İçeriğe geç

Karanlığın Varisleri 1

Bölüm 14 · 3 dk okuma

Karanlığın Varisleri 1

Bölüm 14

Derinlerdeki Bağ

"O, neden burada?" diye sordu çocuk.

Ona cevap verdi anne:

"Galiba abin de bize katıldı."

Karşı çıktı baba:

"Hayır, onun zamanı dolmadı."

Ardından duyuldu efendinin sesi:

"Uyan."

Brükles o sesi tanımadı. Derinlerde gürleyen bu tını ona yabancıydı. Yine de açıldı gözleri. İradesi delinmişti sanki.

Bacakları kendiliğinden ilerledi. Taştan bir taht çıktı karşısına. Üzerinde yüce Agrona kralı Azreal oturuyordu. Çağırdı yanına Brükles'i:

"Gel, bana çocuğum."

Adam itaat etti. Çıktı gümüş merdivenleri teker teker. Son basamağa ulaştığında arkasında kalan merdivenler sessizliğe gömülmüştü.

Gülümsedi Azreal, tüm ırkını kendi kanından sayarak çağırdı diğer evlatlarını. Karanlıkta binlerce kızıl göz belirdi.

Brükles kaşlarını çattı, onu baskılayan bu güce karşı koymak istedi.

Döküldü kelimeler ağzından:

"Sen de kimsin?"

Azreal'ın kırmızı gözleri heyecanla parladı. Koca cüssesine rağmen tahttan kalktı.

Brükles'in bedeni titredi. Ayakları yere çivilenmişti. Korkuyla kaydı gözleri yukarıya.

Azreal'ı seyretti sessizce.

Başı ağaç misali göğe uzanıyor, kıvrık boynuzları siyah saçlarının üzerinde taç edasıyla duruyordu.

Etkilenerek aynı soruyu tekrarladı:

"Sen de kimsin?"

Azreal da benzer tepki verdi. Gülümseyerek yavrusunun başını okşadı. Onu sarayına götürecekti. Hatırlayacaktı kim olduğunu. Ama engellediler dünyalılar onları.

Karanlık titreşti. Taştan taht, Azreal, diğer Agronalar; hepsi birer birer toz oluyordu.

Brükles bağırdı. Gözyaşları sel olup aktı. Ateşler içinde yanıyor gibiydi. Onu ailesinden koparıyorlardı.

Çaresizlikle tutundu tüm Agronaların babası olan kralın pelerinine. Feryat etti:

"Bırakma beni!"

Azreal başını eğdi. Gitmek zorundaydı. O sonsuz kudrete sahip bir iblisti. Fakat ne o zaman ne de şimdi koruyabiliyordu soyunun çocuklarını.

Çekti pelerini Brükles'in ellerinden. İlerledi ebedi karanlığa.

Eridi bedeni boşlukta.

Yalnızdı Brükles. Terk etmişti kralı, ailesi onu. Mahkûm olacaktı ışığın gölgesine. Ezeceklerdi onu acımasızca.

Yapacağı hiçbir şey kalmamıştı. Geri geldi fiziksel dünyaya.

Hissediyordu artık tenine değen soğuk metali.

Prangalar dört bir yanını sarmıştı.

Araladı gözlerini. Karşıdaki duvarı hâlâ karanlık görüyordu.

Azreal'ın kaybolduğu yerde takılıydı gözleri.

Sonra...

odaklandı.

İki insan silüetini fark etti. Karanlıkta yavaşça silinip gitti.

Şimdi gerçekten dönmüştü. Dişlerini hırsla sıktı. Zincirlerle huzursuzca uğraşıp çekiştirdiğinde önünde duran iki adam korkuyla duvara çekildi.

Yutkundular. Silahlarını çektiler.

Boyu kısa, tombul olan asker tükürerek ileri atıldı.

Silahını Brükles'in boynuna dayadı. Elleri titrerken savurdu küfürleri:

"İğrenç... pislik yaratık."

"Lanet mahluk."

"Garabet."

Brükles gözlerini kırpıştırdı. Aklı hâlâ az önce yaşadıklarındaydı. Karşısındaki adamı kale almıyordu.

O gerçekten bir Agrona mıydı?

Asker bu tepkiye daha da sinirlendi. Kılıcı iyice bastırdı derisine.

Diğer adam ileri çıktı. Arkadaşının hareketinden sonra tuttu askerin kolunu.

Onu sinirle uyardı:

"Ne yapıyorsun lan! Çabuk çek o kılıcı. Prens Leshak bunu yaptığını..."

Kılıcı elinde tutan adam arkadaşının lafını kesti:

"Sen söylemezsen bilmez!"

Asker dinlemedi. Brükles'in boynundan kılıcı çekerek arkadaşını arkaya çekti.

Kısık bir sesle onunla tartıştı.

En sonunda kavga başlatan oğlan duvarın dibine gitti. Onu sakinleştiren adam Brükles'in yanına yaklaştı.

Adamın gözlerine bakarken Brükles'in tek kaşı hafifçe yukarı kalktı.

"Kalbim neden bu denli hızlı atıyor? Benden mi korkuyorsun?"

Asker homurdandı, bakışlarını kaçırarak birkaç adım geriye çekildi. Duruşunu düzeltti ve korkmadığını belli etmeye çalışarak yüzünü sertleştirdi.

"Senden korkmuyorum, Agrona," dedi.

Brükles "Agrona" kelimesini garipsese de inkâr etmedi. Bu kelime onun için farklı anlamlara gelmişti. Simgesiydi. Gururuydu. Gülümseyerek adamın yalanını yüzüne vurdu:

"Kalp atışın pek öyle demiyor. Çok korkuyorsun. Aynı onun gibi."

Bu laf sırtını duvara verip dikkati dağılmış adamı kendine getirdi.

Gözleri Brükles'in kan kırmızısı gözleriyle buluşurken tekrardan Brükles'in üzerine yürümeye çalıştı.

Arkadaşı da bu sefer engelleme niyetinde değildi.

Adam yumruğunu savurdu. Zincir yuvasında oynadı. Brükles eğildi. Darbe ıskalanmıştı. Brükles ise ıskalamayacaktı. Hiç tereddüt etmeden başını adamın alnına çaktı.

Kırılan kemiğin tok sesi odada yankılanırken asker çığlık attı. Sendeleyerek yere düştü. Yanındaki arkadaşı kısa bir anlığına şoka girdi. Yere serilmiş adamın alnı içe çökmüş, kan oluk oluk dışarı akıyordu.

Adam silahı bir kenara atıp yere çöktü. Kulağını vücuduna dayayarak nabzı yokladı.

Brükles'in dudakları ise öfkesiyle gerilmişti. Şu an hissetmesi gereken duygu bu değildi belki ama o vicdan eşiğini geçeli çok olmuştu.

"Boşuna arama, çoktan öldü," dedi umursamaz bir ses tonuyla.

Bu söz adamı ikinci bir şok yaşattı. Yerde geriye doğru süründü. Kafasını sertçe demir kapıya vurdu.

Acıyı önemsemedi. Sırtıyla kapıdan destek almaya devam ederek ayağa kalktı. Bacakları titriyordu.

Önünü dönmeden kapının kulpunu tuttu.

Kapıyı araladı ve küçük boşluktan koridora kaçtı.

Adam koşarak kaçarken Brükles küçük aralıktan onu dikkatle takip etti.

İç sesi dışına vurdu:

"Bu sadece başlangıç."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.