Mihat içeriye girdiğinde, ikincil dünyanın bir köşesine ışınlandığını sandı. Hiç bu kadar büyücüyü bir arada görmemişti. Salonda elemantel göçebelerden tutun ruhanilere kadar her çeşit kullanıcı bulunuyordu. Üstelik sadece onlar da değildi; Işık büyücüleri ve onlarla çalışma yapan birçok üst birlik askeri bulunuyordu. Etraf tüm bu büyü ustalarına bakılınca oldukça kalabalık sayılırdı; arıların vızıldadığı bir kovanı andırıyordu.
Genç asker, sesleri umursamadan tebessüm etti. Gayriihtiyari ileriye adımlayarak önündeki iki kişiye iyice yaklaştı. Ne var ki adamlar ona yaklaşan Mihat’a yandan huzursuzca bakıyorlardı. Onu küçümsedikleri, hatta tiksinti duydukları gayet net görülüyordu. Oğlan biraz kendine gelip hayal dünyasından çıktı. Hafifçe geriye sendelerken pejmürde halini hatırlayarak dudaklarını büzdü. Tabii, bir çapulcuyu kim severdi ki?
Kendini sertçe yargılamayı bitirip hemen kaçabileceği bir yer aradı. Yan tarafta yükselen büyük kolonu fark ettiğinde direkt yanına sindi. Şimdi gülümsemeye devam ediyordu. Çünkü insanların gözüne batmayacak, rahatça onları seyredebilecekti.
Gözleri ilk olarak ona kötücül bakışlar atan üst birlik askerlerine takıldı. Adamların üzerinde Orodno madenlerinden gelen Elf çeliği vardı. Az önce gördüğü kılıç da şiddetle parıldıyordu. O zaman etrafa olan şaşkınlığından çok önemli gelmemişti. Fakat şu an metal yüzeyin nasıl ışıldadığına hayran kalmıştı ve garip cızırtıları buradan bile işitebilmesini epey garip bulmuştu.
Mihat merakla onların dövüşünü bir süre takip etti. Çevik hareketleri, kıvrak bilekleri ve en önemlisi gerçek bir rütbede olmaları genç adamın özeneceği hususlardı. Derin bir iç çekerken beyaz kumaşlı eldivenlerle kaplı eline baktı. İçinden, *“Eh, insanların resim ve harita çizmekten daha fazla işe yarar özellikleri var. Benim aksime gayet güçlüler,”* diye düşündü. Sonra bazı fısıltılar duyarak çenesini kaldırdı. Dikkati arkaya kaymıştı. O askerlerin yanında kırmızı detayları olan siyah tulum giyen birileri savaşıyordu. Kıyafetlerinde kızıl bir ejderha motifi seçiliyordu. Mihat tam onların kafa bantlarında yazan sözcükleri okuyacaktı ki gerek kalmadı.
Sol tarafta pozisyon almış büyücü harekete geçerek havada bir tekme savurdu. Alevler ayak uçlarında parladı ve oda bir anlığına is kokusuyla doldu. Mihat ansızın ayaklanırken, *“Ateş göçebesi!”* diye heyecanlanıverdi. Diğer adamın karşılık olarak verdiği ateş topuna benzeyen kalkan ise hevesini ikiye katladı.
Gözleri o iki elemantelin hareketlerine kilitlenmişken havada beliren ruhları görünce aniden dizlerinin bağı çözüldü. Sırtını duvara yapıştırıp yutkunarak hayalet gibi duran o garipliklere baktı. Birçok boyutta ve farklı çehrelerdeydiler. Beyaz kumaşlarının altında saklanan saydam vücutları, arkalarında parıltı bırakan kül rengi sisleri vardı. Bir de etraflarında dolanan altını andıran, ince bir çizgi halindeki ışık yörüngeleri göze çarpıyordu.
Alt birlik askeri ağzını kapalı tutup sakinleşmeye çalıştı. Ardından bakışlarını geniş tonozlu tavandan duvarlara çevirdi. Gri taş duvarların hepsinde beyaz flamalar asılıydı. Üzerlerindeki güneş arması da Işık Krallığının yegâne sembolüydü. Gerçi Mihat kaç yıldır gördüğü ulus bayrağını neden şimdi inceliyorsa... Muhtemelen yine o tuhaf fikirlerinden kaynaklanıyordu. Kötü fikirler.
