1.BÖLÜM:DÜŞMANIN KAPISI
YIL 2011
Ava Romano
Masamda oturmuş, resim çiziyordum. Okula başladığımdan beri resme ayrı bir ilgi duyuyordum. Bu da bende ressam olma hayali oluşturmuştu.
Çizimdeki son dokunuşu da yaptığımda gülümseyerek resmime baktım. Her geçen gün daha da gelişiyordum. Bu da beni gerçekten sevindiriyordu.
“Kız, ne yapıyorsun?”
Abimin yakınımdan gelen sesiyle irkildim.
Gözlerimi devirdim.
“Abi, sana kaç kere demem gerekiyor? Arkamdan sessizce gelme diye!”
“Tamam ya, kızma.”
Ayağa kalkıp kollarımı göğsümde kavuşturdum.
“Ne oldu? Bir şey mi diyeceksin?”
Elini cebine soktu.
“Sırtını dön.”
“Niye?”
“Dön bir sen.”
“Neden?”
“Sen dön işte.”
“Neyse artık…”
Dediğini yaptım.
Bir süre bekledikten sonra önüm karardı. Göremiyordum.
Abim gözlerimi bağlamıştı.
“Abi, ne yapıyorsun?”
Elimden tuttu.
“Şimdi benim kontrolümde yürüyeceksin, şapşal. Nedenini sorgulama.”
Yine ne işler çevirdiğini elbette merak ediyordum. Ama susmamı istediğinde ağzımı açmadım.
Bir süre sonra yüzüme vuran rüzgârla bahçeye çıktığımızı anladım.
Biraz ilerledikten sonra durduk.
Abim gözlerimdeki bağı çözdü.
Gözlerimin önündeki engel kalktığında gördüğüm görüntüyle bugün ne olduğunu hatırladım.
Bugün benim doğum günümdü.
“İyi ki doğdun, Avaaaa!”
Ailemin coşkulu sesi beni gülümsetmeye yetti.
Babam yanıma gelip bana sarıldı.
“Kız, yine mi unuttun yoksa doğum gününü?”
Bakışlarımı özenle süslenmiş masadan ve pastadan çevirip babama baktım.
“Sanırım evet.”
Babam kahkahasını tutamadı.
Abim oturduğu yerden konuştu.
“Unutmaya devam etsin. Her yıl şu şaşkın bakışları görmek keyifli.”
Masaya yaklaşıp mumlara baktım.
Üzerinde‘İyi ki varsın’ yazıyordu.
Gülümsemem genişledi.
“Hadi Ava, üfle artık mumları.”
Annemin sesini duyduğumda başımı salladım.
Tam üfleyecekken Noah ayağa fırladı.
“Abla, önce dilek tut!”
“Doğru ya.”
Gözlerimi kapatıp dilek tuttum.
Kendimi, hayatımın sonuna kadar ailemle mutlu olabilmeyi dilerken buldum.
Gözlerimi açtığımda mumlar sönmüştü.
Mumlar söndüğünde ailemden bir alkış koptu.
“Artık yiyebiliriz bence.”
Abim tam pastaya uzanmıştı ki annem tabağı kendi önüne çekti.
“Sabırlı ol oğlum. Güzelce keseyim, yersiniz.”
Abimin bakışları pastaya takılı kaldı.
O an hepimiz gülmeye başladık.
Annem pastayı dilimleyip hepimize dağıtmaya başladığında masanın etrafındaki sohbet yeniden koyulaştı.
Abim tabağına konan pastaya bakıp memnuniyetle gülümsedi.
“Sonunda.”
“Pastadan başka bir şey düşünmüyorsun,” dedim gülerek.
“İstediğim kadar düşünebilirim.”
Başımı iki yana sallayıp güldüm.
Babam da bize bakarak gülümsüyordu.
Annem, babam, kardeşim ve abim…
Hepsi yanımdaydı.
Keyifli bir şekilde tabağımdaki hakkım olan dilimi yerken bir anda silah sesinin yüksek gürültüsü havada yankılandı.
