İlam, masanın üzerindeki bardağı duvara fırlatıp parçaladı. Planının başarısız olduğuna inanmak istemiyordu. Burnundan soluyordu. Koltuğuna zorla da olsa oturdu.
İlam’ın oturmasıyla, masanın çaprazında ellerini önünde bağlamış, endişeyle onu seyreden adam konuştu:
“Efendim, bir sonraki hamlemiz nedir?”
Komutan, bu soruyu yanıtsız bırakmayı tercih etti. Çünkü başarısız olduğuna dair bir senaryoyu hiç düşünmek istememişti. Sonuç ise çok kötüydü. Prens hâlâ nefes alıyordu. Oldukça sinirli olmasına karşın, zihni yeni bir yol haritası çizmeye başlamıştı. Planı kafasında netleşirken kapı çalındı.
İlam kapıya huzursuzca baktı. Ardından adama açmasını işaret etti. Gelen, diğer Üst Birlik’ten bir askerdi.
“Komutan İlam, sabah töreni için avluya bekleniyorsunuz.”
Komutan başını salladı ve koltuğundan kalkarak askerin arkasına takıldı. Kırmızı halı serili koridordaki sessiz yürüyüşten sonra cilalanmış ahşap merdivenlerden aşağı indiler. Giriş salonunu da geride bırakarak en sonunda, mozaik desenli mermerle kaplı geniş avluya ulaştılar.
Komutan bakışlarıyla avluyu taradı. Etraf epey kalabalıktı. Alt birlik askerleri, her zamanki gibi siyah çalışma tulumları giymiş, büyük demir kapının dibinde sıraya girmişlerdi. Üst birlik askerleri de kendilerine verilen asker kıyafetleriyle şatonun yakınında bekliyorlardı.
İlam, durduğu basamaktan avlu zeminine adım attı. Kendi birliğine doğru ilerlerken adamın görünmesi bile avluya sessizlik getirmişti. Komutan, askerlerinin önünde asık suratıyla dikildi. Şu durumda beklemek ona işkence gibi geliyordu.
Bir süre sonra nihayet kapıda Brükles göründü. Adam askerleri kısa süre süzdü, aşağı indi ve ortadan kayboldu. İlam, Brükles’i hep garip bulmuştu. Adam hiç fark edilmiyor, bir ruh edasıyla ortadan kayboluyor, ansızın tekrar gün yüzüne çıkıyordu.
Komutan merakla kalabalıkta Brükles’i ararken Prens Leshak kapıya gelmişti. Prens konuşma yapmaya hazırlanırken Brükles, olağanüstü bir hızla arkasında belirdi. Prens omzunun üstünden arkasına baktı. Brükles’in gücünün sınırlarını zorladığını düşünüyordu. Adamın alnında birkaç damla ter parlıyordu.
Leshak kapı eşiğinde yerini aldı. Askerler onu buradan daha rahat görebilirdi. Konuşmaya bir an önce başlamak istiyordu fakat ne diyeceğini bilmiyordu. Onlara saldırıdan bahsetmeli miydi? Bu, zayıflık göstergesi olur muydu?
Zaman akıp giderken prens bu ikilemden çıkamıyordu. Yorgun gözleri kapanır gibi olduysa da toparlandı. Bakışları, beklentiyle onu seyreden kalabalığın üzerine kaydı. Yutkundu. Sesini yükseltti:
“Biliyorsunuz ki birlikte zorlu bir göreve çıktık. Sizden isteğim, bütün gücünüzü, size kanat geren bu krallık için kullanıp görevinizi layıkıyla yerine getirmeniz. Işık üzerinize olsun.”
Konuşmayı bitirmesiyle içeri girmesi bir oldu. Başı dönüyordu; dengesini kaybedecekti ki Brükles prensi omzundan yakaladı.
“Efendim, odanıza çıksanız iyi olur.”
Prens gözlerini kırpıştırdı. Brükles’ten destek alırken arkasına döndü. Açık kapıdan dışarıda dağılmış askerlere baktı. İçinden şükretti; kimse ona dikkat etmiyordu. Biri dışında… Komutan İlam keskin gözlerle onları inceliyordu.
Prens adama karşılık vermedi. Kolunu Brükles’in omzuna attı ve basamaklara yöneldiler. Leshak ağırlığını adamının üzerine verirken merdivenleri teker teker çıktılar.
İkinci kata geldiklerinde ise Brükles prensi kaldığı odaya götürmedi. Efendisini, normal odalardan birine soktu. Onu yataklardan birine oturması için bıraktı. Prens yatağa oturunca neden buraya geldiklerini sordu:
“Neden buradayız?”
Brükles cevap vermeden işine devam etti. Tahta dolabı rahatça yana itip taş duvara ulaştı. Eliyle duvardaki oyuğu aradı. Küçük oluğu bulduğunda bastırarak kilit sistemini tetikledi. Gizli odaya açılan plaka, büyük bir sesle aralandı.
Brükles kapıyı prensin geçebileceği kadar açınca ona döndü:
“Efendim, bu gizli oda sizin için çok daha güvenli.”
Prens, karanlığa gömülmüş geçide tereddütle baktı. Ardından çenesini kaldırıp başını sağa çevirdi. Adamın yüzü gayet sakin ve ciddiydi.
Prens yatakta bir süre oturdu. Hâlâ emin olmamakla beraber gizli oda fikri hoşuna gitmişti. Tekrar ayağa kalktı. Brükles’e yandan bir bakış atıp sonu görünmeyen geçide girdi.
Birkaç adımı temkinle atsa da pis koku ve ürpertici soğuk dışında kayda değer bir şey yoktu. Prensin adımları taş duvarlarda yankılanırken Brükles onu yavaşça takip ediyordu.
Leshak en sonunda kısa metal merdivenlerden aşağı inip odaya ulaşınca biraz olsun rahatladı. Odanın içi loştu. Havası yoğun, soğuk ve bunaltıcıydı. Eski yatak ise çürümekten halliceydi.
Prensin suratı asılırken Brükles onun tepkisine karşılık özür diledi:
“Özür dilerim efendim, burayı temizleyecek vaktim olmadı.”
Leshak başını hafifçe salladı. Aklı, şartları bir kenara bırakmış, dün geceki olaya takılmıştı:
“Sence dün gece olanlar gerçek mi?”
Brükles cevabını bir süre zihninde tarttı. Efendisine dürüst olması gerektiğini düşünüyordu. Sakin ama kısık bir tonda,
“Muhtemelen evet,” dedi.
Prens, beklediği yanıtın verdiği huzursuzlukla kirli yatağa çöktü. Sırtını umursamadan yatağa bıraktı ve adamının dürüstlüğüne şakayla karışık sitem etti:
“Verdiğin moral için sağ ol, Brükles.”
Brükles yine açıklama yapmaya başlayacaktı ki prens ondan önce davrandı:
“Akşama kadar yazının anlamını bul.”
Leshak, emrini dinleyip çıkan Brükles’in ayak seslerini dinledi. Pozisyonunu hiç değiştirmedi. Fakat gözleri pes etmeye yakındı. Uykuya kavuşma isteğiyle gözlerini yumarken onu sarmalayan his oldukça garipti.
Sanki biri onu izliyordu… ya da hepsi bir kuruntuydu. Yorgun prens Leshak ise ikinci seçeneği kabul etti.
Her ne kadar düşmanı ona nefesi kadar yakın olsa da…