Soğuk bir kış gecesiydi, aşağıda ikizim Elena' nın doğum günü hazırlıkları vardı, ikimiz aynı anlarda doğmuştuk evet ama o benden bir kaç saat farkıyla bir gün önce doğmuştu. O 14 kasımda saat 11 gibi doğmuştu. Ben ise 15 kasım saat 2'de. Bu yüzden şuan onun doğum günü için pasta hazırlanıyor, süsler takılıyordu. Benim doğum günüm ise asla kutlanmazdi.Benim doğum günüm özel bir gün değil, bir yas günüydü.Annemin ölüm günüydü, benim doğduğum an.Kalbime bir hançer gibi saplanan bir gerçekti bu. Evdeki kimse kutlamazdi benim doğduğum günü. Hepsi suçlayıcı ifadelerle bana bakardı. Şimdide böyle olacaktı. Bu yüzden çıkmadım odamdan kutlama bitene kadar oturdum yatağımda. Kalabalık bir aileydik, 5 abim, bir ablam,ikizim ve ben birde babam ile annem vardı.Hayır artık annem yoktu bunu 13 yıldır kendime inandıramıyordum. Ama o kadar kişi arasından sadece tek bir kişi beni gerçekten tüm kalbiyle severdi, abim Anthony. Bir tek o herkesten gizli elinde minik bir pastayla odama gelirdi. Doğum günümü kutlar hediyemi verirdi. Onun yeri bende ayrıydı, hepte böyle olacaktı. Birde benden tüm kalbiyle nefret eden abim Albert vardı. Her zaman annemin ölümüyle beni suçlar, fırsat bulduğu her an beni bu nedenle döverdi. Ama en acısı bunları gülerek ve keyifle izleyen Elena olurdu. Oda suçlar beni her zaman eziklerdi. Ona göre ben katildim, anne katili. Adım Eleanor ışık saçan,parlak, aydınlık anlamına geliyor ama ben asla aydınlık olmadım. Başlı başına karanlıktım, uğursuz bir eziktim. Ben oturmaya devam edip yine uğursuz günüme gelirken göz yaşlarımı tutamadım, her zaman güçlü durmaliydim ama ne yapabilirdim ben bir katildim. Vicdan azabı çekiyordum. Çekmeliydim de benim kaderim ve hak ettiğim buydu.Tam o sırada odaya abim Anthony girdi. Elinde yine minik bir kek vardı yanına birde portakal koymuştu, biliyordu en cok portakalı sevdiğimi. Yüzünde yine o içime huzur katan gülümsemesi vardı, kömür karası gözleri saf sevgiyle parlıyordu. Hızlı adımlarla yanıma gelip yatağa bıraktı kendini. Büyük ve kaslı bedeni yüzünden yatak aşağı doğru çökerken o bunu umursamadı. Ama benim yüzüme bakıp yaşlarımı fark ettiği an hemen bana uzanıp koynuna çekti beni."Yine mi ağladın sen? Ne dedim ben sana, ağlamak yok demedim mi? Bugün senin doğum günün ve bunu kutlamak zorundayız. Ben biricik kardeşimi böyle bir günde yalnız bırakmam."Bilirdi o beni. Sessiz bir çocuktum, isteyerek sessizleşmedim Elena yaptı bunu. Ne zaman konuşsam o yüksek sesle konuşur beni sustururdu. Çok konuşursam kafama bir şaplak atar beni sustururdu. Bende bu yüzden pek konuşmamaya başladım. Bu yüzden abim bana daha fazla bir şey söylemedi sessizce başımı okşadı. Biraz zaman sonra ağzıma bir portakal dilimi sokup tüm huzuru bozdu."Neyse yeter bu kadar duygusallık. Kek yiyelim, açım ben." Keki bölüp en büyük parçayı kendi ağzına küçüğü de benim ağzıma soktu, sinirle bağırdım."Sen niye büyük tarafı yiyorsun! Hem de ağzıma bir şeyler sokup duruyorsun!""Sakinleş yavru kurt. Ben büyüğüm tabiki daha fazla yiyeceğim. Hem neyse dur hediyeni vereceğim." O her zaman bana yavru kurt derdi. Biz Price'ların simgesi kurttu, her hanedanın bir simgesi olurdu.Anthony yanında getirdiği uzun ince bir kutuyu bana uzatti. Merakla alıp açtığımda içinde bir hançer duruyordu. Kabzasında sarmaşık işlemeleri vardı,sapı parlıyordu. Bu hediyeyi görünce sevinçle gülümsedim. Her zaman bir şövalye olmak istemiştim ama kadınların şövalye olması yasaktı. Buda içimde ukde kalan bir hayaldi. Yine de dövüşmeyi severdim abim her zaman bana kılıç kullanmayı öğretirdi"Çok teşekkür ederim abi." Ona sıkıca sarıldım. "Sen çok iyi bir abisin." O ise bu sözlerime karşılık olarak kendinden emince sırıttı."E tabiki senin abinden bir tane daha yok ve olamaz."Sabah odamdan çıkıp