim. Güneş batmıştı karanlık çökmüştü. “Bavulların hazır mı?” Diye sordu. Onaylar biçimde başımı salladım. “Hazır zaten burada çok eşyam yok bir büyük bavul ve bir kol çantası çıktı” dedim.
Bir kolumu omuzuma attı ve beni kendine çekip saçlarımı kokladı. Ardından bir öpücük kondurdu ve “Ayrılıyorsun ha benden?” Diye fısıldadı. “Ihım” gibi onaylayan garip bir mırıltı döküldü dudaklarımdan. Bir burun çekme sesi duyduğumda gözlerimi kocaman açarak ağabeyime döndüm. Gözleri dolmuştu.
“Matt. Ağlıyorsun” ağabeyimi ilk defa ağlarken görüyordum. Gözlerindeki yaşları silip nefes aldı. “Yok gözüme toz kaçtı” dedi. “Yaaa” diyerek kollarımı boynuna sardım ve ona sıkıca sarıldım. “Ti amo cosı tanto Matt. Ameró sempre. Saro sempre la tua piccola regina (İtalyanca : Seni çok seviyorum Matt. Her zaman seveceğim. Her daim senin küçük kraliçen olacağım)” dedim.
“Ti ameró sempre anch’io, mia piccola regina (İtalyanca : Bende seni hep seveceğim küçük kraliçem)” diye fısıldadı.
Adımın anlamı küçük kraliçe demekti. Matt koymuştu. Küçüklüğümden bu yana benimle hüzünlü konuşmalar yapacağı zaman Küçük Kraliçem derdi.
Başımı Matt’in omuzuna yasladım ve gözlerimi kapatıp kendimi onun omuzunda son kez uykunun kollarına attım.
__________________________________________
Sabah dağevindeki yatakta tek başıma uyandım. Hızlıca hazırlandım ve dolapta olan bir kaç yiyeceği yedim. Saat sabahın 4’üydü. Dakikalarım altın değerinde olduğu için çok hızlı hareket ediyordum. Yolculukta rahat olmak için Üstüme siyah eşofman takımlarımı giymiştim. Sarı saçlarımı yukarıdan karışık bir topuz yapıp eşyalarımı dış kapının yanına hazırladım.
Yanıma diğer eşya çantalarından ayrı küçük bir sırt çantası almıştım. İçine atıştırmalık şarj aletim, kulaklığım, telefonum, biber gazım ve peçete gibi gerçekler vardı.
Her şeyi hazırladığımı düşündüğümde mutfak tarafına geçip kendime bir kahve yaptım. Büyük bir kupaya kahveyi boşaltım vücudumu tezgaha yasladım ve kahvemi içmeye başladım.
Kahve bardağını yıkayıp yerine koyduğumda çalan kapı zilini duydum ve Matt olduğunu düşünerek kapıyı açtım.
Evet, Matt’ti.
“Hoşgeldin” dedim. “Hoşbulduk, Hazırsan çıkalım mı?” Diye sordu. Başımı salladım ve saçlarımı çözüp siyah vücuduma yapışmış tişörtün üstüne hırkamı geçirdim. Hava rüzgarlıydı.
Birlikte valizlerimi arabaya yerleştirdik ve ön koltuklarda yerimizi aldık. Matt kapıyı kilitleyip anahtarı cebine atmıştı.
Yola başladığımızda sessizdik. Bu sessizlik yolculuk boyunca sürdü. Havalimanının tenha bir köşesinde araba durduğunda konuşan ağabeyime döndüm.
“Carla”
”Efendim ağabey” dedim buruk bir şekilde gülümseyerek.
“Gidiyorsun ha?” Sormaktan ziyade kabullenemeyen bir tını vardı sesinde.
Başımı salladım. Gözleri dolmuştu. Benimde öyle. Matt elleri ile gözlerini sildi ve derin bir nefes aldı. “Duygusallığın sırası değil” dedi ve elini cebine atıp son modellerden bir telefon çıkardı.
“Bosna’dan sonra yeni kimliğine geçince eski telefonunu ve kartını kır. Bundan devam edersin. Numaram var” dedi.