Babamın gülümseyen yüzünden eser kalmamış, kaşları çatılmıştı.
“Baba…”
Babam ayağa kalktı.
“Burada kalın.”
Annem de onunla beraber ayağa kalkınca babam eliyle onu durdurdu.
“Canım, çocuklarla burada kalın. Ne olduğuna bakacağım.”
Babam bahçe kapısına doğru ilerledi.
Aniden yeniden gelen sesle hepimiz irkildik.
Noah korkuyla anneme sokuldu. Annem de kollarını onun etrafına doladı.
Babamın elleri yumruk olmuştu.
“Kimsin ulan?!”
Babamın sesi o kadar gürdü ki bahçenin her köşesinde yankılandı.
“Aç kapıyı, Arthur.”
Bahçenin dışından bir adam bağırmıştı.
Kim olduğunu bilmiyordum.
Babamın kolundaki damarlar artık belirginleşmişti.
“Ne diye kapıma dayandın lan?”
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra dışarıdaki adamın sesi yeniden duyuldu.
“Konuşmamız gereken şeyler var.”
“Benim seninle konuşacak hiçbir şeyim yok.”
Babamın sesi sertti.
Adam birkaç saniye sustu.
Ardından sakin bir şekilde konuştu.
“Bence var.”
Babam kapıya biraz daha yaklaştı.
“Kim olduğunu söyle.”
Adam cevap vermedi.
Bunun yerine kapının diğer tarafında ayak sesleri duyuldu.
Bir tane değildi.
Birden fazla kişi vardı.
Annemin elimi tuttuğunu hissettim.
“Anne…”
“Yanımdan ayrılma.”
Sesindeki korkuyu ilk kez bu kadar net duyuyordum.
Babam da ayak seslerini fark etmişti.
“Çocuklara bir şey yapmaya kalkarsan...”
Dışarıdaki adam güldü.
“Onlarla bir işim yok, Arthur.”
“Git buradan.”
“Henüz değil.”
Babamın yüzü gerildi.
“Son kez söylüyorum. Kapımdan git.”
Adamın sesi bu kez daha soğuktu.
“Beni içeri almak zorunda kalacaksın.”
Babam birkaç saniye boyunca sessiz kaldı.
Sonra arkasına dönüp bize baktı.
Bakışları önce anneme, sonra bana ve kardeşlerime kaydı.
“İçeri geçin.”
“Baba…”
“Şimdi, Ava.”
Sesindeki kesinlikle karşı çıkamadım.
Kapının zorlanmasıyla bahçede bir gürültü koptu.
“Darian…”
Abim hemen anneme döndü.
“Efendim?”
“Çocukları alıp eve götür.”
Abimin yüzündeki ifade bir anda ciddileşti.
“Ama anne—”
“Darian, şimdi.”
Annemin sesindeki kararlılık karşısında abim sustu.
“Evden ayrılmayın. Ne olursa olsun dışarı çıkmayın.”
Sonra bakışları bana çevrildi.
“Ava, abinin elini bırakma.Kardeşinin de.”
Başımı salladım.
“Tamam.”
Abim yanıma gelip elimi tuttu.
“Duydun annemi. Hadi.”
Ama gözlerim hâlâ babamdaydı.
Bahçe kapısının önünde tek başına duruyordu.
“Baba…”
Babam bana baktı.
Yüzündeki sert ifade bir anlığına yumuşadı.
“Darian ne diyorsa onu yap prensesim.”
Abim beni kendisine doğru çekti.
Tam eve doğru ilerleyecekken kapı bir kez daha sarsıldı.
Güm!
Bu kez daha güçlüydü.
Hepimiz irkildik.
Babam hemen kapıya döndü.
Annem onun birkaç adım gerisinde duruyordu.
“Arthur…”
Babam başını ona çevirdi.
“Geride dur Laura.”
“Sen?”
“Ben hallederim.”
Annem birkaç saniye ona baktı.
Sonra Abime döndü.
“Amcana haber ver.”
“Tamam.”
“Çabuk.”
Abim başını salladı.