aşağı indiğimde herkes siyahlar içinde ve üzgündü. Dün Eleni'nin doğum gününden kalan süsler duruyordu ama o kutlama havası yoktu. Aşağı indiğim gibi gözler üstüme toplandı. Özellikle abim Albert bana büyük bir tiksintiyle baktı. Tüm bakışlardan rahatsız olunca hızlı adımlarla mutfağa gidip kahvaltı için bir şeyler aradım. Bulduğum poğaçayı elime alıp tam çıkacakken kapıda ablam Erica'ya çarptım. Erica her zaman olumlu biridir ama o konu ailesine geldi mi tam bir lidere dönüşüyor. Ben bile onu tanıyamıyorum, annem öldüğü için evin en büyük kadını olarak çoğu görev ona kaldı. Bu yüzden omuzlarında ki ağır yüke rağmen dik ve kendinden emin duruyor. Evin işlerini o yapar ve bir karar verileceği zaman fikri önemli bir rol oynar. Bu çoğu hanedanda yoktur. Batı hanedanlari kadınlara değer verip onları erkeklerle eşit tutarken diğer bölgelerdeki hanedanlar kadınları aşağılık görür. Bunu halk veya kraliyet ailesinden olmayanlar yapar. Tabii bazı zihni bozuk kraliyet aileleri bile bunu yapabiliyor.Kafami kaldırıp Erica'ya baktim. Gözlerinin kenarları kırmızıydı muhtemelen ağlamıştı. Beni görünce yüzündeki hüzün arttı ama belli etmedi."Günaydın Eleanor. İyi uyudun mu?""Günaydın abla. Ben şimdi dışarı çıkacağım, sonra görüşürüz." Burada daha fazla kalmak istemiyordum. Bu yüzden hızla elimdeki poğaçayı yerken dışarı koşturdum. Bahçeye çıkınca orada babam Declan Price duruyordu. Evdeki herkesten daha çökmüş halde olduğunu anlayabiliyordum, o bunu gizlemeye çalışıyordu. Güçlü durmaya çalışıyordu. Ama başaramıyordu. Gözleri kızarmış, saçları dağılmıştı. O beni fark etmeden bahçeden çıkıp kargo havada yürümeye başladım. Amacım Maeve'in yanına saraya gitmekti. Maeve benden 2 yaş büyüktü onu kan bağım olamayan ablam gibi görüyordum. Maeve herkese iyi davranırdı kimseyi kırmak istemezdi ama sinirlendiği zaman farklı birine dönüşüyordu. O Rowen İmparatorluğu'nun prensesiydi, simgeleri attı. Ailesi Kuzey İmparatorluğu ile savaş halindeydi. Maeve'in abisi Cian önceki Kuzey İmparatoru Leonidas'ı öldürmüştü. Bu yüzden tüm kuzey halkı onlara düşmandı. Aralarinda kan davası ve ebedi bir rekabet vardı. Saraya vardığımda büyük kapılarda nöbet tutan şövalyeler kapıyı açınca içeri girdim. Maeve her zamanki gibi kara rağmen bahçede oturmuş bir şeyler yazıyordu. Maeve günlük tutmaya bayılırdı, ne olursa olsun günlüğünü yanında taşırdı. Hemen onun yanına yürüyüp yanına sokuldum. Beni görünce gülümsedi."Merhaba, Eleanor."Ona baktım. Burnu kızarmıştı, Maeve güzel bir kadındı. Neredeyse bacaklarına kadar uzanan kızıl saçları vardı-saçları kırmızı çizgisidir- ela rengi gözleri ve yumuşak yüz hatları vardı. Saçlarını bugün örgü yapıp yaptığı örgülerle topuz yapmıştı. İyice ona sokulup sarıldığı yorganın altında bende ona sarıldım. "Sana da merhaba, abla." Başımı uzatıp günlüğüne bakmaya çalıştığım da hafifçe kafama vurup günlüğü kapattı. "Bu gizli bir şey. Bakamazsın.""Ama ne yazdığını çok merak ediyorum. Bir kerecik baksam.""Kesinlikle olmaz."İç çektim galiba hiçbir zaman o günlüğe bakamayacaktım. Tam o sırada içeriden bir kırılma sesi geldi. Kafami çevirip eve baktım. Ama Maeve gayet sakin duruyordu. "İçeride ne oluyor?""Her zamanki şeyler. Muhtemelen babam yine Cian'a kızdı. Artık alıştım. O yüzden pek umursamıyorum.""Kuzey İmparatorluğu ile olan sorun hala çözülmedi değil mi?""Hayır ama..." derin bir iç çekti. "Bunu sana söyleyebilir miyim bilmiyorum ama şu sıralar olaylar daha karışık. Bizim halkımızdan çoğu öldü. Ve Valen küçük kardeşim Rhys'i esir aldı."Son söylediği şeyle donup kaldım. Rhys prensti onun esir alınması daha büyük bir kargaşa doğururdu. Bu yüzden olayın büyüklüğü ile bir süre sessiz kaldım. Valen, Kuzey İmparatorluğu'nun yeni imparatoruydu, Maeve ile küçüklükten bir tanışıkliklari