Teşekkür ederek telefonu alıp hırkamın cebine attım. Düz bir şekilde omuzlarımdan dökülen sarı saçlarımı sırtıma doğru attım ve “İnelim mi?” Diye sordum. “Saat geliyor”
Matt başını salladı ve arabanın torpidosundan siyah bir güneş gözlüğü çıkartıp bana verdi “Ne olur ne olmaz tak bunu” dedi. Gözlüğü gözlerime taktım ve arabadan indim.
“Gelmiyor musun?”
“İçeri girip görünmek istemem. Ama vedalaşmak için iniyorum” dedi.
Bagaja ilerlediğim sırada ağabeyim de yanımdaki yerini aldı. Birlikte büyük valizi indirdik. Kol çantasını ve sırtımda uçak yolculuğunda yanımda duracak küçük sırt çantası ile mini bir ağırlığım vardı. Çantaları üst üste bırakıp Matt’e sarıldım.
Onu bırakmak benim için çok zordu. Ama yapmak zorundaydım. Beni anlıyordu değil mi? Tanrım lütfen beni anlıyor olsun…
Ağabeyimden kollarımı çözüp valizimi tuttum sırt çantamı taktım ve kol çantasını koluma geçirdim. Derin bir nefes aldım ve “Tamamdır. Artık gitmeliyim” dedim.
Gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Çok kötü hissediyordum. Korkuyordum. Hem de çok.
Daha fazla durursam kararımın değişeceğinden korkup içimdeki boşluk hissi ve sesim kısılana kadar ağlama isteğini içimde bastırdım ve başımı kaldırıp son bir defa ağabeyime baktım.
Dudaklarını oynattı. “Seni seviyorum küçük kraliçem. Korkma. Başını hep dik tut. Tanrı seni korusun”
Başımı yavaşça yukarı aşağı oynattım ve havalimanına doğru ilerledim.
__________________________________________
Bosna-Hersek’te uçak indiğinde takım elbiseli bir adam beni karşıladı ve bineceğim diğer uçağa yönlendirdi. Bu sırada hiç konuşmamıştık.
Havalimanında valizlerimle birlikte ilerliyorduk. Güneş gözlüğümü tekrar düzelttim ve adama dönüp “Aslında lavaboya gitsem uçuştan önce iyi olur” dedim.
Bana lavaboların yerini gösterdi ve tam karşıdaki oturma alanında beklediğini söyledi. Lavaboya gidip işimi hallettim.
Ardından ellerimi yıkadım ve çıktım. Adam söylediği yerde duruyordu. Yanına gittim ve birlikte diğer uçağa doğru devam ettik.
Kimlik ve pasaport kontrollerinin olduğu alanda sıkınızı nefesler veriyordum. Sahte pasaport ve kimliğin görevi bundan sonra başlıyordu.
Görevli kadın pasaport ve kimliğimi kontrol ettiğinde sırıttı. Kimlikleri geri verirken “Karammış”diye mırıldandı. Kaşlarımı çattım. MATTEO!
Kontrollerden geçip uçağa doğru ilerlediğim sırada valizlerim de bagaj bölümüne yerleşiyordu. Yaklaşık 2 saatlik uçak yolculuğu için koltukta yerimi aldım. Tek bir koltukta özel bir alandaydı yerim.
Terlediğim için üstümdeki siyah hırkayı çıkarttım ve vücuduma yapışık olan tişörtle kaldım. Omuzlarımı geri atıp saçlarımı topladım.
Birkaç anons geçti ve kemerlerimizi bağladık. Uçuşa geçtik. Güzel bir uçuş geçirmeyi diledim ve başımı koltuğa yaslayıp yorgun olduğum için gözlerimi kapattım.
__________________________________________
Türkiye iniş anonsları geçtiğinde gözlerimi aralanıştım. Tüm yolculuğu uyuyarak geçirdiğim için üstümde biraz mahmurluk vardı. Yavaşça esnedim ve inişe geçerken tekrar kemerlerimi kontrol ettim. Her şey yerli yerindeydi.
İstanbul Havalimanına iniş yaptığımızda her şey hızlı gelişmişti. Yeni hayatıma adımımı çok çabuk atmıştım.
Şuan ise siyah minibüs tarzında bir arabada iki koruma ile bir otele gidiyordum. Matteo her ülkede benim için koruma görevlendirmişti. Şuan karşıma oturan iki adam ise Türkiye’de her zaman benim yanımda olacak olanlardı.