Bizi eve doğru götürmeye başladı.
Ben birkaç adım attıktan sonra arkamı dönüp tekrar babama baktım.
O hâlâ bahçe kapısının önündeydi.
Annem de onun arkasında durmuştu.
Kapının diğer tarafından sesler gelmeye devam ediyordu.
Bir süre sonra Abim bizi evin kapısına ulaştırdı.
Abim bizi eve sokar sokmaz kapıyı kapattı.
“Burada kalın.”
Telefonunu cebinden çıkarırken başını kaldırıp bana baktı.
“Ben amcamı arayacağım.”
Başımı salladım.
Noah hâlâ olanlardan dolayı korkmuş görünüyordu. Yanına gidip elini tuttum.
“Merak etme. Birazdan her şey düzelecek.”
Bunu söylerken kendimi bile buna inandırmaya çalışıyordum.
Abim telefonu kulağına götürdü.
“Amca?”
Karşıdan gelen sesi duyamıyordum.
“Evet, hemen gelmen gerekiyor.”
Bir an sustu.
“Bahçenin önünde birileri var. Babam onlarla konuşuyor.Sanırım...”
Bir süre durdu
“Albert Moretti.”
Abimin yüzündeki endişe gittikçe belirginleşiyordu.
“Ne kadar sürede gelebilirsin?”
Bir süre daha dinledi.
“Tamam. Bekliyorum.”
Telefonu indirdi.
“Geliyor.”
İçim biraz olsun rahatladı.
Tam o sırada…
Pat!
Silah sesiyle olduğum yerde sıçradım.
Noah korkuyla bana sarıldı.
“Abla…”
“Buradayım.”
Onu kollarımın arasına aldım.
“Hiçbir şey olmayacak.”
Ama bu kez sesim titriyordu.
Abim pencereye doğru yöneldi.
“Burada kalın.”
“Abi…”
Bana cevap vermeden perdeyi araladı.
Bir süre dışarı baktı.
Sonra yüzündeki bütün ifade değişti.
“Abi?”
Abim cevap vermedi.
Pencereden ayrılıp kapıya doğru ilerledi.
“Abi, ne oldu?”
Yine cevap vermedi.
Elini kapının koluna götürdü fakat birkaç saniye öylece kaldı.
Sanki dışarıda gördüğü şeyi kabullenmeye çalışıyordu.
Sonunda kapıyı araladı.
Ben de olduğum yerden bahçeye bakmaya çalıştım.
Babam…
Bahçenin birkaç metre ilerisinde yerdeydi.
Annem de onun çok uzağında değildi.
Hareket etmiyorlardı.
Abimin olduğu yerde kaldı.
“Hayır…”
Bir adım dışarı çıktı.
“Baba!”
Ben Noah'a daha sıkı sarıldım.
Abim hızla onlara doğru koştu.
“Anne!”
Sesindeki korkuyu daha önce hiç duymamıştım.
Bahçenin diğer tarafındaki adamlar ise hâlâ oradaydı.
Abim bir an başını kaldırıp onlara baktı.
Sonra tekrar anne ve babama döndü.
Ben olduğum yerde donup kalmıştım.
Birkaç dakika önce doğum günü pastamın başında hep birlikte gülüyorduk.
Şimdi ise hiçbir şey eskisi gibi görünmüyordu.
Abimin peşinden gitmek istedim.
İçimden bir ses, annemin ve babamın yanına gitmem gerektiğini söylüyordu.
Bir adım attım.
Sonra Noah'nın bana daha sıkı sarıldığını hissettim.
“Abla…”
O kadar korkmuştu ki onu bırakamadım.
Gözlerimi kapatıp ona daha sıkı sarıldım.
“Buradayım.”
“Gitme.”
Başımı iki yana salladım.
“Gitmeyeceğim.”
Ama gözlerim bahçedeydi.
Abim giderken kapıyı kapatmamıştı. Olduğum yerden dışarı bakmaya çalışıyordum.
Abim anne ve babamın yanına ulaşmıştı. Ne yaptığını göremiyordum. Sadece uzaktan sesini duyuyordum.