vardı. Valen'in Maeve'e karşı farklı bir tavrı vardı. Onunla uğraşmayı severdi, ailesiyle savaş halinde olmalarına rağmen o bunu pek umursamıyordu. Kardeşlerine karşı sert tavırları yanında Maeve'e karşı daha yumuşaktı, bunu saklamıyordu. Ama Maeve her soruşumda aralarinda bir şey olmadığını söylüyordu. En sonunda konuştum."Valen'le aranızda bir şey var değil mi?" Bu sorumla sertleşti. "Hayır, aramızda bir şey yok!" Ayağa kalktı. "Ben içeri gideceğim. Sende git buradan zaten şuan ortalık karışık." O içeri giderken iki yanda bekleyen şövalyeler de onunla birlikte gitti. Bende ayaga kalkıp bahçenin büyük kapısına gittim ve kapılar açılınca dışarı çıktım. Yollarda yürürken köy meydanına vardım. Tezgahlar kurulmuş kış geldiği için kurutulmuş etler ve sebzeler satılıyordu. Ama köylülerin hepsi bitkindi. Ürünler normale göre daha azdı. Meydanın çıkışına doğru yürüyüp oradan nehrin kıyısına gittim. Nehrin üstündeki buz donmuştu. Donmuş buzun üstünde bir kaç kişi oturmuş açtıkları minik deliklerden balık tutuyorlardı. Nehrin kıyısından dolanıp ormana doğru gittim. Her zaman insanlardan uzaklaşmak için kaçtığım bir mağara vardı. Gizli bir girintideydi ve bir kac kişi sığabilecek kadar küçüktü. Karlara bata çıka yürürken minik mağaraya ulaştım. Tam içine girecekken karların altından acılı bir hayvanın iniltisi geldi. Siyah bir nokta karın üstünden belli oluyordu. Hızlı adımlarla karı eşeledim. Karşıma çıkan şeyle minik bir şoka girdim.Karın altında gri renkli yavru bir kurt duruyordu. Karı daha da kazdıktan sonra yavru kurdu kucaklayıp çıkardım. Soğuktan titriyordu arka ayağı yaralanmıştı. Aslında bir kurttan korkmam gerekirdi ama ailemin simgesi bile kurtken korkmam biraz saçma olurdu. Onlarla hep içli dışlı olmuştuk. Ve bu yaralı bir kurttu ona yardım etmeliydim. Daha sıcak bir alan olduğu için onu mağaraya taşıdım. Ayağındaki yaraya baktım. O kadar derin değildi muhtemelen kara battığında ayağı bir taşa denk gelmiş ve yara olmuştu. Yanımda bandaj olmadığı için üstümdeki kıyafetten bir parça kopardım ve yaraya sardım. Kurt benden korkuyor gibi görünüyordu ama ona yardım ettiğimi anladığı için korkusu azalmış gibiydi. Onu ceketimin içine doğru sokup ayağa kalktım. Acele ederek eve doğru yürüdüm. Böyle bir zamanda onu eve sokarsam muhtemelen ben evden atılırdım. Bu yüzden bir süre gizli tutacaktım. Eve varınca ceketimi daha da ona dolayıp hızlı adımlarla odama çıktım. Tam kapıyı açıp giriyordum ki arkadan abim Liam seslendi."Ne o hızlı hızlı odana gidiyorsun? İnsan abisine selam vermez mi? Hiç yakıştıramadım." Liam evdeki kişilerden biraz farklıydı hiç bir şeyi kafaya takmaz en kritik anlarda bile şaka yapmaktan kendini alamazdı. Yine o alaycı tavrıyla bana dönmüş sırıtıyordu. Bugün annem için herkes yas tutsada onun yine umurunda değildi. Çünkü onun annesi değildi. Babalarımız aynıydı ama Liam farkli anneden doğmaydı. O yüzden şuan herkes yas tutarken kendisi gülerek gezebiliyordu. Tabii bu tavrını babam görse iyi bir azar yerdi orası ayrı."Of sanane abi. Odama istediğim hızda çıkarım. Sana da selam falan yok. Git işine!" "Keşke işime gitsem be. Ama ne yazık şuan bir işim yok. Ve lütfen bir daha böyle konuşma." Yalandan bir üzülme numarası yaptı. "Benim de kalbim var, kırılıyor." Derin bir nefes verip arkami döndüm ve odama girdim. Şuan onunla uğraşacak halde değildim. Hemen ceketimi arasından minik kurdu çıkardım. Etrafa bakmaya başladı."Burası artık yeni evin. Ama biraz sessiz olman gerek. Çünkü şuan da senden haberleri yok." Kurda yaklaşıp kucağıma aldım. Cinsiyetine bakmak için kaldırdım, dişiydi. "Demek dişisin. Sana bir isim vermeliyiz." Bir süre düşündüm ve ismine karar kıldım."İsmin Freyda olsun."
Bölüm 1
ELEANOR
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.