Genç adam yüzünü buruşturdu. İçindeki sorgulayan sesi zar zor bastırıyordu. Gözleri etrafta çıkış ararcasına gezinirken karşısındaki bir durum garibine gitti. Doktor Arden, neden gülerek komutan İlam’la konuşuyordu?
Mihat onları göz hapsine alıp kaşlarını çattı. Boğazında kuru bir gıcık oluşurken parmaklarını eldiveninin içinden sıktı. Nedense yüzünün kızardığını hissediyordu. Ama bozuntuya vermedi. Kafasını büyücü topluluğuna çevirerek en arkada antrenman yapan hava ustalarını izledi.
Rüzgarlara yön veren bu kişiler bedenlerinin önünde, şeffaf esinti halkaları oluşturuyor, tozu dumana katarak birbirilerini itip çekiyorlardı. Arada da kapı tarafına hava dalgaları yolluyorlardı.
Yine de Mihat’ın keyfi kaçmıştı bir kere. Büyü arzusu kursağında kalmıştı ve kendini yana bakmaktan ancak dişlerini sıkarak alıkoyuyordu. Tabii, zihnindeki düşünceler de tekrar alevlenmişti. Tüm sıkıntılar sanki üzerlerine düşen görevi yapıyormuş gibi küçük kurtçukları andırarak aklını kemiriyordu: *Neden onunla konuşuyor? Komutanın düşmanımız olduğunu bilmiyor mu? Onun haberi var mı acaba? Yoksa "sevdiklerini öldürürüm" teklifi bana mı özel?!*
Genç asker, uzun bir süre hem doktorun bu çelişkili hareketlerini düşündü hem de yandan dikizlemelerle komutan ve doktoru seyretti. İkisinin halleri gözlemlediği vakit boyunca değişmedi. Mutlulardı. Yoksa ona nadiren gülümseyen doktor o adama gülücükler saçar mıydı? Üstelik en az iki saat Mihat’ı bekletmişti. Sonunda gitmeye karar verdiğinde tek bir bakışla onu yanına çağırmış, genç asker de somurtarak Arden’in peşine takılmıştı.
İkili birlikte hasta odasına dönüyordu. Yukarı çıkan yol ayrımında durduklarında Mihat huzursuz bir tavırla başını yana döndürdü. “Ben, görevimin başına dönsem iyi olur. Hem geceye daha çok var. Yarınki balo için de tonla iş duruyor zaten,” dedi. Arden, direkt onayladı. Odağının başka yerde olduğu belliydi. “Tamam, akşam gelirsin odaya.”
Mihat başını sallayıp deponun yolunu tuttu. Artık geceye kadar bekleyecekti.
Gökyüzü karardığında Alt birlik askerlerinin işi bitmişti. Yorgun işçi askerler önlerine konulacak bir tas çorba için yemekhaneye akın etmeye başlamışlardı bile. Mihat da onların arasındaydı. Ama derdi karnının gurultusu değildi. Asıl konu Van’ın sırlarını öğrendiğini açıklaması ve sinsi planlarının yarın gerçeğe dönüşecek olmasıydı. Yine de acıktığını biliyor, bünyesini doyurması gerektiği kanısına kapılıyordu.
Yemekhanenin metal kapısının önünden geçerken buram buram gelen kokular iştahını körükledi. İçeriye kısa bir bakış attı. Art arda sıralanmış masalarda, dip dibe durmuş askerler yemek yiyorlardı. Üst başları pislik içinde olsa da ellerine tutuşturulan bir parça ekmekle tabaklarındaki yemeği sıyırmak bayram gibiydi.
Mihat, açlıktan eğilip bükülen karnını tuttu. Yemekhaneye girmeyi çok istemekle birlikte yoluna devam edecekti. Yemek salonunun kör ışıklarından uzaklaşarak merdivenlere yöneldiğinde kafası karmakarışıktı. Ne diyeceğini bilmiyordu. *“Belki yalan söylemeyi düşünmeliydim... Hayır, kesinlikle olmaz… O kıza karşı olmaz,”* diye kızdı kendine. Bacakları yukarıyı tırmanma konusunda epey sıkıntı yaşıyordu.
