İçeriğe geç

Karanlığın Tutsağı "Veda"

Bölüm 1 · 4 dk okuma

Karanlığın Tutsağı "Veda"

Bölüm 1

1. Bölüm: Demir Parmaklıkların Gölgesinde

Göz kapaklarımın arkasında, o balo salonundaki silah sesinin yankısı hâlâ asılıydı. Sırtımdaki o yakıcı sızı, yerini her nefes alışımda göğüs kafesimi zorlayan soğuk bir uyuşukluğa bırakmıştı. Gözlerimi aralamaya çalıştığımda, kirpiklerim sanki tonlarca ağırlığın altındaymış gibi titredi. Beklediğim şey Mert’in endişeli yüzüydü; beklediğim şey, onun o güven veren hastane kokusuna karışmış parfüm kokusuydu.

Fakat burnuma dolan ilk şey, bayat bir rutubet ve paslı demir kokusu oldu.

Gözlerimi nihayet araladığımda gördüğüm ilk şey, tavanın gri, dökülmüş sıvasıydı. Başımın hemen üzerindeki tek bir ampul, odanın içindeki tozu ve kasveti aydınlatmak ister gibi cılız bir ışık saçıyordu. Doğrulmaya çalıştım ama sırtımdaki o kurşun yarası, vücuduma saplanan binlerce iğne gibi bana engel oldu.

Bakışlarımı odanın içine çevirdiğimde, buranın normal bir hastane olmadığını anladım. Duvarlar çıplaktı, pencerelerin önünde güneş ışığını bile mahkûm eden kalın demir parmaklıklar vardı. Cihazların bip sesi yerine, dışarıdan gelen rüzgarın demirlere vururken çıkardığı o tiz, metalik sesi duyuyordum. Burası bir hapishaneydi. Şeref Savran’ın, ölümüme bile sahip çıkmak istediği o karanlık zindanlardan biri.

Tam o sırada, odanın köşesindeki o gölgeyi fark ettim.

"Yağmur?"

Sesim, boğazımdaki o kuruluk yüzünden ancak bir fısıltı gibi çıktı. Odanın köşesinde, sandalyeye sabitlenmiş küçük bir figür duruyordu. Kalbim, arseniğin ve yaranın verdiği yorgunluğa inat hızla çarpmaya başladı.

Mert'in evlatlık yeğeniydi o. Ben onu sadece üstlendiğim o karanlık "Dava" dosyalarından, fotoğraflardan ve Mert’in endişeli anlatımlarından tanıyordum. O ise beni hiç görmemişti. On altı yaşındaki o gencecik bedeni korkudan zangır zangır titriyordu. Eli, kolu ve ayakları kalın iplerle sandalyeye bağlanmış; ağzı siyah bir bantla sıkıca kapatılmıştı. Gözleri korkudan irileşmişti ve benim uyandığımı görünce debelenmeye, o bantın arkasından boğuk sesler çıkarmaya başladı.

Gözlerindeki o yaşlar süzülüyordu yanaklarından. Onu kurtarmak için elimi uzatmak istedim ama kollarım yatağın yanındaki demirlere kelepçelenmişti. Metalin tenime değen o soğukluğu, Şeref Savran’ın son darbesini vurduğunu kanıtlıyordu.

Bileğimi kanatarak da olsa, gevşek bırakılmış kelepçeden elimi o kıskaçtan kurtardım ve yere kapaklanmamaya çalışarak Yağmur’a doğru yalpaladım.

"Bekle," dedim sızlanarak. "Ellerini açacağım."

Nefesim kesik kesikti. Yanına çöktüğümde uyuşan parmaklarım ipleri kavramakta zorlandı. Önce ağzındaki o kalın, siyah bandı tek bir hamlede, canını çok yakmamaya çalışarak çekip aldım.

Bandın açılmasıyla birlikte Yağmur derin bir nefes alarak hıçkırıklara boğuldu. "Babamı istiyorum ve seni tanımıyorum!" diye inildedi korkuyla. Sesi odanın soğuk duvarlarında yankılandı.