“Anne…”
Sesindeki çaresizlik içimi parçaladı.
Noah'yı bırakamıyordum.
Onu burada tek başına bırakamazdım.
Hem de dışarıda ne olduğunu bilmezken.
Bu yüzden olduğum yerde kaldım.
Kollarımı Noah'nın etrafında biraz daha sıkılaştırdım.
“Birlikte kalacağız, tamam mı?”
Noah başını göğsüme yasladı.
“Tamam…”
Ben ise gözlerimi bahçeden ayırmadan, içimden tek bir şey geçiriyordum.
Lütfen… annemle babama bir şey olmuş olmasın.Lütfen...
Ne kadar süre öylece oturduğumuzu bilmiyordum.
Belki beş dakika…
Belki on dakika.
Zaman sanki durmuştu.
Noah hâlâ kollarımın arasındaydı. Ben ise gözlerimi bir an bile bahçeden ayırmıyordum.
Abim hâlâ dışarıdaydı.
Neden kimse konuşmuyordu?
Neden annem ayağa kalkmıyordu?
Neden babam neden hareket etmiyordu?
Kafamın içinde yüzlerce soru dönüp duruyordu.
Tam o sırada uzaktan bir ses duyuldu.
İlk başta ne olduğunu anlayamadım.
Sonra ses giderek yaklaştı.
Ambulans sireni...
Kalbim bir anda duracakmış gibi oldu.
Gözlerim büyüdü.
“Ambulans…”
Kelime dudaklarımdan fısıltıyla döküldü.
Noah başını kaldırıp bana baktı.
“Abla?”
Cevap veremedim.
Ambulans neden buraya geliyordu?
Neden?
Bir anda birkaç dakika önce yaşananlar zihnimde yeniden canlandı.
Silah sesi.
Abimin dışarı koşması.
Ve bahçede hareketsiz duran annemle babam…
Nefesim kesildi.
O ana kadar kendimi kandırmıştım.
Ama ambulans sesi…
Bana gerçeği söylemişti.
Bir şey olmuştu.
Boğazım düğümlendi.
Onlara gitmek istiyordum.
Annemin yanıma gelip saçlarımı okşamasını istiyordum.
Babamın bana “Prenses,” diye seslenmesini istiyordum.
Az önce yaptığı gibi bana gülümsemesini…
Doğum günümü kutlamasını…
Biraz önce yanımda olan insanların hâlâ yanımda olduğunu bilmek istiyordum.
Ama hiçbirini yapamıyordum.
Gözlerimi kapattım.
İçimden tekrar tekrar aynı cümleyi geçiriyordum.
Birazdan annem gelecek.
Birazdan babam gelecek.
Birazdan abim içeri girip her şeyin yolunda olduğunu söyleyecek.
Buna inanmak zorundaydım.
Çünkü aksini düşünürsem…
Her şeyin gerçekten değiştiğini kabul etmem gerekecekti.
Ve ben henüz bunu kabul etmeye hazır değildim.
Gözlerimi açtım.
Bahçeye baktım.
Ve o an, biraz önce tuttuğum dilek aklıma geldi.
“Ömrümün sonuna kadar ailemle mutlu olmak istiyorum.”
Dileğim buydu.
Ailemle birlikte yaşlanmak.
Her doğum günümde aynı masanın etrafında oturmak.
Annemin pastayı kesmesini, babamın benimle dalga geçmesini, abimle kardeşimin kavga etmesini…
Hepsini tekrar tekrar yaşamak.
Ama şimdi…
Bunların hiçbirinin bir daha olmayabileceği düşüncesi aklıma ilk kez gerçekten girdi.
Gözlerimden yaşlar süzüldü.
Noah fark etmesin diye yüzümü saçlarına gömdüm.
“Lütfen…”
Sesim neredeyse duyulmuyordu.
“Lütfen bir şey olmasın.”
Ama içimdeki korku artık dileklerimden daha güçlüydü.