Arabada yeni telefonumu karıştırıp inceledim ve alışmaya çalıştım. Biraz da dışarıyı izledim. Köprüdeydik. Çok güzel görünüyordu. İstanbul’a ilk gelişim değildi ama üstünden çok geçmişti.
En son geldiğimde 15 yaşındaydım. Ve şimdi 25. İstanbul’da hava rüzgarlıydı. O yüzden hırkamı tekrar giymiştim. Güneş gözlüğümü de çıkartmıştım. Artık kendimi bir nebze güvende hissediyordum.
Karşımda oturan esmer benden biraz daha büyük olduğunu düşündüğüm yeşil gözlü yapılı korumaya döndüm ve “İsimleriniz nedir?” Diye sordum.
“Ben Barış Yekta” kendisi gibi esmer ve siyah gözlü arkadaşını gösterirken “Arkadaşım ise Ceyhun Oktay” dedi.
“Memnun oldum. Bende Karam Tasa” dedim. “Sizi tanıyoruz Carla hanım” dediğinde yüzümün kızardığını hissettim.
“Görevimizi biliyoruz merak etmeyin” diye eklediğinde rahatladım. “Sağolun” dediler ve trafikli yolu izlemeye devam ettim.
Ceyhun “Efendim dilerseniz-“ adamın sözünü keserken “Lütfen sizden çok küçük olduğum belli. Rica ediyorum bana sen diye hitap edin” dedim.
“Peki, dilersen eğer ilk önce bir yemek yiyebilirsin. Yoksa direk otele gideceğiz” dedi.
”Yok teşekkür ederim yemek yemek istemiyorum. Otele gidip dinlensem iyi olur. Sabah erken saatlerden beri yoldayım. Baya da erken uyanmak zorunda kaldım zaten. Uçakta biraz uyudum ama dinlenmiş hissetmiyorum” diyerek gülümsedim.
Elimdeki telefonun açma tuşuna basıp saate baktım. Saat öğlen ikiye yaklaşıyordu. İtalya ile saatler farklı olduğu için olabilir diye düşündüm. Birde İstanbul’un trafiğini hesaba katarsak öğleden sonra ancak otelde olurduk.
Barış elindeki bir tablete kalemle bir şeyler yazıyordu. “Ne yapıyorsun?” Diye sorduğumda başını kaldırıp bana baktı. “Ben mi?” Diye sordu. “Evet sen” dedim. “Programını düzenliyordum. Otelde sadece kahvaltı ve akşam yemeği olduğunu öğrendim. Saat üç civarında otelde olacağımız düşünülürse ve dinlendiğini hesaba katarsak akşam yemeği de saat 6-8 olduğu için-“ nefessiz bir şekilde devam ederken sözünü tekrar kestim “Bu kadar plan yapmayın. Anlamsız. Hemde beynini yorma. Ne zaman kalkarsam yemek yerim sorun değil. Otele uymam gerekirse de ona göre beklerim” dedim.
Tabletini elinden alıp yanımdaki boşluğa bıraktım ve “Yolculuğun keyfini çıkartın beyler. Rica ediyorum” dedim.
İkiside sessizce camdan dışarıyı izlemeye başladı. Trafikten dolayı yavaş bir şekilde otele doğru ilerliyorduk.
Yarım saat kadar bir yol daha gittikten sonra otelin görkemli girişinin önüne gelmiştik. Arabadan indik ve yağmurlu havaya yakalanmadan içeriye girdik. Barış valizimi Ceyhun ise sırt çantam ve büyük kol çantamı taşıyordu.
Resepsiyondan oda kartımı aldığımızda 6. Kata çıktık ve 618 numaralı odaya yerleştim. Ceyhun ve Barış buralarda olacaklarını söyleyip beni geniş otel odasında tek başıma bıraktılar.
Odada çift kişilik beyaz nevresim takımları ile kaplanmış büyük bir yatak ve yanına iki komidinle odayı neredeyse kaplıyordu. Bunun dışında yatağın tam karşısında ikili bir koltuk ve onun üstünde yine yatağın karşısında duvara asılı bir televizyon vardı. Odada balkon dışında iki kapı daha kalıyordu.
Balkon otelin arka bahçesine bakıyordu ve yan odadaki balkonlarla bitişik durumdaydı.