Sözleri, koridorda yankılanan o ağır postal seslerinden bile daha sert çarptı yüzüme. Onun gözünde ben, Mert Erdenay’ın onu kurtarmak için dünyayı ateşe verdiği o avukat değil, bu zindandaki kanlar içindeki yabancı bir kadından ibarettim. İplerin son düğümünü de çözdüğüm an, Yağmur ellerini kurtardığı gibi beni sertçe geriye doğru itti.

Sırtımdaki kurşun yarası odanın tavanına çarpan bir çığlık olarak ağzımdan kaçtı. Yere kapaklandım; mavi dönem elbisemin kumaşı zemindeki toza ve kendi kanıma bulandı. Yağmur ise sandalyeden fırlayıp odanın en karanlık köşesine, o demir parmaklıklı pencerenin altına sindi. Dizlerini göğsüne çekip elleriyle kulaklarını kapattı. "Bırakın beni! Babamı istiyorum... Gelin alın beni buradan!" diye hıçkırarak sayıklamaya başladı.

Tam o sırada koridordaki postalların sesi kapının hemen önünde kesildi. Kilidin içindeki o paslı metalin dönme sesi odada yankılandı.

Yerde, kanımın ortasında doğrulamaya çalışırken gözlerimi o açılmak üzere olan demir kapıya diktim. Yağmur köşede tamamen savunmasızca ağlarken, Mert’in bu hayatta en çok değer verdiği o emaneti korumak için, o kapıdan girecek olan her kimse onunla yüzleşmek zorundaydım.

Demir kapı, kulak tırmalayıcı bir gıcırtıyla ardına kadar açıldı. İçeri giren adamın silueti, koridorun loş ışığında devasa bir gölge gibi odaya düştü. Şeref Savran’ın en güvendiği, eli kanlı tetikçilerinden biriydi bu. Gözleri yerdeki kan gölüne, ardından mavi dönem elbisemin içinde acıyla kıvranan bana kaydı. Dudaklarında o iğrenç, sadist gülümseme belirdi.

"Bak sen şu işe," dedi, alaycı bir sesle. "Bizim avukat hâlâ nefes alıyor. Şeref Bey’in şifalı suyunu o kadar içtikten sonra bir de kurşun yedin, yine de ölmedin. İnatçı çıktın."

Köşede büzülmüş olan Yağmur, adamın sesini duyduğu an daha çok ağlamaya başladı. "Yalvarırım beni babama götürün," diye hıçkırdı, adamın kim olduğunu, onun aslında bir cellat olduğunu bilmeden. On altı yaşındaki bir çocuğun çaresizliği odadaki rutubetli havayı bile kurutuyordu.

Tetikçi, Yağmur’a doğru bir adım attı. "Merkez kapıda bekleme yapmayın, Şeref Bey kızı hemen istiyor," diye arkasındaki adamlara seslendi. Ardından Yağmur’un kolundan yakalamak için uzandı.

"Dokunma ona!" diye bağırdım.

Sırtımdaki o korkunç sızıya, arseniğin parmaklarımı uyuşturan o lanetli etkisine inat yerdeki tozlu betondan destek alarak doğruldum. Acı zihnimi bir anlığına tamamen berraklaştırdı. Mert’in yeğeni, onun bu dünyada üzerine titrediği o masum kız benim gözlerimin önünde bir kez daha Şeref’in o kirli ellerine teslim edilmeyecekti.

Yerdeki devrilmiş metal sandalyenin bacağına uzandım, uyuşan ellerimle demiri kavrayabildiğim kadar sıkı kavradım ve tüm gücümle adamın bacağına doğru savurdum.

Metal, tetikçinin diz kapağına büyük bir gürültüyle çarptı. Adam acıyla kükreyerek geriye doğru yalpaladı ve dengesini kaybetti. O an odanın içindeki o ağır hava bir kez daha barut kokusuyla dolmaya hazırlandı. Koridordaki diğer adamların silah kurma sesleri yankılandı.

Yağmur’a baktım, gözlerimin içindeki o ölümcül kararlılığı görsün istedim. "Yağmur, kapıya koş!" diye haykırdım. "Koş ve arkana bakma!"

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.