~~~
YIL 2026
Ava Romano
“Açıklama istiyorum, Marcus. Bölgeme geçme sebebin ne?''
Rahatça arkasına yaslanmış, sanki karşısında onu parçalamak isteyen bir düşmanı yokmuş gibi davranıyordu. Bunu bilerek mi yapıyordu, bilmiyordum.
Alaycı bir gülümsemeyle yüzüme baktı.
“Sana hesap vermek zorunda mıyım?”
Sinirim tavan yapmak üzereydi. Sakin kalmak istediğim için gözlerimi bir süre kapatıp derin bir nefes aldım. Gözlerimi açtığımda bakışlarımı yeniden ona diktim.
“İstesem kanlı bir çatışma başlayabilirdi. Ama ben seni buraya çağırıp sakince konuşmayı tercih ettim.”
“Adamlarım sana bayılmıyorlar. Bir emir vermem yeter, işini bitirirler.”
Ellerini masaya koyup sırtını dikleştirdi. Önceki alaycı gülümsemesi gitmiş, yerini sert bir ifade almıştı.
“Ben ölseydin, dünya da beraberinde yıkılırdı.”
Ben de ellerimi masaya koyup yüzümü ona yaklaştırdım.
“Hayır Marcus, eğer sen ölseydin hayat bize cenneti yaşatırdı.”
Bakışlarını benden ayırmadan eli belindeki silaha gitti. Tabancasını çıkarıp masanın üzerine, tam önüme bıraktı.
Silaha kısa bir bakış attım.
“O zaman cennetini yaşamaya dersin, Ava Romano?”
Gözlerimi tekrar ona çevirdim.
“Ne yapmaya çalışıyorsun?”
“Madem ben ölürsem bu hayat senin için cennet olacak…”
Kollarını iki yana açtı.
“Öldür.”
Öfkeyle dişlerimi sıktım. Gözlerimi kapatıp sakin kalmaya çalıştım.
Bu onun oyunuydu.
Kanmayacaktım.
Karşımdaki düşmanımın en tehlikeli tarafı, korkusuz olmasıydı. Tabancaya dokunmadığımı görünce kısa bir kahkaha attı.
“Silaha dokunmadın bile. Karşındaki düşmanını öldürmekten mi korkuyorsun? ”
Gözlerimi açıp tehlikeli bakışlarımı ona diktim.
“Beni kışkırtmayı kes, Marcus.”
Dudağının kenarı hafifçe kıvrıldı. Tepkilerim hoşuna gidiyor gibiydi.
“Ben sadece gerçeği söyledim.”
Aniden elimi sertçe masaya vurdum.
“Senin o korkak dediğin kadın her sözünü ciddiye alsaydı, şuan da sen dahil senin tarafındaki kimse nefes alamazdı.”
Masaya vurduğum elime baktı.
“Sakin ol Ava, böyle hırçın olursan hayatta kalamazsın.”
Sabrım çoktan taşmıştı. Daha fazlasına tahammül edemeyecektim.
“Yediğin halttan dolayı seni insan gibi çağırdım. İnsan gibi konuşmak istedim. Ama anladım ki seninle konuşarak bir yere varılmıyor.”
Bakışlarımı ondan ayırmadan devam ettim.
“Bir daha böyle bir şey yaparsan, belimdeki silahı kafana dayamaktan çekinmeyeceğim Marcus.”
Dışarı çıkmasını işaret ederek kapıyı gösterdim.
“Kapı orada.”
Ayağa kalktı. Bir süre bana baktı. Sanki bir şey söyleyecekmiş gibi durdu fakat hiçbir şey demeden kapıya yöneldi.
Ben de sandalyemden kalkıp onun arkasından birkaç adım attım.
Kapının önünde durdu.
Bir anlığına arkasına dönüp bana baktı.
Sonra kapı kolunu kavrayıp dışarı çıktı.
Bir süre yerimde kaldım.
Ardından sandalyeye geri geçip alnımı elime yasladım.
Masada duran tabancaya baktım.
“Silah boldur onda, bunu mu düşünecek?”