Diğer kapılarda; Tuvalet ve giyinme odasına açılıyordu. Valizleri küçük giyinme odasına bıraktım ve temiz havlularımı alıp banyoya ilerledim.
Bir duşluk, klozet küçük bir dolap ve aynalı bir lavabodan oluşan küçük bir yerdi. Bornozumu ve saç havlumu kapının arkasına asıp duşa girdim. Ilık bir duş alıp çıktım.
Üstüme askılı lacivert bir pijama üstü ve takımı olan bir pijama altı giydim. Saçlarımı kurutmakla uğraşmak istemediğim için rutin bakımımı bile yapmadan kendimi yatağa attım.
Nevresimlere sarılıp gözlerimi kapattım. Uykuya hızlıca daldım. Kendimi çok yorgun hissettiğim için uyku beni kendine çekmişti.
__________________________________________
Kapımın önünden gelen yüksek seslerle gözlerimi açtım. Bağırış sesleri geliyordu.
Üstüme siyah kimonomu giydim ve kapıyı aralayıp kafamı koridora doğru uzattım. Görüş alanımı kaplayan siyah bir duvar misali bedene parmağımla iki üç kere dokundum.
Ceyhun bana döndü ve siyah gözlerini bana dikti. “Neler oluyor?” Diye fısıldadım. Ceyhun kendini sağa doğru çektiğinde karşımda yapılı bir vücudu olan beyaz tenli, Ela gözlü, kumral alnına dökülen ıslak tel tel saçları olan uzun boylu bir adam duruyordu.
Üstüne giydiği siyah tişört ve siyah pantolonu ile çok dikkat çekiciydi. Gözlerimi kocaman açıp yutkundum. Ceyhun’a döndüm ve “Bu kim?” Diye sordum.
Gür sesli adam “Barut Karaca” dediğinde az önce gözlerimin esiri olan bedene döndüm. “Kimsiniz?” Diye sorduk tekrar. “Dedim ya” dedi sertçe bakarken.
Ceyhun “Barut bey, Karam hanıma izin verin lütfen” dediğinde ona dönüm. ne beyi be?
“Ceyhun kim bu edepsiz!” Diye bağırdım. “Beni neden rahatsız ediyor ve ona neden Bey diyorsun?” Diye arka arkaya sorular yönelttim.
“Karam hanım, Barut bey şeyin şeyi” dedi. Alayla güldüm. “Neyin neyi çok iyi anladım ben” diyerek kapıyı sertçe vurup yatağa ilerlediğim sırada “KARAM TASA! Çık dışarı!” Diye bağıran ses ile kaskatı kesildim.
Ceyhun adamı sakinleştiren sözler sarf ederken birden sessizlik oldu ve kapıyı açtığımda yerde boylu boyunca yatan Ceyhun’u gördüm. NELER OLUYOR?
Yerde yatan Ceyhun’un yanına fırladım ve çömelip onu uyandırmaya çalıştım. Bu sırada kolumu sertçe tutan büyük bir el beni hızla ters yöne çevirip ayağa kaldırdı.
Sinirden köpürmek üzere olduğum için boşta kalan sağ elimi adamın yüzüne doğru süratle ve sertçe çarptım. Attığım tokatla bir milim bile sarsılmayan adama karşın hiddetle “GÜVENLİK!” Diye bağırdım.
“Bağırma!” Diyerek bana bağırdı. “Kimsin be sen
barut musun ateş misin neysen ne istiyorsun benden? Neden bayılttın korumamı?” Diye sorguladım.
Sıkıca tuttuğu koluma baktım ve acısı yüzünden yüzümü buruşturdum. Kolumu bırakan adam arkasına döndü ve “Yarım saate hazır ol” dedi.
“Ne saçmalıyorsun ?” Diye arkasından bağırdığımda Bana dönerek beni şaşkınlıktan öylece bırakan o kelimeleri söyledi
“Eğitmeni olduğum ve senin sözleşme imzaladığın tesise gidiyoruz Karam Tasa”
Afallamış suratımla arkasından öylece bakakaldım. Yerde yatan Ceyhun bir şeyler mırıldandı ama duyamadım.
Ben az önce bir eğitmene el kaldırmış ve hakaret etmiştim.
Aptal…