Yalan söyledi. Gözlerini kaçırırken nefesi boğazında düğümlendi, dudakları titredi. “Bilmiyorum,” dedi ama ben biliyordum—o kız ona bir şey hatırlatmıştı. Yağmur’un fotoğrafı sadece bir belge değildi; onun zihninde bir kapıyı aralamıştı. Ve o kapının ardında ne varsa, bana göstermemeye kararlıydı.
İçimde bir şey kıpırdadı. Öfke değildi bu, hayal kırıklığı da değil. Daha çok… bir sezgi. Bu adamla aynı davanın içinde olmak, aynı masaya oturmak… başından beri yanlış gelmişti. Ama artık geri dönüş yoktu. Aynı ipte yürüyorduk, düşersek birlikte düşecektik.
Onunla kurduğum bu ittifak, baştan şifrelere boğulmuştu. Her kelimesi, her susuşu bir bilmeceydi. Ve ben, bu bilmecenin çözümünü sadece dava için değil, kendim için de bulmak zorundaydım.
“Konuş, bir şey söyle. Bir kız çocuğunun daha hayatının kararmasını istemiyorum!”
Artık sakin kalamıyordum. Ona bir şey yapmış olabilirdi. Kayıtsız kalamazdım buna. Bir kızın daha hayalleri ve hayatı kararmamalıydı.
“Bilmiyorum,” dedi buz gibi bir sesle ama yalandı. Başımı eğdim. “Konuşmadığın sürece gitmeyeceğim.” dedim. “Gidip gitmememi senin sözlerin belirleyecek.” Tek kaşını kaldırmış şekilde ve hayretler içerisinde bana baktı. “Fazla iddialısın, bence farkında değilsin.”
Kaşlarımı çattım. “Bana bak, ben senin o mafyacılık oynayacağın biri değilim. Ben senin oyuncağın değilim!”
“Sana oyuncaksın diyen oldu mu? Bak fazla egolusun ve bu bana batmaya başladı avukat hanım.”
Başımı yana yatırdım. Madem batmaya başlamıştı ben de üzerine gider ağzından lafını alırdım. Bu dehaca planla ona sırıttım. “Ya,” dedim küçümser gibi. “Oysa benim hoşuma gidiyor.” Ağır adımlarla önüne geçtim ve kollarımı göğsümde birleştirdim.
Çenesi kasıldı. Rahatsız olmuştu. Yani planım tıkır tıkır işliyordu. Bu gece iş erken biter Duru! Muzip bir şekilde sırıttım ve “Konuş!” diye emrettim. “Konuşmadığın her an o kızı bulma olasılığım azalıyor!”
Derin bir iç çekti. Yerden ayırmadığı bakışları ağır ağır kalkıp benimkilere kenetlenince yutkundum. Evet, korkuyordum. Sakince bir nefes aldım ve “Hadi,” dedim. Ama o ağzını açmamak için yemin etmiş gibi susmayı sürdürürken kafasını iki yana salladı. “Sana tek kelime etmeyeceğim avukat.”
Artık uysallık gitti gidiyorken ellerimi yumruk yapıp kendimi tuttum. “Bana bak lan çam yarması! Sana demedim mi, ben senin mafyacılık oynayacağın biri değilim? Konuşmazsan gitmeyeceğim demedim mi?”
Sakinliğini koruyordu. Beni de bu delirtiyordu zaten. O kız her an hayat mücadelesi verirken bu herif karşımda dikilmiş benimle alay ediyordu! Ben yine kaybediyordum…
“Lütfen,” dedim son bir çare yine uysallığıma bürünerek. “Bir kız çocuğunun daha-”
“Tamam anladık, bir kız çocuğunun daha hayatı kararsın istemiyorsun.” Gözlerine baktım. Konuşacak mıydı? Yoksa sürekli aynı şeyi söylediğim için mi durdurmuştu beni?
“Lütfen, sadece birkaç bilgi. Sonra sen de ben de kurtulacağız.” İki siyah bakış benimkileri bırakmadan usulca bana yaklaştı. Dirseklerimi tuttu ve beni kendine çekti. “Bugün değil avukat.” Sıkıntılı bir şekilde nefes verip benden uzaklaştı. Bense bezmiş bir şekilde ona bakmayı sürdürdüm. “Ne bu şimdi!” diye haykırdım sonunda. “Şifreli ittifak falan mı? Bana bakar mısın sen! Neyim ben?”
“Kadın?”
“Harbi mi, yemin etsene! Avukatım ben avukat!”
Ağır adımlarla masasına adımladı ve koltuğuna oturdu. “Bugün değil dedim ve sözümün arkasındayım. Daha çok dene.” Kaşlarımı çattım. Ne istiyordu? Alt tarafı birkaç bilgi verecekti ben de onları rapor edecektim. Hepsi buydu!
Sinirli bir halde avuçlarımı masasına yaslayıp yüzümü onunkine hizaladım. “Bana bak Mert Erdenay,” dedim tehditkarca. “Eğer bana bir şey yapmaya çalışıyorsan ya da bu bir tuzaksa emin ol işin sonu beni öldürmenle bitmez.”
Sözlerimi ciddiye almayan bir tavırla bana bakmayı sürdürdü. Ama benim söylediklerimin hepsi gerçekti. Çünkü ben çok yönlü bir avukattım ve Mert Bey daha bunu bilmiyordu. Bekleyecektim. Eğer bunu ciddiye almazsa bir şeyler yapardı. Ama alırsa onun hayrınaydı.