Ayağa kalkıp tabancayı belime taktım ve koridora doğru ilerledim.
Marcus Moretti
Direksiyonu sertçe kavramış, merkeze doğru arabayı sürüyordum.
Bu kadın beni sinirlendiriyordu.
Hem de fazlasıyla.
Ama kabul etmeliydim…
Ava Romano güçlü ve zeki bir kadındı.
Belki de en sinir bozucu tarafı buydu.
Cinsiyetinin kadın olması hiçbir şeyi değiştirmiyordu.
Aksine benden de cesur konumdaydı.
Sessizliğin içinde düşüncelerimle boğuşurken kendimi malikaneye varmış buldum.
Kapıdan içeri girdiğim anda annem bana doğru koştu.
Yüzünde anlamlandıramadığım bir endişe vardı.
“Marcus…”
“Noldu?”
Annemin yüzündeki ifade daha da ciddileşti.
“Lucy yok.”
Kaşlarımı çattım.
“Ne demek yok, anne?”
“Kızın nereye gittiğini bilmiyorum.”
“Nasıl bilmiyorsun?”
“Tüm odalara kendim baktım. Hiçbir yerde yok. Bahçeye de baktım.”
Bir an duraksadı.
“Kamera kayıtlarına da baktırdım. Gidişiyle ilgili hiçbir iz yok.”
Endişeyle elim saçlarıma gitti.
Adamlarıma tek tek emir verdim.
“Her yere bakın. Bakmadığınız köşe kalmayacak.”
Adamlarım çoktan harekete geçmişti.
Koridorlarda hızla ilerlerken zihnimde tek bir düşünce vardı:
Lucy nereye gitmişti?
Başına bir şey gelmemiş olmalıydı.
Gelmişse…
Düşünmek bile istemiyordum.
Telefonumu çıkarıp onu aradım.
Bir kez.
İki kez.
Üç kez.
Cevap yoktu.
“Nereye gitti?”
Annem başını iki yana salladı.
“Bilmiyorum.”
Telefonu kulağımdan indirip ekrana baktım.
Tam o sırada bir bildirim sesi sessizliği böldü.
Gözlerim ekrana kaydı.
Parmağımı bildirimin üzerine dokundurduğumda karşıma kayıtlı olmayan bir numaradan gönderilmiş bir fotoğraf ve altında kısa bir mesaj çıktı.
Kaşlarımı çattım.
Fotoğrafa dikkatle baktığımda kolları, bacakları, ağzı ve gözleri sıkıca bağlanmış olan kız kardeşimi gördüm.
Öfkemden elimdeki telefonu sertçe sıktım. Kollarımdaki damarlar belirginleşmişti.
Bakışlarım mesaja indiğinde sinirden telefonu duvara fırlatmak üzereydim.
“Ya tüm gücünü ve hükümdarlığını ya da kardeşini kaybedersin. Seçim zamanı, Marcus Moretti.”
— Alessandro
Adeta gözlerimden alev çıkıyor gibi hissediyordum.
Duvara sertçe yumruğumu vurdum. Öfke ve endişeyle elimi saçlarımdan geçirdim.
Deli gibi haykırmak istiyordum.
Şimdi ne yapacaktım?
Çaresiz kalışıma daha çok sinirlendim.
Kardeşim için her şeyimi verirdim. Fakat Alessandro denen o pis herifin sözünü tutmayacağı açıkça belliydi.
Lucy'yi gözlerimin önünde acımasızca öldürürdü.
Onu tek başıma alt edemezdim.
Gerçekten güçlü diyebileceğim bir düşmandı.
İşte bu yüzden ne yapacağımı bilmiyordum.
Koridoru hızlı adımlarla turlarken aniden durdum.
Aklımda tek bir isim belirdi.
Güçlü, cesur, gözü kara bir insan...
Ona ihtiyacım vardı.
Onun yardımına muhtaç olmam sinirimi bozuyordu.
Ama yapmak zorundaydım.
Şimdiye kadar düşmanım bildiğim Ava Romano...
Kim bilir, belki de kurtarıcım olacaktı.