Hasta odasının olduğu koridora gelince derin bir nefes aldı. Adımlarını yavaşça atarken koridorun loş ışığında, duvarlardaki tüm detayları inceleyerek vaktini geçirdi. Detaylıca işlenmiş tahta çerçeveler, yağlı boya tabloları, katılaştırılmış büyüden oluşan cam fanuslu lambalar… Hepsi ertelemenin bir parçasıydı.
Gerçi çaresizce bir hamleydi. Artık kapıya birkaç adım uzaklıktaydı. İçerideki fısıltıları rahatça duyuyordu. İleriye hantalca yürürken avuç içlerinin vıcık vıcık olduğunu fark etti. Acayip fazla terlemişti. Sıcaklamış hissetmesinin sebebi bu olmalıydı.
Odanın kapısını tıklattığında içindeki panik garip bir titremeye dönüştü. Kapı açıldığında ise açık pencerenin önündeki İsta’yı gördü. Kadın siyahlar içindeydi; kukuletası boynunun arkasına düşmüş, saçları ve maskesi gecenin karanlığına karışmıştı. Tekinsiz kırmızı gözleri korkunç derecede mutlu duruyordu. Ellerini de arkasında sakince bağlamış bekliyor, yıldızların ve ayın parladığı göğü seyrediyordu. Mihat yutkunarak girişte dikildi. Sonra Arden gölgelerin içinden çıkarak İsta’ya baktı. Gizemli kadın gülümseyip, “Biraz daha orada dikilecek misin?” diye sordu. Arkasına dönüp içeri gelmesini işaret etti.
Mihat odaya girip kapıyı kapattı. Gözleri hâlâ karşısındaki kadındaydı. İsta maske altından oğlanın tepkisine güldü. Ama ciddiyetini tekrar kazanmalıydı. Yarın, hatta bu gece epey uzun olacaktı. Sırtını duvara yaslarken maskesini indirdi.
“Mihat, bize söylemek istediğin şeyler var mı?”
Genç adam kurumuş dudaklarını diliyle ıslatıp direkt İsta’nın gözbebeklerine odaklandı. “Evet, kesinlikle var… Ama sana güvenmiyorum.” Kadın alayla gülümsedi. “Öyle olsun. Yine de ne diyeceğini bilmek istiyorum.” Mihat derin bir soluk verdi. Göz ucuyla doktoru kontrol etti. Tepkisizdi. Yüzü gölgeler arasında saklıydı. Önlüğü çıkarmış, gündelik kıyafetleriyle duruyordu. *Ondan medet umamam.*
“Sizinle olan ilişkimizi üçüncü biri daha biliyor.”
Kelimeler ağzından döküldüğünde artık dönüşü yoktu. İşte gariplik buradan sonrasıydı; İsta ve Arden’in tepkileri normaldi. İsta bozulmamıştı. Doktor yerinden kıpırdamıyordu.
“Neden tepki vermiyorsunuz?”
“Çünkü biliyoruz,” dedi İsta kollarını göğsünde kavuşturarak. “Arkadaşının haberi olduğunu biliyorum.” Mihat aniden garip bir rahatlama hissetti. Sanki hafiflemişti. Şaşkın bir tonda sordu: “Nasıl ama?”
İsta ellerini umursamazca kaldırıp konuştu: “Aslında sadece tesadüftü. Birilerini takip ederken sizin tartışmanıza rastladım.” Mihat yutkunarak başını eğdi. Tekrar kaldırdığında İsta ile bakışıyorlardı.
İlk İsta devam etti: “Gerçi bu kadar dayanmana şaşırdım. O çocukla ne denli yakın olduğunu biliyorum.” *Zaten o yüzden seni onunla tehdit ettim.* “Endişelenmene gerek yok. Ona zarar vermeyeceğim.” *Çünkü o çocuk senden bile fazla işime yarayacak.* “Dert etmen gereken yarın ve sonrası… Kararını vermen lazım. Bizimle misin, yoksa yollarımız burada ayrılıyor mu?”
Mihat, bir kere İsta’yı, bir kere de Arden’i süzdü. Zihni tüm sonuçları karşılaştırırken nedense içinde yanan bir ateş vardı. Adaletsizliğin yaktığı koca bir yangın. Dudaklarını birbirine bastırıp kafasını aşağı yukarı salladı.
“Sizinleyim.”
Arden karanlıktan çıktı. İsta, Mihat’a doğru elini uzattı.
“O zaman gerçek planı duyma zamanın geldi.”